Sayfalar

19 Ocak 2017 Perşembe

Dedektif Günther'in ruhu İstanbul'daydı...


İngiliz polisiye roman yazarı Philip Kerr,  Bernie Günther serisinin son kitabıyla karşımızda. Sessizliğin Öte Yakası adlı bu kitapta dedektifimiz sahte bir isimle Fransa'da karşımıza çıkıyor. Ancak Kerr her an bir sürpriz yapıp dedektifi yeniden uyandırabilir. Hem de İstanbul'da

Kara Hafta İstanbul Festivali'nin ilki geçen yıl polisiyenin kraliçesi Agahta Christie'nin doğumunun 125. yılı anısına düzenlenmişti. İkincisi de ay başında Pera Palace'taydı.
Bu yılki tema 1933'te İstanbul'a gelip, konusu Türkiye'de geçen iki kitap yazan ünlü Belçikalı yazar Georges Simenon oldu.
Aralarında dünyaca ünlü polisiye yazarlar İngiliz Philip Kerr ve Tibor Fischer, ABD'li David Walton, Afrikalı Sam Wilson ile bizden Algan Sezgintüredi, Suphi Varım, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut ve Elçin Poyrazlar okurlarla buluşup söyleşilere katıldı.
Komitesinde Doğan Hızlan, Ahmet Ümit, Adnan Özer, Metin Celal gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinin de bulunduğu Kara Hafta Festivali'nde polisiye tutkunları dolu dolu bir üç gün yaşadı.
Suç, mekan, gizem ve dedektiflik ekseninde geçmişten günümüze polisiye edebiyat konuşuldu. Okuyucunun "yabancıdan çok yerel hikayeleri ve karakterleri seviyor" sonucu yerli ve yabancı yazarların ortak görüşüydü.
Polisiyede yerlilik bir yere kadar ilgi çekici olabilir, okuyucu kendiyle özdeşleştirdiği oranda sahiplenir. Yazarın gücü de burada ortaya çıkar; yoksa suç, suçlu, ahlak, adalet, iyilik, ezen, ezilen, silah, cinayet dünyanın her yerinde aynıdır.
Hercule Poirot, Sherlock Holmes, Mike Hammer gibi polisiyenin unutulmaz karakterleri artık edebiyatın ortak mirasıdır. Yazarlarından çok tanınırlar. Polisiye akımının ilkleri olmaları da tanınmalarına katkı sağlamıştır ancak hala onları yaratan Agahta Christie, Sir Arthur Conan Doyle ve Mickey Spillane'nin açtığı yoldan yüründüğü de su götürmez bir gerçektir.
Dostoyevski'nin sözündeki meşhur palto meselesi gibi. Polisiye romancılar hiç kuşkusuz bu kült yazarların paltosundan çıkmıştır.
Amerikalılar'ın tıp bilimini kullanarak çözüm aradığı dizi filmleri bir yana bırakırsak özellikle Avrupa'dan iyi yazarlar çıkıyor. Başta İsveç olmak üzere çok sıkı iyi karakterler ve romanlarla tanışıyoruz. Kitapları birçok dile çevriliyor, dünyanın dört bir yanında hayran kitleleri oluşuyor. Her biri dizilere, filmlere konu oluyor.
Bizden de Ahmet Ümit'in Komiser Nevzat'ı, Celil Oker'in dedektifi Remzi Ünal, Türk polisiyesine damgasını vurmuştur. Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni'yi de anmadan geçmek olmaz.
Kara Hafta Festivali'nin konuklarından İngiliz Philip Kerr, konuşur gibi yazan dahi bir polisiye romancısı.
Dedektifi Bernie Günther'le 1989'da ortaya çıktığında kimse böyle bir şeyi tahmin etmiyordu. Zaten bunu kendisi de itiraf ediyor.
2. Dünya Savaşı yıllarındaki Nazi Almanyası'nda yaşayan eski bir savaş gazisi kahramanımızın, polislikten ayrılıp dedektif olmasıyla başlayan serüvenini ekim ayındaki kitap ekinde ayrıntılarıyla anlatmıştım.
Arka arkaya üç kitaplık seriden sonra 15 yıl ara veren Philip Kerr, dönüp 8 kitap daha yazdı.
Dedektif Günther'i, Berlin'den Ukrayna Cephesi'ne, 1. Dünya Savaşı'nın Türk Cephesi'nden Kahire'ye, savaş sonrası Mühih ve Viyana'ya, Polonya'ya, Arjantin'e, Sovyet esir kamplarına, ABD'deki askeri üslere kadar her yere gönderdi. Arka planda gerçek isimler vardı ve tarihi bir filmin içinde gezinti yapar gibi okurları serüvenden serüvene sürükledi.
New York Times gazetesindeki kitap eleştirisinde, "Günün birinde II. Dünya Savaşı sona erecek ve o gün geldiğinde Bernie Günther olmadan ne yapacağız bilmiyorum? Yüreğim dayanmıyor" diye hayıflanılması boşuna değil.
Bernie Günther artık Hercule Poirot gibi Sherlock Holmes gibi bir simge olmuştur.
Ünlü dedektifle bizi tanıştıran Alfa Yayınları iki yıl içinde seriyi tamamladı ve son kitap da raflarda yerini aldı. Sessizliğin Öte Yakası'nda dedektifimiz sahte bir isimle Fransa'da bir otelde karşımıza çıkıyor.
Yıl 1956'dır.
"Bernie sahte isimle Grand Hotel'de herkesin gözü önünde saklanmaktadır. Siyah ceketi ve kendisine hiç yakışmayan hizmet etmeye hevesli adam maskesiyle otelin kapıcısıdır: Günleri ve geceleri sarhoşları odalarına taşımak, fahişeleri otelden uzak tutmaya çabalamak ve aşırı zengin müşterilerin manasız sorularını cevaplamakla geçer. Yemek rezervasyonu yaptırmak ya da briçte eksik oyuncu için başvuracağınız adam odur: W:Somersat Maugham'ın evi olan Villa Mauresque'de hemen her akşam oynanan briç oyununa dördüncü oyuncu olarak katılacak biri. Ama Maugham'ıan ihtiyacı sadece bir briç ortağı değildir. Profesyonel yardıma ihtiyacı vardır, çünkü sıra dışı yaşam tarzı belki de bir zamanlar İngiliz istihbaratına çalışmış olması yüzünden kendisine şantaj yapılmaktadır."
Philip Kerr bu kez hikayesini, Soğuk Savaş döneminde arka arkaya ihanetlerle sarsılan İngiliz Casusluk teşkilatı MI5'in etrafında kuruyor.
Dedektifimiz, ünlü casus romancısı John Le Carre'ye de selam göndererek o günlerin gerçek köstebekleri olan ve Cambridge Beşlisi diye anılan ünlü casusların peşine düşüyor.
Onlar, İngiltere'nin en saygın eğitim kurumlarında okuyup, istihbarat ve diplomasi gibi en stratejik alanlarda üst düzey devlet görevine geldiler.
Cambridge Beşlisi'nin yıldızı Kim Philby'di. Anthony Blunt, Guy Burgess ve Donald MacLean da diğer aslar. Beşinci adamın kimliği ise hâlâ tartışılır. Hepsi de genç yaşlardayken 1930'lu yıllarda Sovyet saflarına katılıp komünizm için çalıştılar. Philby MI5'te ikinci adamlığı kadar yükseldikten sonra diğerleri gibi deşifre olup Rusya'ya kaçtı.
İşte Bernie Günther onlarla hesaplaşıyor son serüveninde. Son demek ne kadar doğru bilmiyorum, Philip Kerr her an bir sürpriz yapıp dedektifi yeniden uyandırabilir. Hatta bir Türk gazetecisine "Bernie Günther İstanbul'a gelirse şaşırmam" demesine de hayra yoralım...
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

DEDEKTİF'LE BİR GEZİNTİ...

Mart Menekşeleri: Bernhard Günther, Türk cephesinde savaşmış madalyalı bir asker, Kripo'da çalışmış eski bir polis. Şimdiyse Hitler'in başkentinde, insanların kaybolmayı alışkanlık haline
getirdiği 1936 Berlin'inde, uzmanlığı kayıp insanları bulmak olan bir özel dedektif. Çalınmış elmas bir gerdanlık ve milyarder Hermann Six'in kızı ile damadının yatağında vurularak öldürüldüğü bir
dava yüzünden Bernie, karanlık ve acımasız Nazi Almanya'sının içlerine doğru sürüklenirken kendini Hitler'in sağ kolu sayılan Himmler ve Goering'in arasında politik bir skandalın ortasında bulacaktır. Bulduğu ipuçları Bernie'yi, Nazilerin kurbanlarıyla dolup taşan morglara; köhne gece kulüplerine; Jesse Owens'ın Aryan üstün ırk teorilerini yerle bir ettiği Olimpiyat Oyunlarına; ünlü bir aktrisin yatak odasına; ve son olarak bir toplama kampı olan Dachau'ya götürüyor. Salman Rushdie'ın yenilikçi ve dâhi polisiye yazarı dediği Philip Kerr, yarattığı dikkat çekici ve gerilim dolu, karanlık hikâyeleriyle büyülüyor.
Solgun Suçlu: 1938'in sıcak Berlin yazında Almanya endişeli bir şekilde Münih Konferansı'nın sonucunu beklemektedir. Hitler ülkeyi Avrupa'ya karşı bir savaşın içine mi sürükleyecektir? Özel dedektif Bernie Günther zengin bir dul tarafından ona kimin şantaj yaptığını bulması için tutulmuştur. Alman polisi Kripo ise çözemediği bir davayı panik yaratmaması için halktan gizlemektedir. SS içindeki en güçlü adamlardan biri olan Reinhard Heydrich, eski polis Bernhard Günther'i geçici olarak Kommissar rütbesiyle bu davanın başına getirir.
Katilin arkasında hiçbir iz bırakmadan genç Alman kızlarını acımasızca katlettiği, ritüel benzeri cinayetler görünürde Yahudileri işaret etmektedir. Her yeni cinayetle ipuçlarını toplayan Bernie kendini boğazına kadar büyük bir komplonun içine batmış bulacaktır.
Alman Usulü Bir Ağıt: İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Hitler'in harabeye dönmüş Berlin'inde eski bir polis olan, bir özel dedektif geçmişten gelen bir arkadaşının davası için tutulmuştur. Ülkeye hâkim olan büyük güçlerin çekişmeleri arasında kalan Günther ipuçlarını takip ederek çıktığı yolculuğunda Berlin'den Viyana'ya savaşın iç yüzünü, savaş suçlularını ve Mazilere bağlı olan kendi geçmişini gözler önüne serecektir.
Savaş son bulmuş olsa da Avrupa Rusların, Amerikalıların, İngiliz ve Fransızla¬rın içten içe süren mücadelesine sahne olmaktadır. Eski Kripo günlerinden bir arkadaşının Amerikalı bir görevliyi öldürmesini araştıran Bernie giderek derinlerine indiği gizli örgütlerin, çift taraflı casusların arasında ölümle yüz yüze gelecek, yenik ve suçlu bir ülkenin eski bir askeri olarak taşıdığı vicdanıyla hesaplaşacaktır.
Biri ve Öteki: Mağlubiyetin kargaşası içinde Almanya savaştan sonra serpilen her türden entrika ve ihanetin yuvası haline gelmiştir. Burası Bernie Günther gibi bir özel dedektif için pek de itibarlı olmayan ama bolca iş bulabileceği bir yerdir artık: Zenginlerin Nazi geçmişini temizlemek, yurtdışına çıkacak kaçaklara yardımcı olmak ve çalıntı eşyalar yüzünden süren rekabeti çözüme kavuşturmak... Bunlar Bernie'yi tiksintiyle, ama cüzdanını da parayla dolduracak işlerdir. Bir gün kayıp kocasını arayan bir kadın Bernie'den yardım ister. Kocası Polonya'daki en korkunç toplama kamplarından birinin komutanlığını yapmış bir kaçaktır. Kadının derdiyse kocasını bulmak değil, öldüğünden emin olmaktır. Bu iş Bernie'yi eski savaş suçlularından Yahudi intikam mangalarına, Münih'ten Viyana'ya kadar sürükleyecek, savaş sonrası Almanya'nın yüzünü gözler önüne serecektir.
Sessiz Alev: Almanya'dan kaçmak zorunda kalan Bernie Günther Buenos Aires'te de geçmişinden kurtulamayacaktır. Genç bir kız vahşice öldürülmüş, ama katili bulunamamıştır. Bernie'nin cinayet masasında dedektifken çözemediği bir davanın oldukça benzeri olan bu dava, katilin 1945'ten beri Arjantin'e gelen eski Nazi askerlerinden biri olduğu olasılığını düşündürmektedir. Fakat Bernie katilin kim olduğunu araştırırken Arjantin'in en büyük sırlarına vâkıf olacaktır.
Savaş öncesi Almanya'sından savaş sonrası Buenos Aires'ine uzanan bu yolculukta özel dedektif Bernie Günther'in yaşadıkları tarihin karanlıkta kalan ölüm kokulu sırlarını sürükleyici dili ve gergin hikâyesiyle gözler önüne seriyor.
Ölüler Dirilmezse: Berlin 1936. Bernie Günther, meşhur Adlon Hotel'de dedektif olarak çalışmaktadır. İki ceset bulunur – ve Bernie otel misafirlerinden bazılarının hayatına geri alınmaz biçimde girer. Biri Olimpiyatları boykot etmeleri için Amerikalıları ikna etmeye çalışan hırslı ve güzel bir gazeteci, diğeri de Chicago mafyasını ve elbette kendisini Olimpiyat ihaleleriyle zengin etmeye çalışan bir gangsterdir. Bernie çok geçmeden kendisini şantaj ve yolsuzlukla örülü bir ağın içerisinde bulur – herkes Nazilerin, dünyanın gözünü boyamak için yapacağı gösteriden bir pay koparmak istemektedir.
Sahra Grisi: Kimse ölmek istemez. Ama kimi zaman yaşamak daha kötü görünür." Bir adam çaresiz kalmadığı müddetçe düşmanlarına çalışmaz. Fransız İstihbaratı adına çalışmak zorunda kalan Bernie Günther ya onlara çalışacak ya da cinayetten asılacaktı. Görevi Almanya'ya geri dönen savaş esirlerini karşılayıp aralarındaki Alman Wehrmacht subayı kılığına girmiş bir Fransız savaş suçlusu ve SS mensubunu bulmaktı. Fransızlar bu adamı ele geçirip hak ettiğini düşündükleri sonla buluşturmak istiyordu. Ama Bernie'nin geçmişi bu sefer de yakasını bırakmayacaktı, hem de hiç tahmin edemeyeceği bir şekilde.
Ölümcül Prag: Doğu Cephesi'nin cehenneminden Eylül 1941'de Berlin'e dönen Bernie Günther kendini farklı bir cehennemin içinde bulacaktır.
Kripo'da çalışmaya devam eden Bernie, Hollandalı bir demiryolu işçisinin ölümünü araştırırken SS Generali Reinhard Heydrich tarafından Prag'a çağırılır. Heydrich'in Prag'daki evinde SS ve SD'nin üst düzey mensuplarının da bulunduğunu bilen Bernie bu daveti istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kalır. Fakat Prag'a gittiği günün gecesinde, evde işlenen bir cinayet Bernie'yi çözülmesi imkânsız gibi görünen bir muammayla karşı karşıya bırakır. Yine de başka seçeneği yoktur. – Heydrich başarısızlığa müsamaha gösterecek türde biri değildir.
Katyn Katliamı: Berlin 1943. Stalingrad'ın üzerinden bir ay geçmiştir. Hitler Almanya'nın savaşı kazanacağında ısrar etse de, durumu daha iyi tahlil edebilen cephedeki komutanların morali düşmeye başlamıştır. Smolensk'te Kızılların Polonya askerlerini katlettiği haberi alınmıştır. Nadir görülen bir mutabakatla Wehrmacht ve Propaganda Bakanı Goebbels, Rusların gerçekleştirdiği bu vahşetin çürütülemez delillerine sahip olmak ister ve bunun üzerine Bernie Günther bölgeye gönderilir.
Bernie, Smolensk'te, kendisi gibi alt tabakadan Berlinli bir polisi küçük gören Prusyalı asilzadelerden oluşan bir tabakayla karşılaşır. Fakat Bernie'nin derdi uyum sağlamak değildir; kafasında adabı muaşeretten çok daha mühim sorunlar vardır. Tek isteği –kendisi de onun kurbanı olmadan evvel– zeki ve merhametsiz katilin kimliğini açığa çıkarabilmektir.
Zagrepli Kadın: Doğu Cephesi'ndeki Katyn Ormanı cehenneminden geri dönen Bernie'den gayet sıradan görünen bir görev yerine getirmesi istenir. Alman sinemasının yükselen yıldızı Dalia Dresner'in babasını bulacaktır.
Güzel bir kadın için Berlin'den uzaklaşmak yetmezmiş gibi bu görevi reddedilmez kılan bir unsur daha vardır: Emri veren bizzat Goebbels'tir.
Dresner'in babasının bulunduğu yer, Bernie'nin dahi midesini bulandıracak kadar korkunç bir vahşetin sergilendiği, Ustaše kontrolündeki Yugoslavya'dır. Yugoslavya'dan İsviçre'ye uzanan yolculuğunda Bernie, Nazi Almanya'sının entrikalarından, mukaddes bir Almanya düşüne sahip vatan hainlerinin planlarına kadar pek çok gerçeği ortaya çıkaracaktır. Ama herkesin gizli bir ajandasının bulunduğu günlerde gerçek ne kadar ortaya çıkarılabilir?

Meraklısına not: Yayınevinden Günther serisinin son kitabı olduğu bilgisini aldıktan sonra bu yazıyı yazdım. Ancak bir süre sonra sıkı bir Philip Kerr okuru olan Engin Ardıç, Bernie'nin yeni macerası Prusya Mavisi kitabının yurtdışında çıkacağını yazdı. 

5 Ocak 2017 Perşembe

Mevlana'nın izini süren aşıklar...


13. yüzyılda bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasi çalkantılar arasından bir güneş gibi doğdu Mevlana...
Batı'da, Kudüs yolundaki Haçlılar Konstantinopolis'i işgal edip yağmalamışlar; Bizans İmparatorluğu'nun bölünmesine yol açmışlardı. Doğu'da, Cengiz Han'ın Moğol orduları yakıp yıkarak ilerliyordu. Arada kalan çeşitli Türk Beylikleri de kendi aralarında savaşıyordu. Hıristiyanlar Hıristiyanlarla, Hıristiyanlar Müslümanlarla, Müslümanlar da Müslümanlarla çatışmaktaydı. Ne yana dönseniz husumet, hamaset, ıstırap, hırs...
Sonra Mevlana, Anadolu'nun ortasından seslendi:
"Gel, gel, gel!
Ne olursan ol, gel!
Kim olursan ol, gel!
Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel!"
O kapı öyle bir açıldı ki içine alemin en güzel sözleri, sırları, düşünceleri, huzuru, mutluluğu, tevazusu, insanlığı, sevgisi doldu...
"Ben ne Hıristiyanım,
Ne Musevi, ne Farisi, ne de Müslüman;
Ne Doğu'danım, ne de Batı'dan.
İkiliği bir kenara koydum,
İki âlemin bir olduğunu gördüm."
Çünkü gücünü aldığı Kuran'ın Maide Suresi'nde, "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" denmişti.
O mesaj her dinden her dilden milyonlarca yürekle buluştu.
Hani Hud Suresi 112 ayetinde, "O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye verilen mesajı da çok iyi anlamıştı...
"Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur" diye seslenmişti...
Yaratılmışların en değerlisi olarak şereflendirilen insanoğlunun "Eşrefi mahlukat"ın da değerini iyi bilirdi:
"Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir."
Ama şu iki günlük dünyada zalimleşenleri de görüyordu. Kıskançlık, hırs, kibir...
"Başkalarına imrenme,
çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.

Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?"
İnsanoğlunun iç benliğine yolculuğuna da diyecekleri vardı. 
"Can konağını aramadaysan, cansın
bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin
bir damla su arıyorsan susun,
zulmün peşindeysen zalimsin
aşkı arıyorsan aşıksın
gönlün neye kapılmışsa osun sen."
Hayattan ne anladığını, gerçek dostun kelime değil mana anlamındaki derinliğini de nasıl da özetlemiş:
"Dostlarım,
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur.
Akıl unutur,
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur."
Ve bugünlerde Konya'da buluşanlara, milyonlarca sevdalısına da yüzyıllar ötesinden sesleniyor:
"Yetmiş iki millet kendi sırrını bizden dinler.
Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir ney gibiyiz."

Ve kendi geleceğini de tayin ediyor:
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir."
Aralık ayı demek Mevlana'yla buluşmadır aynı zamanda... Paneller, söyleşiler, dinletiler düzenlenir, akın akın Konya'ya turlar düzenlenir. Ve nihayet 17 Aralık'taki ölüm yıldönümünde büyük bir buluşma gerçekleşir. Bu yıl 743'üncüsü düzenlenecek Şeb-i Arus yani düğün gününde bir araya gelen sevdalıları semada ve neyde huzur bulacak...
(Sabah Cumartesi ekinin 17 Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

14 Aralık 2016 Çarşamba

Tanpınar'ın paltosuyla ısınmak...


Erol Gökşen, iki yıl süren titiz bir çalışmayla Ahmet Hamdi Tanpınar'ın köşe bucakta kalmış deneme, mektup ve röportajlarını Hep Aynı Boşluk kitabında bir araya getirdi. Kitap 100'ü aşkın yazıdan oluşuyor

Kadim sorudur ve sorundur: Edebiyatçı kendi sesini ararken etki altında kalır mı? Yanıtı malum, "evet"tir ve olması gereken de budur.
Hayat da böyle değil midir?
Edebiyat dünyasında öncü olmuş, yol açmış isimler her zaman tartışmaların odağında olmuştur. Şairler, öykücüler, romancılar; her birinin elinden tutup ayağa kaldıran vardır. Birilerinin etkisinde kalarak yola çıkanlar, onları fersah fersah aşıp daha büyük eserler vermiştir ancak yine de ilkler unutulmazdır.
Gogol'un meşhur Palto öyküsü bu tartışmanın nirengi noktasıdır. Sıradan bir memur olan Akaki Akakiyeviç'in Rusya'nın soğuk sokaklarında gezintiye çıkmasıyla öykünün geleceği de çizilmiş oluyordu. Gogol'un ardından gelen büyük romancı Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık" sözü ise edebiyattaki öncülüğü vurguluyordu.
Tolstoy, Çehov başta olmak üzere birçok ülkeden yazar o paltoyu değişik renk ve biçimlerde giydi. Hâlâ da giymeye devam ediyor.
Mesele taklit edip aşırma ucuzluğuna düşmemektir, yoksa yol açıcılığı kabul etmek edebiyatın doğasında vardır.
İlk öncülerden Jorge Luis Borges öykü dünyasında pek çok takipçisi olan yazarlardandır. "Öykü biçimini niye değiştirdin" diye soranlara cevabı düşündürücüdür: "Buenos Aires'te benim ağzımdan Borges öyküleri yazan yeterince edebiyatçı var. Kendilerini bulmacalara, kaplanlara falan kaptırmışlar, üstelik bu işi benden çok daha iyi becerdikleri kesin. Onlar genç adamlar, bense oldukça yaşlı ve yorgunum."
Sürekli olarak kendini yenilemek, özgün bir dil aramak ve gelişmeye açık olmak edebiyatçının olmazsa olmazıdır.
Zaten bunu yapamayanlar silinip gitti, gidiyor. Her yıl onlarca yazar ortaya çıkıyor ya kendi ufak dünyasında yaşıyor ya da vazgeçip bırakıyor.
Kendi iç sesinin peşinden giderek kendini yenileyenler ise dünyanın her yerinde, her daim parıldıyor.
Eleştirmen ve yazar Semih Gümüş yıllar evvel Palto'yu bize uyarlamıştı.
"Kim hangi paltodan çıkmıştı" sorusunun yanıtını 1940'lı yıllardan günümüze doğru aramış ve "sırasıyla Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Bilge Karasu ve Oğuz Atay'ın paltosunu giydik" demişti.
Kişisel sıralamasına itirazlar olabilir ya da eksik bulanlar olabilir.
Ancak bu paltonun eskimeyen nadide bir kumaş gibi parıldayan ismi Ahmet Hamdi Tanpınar üstünde sanırım herkes hemfikirdir.
Tanpınar'ın makaleleri ve konuşmalarının yer aldığı "Yaşadığım Gibi" kitabını yayına hazırlayan Prof. Dr.Birol Emil'in saptaması çok yerindedir: "Farz-ı muhal olarak, yeri Türk edebiyatının güzellik namına başka bir eseri olmasaydı yalnız Tanpınar ve onun eserleri bu edebiyatın nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu ispat etmeye kıfayet ederdi."
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste, Aydaki Kadın, Beş Şehir ve Hikayeler'i bize bırakıp 54 yıl önce dünyaya veda eden Tanpınar, yaşarken "sükut suikastine" uğradığından yakınırdı. Değeri ölümünden sonra anlaşıldı.
Gündelik hayattan edebiyata, mimariden siyasete kadar hemen hemen her konuda kafa yormuş bir aydındı. Yayınlanmamış makaleleri, röportajları; Yaşadığım Gibi, Edebiyat Üzerine Makaleler, Mücevherlerin Sırrı kitaplarıyla ortaya çıkınca değeri katlanarak arttı.
Kaderin cilvesi olsa gerek Tanpınar'ın, sükut suikastı yakınmasını giderecek bir kitap daha bugünlerde piyasa çıktı. 1930 ve 1960 yılları arasını kapsayan döneme ait Tanpınar'ın eserlerinde yer almayan köşede bucakta kalmış deneme, mektup ve röportajları "Hep Aynı Boşluk" kitabında bir araya geldi.
Erol Gökşen'in 2 yıl süren titiz çabalarıyla kütüphaneler ve gazete arşivleri taranarak neredeyse bir avcı gibi bulunan yazılar tahmin edileceği üzere her konuya değiniyor.
Kitap; edebiyat, estetik ve plastik sanatlar, medeniyetler ve zihniyetler, toplumsal ve iktisadi hayat, insana dair, siyaset ve siyaset adamları, mektuplar, anketler, röportajlar ana başlıkları altında yüzü aşkın yazıdan oluşuyor.
Önsözü yazan Türk edebiyatı ve Tanpınar uzmanı Prof. Dr. İnci Enginün yukarıda tartıştığımız konuya da parmak basıyor. "Tanpınar etkilendiği yazarların farkında olsa da onlardan uzaklaşmaya çabalamaktadır... O, elbette her kültürlü yazar gibi kendisinden öncekilerle beslenmiş, fakat onlarla arasında kurulacak benzetmelerden de ürkmüşe benzer."
Tanpınar tartışmaya açık bir fikirle, modern edebiyat diye ortaya çıkanları kötü bir taklit, eskilerin ise ışıldadığını söylüyor.    
17. yüzyıl şairlerinden Naili için benzersiz bir tarif yapıyor: "Vakıa biz ona gitmiyoruz, fakat o, zaman zaman bize geliyor."
Başyapıtı Huzur romanının yayınlandığı günlerde (1 Mart 1950) kendisiyle yapılan röportajda "Bu romanla dünyaya açıldım. Aramızda gayet garip bir yarış oldu. İlk önce o beni geçti; sonra galiba ben onu" diyor.
Kitaba "Niçin Huzur adını verdiniz?" sorusuna verdiği cevap ise bugünlerde çok ihtiyacımız olan bir dilek gibi sanki:
"Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisi ile barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah'ı hissetmiyoruz. Hülasa huzursusuz, onun için..."
O günlerin 2. Dünya Savaşı'nın yeni bittiği zamanlara denk geldiğini unutmadan o sözlerin bugünlere de bir mesaj olduğunu görebiliriz.
İki yıl önce kitap ekinin Ekim sayısına onun üstüne yazılan bir denemeden yola çıkarak "Tanpınar'a geç kalmayın" demiştim.
İşte yine, yeniden yoluma Tanpınar çıktı. Soğuk kış günlerinde paltosuyla ısıtmak için...
Huzur bu olsa gerek...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

Aşkı anımsamak niye aşktan daha güçlüdür



Alman edebiyatının en önemli yazarları arasında gösterilen Judith Kuckart'ın 1990'da kaleme aldığı ilk kitabı Silahı Seçmek Türkçe'ye ilk kez çevriliyor. Kuckart, yeni bir soluk ve yeni bir ses arayanların kayıtsız kalamayacağı bir isim...

Yaprakların sararmasıyla dökülmesi bir olur. Akşamüstleri aniden iner, hafiften de üşütmeye başlar. Sahilde, köprüde, Boğaz'da oltalar atılır. 
Ve kitap şenliği başlar. 
Sonra bir kadın gelir, bir hikaye anlatır. 
Anısından yola çıkarak ülkesinin siyasi tarihinden dramatik bir hikayedir bu. Terör, acı ve mücadele vardır ama umut da vardır kitabında: "Hayat, ölmek için yaşama açlığıdır. Hayat bir şans ama en yüksek değer değil. Hayatı aşk gibi yaşamak gerekir." 
35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'na onur konuğu olarak Almanya'dan 30 yayınevi, 13 konuk yazar katılıyor. Onlardan biri de sonbaharla gelen kadın yazar Judith Kuckart. 
Alıntıdaki kitabının adı Silahı Seçmek de bugün piyasada olacak. 
Aslında bu onun ilk kitabı, 1990'da kaleme aldığı romanı Türkçe'ye ilk kez çevriliyor. Ülkesi Almanya'nın terörle sarsıldığı 1970'lerde RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) militanı bir kadın ve onun anlatan diğer kadının hikayesi bu. Teröre övgü değil, gerçeği aramaktadır iki farklı kuşaktan kadınla... 
Soğuk Savaş dönemiyle refah toplumunu karşılaştırır. 
Kuckart'ın "Anlatan insanın her zaman sorulacak bir sorusu vardır. Anlatmak her zaman memleketle ilgili bir şeydir" sözleri kitaplarının da özetidir.

DANS, EDEBİYAT VE TİYATRO
Dans eğitimi alan Kuckart, üniversitede edebiyat ve tiyatro okudu. Kurduğu Skoronel Dans Tiyatrosu ile 1985-1998 arasında Almanya'da ve uluslararası sahnelerde yazar, dansçı, koreograf ve rejisör olarak katkıda bulunduğu 17 oyun sahneye koydu.
Bir yandan serbest rejisörlük yapan Kuckart'ı 1990'ların başından itibaren edebiyatta görmeye başlıyoruz. Wahl der Waffen (Silahı Seçmek, 1990) ile başlayan yazarlık kariyerini Die schöne Frau (1994), Der Bibliothekar (Kütüphaneci, 1998), Lenas Liebe (Aşkı Anımsamak, 2002) gibi romanları ve iki hikâye kitabıyla sürdürdü.
Aralarında Rauriser Edebiyat Ödülü ve Villa Massimo Bursu'nun olduğu birçok ödüle layık görüldü. Sıra dışı bir kadının hikayesini anlattığı Aşkı Anımsamak da "Neden aşkı anımsamak, aşkın kendisinden daha güçlü bir duygudur" sorusunun peşine düşer. 
Kütüphaneci ise ölüme varan saplantılı bir aşkın hikâyesi... 
Kitap Aristo'nun bir sözüyle başlar: "Her hareketin hedefi durağanlıktır Çünkü her hareketin sonunda kalıcı bir şey olması gerekir." 
Hans-Ullrich Kolbe 53 yaşında bir kütüphanecidir. Bir akşam Paris'teki bir gece kulübü hakkında bir kitap okur ve ardından okuduklarını gerçek hayatta aramaya başlar. Berlin gecelerindeki voltalarında kızıl saçlı Jelena'ya rastlar. Jelena kızı yaşında ve bir gece kulübünde dans etmektedir. Kolbe'nin şovu seyretmesiyle birlikte felaket yaklaşmaya başlar. Judith Kuckart, Almanya Ulusal Standı'nda 14 Kasım'da Silahı Seçmek'in tanıtımını yapacak. 
15 Kasım'da ise yine aynı yerde "İki İnsan Karşılaştığında..." etkinliğinde Nermin Bezmen ile aşk üzerine söyleşecek.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

DÜŞERKEN GÖLGESİNİ BİLE BIRAKMIYOR YERE...

"Gözlerinin önüne görüntüler gelene dek yumruklarını gözbebeklerine bastırıyor, renk derecesi yüksek parlak bir beyazlık içinde. 39 yaşında bir kadın, Sayda kentinin öğle sıcağında öldürülüyor. Güneş öyle yüksekte ki kadın düşerken gölgesini bile bırakmıyor yere. Resim sarı. Kadının adı. Altyazı eksik. Böyle bir yüz, yüz değil artık, açık bir mezara eğilmiş. Bunun resmi olsaydı, elinde felaketin başarılı bir fotoğrafı olsaydı, kimseye göstermezdi."

BİR GÖZÜ PARLAKLIK İÇİNDE ÜZGÜN, DİĞERİ İSE...

"Bar tezgâhında dönüp arkasına baktığında Ludwig'in iki gözü birbiriyle hemfikir değil. Birisi derin bir parlaklık içerisinde üzgün, diğeri ölmüş. Sigarasını boş sigara paketine bastırarak söndürüyor ve başını geriye atıyor. Bu hareketi, ölmekte olan bir hayvanın tutukluğunu çağrıştırıyor. Başıma az daha ne geliyordu, anlatamam, diyor Ludwig."


GÖZLERİNİ DUYABİLİYORDU...


"Hans-Ullrich elini paltosuna doğru uzattı. Dünya geri çekilmişti. Kadın plak bitince çocuk gibi bir parça eğilerek selam verdi. Başını ondan yana çevirdiğinde Hans-Ullrich kadının bakışlarının uzantısını yakalamaya çalıştı. Giderken yakınlaşıyor muydu? Optik yanılgı diye düşünebiliyordu henüz. Sonra düşünme durdu. Gözleri kadınınkilerle iç içe girdi. Jelena'nın ağzı gölgede, gözleri de bunun ucunda duruyordu. Bir mucize diye düşündü Hans-Ullrich ve burnunu kaldırdı. Çölün ortasında siyahlara bürünmüş bir kadın ona doğru geliyordu. Kadın gözlerini açtı; gözler maviydi, anlatılamayacak kadar mavi. Dolu yağıyor, diye düşündü Hans-Ullrich. Kadının gözlerini duyabiliyordu."

11 Kasım 2016 Cuma

Futbol hayatın kendisidir


Polisiye denince ilk akla gelen yazarlardan Philip Kerr, yeni romanı Devre Arası'nda olayların merkezine futbolu alıyor. Kerr, futbol dünyasındaki menajer oyunlarını, vergiden kaçırılarak başka birilerinin cebini dolduran transferleri, mafya, kara para ve el altından tehditleri gerçekliğinden şüphe edilmez şekilde ortaya konuyor

Simon Kuper futbol derken aslında hayata işaret ediyordu.
Dünyanın dört bir yanındaki kulüpleri ziyaret ederek genç yaşında yazıp ünlendiği kitabının adıydı aynı zamanda; "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir."
Kuper'in yolu bir dönem Türkiye'ye de düştü ve eminim anlattığı hikayelerin doğru olduğunu görmüştü ama bize özgü bir biçimde...
Buralarda tartışma yerine sürekli kavga edildiği ve bolca bel altından vurulduğu için futbol tarifi zor bir şeydir.
Büyük bir maç arefesinde hafta boyunca iki takımın rekabetini medyadan takip eden biri nefret ve stresi tavan yapmış olarak stadyuma gider ya da TV başına oturur.
Başka türlüsü mümkün mü.
O gerginlikle oyuncular ve hakem de çığrından çıkar. Kavga, dövüş derken dışarda taraftar birbirine saldırır. TV ekranlarında gece yarılarına kadar futbol dışında her şey konuşulur.
Hakaret, seviyesiz şakalar ya da dedikodu soslu yorumlar bazen tehdite kadar gider. Ama beni her zaman hayrete düşüren ertesi günün haberleridir.
Sanki bunda payları yokmuş gibi herkesi sükûnete çağırırlar, "futbolda görmek istemediğimiz hareketler" gibi veciz cümlelerle işin içinden çıkarlar.
Çok mu ileri gidiyorum hiç sanmıyorum. İşte son bir aydır milli takım merkezli oyuncu, teknik direktör ve medya üçgenindeki gelişmeleri takip ettiyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.
Ben Latin Amerika'nın vicdanı Eduardo Galeano gibiyim. Futbolun; çalışmanın, inanmanın, tutkunun birleşimi olduğuna inanırım. Saf, hilesiz, hurdasız.
Eduardo, "Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyordum: Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!" sözleriyle futbola duyduğu sevgiyi anlatmıştı.
"Güzel bir maç" dileği sanki yüzyıllar ötesinde kalmış gibi geliyor bana...
Tam da bu arada İngiliz yazar Philip Kerr beni gelgitlere sürükleyen bir kitapla karşıma çıktı.
Onu Dedektif Bernie Günther serisi kitaplarıyla tarihte gezinirken biliyorduk, bu kez futbola el atmış. Hem de yeni bir kahramanla.
Philip Kerr hukuk ve felsefe eğitim almış çok verimli bir yazar. 1989'da yazdığı dedektif Günther, 1930'lardaki Berlin'den yola çıktığında belki de kendisi de böyle ünlü olacağını bilmiyordu. Polisiye bir romanda tarihi anlatmak herkesin harcı değildir ancak iyi bir araştırmacı ve söz üstadı olduğunun hakkını vermek gerekiyor.
Mart Çiçekleri o dönemin Almanyası'nın özelinde aynı zamanda Avrupa'nın da siyasi eleştirisiydi. Bu tarzını bütün kitaplarında sürdürdü.
Sözleri kitaplarının amacını da çok iyi veriyor: "Aslında Avrupa siyaseti ve ahlaki değerleri üzerine yazıyorum. Ama romanlarım polisiye alanına girmiyor desem de saçma olur. Sadece biraz daha fazlasını amaçlıyorum. Arkada büyük planlı kitlesel bir katliam yapılırken, önde cereyan eden sıkıcı küçük bir cinayeti çözmenin büyüleyici olduğunu düşünüyorum."
Mart Çiçekleri'nin ardından üçlemeyi Solgun Suçlu (1990) ve Alman Usulü Bir Ağıt'la (1991) tamamladı.
Kerr ardından uzun bir ara verdi, 2. Dünya Savaşı ve Hitler dönemi üstüne yaptığı araştırmalardan bunalmıştı. "Kendimi Nazi işbirlikçisi gibi hissediyorum" diyordu.
Sessizliğini 15 yıl sonra bozdu, o kadar çok talep vardı ki...
Dedektif Günther'i uykusundan uyandırıp 7 kitapta daha maceradan maceraya koşturdu:
Biri ve Öteki, Sessiz Alev, Ölüler Dirilmezse, Sahra Grisi, Ölümcül Prag, Katyn Katliamı ve Zagrepli Kadın.Öykülerini Türk okurlarına ulaştıran ALFA Yayınları iki yıl içinde bütün kitaplarını yayınladı.
Ve dur durak demeden yazan çılgın İngiliz yeni bir kahramanı ortaya çıkardı: Scott Manson.
Bu kez merkezine futbolu alan Philip Kerr, bu işin de hakkını veriyor.
Son yıllarda İsveçliler ağırlık kazansa da polisiye ve casus romanlarında İngilizler hâlâ çok iyiler.
Bu türde hikaye önemlidir, okurun ilgisini canlı tutmak ve inandırıcı olmak gerekir. Gelişmelerin tutarlı olması ve sağlam temellere oturtulması gerekir.
İngilizler buna edebiyatın zenginliğini ve dilin kullanımı da kattıkları için daha öndeler.
John le Carre, Graham Greene'nin kitaplarındaki edebi lezzet, Kuzey Avrupalılar da yoktur.
Philip Kerr onlar kadar olmasa da müzikten filozoflara, teknik direktörlerden işadamlarına oradan siyasetçilere uzanıyor.
Zengin bir çevre, arka plan sunuyor.
Taraftarların karşılıksız sevgilerinin hakkını verirken bir ölüm karşısındaki acımasızlıklarını es geçmiyor.
Maçı kazanmak için fırsata çevirdiklerini anlatırken ahlakı ve vicdanı sorguluyor.
Dünya ekonomisinde önemli bir yer tutan futbol dünyasındaki menajer oyunları, vergiden kaçırılarak başka birilerinin cebini dolduran transferler, mafya, kara para, el altından tehditler, soyunma odaları da gerçekliğinden şüphe edilmez şekilde ortaya konuyor.
Dünya futbolunun efsane teknik direktörleri Sir Ferguson, galip gelmek için her şeyi yapabilecek Portekizli Mourinho, sistem adamı Katalan Guardiola bir yanda öte yanda Drogbalar, Messiler hatta Galatasaray bile boy gösteriyor.
Şaşırtıcı bir şekilde "a evet hatırladım" dedirten unutulmaz maçlar, sonuçlar, kupalar, kavgalar bir anda karşınıza çıkıveriyor.
Gelelim polisiye kısmına...
Philip Kerr; sorgu, adli tıp, araştırma, olay yeri inceleme ve şüpheler üzerine kurulan polisiye türünün olmazsa olmazları açısından iyi bir sınav verememiş. En azından öteki kitaplarına göre diyelim.
Cinayet ve katilin ortaya çıkarılmasını hızlı geçmiş, okuyucuya birlikte yolculuk etme fırsatını bırakmamış.
Bence bu kitap polisiyeden çok bir futbol güzellemesi olmuş ki hiç şikayetçi değilim.
Bir golü Picasso'nun çizgileriyle anlatmak ya da Bach'ın müziğiyle izlemekten söz eden bir adam, bahsettiğimiz.
Devre Arası kitabının kahramanı Scott Manson'a söylettiği şu sözlerin üstüne ne denebilir ki:
"Tüm futbol taraftarlarının kalbinde umut dinmek bilmez bir pınar gibidir. Futbolu harika yapan şey de budur; futboldan çok daha fazlası olmasının nedeni budur. Futbol izlemeyen insanların anlamadıkları şey de budur. Eğer böyle olmazsa kimse futbol izlemezdi."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

18 Ekim 2016 Salı

Bir yemekten daha fazlası...


İnsanların olduğu gibi toplum ve devletlerinde kırılma noktaları vardır.
Büyük dönüşümler siyaseti, yönetim biçimlerini değiştirdiği gibi hayat tarzlarını da etkiler.
Yeme- içmeden yaşadığı mekanlara, giyim-kuşamdan alışkanlıklara uzanır.
Bu değişimler de iki türlü olur.
Ya alttan toplumsal bir itmeyle yukarı doğru olur ya da yukarıdan aşağıya....
Ancak kalıcı olanı hiç kuşkusuz ilkidir ve doğrusu da budur.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Avrupa...
Büyük savaşların, büyük savruluşların, büyük devrimlerin tanığı bir coğrafyadır ve biz de tam ortasında yaşıyoruz.
Bu topraklarda her ırktan her dinden her renkten topluluk boy göstermiş.
Askeri, siyasi ve kültürel izler bırakmış.
Osmanlı, bugün dünyanın peşinde koştuğu ve becermeye çalıştığı kültürel harmanlamayı 600 yıl boyunca büyük bir maharetle yönetmiştir.
19. yüzyılların sonuna doğru milliyetçilik ve ulus devletlerin doğuşu kaçınılmaz sonu da getirmiştir. Artık ömrünü tamamlayan imparatorluk cumhuriyete dönüşmüştür ancak yüzyılların mirası, gelenekleri ve kültürü başta olmak üzere birçok alanda yaşamayı sürdürüyor.
Topluma dayatılanlar zaman içinde kendi yolunu bulmuştur.
Siyaset ve rejim tartışmalarını uzmanlarına bırakıp uçsuz bucaksız bir okyanus gibi mutluluk veren kültürel dünyaya yolculuğa başlayabiliriz...     
Sermet Muhtar Alus'u bilir misiniz?
Osmanlı'nın son demleriyle yeni kurulan cumhuriyete tanıklık etmiştir.
Askeri Müze'nin kurucusu Topçu Feriki Ahmed Muhtar Paşa'nın oğlu olan Alus, 1887 doğumlu. 1952'de öldüğünde geride öyle bir İstanbul güzellemesi bıraktı ki o eşsiz uslübuyla bugün bile okundukça keyif verir.
Sokaklar, semtler, konaklar, yalılar, kır alemleri, ramazanlar, bayramlar, eğlenceler, vapurlar, gelenek ve görenekler, kabadayılar, hattatlar, satıcılar, lokantalar, balıklar, nargile, enfiye hayata dair ne varsa onun radarına girmiştir.
Tarihçi İlber Ortaylı'nın kitaba yazdığı önsözde dediği gibi; değişen ve değiştirilen tarz-ı hayat nostaljiyi davet etmişti. Kaybolmakta olan bu manzarayı ne tarihçilerin, ne de tarih belgelerinin resimleyemeyeceği açıktı. Edebiyatın ifade cömertliğine ustalıkla sığındılar. Kaybolan çocukluklarının dünyasını; rengi, kokusu ve tadıyla her biri kendi uslübunda canlandırdı.
Arada bir Sermet Muhtar'ın kitabını karıştırıp o cömertliğin içinde huzur bulmayı severim.
"Soframız Nur, Hanemiz Mamur" kitabının kapağını gördüğümde de aynı duyguları yaşadım. Editörlüğünü Suraiya Faroqhi'nin yaptığı kitap Osmanlı'nın yeme-içme ve barınma kültürü üzerine makalelerden derlenmiş. 
İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Suraiya Faroqhi de Osmanlı tarihçiliğinde önemli bir isim.
Yeri gelmişken Osmanlı dönemine ait önemli araştırmalar yapan Faroqhi'nin Türkçeye çevrilmiş kitaplarını da belirtelim:
Anadolu'da Bektaşilik, Osmanlı Şehirleri ve Kırsal Hayatı, Hacılar ve Sultanlar, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Orta Halli Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya, Osmanlı ve Balkanlar-Bir Tarih Yazımı Tartışması, Yeni Bir Hükümdar Aynası, Osmanlı İmaparatorluğu Tarihi ve Osmanlı'da Kentler ve Kentliler...
Faroqhi kapsamlı giriş yazısında, Osmanlı'nın yalnızca savaşlar ve Sultanlar'ın ihtişamından ibaret olmadığının tarihçiler tarafından anlaşıldığını vurguluyor.
Yemek ve barınmanın tüketim sektörünü ilgilendirdiği için pazar, mal ve hizmet kapsamında ele alındığını ve bu alanın tarihçilerce ihmal edildiğini belirtiyor.
1980'lerden itibaren Türkiye'deki tarihçiliğin saltanat ve savaş tarihi yerine kültür birikimi ve gündelik yaşama dönük araştırmalara yöneldiği bir dönemdir artık...
İşte bu kitap yerli ve yabancı araştırmacıların çalışmalarını bir araya getiriyor.
Prof. Faroqhi'nin çok yerinde saptamasıyla; tarihçiler idarenin sultanın rolünü meşru kılmak için kullandığı siyasi araçlar üzerinde de durdular.
Sanat tarihçileri de sultanın ihtişamının imgeleştirilmesinde mimarinin ve sanatın önemine dikkat çekerek araştırmalara katkıda bulundular.
Yayınların yanı sıra Avrupa ve Amerika'daki büyük şehirlerde saray sanatını tanıtan sergiler de buna katkıda bulundu.
Yemekler dahil yaşam sanatları da bu ilgiden payını aldı ve Osmanlı-Türk mutfağı sofistike Çin ve Hint, Fransız ve İtalyan mutfak kültürleri arasına yerleşti.
Osmanlı bürokrasisinin titizlikle tuttuğu defterler mutfağı da kapsıyordu, gün gün hangi sebze, meyvenin ya da etin, tavuğun alındığı işleniyordu.
Elçiye verilen ziyafetlerde yemeğin kalitesi değişiyordu.
Sultan lütfunu ya da hoşnutsuzluğunu böyle gösteriyordu.
Vezir ya da katiplere verilen yemeklerin çeşidi de değişiyordu.
Vezirlerin yemeği genellikle altı çeşitten oluşurken daha alt düzeydekiler iki çeşitle yetiniyordu.
Bir ziyafette şerbet ikram edilmesi yüksek rütbeye işaret ediyor alttakiler ise kaynak suyuyla idare ediyordu.
Tavuk suyuna çorba ve pilav yemeğin başında sunuluyor daha sonra tatlılar en son olarak da et ikram ediliyordu.
Osmanlı'nın başta askeri olmak üzere birçok alanda yenileşmesine öncülük eden ve uygulayan II. Mahmut'un yerde oturmak yerine Batılılar gibi masaya geçmesi, sofra takımları kullanması ve bunların o dönemin popüler porselenleri Dresden ve Sevres'i tercih etmesi Özge Samancı'nın makalesinde ayrıntılarıyla yer alıyor.
Hatta Batı usulü yemek pişirme yöntemlerini öğrensin diye sarayın aşçılarında Hüseyin'in Viyana'ya gönderildiğini de Samancı'dan öğreniyoruz.
Tarihçi Necdet Sakaoğlu, eski mutfak kültürüne eğildiği yazısında kaynaklardan alıntılar yapıyor ve kendi kişisel tarihinden de örnekler veriyor.
Saray Mutfağında Baharat, Osmanlı Elitinin Yeme İçme Alışkınları, Cennet Taamları, Şehzadenin Mutfağı, Kahvehaneler, Medresede Yaşam, 16. Yüzyılda bir Konağın Öyküsü, İstanbul Evleri, Osmanlı Metropollerinde evlerin Konfor ve Lüks Normları makalelerden bazıları...
Bu kitap mis gibi kokuyor, tadından yenmiyor...
Benden söylemesi...

KİTAPTAN BİR BÖLÜM:
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kütahya:
"Üzümü olur, ama leziz olmadığındanmemduh (övülmeye değer) değildir ve yirmi dört gûne (tür) emrudu (armudu) sicillâtda mesbuttur (tescillidir) ve yedi güne abdar ve danedar (sulu ve tanesi bol) kirazı olur ve Kütahya paçası Arab ve Acem'de meşhuru âfâk (ünlenmiş) olub beyaz ve berrak ve leziz ilik gibi paçası olur ve tennur (tandır) kebabı ve gerdesi (yufka) meğer Bursa'da ola."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

24 Eylül 2016 Cumartesi

"Öz tek, söz çok"

15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan. Bir yandan da şiir; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur. İnsan var oldukça şiir de olacaktır. Kendini tanımak ve çoğaltmak için...


Önce şiir vardı, sanat ve edebiyat bu kökten filizlendi... Dünyaya sevgiyle, merhametle, inançla, akılla, bakanlar şiirde huzur bulur. Sabırdır ilacı bir de dünyaya, çevreye duyarlılıkla bakmasını bileceksin. Ahmet Haşim, "Şiir, bir hikaye değil, sessiz bir şarkıdır" diye tanımlar; Yahya Kemal Beyatlı da "Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir" sözleriyle Haşim'i tamamlar.
J. Cocteau, "Ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini, ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini" diye tarifini verir. Cahit Sıtkı Tarancı da "Şiir, kelimelerle güzel biçimler kurmak sanatıdır" demiştir. Melih Cevdet Anday ise, şiiri tanımlamaya çalışmanın boşuna bir çaba olduğunu düşünür. Çünkü "Tanım akıl işidir. Şiir ise akıl dışıdır."
Şair Arif Ay ise "İnsan var olduğu sürece şiir de olacak yazı da" diyor ve ekliyor: "İnsan şiirle, yazıyla özünü çoğaltıyor. Kendini tanımaya çalışıyor ya da tanıtmaya. Öz tek, söz çok."
Ne vakit darlansam, içimde fırtınalar kopsa Edip Cansever'in dizeleri gelir aklıma... 15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan...
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar. 
O gece yaşadıklarımız daha çok taze. Zaman geçtikçe nasıl büyük bir felaketten kurtulduğumuzu anlayacağız. Bazen bir yeriniz incinir ya da kanar. Farkında bile değilsinizdir acı daha çok yenidir, hemen hissedilmez, sonra kendini gösterir. 15 Temmuz'da öyle bir geceydi, taze bir yara gibi ancak boyutu gün geçtikçe anlaşılacak derin bir mesele...
15 Temmuz bir halkın genci, yaşlısı, kadını, erkeği, yurtsever askeri ve polisiyle dünyaya ders verdiği bir gündü aynı zamanda...
Erdem Bayazıt o güzel insanları anlatıyor, "Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair" dizelerinde...
Gözlerini kırpmadan tankların altına yatan, kurşun yediğine bakmadan yaralıları taşıyan, "beni bırakın siz nasılsınız" diyen bu toprakların güzel insanlarını...
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi. 
Siyasetçiler Yenikapı'da boy gösteren yeni ruhu şiirlerle süsledi, çoğalttı. Nazım'dan Mehmed Akif'e, Ahmed Arif'ten Necip Fazıl'a alıntılar yaptılar...
Meydanlar ve TV başındaki milyonlar "bu memleket bizim" dizeleriyle duygulandı, sarsıldı ve umutlandı...
Başbakan Yıldırım'ın "bu namustur künyemize kazılmış" dizeleriyle andığı Ahmed Arif o günlerden bugüne dik durmanın ne demek olduğunu da gösterir:
Öyle yıkma kendini,  
Öyle mahzun, öyle garip...  
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda,
derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile  
Dayan iş ile.  
Tırnak ile, diş ile,  
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni. 
Rahmetli Tuncel Kurtiz'in davudi sesiyle can verdiği Ümit İlter'in şiirinde Ortadoğu'yu bataklığa çeviren emperyalizmin acımasızlığına karşı bir destan vardır:
geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız hey
türküz, kürdüz, arabız biz
sömürü, işgal, istila varsa
ya istiklal ya ölüm diyenler de vardı
varlar, varolacaklar hey
biz varken, geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız
halkız biz
sömürü işgal istila varsa
kurtuluş kavgası olacaktır
biz halkız.

Şiir aynı zamanda; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur... Sıkıntılı anlarımda hemen o limana yanaşırım.
Son sözü Sezai Karakoç söylesin:
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır 
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır 
Aşk celladından ne çikar madem ki yar vardır 
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır 
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır 
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır 
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır 
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır 
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır 
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır 
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır 
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır 
Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır 
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili.

(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2016 sayısında yayınlanmıştır.)