Sayfalar

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Büyük yazarın her hali...


Savaş ve Barış'ın Anna Karenina'nın yazarı Tolstoy'un biyografisi nihayet Türkçe'de... "Tolstoy-Bir Rus Hayatı"ında büyük yazarın; zaafları, tutkuları, gel-gitleri, takıntıları, eylemleri, kavgaları, mücadeleleri, düşünceleri ayrıntılarıyla yer alıyor. 

Romanına onlarca kez giriş yazıp değiştirdikten sonra bir kitap ilişti gözüne, ilk sayfayı açtı ve girişi okudu:
"Konuklar daçaya geldiler."
Puşkin'in önce ortamı veya karakterleri tasvir etmeye gerek duymadan, doğrudan konuya girmesi Tolstoy'u büyülemişti.
Bu aklından hiç çıkmadı. Bugün dünyada en çok satan, en sevilen, birçok kez filme ve diziye çekilen romanı Anna Karenina'nın giriş cümlesi de öyle basit ve yalındı:
"Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir. Oblonskilerin evinde işler karışmıştı. Evin hanımı, eskiden evlerinde çalışan Fransız mürebbiyeyle kocasının ilişkisi olduğunu öğrenmiş ve artık onunla aynı evde yaşayamayacağını bildirmişti."
Roman sanatının en büyük yazarlarından biri ki benim için en başta geleni Lev Nikolayeviç Tolstoy'un hayatı da böyleydi.
Nihayet Türkçe'ye çevrilen Rosamund Bartlett'in 2010 yılında yayınlanan devasa kitabı "Tolstoy-Bir Rus Hayatı"ında büyük yazarın; zaafları, tutkuları, gel gitleri, takıntıları, eylemleri, kavgaları, mücadeleleri, düşünceleri ayrıntılarıyla yer alıyor.
Kitabın önsözü Moskova'daki bir anıyla başlıyor.
1895 yılının kış ayında kentin kırsal bölgelerinden birine dostlarıyla giden Tolstoy yürüyüşe çıkar. Vahşi doğayı seven Tolstoy için patikalar temizlenmiştir ama o çitleri aşıp karların içinde bata çıka yürümeyi tercih eder.
Genç dostları onu takip etmek ister ancak keçe çizmelerin bıraktığı izlerin arasındaki mesafeyi görünce vazgeçmek zorunda kalırlar.
70 yaşında yürürken bile yetişilemeyen Tolstoy için Bartlett; "yaşamın her alanında devasa ayak izleri bırakırken, ona yetişememek, çağdaşlarının paylaştığı bir duyguydu" diyor.
Çağdaşları dediği de sıradan kimseler değildir: Dostoyevski, Gogol, Çehov, Turgenyev, Gonçarov gibi her biri dünya edebiyatına yön vermiş önemli yer tutan yazarlar ve aydınlar. Puşkin gibi daha 30'larında bir düello sonucu ölmeden onlarca eser vermiş bir deha da önceki kuşaktandır. Ve klasik müziğin büyük ismi Çaykovski.
Soylu bir ailenin çocuğu olarak doğan Tolstoy 5 kardeşin 4'üncüsüdür.
Erken yaşta annesini daha sonra da babasını kaybetmesiyle büyükanne, hala ve teyzelerin gözetiminde büyütülmüştür.
Ruslar'ın kumar tutkusu onu da erken yaşta bulmuş ve defalarca tövbe etmesine rağmen miras kalan toprakları, köyleri, köylüleri ve nihayet oturduğu malikanesi elinden gitmiştir.
Umurunda değildi, bildiği gibi yaşamayı, kafasının dikine gitmeyi seviyordu.
Yaşadığı kırsal bölgelerden Moskova'ya ardından o zamanki başkent St. Petersburg'a gitti.
Rusya'da oradan oraya savurulurken özellikle yeni tanıştığı insanları büyük bir dikkatle izliyordu.
Tutkulu bir adamdı, her şeyi merak ediyordu, romanlarında yarattığı unutulmaz karakterlerin tılsımı buydu.
İlk yazdıkları dergilerde yayınlanınca fark edildi, önemsendi...
Genç yaşta Turgenyev'in yardımıyla edebiyat çevrelerine girdi.
Dergi ve yayınevlerinin etrafında gelişen tartışmalardan sıkıldı, onları acımasızca eleştirdi. İçindeki fırtına dinmiyordu.
Hemen ardından Tolstoy'u cephede görüyoruz.
Subaydır ve tanık olduğu şeyleri unutmaz. Kafkaslar'a gönderilir, Osmanlı'yla karşı karşıya gelir. Çeçen, Avar, Kazak halklarıyla tanışır.
Hacı Murat, Kazaklar, Sivastopol kitapları bu dönemin ürünleridir.
Onu daha 30'lu yaşlarında ünlü yapacak Savaş ve Barış'ın da temelleri buralarda atılır.
Tolstoy daha sonra birliğiyle Avrupa'ya gönderilir.
Fransız ve İngilizler'e karşı Bükreş'teki Rus cephesinde görevlendirilir.
O dönemlerde savaş yalnız cephede olurdu.
Halk ise gündelik hayatındaydı.
Cepheden yazdıkları Rus başkentinde sarsıntı yaratır, bu yalınlıkta ve gerçeklikte olayları ilk kez öğrenmektedirler.
Çar bile sadık okuyucuları arasındadır.
Avrupalılar'dan çok daha görkemli sanat koleksiyonlarına sahip Rus soyluları büyük saraylarda yaşıyordu.
Onların yaşam tarzlarıyla boy ölçüşüyorlardı.
Ancak Rusya'nın öteki yüzü ise yoksulluk ve cehaletle kaplanmıştı.
Batılılışmış aristokrat bir azınlık, toprak köleleri üzerinde egemenlik kurarak, onları insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorluyordu.
Tolstoy da seçkinlerin içinden geliyordu ancak içine sinmeyen bir şeyler vardı.
Sınıfının her türlü olanağından yararlanıyordu ve saklamıyordu; bunu İtiraflar kitabı başta olmak üzere eserlerinde açıkça dillendirmişti.
Sivri dili, beğenmediği ne varsa doğrudan muhatabının yüzüne söylemesi ve davranışları öfke yaratıyordu ama o böyleydi işte.
Onu cesaretlendiren, edebiyat çevreleriyle tanıştıran büyük yazar Turgenyev ünlü romanı Babalar ve Oğullar romanını basılmadan ona okumuştu.
Tolstoy ise sıkılıp kanapede uyuyakalmıştı. Araları daha sonra birbirlerini düelloya davet edecek kadar kötü olmuş uzun yıllar küs kalmışlardı.
Yine de ölüm döşeğindeki Turgenyev, yazmaya ara veren Tolstoy'a edebiyata dönmesini ve nasıl büyük bir deha olduğunu mektupla bildirmekten kendini alamamıştı.
İleri yaşlarda kendini çocukların eğitimine adayıp okullar kurdu, toplumun ancak yüzde 5'i okuma yazma biliyordu.
Rusya'daki büyük kıtlığı önceden görmüş ve önlemler alınması için büyük çaba göstermişti.
Merkezi yönetime, Çar'a, soylulara kafa tutmuş halk arasında Aziz mertebesine yükselmişti.
Kiliseyle tutuştuğu kavga ise Hıristiyanlığın en muhafazakarı Ortodoks dünyasında şok yaratmıştı. Yasaklanan makaleleri, kitapları el altından basılıyordu. Diriliş kitabı ipleri koparmış bir zamanlar inançlı ve iyi bir dindar olan Tolstoy aforoz edilmişti.
2009'lardaki bir toplantıda bile kilise af konusunda ikircikli davranmıştır.
Parasını, mülkünü dağıtmış, basit giysiler giyip, yalnızca sebze ve meyveyle beslenmeye başlamıştı. Binlerce insan onun gibi yaşıyordu.
Tolstoyculuk akımı başlamıştı.
Hayatının son yıllarında binlerce ziyaretçiyi kabul etmişti. 23 yaşındaki müritlerinden Sergey Dyagilev o anı şöyle anlatacaktı:
"Sokağa çıkınca farkında olmadan yüksek sesle bağırıyorduk: O bir ermiş, sahiden bir ermiş! Öylesine etkilendik ki neredeyse ağlıyorduk. Bu kudretli adamın tüm kişiliğinde anlatılamaz bir samimiyet, dokunaklılık ve samimiyet vardı. Tuhaf belki, ama ona sarılınca dokunduğumuz sakalının kokusu, çok uzun süre burnumuzda kaldı."
Yasnaya Polyana'nın İhtiyar Bilgesi olarak anılan Tolstoy, yaşarken 50 bin mektup aldı ki bunlardan 9 bini yurt dışından geliyordu.
Ve bir gün her şeye nokta koyup evini yurdunu terk edip gizlice yola çıktı.
Bu üçüncü kaçışıydı ama bu kez dön(e)meyecekti. Karısı Sonya'ya bir veda mektubu bıraktı:
"Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yanısıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terk edip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim."
Ancak trende hastalanıp istasyondaki bir odaya yatırıldı. Filmlere kitaplara konu olan bu dönem onun için son andı.
1910 yılında 82 yaşında öldü.
Ünlü yazar Stefan Zweig, Hayatının Şiirini Yazanlar kitabında Tolstoy'u şu sözlerle tanımlıyordu: "Kendi yüzü yoktu; onun yüzü Rus halkının yüzüydü, bütün Rusya onda nefes alıp yaşıyordu."
Rosamund Bartlett, kitabında büyük yazarın hayatını anlatırken arka planda 100 yıllık bir dilimde koca bir coğrafyada olanları da aktarıyor.
Ölümünden 7 yıl sonra Rusya'da Bolşevik devriminin patlaması boşuna değildir.
Everest Yayınları, Dostoyevski'nin biyografisinden sonra Tolstoy'u da yayınlayarak değerli bir iş yaptı; ne mutlu bize...
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Kitaptan: 28 sayısının tılsımı

Tolstoy 1828 yılının sekizinci ayının yirmi sekizinci gününde doğdu ve 28 uğurlu sayısı oldu. Yetişkinliğe adım attığı dönemde batıl inançlara aşırı düşkün hale gelmişti, öyle ki karısına ilk çocukları Sergey 28 Haziran'ın ilk saatlerinde doğsun diye baskı yapmıştı. Yirmi sekiz'in ikinci mükemmel rakam olarak özellikle matematikte önemli olduğunu keşfettiğinde de mutlu olmuştu. Şiir kitaplarını yirmi sekizinci sayfasından açar, saatini de yirmi sekiz kez kurardı. Yirmi sekiz sayısını romanlarının içine de dahil etmişti. Tolstoy hayatının son deminde evini terk ederken 28 Ekim'i seçmesi de herhalde bir tesadüf değildi. Ve seksen iki yaşında da öldü.

15 Nisan 2017 Cumartesi

Bir sevdadır İstanbul


Yazar Beşir Ayvazoğlu, son kitabı Bir Ateşpâre Bin Yangın'da İstanbul'un sırlarını edebiyatçıların cümleleriyle anlatıyor. Kitap geçmişe bir özlem olduğu kadar bugüne de bir mesaj niteliği taşıyor

Sayfayı çevirdim; işte oradaydı. "Tam da böyle düşünüyordum, hislerime tercüman olmuş" derler ya öylesi: İstanbul'u gezmenin de bir adabı vardır.
Cümle burada dursun, çok değil 15 gün öncesi...
Bir yakınımı uğurladıktan sonra havaalanından Fatih'e geçtim. Çocukluğumun ilk gençliğimin geçtiği semt İstanbul'un gerçek ruhuna bir yolculuktur aynı zamanda...
Pertevniyal Sultan'ın adını taşıyan lisemin yanındaki zarif Osmanlı şaheseri Valide Camii'nin önünden kıvrılıp Laleli'ye ilerledim.
Laleli Camisi'nin çaprazında karşılıklı iki taraflı merdivenden inilen tarihi Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi'nde anıları tazeledim.
Beyazıt'a yürürken gölgesi üstüme düşen üniversite binaları ve kütüphanenin bitimiyle ulu bir çınar gibi duran Beyazıt Camii'siyle göz göze geldim.
Kapalıçarşı'nın kapısından kıvrılıp Çemberlitaş'taki Bizans sütunü, bedestenler, mezarlıklar arasından Cağaloğlu'na döndüm.
Babiali yokuşunu sırtlar gibi duran vilayet binasının önünden Sirkeci Garı ve nihayet Eminönü'nde Yeni Camii'nin güvercin ve insan kalabalığı arasından Boğaz'a baktım.
Mısır Çarşısı'na bir kapıdan girip ötekinden çıkıp Sultanhamam sokaklarına daldım.
Sesler, yüzler ve ruhlar arasından sıyrılıp tekrar sahile indim.
Vapur; Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek'e sırayla yanaştıktan sonra karşı sahile geçip Kandilli'ye sonra da Anadoluhisarı'na halat attı.
İndim ama vapurun Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün altından geçip Kanlıca'ya oradan da son durağı Çubuklu'ya Paşabahçe'ye yolu vardı.
İki yakayı tablo gibi süsleyen evleri, yalıları, hisarları, sarayları, iskeleleri, ağaçları seyrederek yaptığım yolculuk bu kentin eski sakinlerinin, seyyahlarının duygularından farklı değildi.
İstanbul böyledir; yüzlerce kez geçtiğiniz, baktığınız, soluklandığınız, buluşup ayrıldığınız yerler her seferinde ilk kez olur hissini verir.
Niye mi böyle; herkese göre değişir ama benimki şefkatli bir ana kucağı gibi olmasıdır bu şehrin. Dostça, sevgiyle yaklaşırsanız o da size sırlarını açar...
Türk edebiyatının değerli kalemi Beşir Ayvazoğlu'nun son kitabı "Bir Ateşpare Bin Yangın" bu sırları; şairlerin dizeleri, romancıların cümleleriyle anlatıyor.
Ayvazoğlu zor bir işin altından başarıyla kalkmış. Toprak, Su, Hava ve Ateş temalarının altında Türk edebiyatının büyük isimlerinden yapılan alıntılar kendi görüşleriyle birlikte yer almış.
Seyahatlar, Eyüpsultan, Kocamustapaşa, Ayasofya, Topçu Kışlası hikayelerinin yanısıra İstanbul sevdalısı edebiyatçılar, su kültürü, İstanbul kültürü, yapılar, Boğaziçi, vapurlar, ağaç estetiği, kaybolan sesler ve yangınlar gibi yüzyıllar içinde kenti var eden unsurlar da kitaba hayat veriyor.
Beşir Ayvazoğlu'nun kitabında sıklıkla andığı İstanbul tutkunu ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı'dan verdiği örnek herkesin aradığı sorunun da cevabıdır:"İstanbul'da uzun yıllar yaşamış, yaşadıkça tanıyıp sevdiği semtleri zamanın derinliğine doğru enine boyuna öğrenmiş insanların, yaşları ilerledikçe, bu şehrin güzelliklerinin sonsuz olduğu kanaatine varacaklarından emindi.
Gerçek sanatkarların İstanbul, Üsküdar ve Boğaziçi'ni hangi tepeden, hangi kıyıdan, hangi köşeden, hangi mevsimde seyrederlerse, günün her saatinde sayısız güzellik bulacaklarına ve ömürlerinin bu güzelliklerin koleksiyonunu tamamlamaya yetmeyeceğini düşünüyordu."
Evliya Çelebi'den Orhan Veli'ye, Baki'den Bedri Rahmi'ye, Mehmed Akif'ten Nazım Hikmet'e, Necip Fazıl'dan Ahmet Ümit'e, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Orhan Pamuk'a kadar onlarca yazar ve şairin konuk olduğu kitap aslında geçmişe bir özlem olduğu kadar bugüne de bir mesajdır.
Yahya Kemal ve Ahmed Hamdi'nin İstanbul sevdasını takip eden Nihad Sami Banarlı şehrin estetiğini önemsiyordu.
"Milli Peyzaj" diyordu buna: İstanbul güzelliğini biraz da simetriye düşman olmasına borçluydu.
Hiçbir semt birbirine benzemezdi.
1950'li yıllardaki hızlı betonlaşmadan rahatsızlık duyuyordu.
Unkapanı'nda Fatih Camii'ni perdeleyen bir apartmanın son katlarını yazarak, uyararak yıktırmıştı.
Banarlı'nın o gün söyledikleri hala güncelliğini koruyor:
"Asırlar içinde halk zevkiyle işlenmiş milli şehir dekorlarını olduğu gibi saklamak medeni bir vazifedir.
İstanbul, bugün adeta atalarının çocukları elinde değil de hoyrat bir kavmin elindeymiş gibi, öldürülüyor."
Beşir Ayvazoğlu'nun şarkı gibi, güzel bir yemek gibi hazla okuduğum kitabı şehrimizi yönetenlerin başucu kitabı olmalı.
Belediye Başkanımız Kadir Topbaş'tan ricamdır: Bu kitabı başta ilçe belediyeleri olmak üzere il genel meclis üyelerine hediye etsin ve her toplantıda da bir bölüm okunsun ki...
İstanbul için bir karar alırken daha duyarlı ve sorumlu davransınlar.
(Sabah Kitap ekinin Mart 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Kitaptan: Suya özlem...

Çocukluğumda bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. Sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı:
Çırçır, Karakulak, Şifa Suyu, Hünkar suyu, Taşdelen, Sırmakeş...
Bir gün damadı babama:
"Bu onun ilacı,, tılsımı gibi bir şey... Onları sayıklayınca iyileşiyor, demişti."
Ahmet Hamdi Tanpınar/ Beş Şehir

17 Mart 2017 Cuma

Tarih penceresinden yeni dünya düzeni

Tarihçilerin piri Prof. Dr. Halil İnancık ölümünden sonra da aydınlatmaya, yol göstermeye devam ediyor. İnalcık'ın yeni basılan Osmanlı ve Avrupa (Osmanlı Devleti'nin Avrupa Tarihindeki Yeri) kitabı iki gücün arasındaki derin ilişkiyi anlamak için müthiş bir kılavuz

Şurası artık çok belli: dünya yeni bir hesaplaşmaya gidiyor.
Ortadoğu'daki çatışmalar, Rusya'nın büyük oyuncu olduğu Kafkaslar, Çin'in ağırlığıyla Uzakdoğu, ABD'nin yeni başkanını seçmesiyle Amerika kıtası ve 600 yıldır iç içe yaşadığımız yanıbaşımızdaki Avrupa...
Günümüzün en büyük meselesi göçler. Değişen dünyada geri kalmış, ezilmiş, sömürülmüş halklar dengeleri altüst etti. Bugüne kadar insan hakları, demokrasi, vicdan ve hürriyetleri dilinden düşürmeyen ülkeler şaşkınlık içinde. Nefret ve çatışma diliyle soslanmış ırkçılık insanlığın tüm değerlerini sarsıyor.
Böyle zamanlarda tarihin kılavuzunda yol almak, gelecekteki sis bulutlarını dağıtır.
Gerçeği, nedenleri ve sonuçlarıyla kavrayıp, olguları yerini oturtmada yardımcı olur.
Geçen yıl bu zamanlar İstanbul'daki Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde açılan "Osmanlılar ve Avrupalılar: Geçmiş Zamanlar ve Olasılıklar" sergisi iki büyük gücün bugüne kadar etkilerini sürdüren 600 yıllık kültürel etkileşimini konu ediniyordu. Küratör Beral Marda, "Bu ilişki toplumun yetersiz tarih bilgisiyle, TV dizilerinden edindiği Osmanlı tahayyülünden çok başka bir durum" tespitini yapıp eklemişti:
"Modernizm iki yönlü işledi: Batı, modernizme tinsel derinlik katmak için Doğu'ya, Doğu da geleneksel sanatına modernizm katmak için Batı'ya yöneldi."
Yalnızca kültürel değil siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda da iki taraf birbiriyle derin bir ilişki kurdu. İbre bazen Osmanlı'dan yana bazen de Avrupa'dan yana döndü.
Ancak yönü her zaman askeri gücün etkisiyle siyaset ve ekonomik büyüklük belirledi.
Geçen yıl 100 yaşında kaybettiğimiz tarihçilerin piri olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık ölümünden sonra da aydınlatmaya yol göstermeye devam ediyor.
İnalcık hocanın yeni basılan "Osmanlı ve Avrupa (Osmanlı Devleti'nin Avrupa Tarihindeki Yeri)" kitabı iki gücün arasındaki derin ilişkiyi kavramak için müthiş bir kılavuz.
72 kitap ve 500'e yakın makalesiyle tarih bilimine damgasını vuran İnalcık, Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein'ın, "Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur" sözlerini bu kitabıyla bir kez daha doğruluyor.
İnalcık diyor ki: "15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı'ya referansta bulunmaksızın raison d'etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır. Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı'nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur."
Osmanlılar'ın Avrupa'daki bir kuvvetin, kıtanın tamamını hakimiyeti altına alıp Haçlı seferi örgütleyebilmesine karşı zayıf devletleri desteklemeyi temel politika olarak seçerek bugünkü Avrupa Siyasi Coğrafyası'nın ortaya çıkmasında birinci derecede etken olduğu bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.
Osmanlı'nın 16. yüzyılda Avrupa'daki kuvvet dengesinde aktif rol aldığını ve bunun sonucu olarak Batı'daki ulus devletlerin yükselişinde önemli bir rol oynadığını belirten İnalcık, Kanuni Sultan Süleyman döneminin büyük tarihçisi Matrakçı Nasuh'un Süleymanname adlı eserinden örnek veriyor.
İmparator, "kayserlik" yani tüm Avrupa'nın başı olmak iddiasıyla Fransa'yı Müslümanlara karşı ittifaka zorlamış, bu nedenle İslamın sultanı Süleymanın Fransız kralı ile ttifakı bir zorunluluk halini almıştır; eğer Fransa bu ittifaktan cayarsa bütün Hırıstiyan dünyasının Osmanlılara karşı tek bir cephe halinde birleşmesi kaçınılmaz olurdu diyor.
İnalcık'ın bu değerlendirmeye yorumu çok nettir: "O zaman Osmanlı tarihçisinin görüşü, Osmanlıların da Avrupa da bir güçler dengesi politikası izlemek zorunda bulunduklarını açıkça ifade etmektir. Osmanlıların Hıristiyan bir devletle ittifakını, bir real-politik gereği gibi gördüklerini göstermektedir."
Aynı zamanda Doğu Avrupa politikalarındaki büyük bir güç olarak, o zaman bölgede hakimiyet kurmaya çalışan Jagellonlara ve Altın Ordu'ya karşı Moskova-Kırım ittifakını destekleyen Osmanlılar'ın, Rusya'nın da yükselişine katkıda bulunduğunu da belirtiyor.
Siyasi ve askeri ilişkilerin yanında bence asıl belirleyici olan ekonomik bağlantılar ve anlaşmalardır ki bugüne derin izler bırakmıştır.
Ön Asya, Balkanlar ve Arap topraklarını kaplayan geniş Osmanlı ülkeleri Avrupa'nın iktisadi gelişiminde, ilkin Avrupa- Asya ticaretinde bir antrepo, sonra bir pazar olarak oynadığı rolün altı çizilen kitapta önemli tespitler de vardır.
Osmanlılar ilk olarak 1352 yılında Cenevizlilere daha sonra da Venedik ve Floransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla (kapitülasyonlar) bu cumhuriyetlerin Levant ile ticaretlerini sürdürmelerini garanti altına almış ve Rönesans İtalya'sının ekonomik refahına önemli katkıda bulunmuştur.
Ticari imtiyazları sırasıyla 1569'da Fransa'ya, 1580'de İngiltere'ye ve 1612'de de Hollanda'ya verilerek Avrupa'yla ticareti genişletmişlerdir.
16. ve 17. yüzyıllarda Fransa, dış ticaretinin yarısını Osmanlı ülkeleriyle gerçekleştirirken, büyük ticaret kampanyalarının öncüsü olan İngiltere'de Levant Company, bu ülkenin dünyadaki ticari yayılışının ve kapitalist gelişiminin temelini atmıştır.
(Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı alan İngiltere'nin Başbakanı, ABD'den sonra hemen Türkiye'ye geldi. Ticari ve askeri ilişkiler yeni pazarlar arayan İngiltere'nin girişimi tarihin ışığında daha net görünüyor sanırım.)
Kitapta kültürel ilişkiler de ele alınmış; diplomatlar, seyyahlar, sanatçıların gözüyle o dönemin belgeleri önemli örneklerle verilmiş.
Halil Hoca bir derya, öğreneceğimiz daha çok şey var.
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

KANUNİ'SİZ OLMAZ...


Halil İnalcık'ın kitabıını tamamlayacak bir kitap da yeni baskı yaptı. Tarihçi Özlem Kumrular'ın yayına hazırladığı Muhteşem Süleyman kitabı, başta İnalcık olmak üzere yerli yabancı akademisyenlerin makalelerinden oluşuyor. Hiç kuşkusuz Osmanlı ve Avrupa ilişkileri, Sultan Süleyman dönemini bilmeden anlaşılmaz. Bunun temellerini sarsılmaz biçimde imparatorluğun en ihtişamlı dönemini yaşatan Kanuni atmıştır. Timaş Yayınları'ndan çıkan ikinci baskıda padişahın Avrupa, Akdeniz siyasetinden nikris hastalığına, Mohaç Savaşı'ndan Viyana Kuşatması'na, İspanyol edebiyatındaki yankılarından İstanbul'daki imar faaliyetlerine kadar birçok konu yer alıyor. Bugünü anlamak için nedenleri ve sonuçları önyargılardan uzak önümüze koyan iki iyi kitap.
Dahası iyilik güzellik...

28 Şubat 2017 Salı

Selim İleri'yle nice 50 yıllara...


Selim İleri'nin 50'nci sanat yılı için hazırlanan O Aşk Dinmedi, edebiyat tutkusunun nirvanası gibi... Tam da Selim İleri'yi tarif ediyor; geçmiş, şimdi ve gelecek o başlığın altında yer almış sözcüklerin en güzel dansını yapıyor

Bazı yazarlar vardır ne söyleseniz eksik kalır.
Yalnızca adını zikretmeniz yeter.
Önüne arkasına bir şey eklemenize gerek yoktur; bir fener gibi her yanı aydınlatırlar.
Okul gibidirler, sizi eğitirler, hayata hazırlarlar.
Selim İleri'yi düşünüyorum da birçok yazar gibi hayatıma ne zaman girdi, yoksa hep orada mıydı...
Yıllar sonra artık eminim hep oradaydı...
İlk yazısı 1967'de yayınlanmış, onca yıllar içinde romanlar, öyküler, şiirler, deneme-inceleme, anı konularında onlarca kitap yazmış.
Aynı zamanda iyi bir okur olan Selim İleri'nin Türk edebiyatını inceleyip tanıttığı üç kitabı ise başlı başına övgüye değer...
Ya İstanbul üzerine yazdığı birbirinden muhteşem kitaplar...
Selim İleri'nin 50'nci sanat yılı için hazırlanan O Aşk Dinmedi kitabı edebiyat tutkusunun nirvanası gibi...
Tam da Selim İleri'yi tarif ediyor; geçmiş, şimdi ve gelecek o başlığın altında yer almış sözcüklerin en güzel dansını yapıyor.
"İşte bu Selim İleri" diyor, başka hiçbir söze gerek yok.
Nehir söyleşi tarzında hazırlanan kitabı hazırlayan ise Türk edebiyatının en büyük şairlerinden Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın.
Arnavutköy'deki bir balıkçıda başlayan söyleşi 10 ay boyunca sürmüş.
İkisi de birbirine destek vermiş, bazen Selim İleri bazen de Ayşe Sarısayın vazgeçme aşamasına gelmiş.
Ama bir yolunu bulup ilerlemişler, çünkü edebiyat insanı bırakmaz...
Kitabın ilk sayfası Cemal Sürreya'nın bir sözüyle başlıyor:
"Milliyet Yayınevi'nde Selim İleri'yle konuşuyoruz.
Küçük bir çocuk olarak düşünürüm hep Selim'i.
Onu ilk gördüğüm gün...
Yazar olacağı belliydi. Yüzünden belliydi.
Yüzden belli olur mu? Bazen olur.
Baştan beri saygım vardır Selim'e."

Ve ilerledikçe ünlü yazarlar ve eleştirmenlerin onun hakkındaki görüşleri de yer alıyor.
Kitabın, nehir söyleşi tarzlarından farklı bir yanı var.
Söyleşilerin başında Selim İleri'nin kitaplarından küçük pasajlar var.
Sonra sorular ve yanıtlar geliyor.
Alıntıların seçimi de anlamlı ve değerli, her birinin altı çizilesi...
Ayşe Sarısayın'ın önsözde çok güzel vurguladığı gibi Selim İleri derseniz şu cümle yeter:
Edebiyat onun için bir varoluş biçimi, varoluşunun nedeni âdeta...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Kitap varsa umut da var

Adettendir, her yıl geride kalanların bir muhasebesi yapılır. Doğrular, yanlışlar tartılır, geleceğe dair sözler verilir.
Hoş, o sözlerin birçoğu tutulmaz ya da anında unutulur gider.
Ancak, temenniler, dilekler iyidir.
İyimserlik aşılar, huzur verir...
Ünlü bir yayınevi de bu yoldan giderek geçmişin muhabesini ilan yoluyla yapmış.
Sayfalar dolusu teşekkür başlığı altında ilk baskı ve tekrar baskıların rakamını vererek toplam 3 milyon 280 bin 606 adet kitap bastığını ve 3 milyon 300 bin kitap satıldığını duyurmuş.
Yalnızca bir yayınevinin ulaştığı rakam, "hiç okumuyoruz" beylik lafını anlamsız kılacak kadar değerli geldi bana.
En zor günlerin yaşandığı 2016 yılında basılan yüzlerce kitap ve milyonlara varan satış, her şeye rağmen "buralarda bir yerlerde umut var" diyor.
Okumayı bir yaşam biçimi haline getirmek şiddeti, nefreti, kötülüğü siler atar.
Bu acımasız vahşi terör ortamında hepsinin panzehiri kitaplardır...
Bir yerlere not etmişim, geçen karşıma çıkıverdi, Milan Kundera'dan bir cümle:
"Kiminle güldüğünü unutabilirsin; ama kiminle ağladığını asla!"
Gülmek, ağlamak.
Bu cümledeki anlamıyla iki sözcük arasındaki metafor, bize edebiyatın da şifrelerini verir.   
Buradaki duygu ve düşünce, hayatın anlamına dair büyük bir hesaplaşmadır aynı zamanda...
Kitaplar her zaman birlikte ağladığım, hüzünlendiğim, dertleştiğim, paylaştığım insanları hatırlatır bana...
O yüzden unutulmazdır...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

19 Ocak 2017 Perşembe

Dedektif Günther'in ruhu İstanbul'daydı...


İngiliz polisiye roman yazarı Philip Kerr,  Bernie Günther serisinin son kitabıyla karşımızda. Sessizliğin Öte Yakası adlı bu kitapta dedektifimiz sahte bir isimle Fransa'da karşımıza çıkıyor. Ancak Kerr her an bir sürpriz yapıp dedektifi yeniden uyandırabilir. Hem de İstanbul'da

Kara Hafta İstanbul Festivali'nin ilki geçen yıl polisiyenin kraliçesi Agahta Christie'nin doğumunun 125. yılı anısına düzenlenmişti. İkincisi de ay başında Pera Palace'taydı.
Bu yılki tema 1933'te İstanbul'a gelip, konusu Türkiye'de geçen iki kitap yazan ünlü Belçikalı yazar Georges Simenon oldu.
Aralarında dünyaca ünlü polisiye yazarlar İngiliz Philip Kerr ve Tibor Fischer, ABD'li David Walton, Afrikalı Sam Wilson ile bizden Algan Sezgintüredi, Suphi Varım, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut ve Elçin Poyrazlar okurlarla buluşup söyleşilere katıldı.
Komitesinde Doğan Hızlan, Ahmet Ümit, Adnan Özer, Metin Celal gibi Türk edebiyatının önemli isimlerinin de bulunduğu Kara Hafta Festivali'nde polisiye tutkunları dolu dolu bir üç gün yaşadı.
Suç, mekan, gizem ve dedektiflik ekseninde geçmişten günümüze polisiye edebiyat konuşuldu. Okuyucunun "yabancıdan çok yerel hikayeleri ve karakterleri seviyor" sonucu yerli ve yabancı yazarların ortak görüşüydü.
Polisiyede yerlilik bir yere kadar ilgi çekici olabilir, okuyucu kendiyle özdeşleştirdiği oranda sahiplenir. Yazarın gücü de burada ortaya çıkar; yoksa suç, suçlu, ahlak, adalet, iyilik, ezen, ezilen, silah, cinayet dünyanın her yerinde aynıdır.
Hercule Poirot, Sherlock Holmes, Mike Hammer gibi polisiyenin unutulmaz karakterleri artık edebiyatın ortak mirasıdır. Yazarlarından çok tanınırlar. Polisiye akımının ilkleri olmaları da tanınmalarına katkı sağlamıştır ancak hala onları yaratan Agahta Christie, Sir Arthur Conan Doyle ve Mickey Spillane'nin açtığı yoldan yüründüğü de su götürmez bir gerçektir.
Dostoyevski'nin sözündeki meşhur palto meselesi gibi. Polisiye romancılar hiç kuşkusuz bu kült yazarların paltosundan çıkmıştır.
Amerikalılar'ın tıp bilimini kullanarak çözüm aradığı dizi filmleri bir yana bırakırsak özellikle Avrupa'dan iyi yazarlar çıkıyor. Başta İsveç olmak üzere çok sıkı iyi karakterler ve romanlarla tanışıyoruz. Kitapları birçok dile çevriliyor, dünyanın dört bir yanında hayran kitleleri oluşuyor. Her biri dizilere, filmlere konu oluyor.
Bizden de Ahmet Ümit'in Komiser Nevzat'ı, Celil Oker'in dedektifi Remzi Ünal, Türk polisiyesine damgasını vurmuştur. Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni'yi de anmadan geçmek olmaz.
Kara Hafta Festivali'nin konuklarından İngiliz Philip Kerr, konuşur gibi yazan dahi bir polisiye romancısı.
Dedektifi Bernie Günther'le 1989'da ortaya çıktığında kimse böyle bir şeyi tahmin etmiyordu. Zaten bunu kendisi de itiraf ediyor.
2. Dünya Savaşı yıllarındaki Nazi Almanyası'nda yaşayan eski bir savaş gazisi kahramanımızın, polislikten ayrılıp dedektif olmasıyla başlayan serüvenini ekim ayındaki kitap ekinde ayrıntılarıyla anlatmıştım.
Arka arkaya üç kitaplık seriden sonra 15 yıl ara veren Philip Kerr, dönüp 8 kitap daha yazdı.
Dedektif Günther'i, Berlin'den Ukrayna Cephesi'ne, 1. Dünya Savaşı'nın Türk Cephesi'nden Kahire'ye, savaş sonrası Mühih ve Viyana'ya, Polonya'ya, Arjantin'e, Sovyet esir kamplarına, ABD'deki askeri üslere kadar her yere gönderdi. Arka planda gerçek isimler vardı ve tarihi bir filmin içinde gezinti yapar gibi okurları serüvenden serüvene sürükledi.
New York Times gazetesindeki kitap eleştirisinde, "Günün birinde II. Dünya Savaşı sona erecek ve o gün geldiğinde Bernie Günther olmadan ne yapacağız bilmiyorum? Yüreğim dayanmıyor" diye hayıflanılması boşuna değil.
Bernie Günther artık Hercule Poirot gibi Sherlock Holmes gibi bir simge olmuştur.
Ünlü dedektifle bizi tanıştıran Alfa Yayınları iki yıl içinde seriyi tamamladı ve son kitap da raflarda yerini aldı. Sessizliğin Öte Yakası'nda dedektifimiz sahte bir isimle Fransa'da bir otelde karşımıza çıkıyor.
Yıl 1956'dır.
"Bernie sahte isimle Grand Hotel'de herkesin gözü önünde saklanmaktadır. Siyah ceketi ve kendisine hiç yakışmayan hizmet etmeye hevesli adam maskesiyle otelin kapıcısıdır: Günleri ve geceleri sarhoşları odalarına taşımak, fahişeleri otelden uzak tutmaya çabalamak ve aşırı zengin müşterilerin manasız sorularını cevaplamakla geçer. Yemek rezervasyonu yaptırmak ya da briçte eksik oyuncu için başvuracağınız adam odur: W:Somersat Maugham'ın evi olan Villa Mauresque'de hemen her akşam oynanan briç oyununa dördüncü oyuncu olarak katılacak biri. Ama Maugham'ıan ihtiyacı sadece bir briç ortağı değildir. Profesyonel yardıma ihtiyacı vardır, çünkü sıra dışı yaşam tarzı belki de bir zamanlar İngiliz istihbaratına çalışmış olması yüzünden kendisine şantaj yapılmaktadır."
Philip Kerr bu kez hikayesini, Soğuk Savaş döneminde arka arkaya ihanetlerle sarsılan İngiliz Casusluk teşkilatı MI5'in etrafında kuruyor.
Dedektifimiz, ünlü casus romancısı John Le Carre'ye de selam göndererek o günlerin gerçek köstebekleri olan ve Cambridge Beşlisi diye anılan ünlü casusların peşine düşüyor.
Onlar, İngiltere'nin en saygın eğitim kurumlarında okuyup, istihbarat ve diplomasi gibi en stratejik alanlarda üst düzey devlet görevine geldiler.
Cambridge Beşlisi'nin yıldızı Kim Philby'di. Anthony Blunt, Guy Burgess ve Donald MacLean da diğer aslar. Beşinci adamın kimliği ise hâlâ tartışılır. Hepsi de genç yaşlardayken 1930'lu yıllarda Sovyet saflarına katılıp komünizm için çalıştılar. Philby MI5'te ikinci adamlığı kadar yükseldikten sonra diğerleri gibi deşifre olup Rusya'ya kaçtı.
İşte Bernie Günther onlarla hesaplaşıyor son serüveninde. Son demek ne kadar doğru bilmiyorum, Philip Kerr her an bir sürpriz yapıp dedektifi yeniden uyandırabilir. Hatta bir Türk gazetecisine "Bernie Günther İstanbul'a gelirse şaşırmam" demesine de hayra yoralım...
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

DEDEKTİF'LE BİR GEZİNTİ...

Mart Menekşeleri: Bernhard Günther, Türk cephesinde savaşmış madalyalı bir asker, Kripo'da çalışmış eski bir polis. Şimdiyse Hitler'in başkentinde, insanların kaybolmayı alışkanlık haline
getirdiği 1936 Berlin'inde, uzmanlığı kayıp insanları bulmak olan bir özel dedektif. Çalınmış elmas bir gerdanlık ve milyarder Hermann Six'in kızı ile damadının yatağında vurularak öldürüldüğü bir
dava yüzünden Bernie, karanlık ve acımasız Nazi Almanya'sının içlerine doğru sürüklenirken kendini Hitler'in sağ kolu sayılan Himmler ve Goering'in arasında politik bir skandalın ortasında bulacaktır. Bulduğu ipuçları Bernie'yi, Nazilerin kurbanlarıyla dolup taşan morglara; köhne gece kulüplerine; Jesse Owens'ın Aryan üstün ırk teorilerini yerle bir ettiği Olimpiyat Oyunlarına; ünlü bir aktrisin yatak odasına; ve son olarak bir toplama kampı olan Dachau'ya götürüyor. Salman Rushdie'ın yenilikçi ve dâhi polisiye yazarı dediği Philip Kerr, yarattığı dikkat çekici ve gerilim dolu, karanlık hikâyeleriyle büyülüyor.
Solgun Suçlu: 1938'in sıcak Berlin yazında Almanya endişeli bir şekilde Münih Konferansı'nın sonucunu beklemektedir. Hitler ülkeyi Avrupa'ya karşı bir savaşın içine mi sürükleyecektir? Özel dedektif Bernie Günther zengin bir dul tarafından ona kimin şantaj yaptığını bulması için tutulmuştur. Alman polisi Kripo ise çözemediği bir davayı panik yaratmaması için halktan gizlemektedir. SS içindeki en güçlü adamlardan biri olan Reinhard Heydrich, eski polis Bernhard Günther'i geçici olarak Kommissar rütbesiyle bu davanın başına getirir.
Katilin arkasında hiçbir iz bırakmadan genç Alman kızlarını acımasızca katlettiği, ritüel benzeri cinayetler görünürde Yahudileri işaret etmektedir. Her yeni cinayetle ipuçlarını toplayan Bernie kendini boğazına kadar büyük bir komplonun içine batmış bulacaktır.
Alman Usulü Bir Ağıt: İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Hitler'in harabeye dönmüş Berlin'inde eski bir polis olan, bir özel dedektif geçmişten gelen bir arkadaşının davası için tutulmuştur. Ülkeye hâkim olan büyük güçlerin çekişmeleri arasında kalan Günther ipuçlarını takip ederek çıktığı yolculuğunda Berlin'den Viyana'ya savaşın iç yüzünü, savaş suçlularını ve Mazilere bağlı olan kendi geçmişini gözler önüne serecektir.
Savaş son bulmuş olsa da Avrupa Rusların, Amerikalıların, İngiliz ve Fransızla¬rın içten içe süren mücadelesine sahne olmaktadır. Eski Kripo günlerinden bir arkadaşının Amerikalı bir görevliyi öldürmesini araştıran Bernie giderek derinlerine indiği gizli örgütlerin, çift taraflı casusların arasında ölümle yüz yüze gelecek, yenik ve suçlu bir ülkenin eski bir askeri olarak taşıdığı vicdanıyla hesaplaşacaktır.
Biri ve Öteki: Mağlubiyetin kargaşası içinde Almanya savaştan sonra serpilen her türden entrika ve ihanetin yuvası haline gelmiştir. Burası Bernie Günther gibi bir özel dedektif için pek de itibarlı olmayan ama bolca iş bulabileceği bir yerdir artık: Zenginlerin Nazi geçmişini temizlemek, yurtdışına çıkacak kaçaklara yardımcı olmak ve çalıntı eşyalar yüzünden süren rekabeti çözüme kavuşturmak... Bunlar Bernie'yi tiksintiyle, ama cüzdanını da parayla dolduracak işlerdir. Bir gün kayıp kocasını arayan bir kadın Bernie'den yardım ister. Kocası Polonya'daki en korkunç toplama kamplarından birinin komutanlığını yapmış bir kaçaktır. Kadının derdiyse kocasını bulmak değil, öldüğünden emin olmaktır. Bu iş Bernie'yi eski savaş suçlularından Yahudi intikam mangalarına, Münih'ten Viyana'ya kadar sürükleyecek, savaş sonrası Almanya'nın yüzünü gözler önüne serecektir.
Sessiz Alev: Almanya'dan kaçmak zorunda kalan Bernie Günther Buenos Aires'te de geçmişinden kurtulamayacaktır. Genç bir kız vahşice öldürülmüş, ama katili bulunamamıştır. Bernie'nin cinayet masasında dedektifken çözemediği bir davanın oldukça benzeri olan bu dava, katilin 1945'ten beri Arjantin'e gelen eski Nazi askerlerinden biri olduğu olasılığını düşündürmektedir. Fakat Bernie katilin kim olduğunu araştırırken Arjantin'in en büyük sırlarına vâkıf olacaktır.
Savaş öncesi Almanya'sından savaş sonrası Buenos Aires'ine uzanan bu yolculukta özel dedektif Bernie Günther'in yaşadıkları tarihin karanlıkta kalan ölüm kokulu sırlarını sürükleyici dili ve gergin hikâyesiyle gözler önüne seriyor.
Ölüler Dirilmezse: Berlin 1936. Bernie Günther, meşhur Adlon Hotel'de dedektif olarak çalışmaktadır. İki ceset bulunur – ve Bernie otel misafirlerinden bazılarının hayatına geri alınmaz biçimde girer. Biri Olimpiyatları boykot etmeleri için Amerikalıları ikna etmeye çalışan hırslı ve güzel bir gazeteci, diğeri de Chicago mafyasını ve elbette kendisini Olimpiyat ihaleleriyle zengin etmeye çalışan bir gangsterdir. Bernie çok geçmeden kendisini şantaj ve yolsuzlukla örülü bir ağın içerisinde bulur – herkes Nazilerin, dünyanın gözünü boyamak için yapacağı gösteriden bir pay koparmak istemektedir.
Sahra Grisi: Kimse ölmek istemez. Ama kimi zaman yaşamak daha kötü görünür." Bir adam çaresiz kalmadığı müddetçe düşmanlarına çalışmaz. Fransız İstihbaratı adına çalışmak zorunda kalan Bernie Günther ya onlara çalışacak ya da cinayetten asılacaktı. Görevi Almanya'ya geri dönen savaş esirlerini karşılayıp aralarındaki Alman Wehrmacht subayı kılığına girmiş bir Fransız savaş suçlusu ve SS mensubunu bulmaktı. Fransızlar bu adamı ele geçirip hak ettiğini düşündükleri sonla buluşturmak istiyordu. Ama Bernie'nin geçmişi bu sefer de yakasını bırakmayacaktı, hem de hiç tahmin edemeyeceği bir şekilde.
Ölümcül Prag: Doğu Cephesi'nin cehenneminden Eylül 1941'de Berlin'e dönen Bernie Günther kendini farklı bir cehennemin içinde bulacaktır.
Kripo'da çalışmaya devam eden Bernie, Hollandalı bir demiryolu işçisinin ölümünü araştırırken SS Generali Reinhard Heydrich tarafından Prag'a çağırılır. Heydrich'in Prag'daki evinde SS ve SD'nin üst düzey mensuplarının da bulunduğunu bilen Bernie bu daveti istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kalır. Fakat Prag'a gittiği günün gecesinde, evde işlenen bir cinayet Bernie'yi çözülmesi imkânsız gibi görünen bir muammayla karşı karşıya bırakır. Yine de başka seçeneği yoktur. – Heydrich başarısızlığa müsamaha gösterecek türde biri değildir.
Katyn Katliamı: Berlin 1943. Stalingrad'ın üzerinden bir ay geçmiştir. Hitler Almanya'nın savaşı kazanacağında ısrar etse de, durumu daha iyi tahlil edebilen cephedeki komutanların morali düşmeye başlamıştır. Smolensk'te Kızılların Polonya askerlerini katlettiği haberi alınmıştır. Nadir görülen bir mutabakatla Wehrmacht ve Propaganda Bakanı Goebbels, Rusların gerçekleştirdiği bu vahşetin çürütülemez delillerine sahip olmak ister ve bunun üzerine Bernie Günther bölgeye gönderilir.
Bernie, Smolensk'te, kendisi gibi alt tabakadan Berlinli bir polisi küçük gören Prusyalı asilzadelerden oluşan bir tabakayla karşılaşır. Fakat Bernie'nin derdi uyum sağlamak değildir; kafasında adabı muaşeretten çok daha mühim sorunlar vardır. Tek isteği –kendisi de onun kurbanı olmadan evvel– zeki ve merhametsiz katilin kimliğini açığa çıkarabilmektir.
Zagrepli Kadın: Doğu Cephesi'ndeki Katyn Ormanı cehenneminden geri dönen Bernie'den gayet sıradan görünen bir görev yerine getirmesi istenir. Alman sinemasının yükselen yıldızı Dalia Dresner'in babasını bulacaktır.
Güzel bir kadın için Berlin'den uzaklaşmak yetmezmiş gibi bu görevi reddedilmez kılan bir unsur daha vardır: Emri veren bizzat Goebbels'tir.
Dresner'in babasının bulunduğu yer, Bernie'nin dahi midesini bulandıracak kadar korkunç bir vahşetin sergilendiği, Ustaše kontrolündeki Yugoslavya'dır. Yugoslavya'dan İsviçre'ye uzanan yolculuğunda Bernie, Nazi Almanya'sının entrikalarından, mukaddes bir Almanya düşüne sahip vatan hainlerinin planlarına kadar pek çok gerçeği ortaya çıkaracaktır. Ama herkesin gizli bir ajandasının bulunduğu günlerde gerçek ne kadar ortaya çıkarılabilir?

Meraklısına not: Yayınevinden Günther serisinin son kitabı olduğu bilgisini aldıktan sonra bu yazıyı yazdım. Ancak bir süre sonra sıkı bir Philip Kerr okuru olan Engin Ardıç, Bernie'nin yeni macerası Prusya Mavisi kitabının yurtdışında çıkacağını yazdı. 

5 Ocak 2017 Perşembe

Mevlana'nın izini süren aşıklar...


13. yüzyılda bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasi çalkantılar arasından bir güneş gibi doğdu Mevlana...
Batı'da, Kudüs yolundaki Haçlılar Konstantinopolis'i işgal edip yağmalamışlar; Bizans İmparatorluğu'nun bölünmesine yol açmışlardı. Doğu'da, Cengiz Han'ın Moğol orduları yakıp yıkarak ilerliyordu. Arada kalan çeşitli Türk Beylikleri de kendi aralarında savaşıyordu. Hıristiyanlar Hıristiyanlarla, Hıristiyanlar Müslümanlarla, Müslümanlar da Müslümanlarla çatışmaktaydı. Ne yana dönseniz husumet, hamaset, ıstırap, hırs...
Sonra Mevlana, Anadolu'nun ortasından seslendi:
"Gel, gel, gel!
Ne olursan ol, gel!
Kim olursan ol, gel!
Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel!"
O kapı öyle bir açıldı ki içine alemin en güzel sözleri, sırları, düşünceleri, huzuru, mutluluğu, tevazusu, insanlığı, sevgisi doldu...
"Ben ne Hıristiyanım,
Ne Musevi, ne Farisi, ne de Müslüman;
Ne Doğu'danım, ne de Batı'dan.
İkiliği bir kenara koydum,
İki âlemin bir olduğunu gördüm."
Çünkü gücünü aldığı Kuran'ın Maide Suresi'nde, "Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" denmişti.
O mesaj her dinden her dilden milyonlarca yürekle buluştu.
Hani Hud Suresi 112 ayetinde, "O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye verilen mesajı da çok iyi anlamıştı...
"Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur" diye seslenmişti...
Yaratılmışların en değerlisi olarak şereflendirilen insanoğlunun "Eşrefi mahlukat"ın da değerini iyi bilirdi:
"Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir."
Ama şu iki günlük dünyada zalimleşenleri de görüyordu. Kıskançlık, hırs, kibir...
"Başkalarına imrenme,
çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.

Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?"
İnsanoğlunun iç benliğine yolculuğuna da diyecekleri vardı. 
"Can konağını aramadaysan, cansın
bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin
bir damla su arıyorsan susun,
zulmün peşindeysen zalimsin
aşkı arıyorsan aşıksın
gönlün neye kapılmışsa osun sen."
Hayattan ne anladığını, gerçek dostun kelime değil mana anlamındaki derinliğini de nasıl da özetlemiş:
"Dostlarım,
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur.
Akıl unutur,
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur."
Ve bugünlerde Konya'da buluşanlara, milyonlarca sevdalısına da yüzyıllar ötesinden sesleniyor:
"Yetmiş iki millet kendi sırrını bizden dinler.
Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir ney gibiyiz."

Ve kendi geleceğini de tayin ediyor:
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir."
Aralık ayı demek Mevlana'yla buluşmadır aynı zamanda... Paneller, söyleşiler, dinletiler düzenlenir, akın akın Konya'ya turlar düzenlenir. Ve nihayet 17 Aralık'taki ölüm yıldönümünde büyük bir buluşma gerçekleşir. Bu yıl 743'üncüsü düzenlenecek Şeb-i Arus yani düğün gününde bir araya gelen sevdalıları semada ve neyde huzur bulacak...
(Sabah Cumartesi ekinin 17 Aralık 2016 sayısında yayınlanmıştır.)