Sayfalar

14 Ocak 2018 Pazar

Onlar sanat yapıyor biz ise duadayız*

*Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur romanından)


Kitap; kapağından baskısına kadar özenle hazırlanmış. Kapaktaki fotoğraf, Şeker Ahmet Paşa'nın Mercan'daki konağında bir resmine son rotüşları yaparken çekilmiş. Desen ise Sultan Abdülaziz'e ait.

Hayatın telaşı, koşuşturması arasında bir an durup "ne oluyor, ne yapıyorum" diye sorunca o zaman anlıyorsunuz.
Aslında bakıyoruz ama görmüyoruz; duyuyoruz, dinlemiyoruz; hepsinden önemlisi anlıyoruz ancak gerçek manada hissetmiyoruz.
Zaman kavramının kalktığı, hızın artık sınır mesafe tanımadığı, hayatın kolaylaşırken her anının aynı zamanda kontrol altında olduğu bir dönemde yaşıyoruz ki; bu modern insanın dramıdır...
Sıkıntılı, zor günler ardı ardına sıralanırken bazen öfkenin doruğa yükseldiği anlar derken, Beşir Ayvazoğlu'nun kitabıyla huzur buldum, sakinleştim...
Okurken hiç bitmesin istedim, ağır ağır tadını çıkararak bazen küçük notlar alarak ilerledim.
Altın Kapı; nefes oldu, ses oldu, duygu oldu.
Ayvazoğlu, Avrupa'dan yeni dönen ve o zamanlar Batı hayranı olan büyük şair Yahya Kemal'in bir dost davetinde Tanburi Cemil Bey'i dinledikten sonra "O zaman karşımda altın bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim" deyişini kendine yol edinir.
Kendisine edebiyat ve sanat dünyasının o büyülü dünyasını açan Yahya Kemal'in ardından girdiği o kapıdan; aydınlatmayı, bilgilendirmeyi ve en önemlisi düşündürmeyi sürdürüyor.
Kitaba ismini veren Altın Kapı işte o kapıdır.
Bütün yazarlık hayatının bu kapının arkasındakileri görme ve gösterme çabasından ibaret olduğunu belirten Ayvazoğlu, orada bütün bir medeniyetimizin olduğunu söyler:
Plastik sanatları, mimari, musiki, eski şiir ve elbette İstanbul...
Sûret'in Peşinde, Altın Kapı ve Kuğu Nağmesi başlıklarıyla üç bölümde kaleme aldığı denemeleri sırasıyla resim, müzik ve şiir üzerine yazılardan oluşuyor.
İlk yazı Osmanlı padişahı Fatih'le başlıyor.
Avni mahlasıyla şiirler yazan büyük padişahın, şehzadeliğinden itibaren ciddi bir sanat eğitimi aldığı aşikar.
İstanbul'u fethettiğinde yağma sırasında mozaikleri koparan bir yeniçeriye, "Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun" diyebilmiştir.
Sanatçıları koruyup kollayan ve onları sarayına çağıran Fatih, İtalya'dan ressam istemiştir.
Ve o devirde Bellini'ye portresini yaptırarak büyük bir tartışmanın da kapısını açmıştır.
Tasvir ve suret konusunda Osmanlı tarihinde onlarca tartışma vardır, mahkemelik olanları bile vardır. Abdülmecid ve Abdülaziz gibi aynı zamanda müziğe de meraklı padişahların izi sürülen kitapta; Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza ve Nazmi Ziya gibi Osmanlı döneminde yetişmiş isimlere de yer veriliyor.
Her biri Türk resminde yeni ufuklar açmış, geleceği de şekillendirip ekol olmuştur.
Ardından gelen modernistler de kitapta boy gösteriyor.
Hele Fatih Camisi'ndeki bir cuma namazında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından fark edilen bir tablonun hikayesi var ki, müthiş.
Yalnızca Mimarzade Mehmed Ali'nin 1905'te yaptığı tablonun bugün koruma altında olduğunu belirtelim ki okumak isteyenlerin zevki bozulmasın.
İkinci bölümdeki müzik yazılarında büyük usta Itrî'ye geniş yer ayrılmış.
Kitapta; müzik dinlerken duyulan hazzı hissetmenin ve o hazzı ifade etmenin doruğa ulaştığı bir bölüm var ki, birkaç kez okumaktan kendimi alamadım:
Yahya Kemal'in İspanya'dan yeni döndüğü yıllar. 1939 sonu ya da 1940 yılı başları olmalı...
Ahmet Hamdi Tanpınar, Lebon'da otururlarken birdenbire anlatmakta olduğu Paris hatıralarından silkinerek "Haydi kalk konservutara gidelim" dediğini, arka sokaklardan geçerek o zaman Konservatuar'ın bulunduğu Tepebaşı'na nefes nefese çıktıklarını, müdür Ziya Bey'in odasına çıktıklarını da telaşla anlatır.
Yahya Kemal, Nevâ-Kâr'ı dinlemek istemiştir; kendilerini samimi bir dostlukla karşılayarak kahve ikram eden müdüre, "Ziya Bey" der, "biz Nevâ-Kâr'ı dinlemeye geldik!"
Hadisenin bundan sonrasını Tanpınar'da dinleyelim:
"Eser çalındığı müddetçe Yahya Kemal genişçe bir koltukta, sol eli her zaman olduğu gibi kalın bastonuna dayanmış ve bütün vücuduyla çok büyük bir ağacın önünde akan suya eğilmiş gibi musikiye ve onu bize acayip cüssesinden gönderen gramofona eğilmiş, sessiz sedasız dinledi. Ara sıra cigarası bitince dikkatinin kendisine biçtiği bu duruş değişiyor, sonra düşüncelerimizin devamlı arkadaşı vazifesine başlar başlamaz eski vaziyetini alıyordu. Eser bitince "Bir daha çal Selahattin Bey!"dedi. Ve tekrar aynı dikkatle dinledi. Odayı Itrî'nin musikisi ve onun dikkati beraberce doldurmuş gibiydi."
Tanburi Cemil, Münir Nureddin gibi ustaların yanı sıra Türk muhafazakarlarının müzik zevki ve klasik müzikle ilişkisi de ele alınıyor.
Üçüncü bölümde şiir var. Bâki, Şeyh Gâlib, Mehmed Akif'le zenginleşen büyüyen eski şiirin doruğu ise Yahya Kemal'dir.
O Tanpınar'ın deyişiyle, "eskiyi zamana ve zihniyete bağlı fazlalıklarından arındırmış, en saf şekliyle yaşadığımız zamana aktarmıştır."
Yahya Kemal merkezli yazılarda birçok şair de zikrediliyor.
Garip akımının kurucularıyla buluşması ve özellikle Orhan Veli'ye olan ilgisi dikkate değer.
Kitabın finalinde Beşir Ayvazoğlu'nun bir etkinlik için kaleme aldığı Cahit Sıtkı Tarancı'ya 2010 yılından bir mektubu var.
Kıssadan hisse; görmek, dinlemek ve hissetmek için Altın Kapı'dan geçin...
(Sabah kitap ekinin Aralık 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN:

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir hatırası, Yahya Kemal'in "mısra benim haysiyetimdir" derken ne demek istediğini çok iyi açıklıyor:
"Bundan birkaz sene evveldi. bir akşamüstü ona Moda'da rastgeldim. O sırada yazmakta olduğu bir şiirini okudu. Sıra bitmemiş bir mısraa gelince durdu, iki elinin baş ve şehadet parmaklarını görünmez bir maddeye şekil veriyormuş, çok nadirve kıymetli bir maddeyi düzeltiyormuş gibi oynatmaya başladı. Anladım ki oluşunun son haddine gelmiş olan mısra bütün uzviyetinden kopa kopa şimdi bu parmakların ucuna gelmişti ve orada son şeklini bulmağa çalışıyordu. Biraz sonra bu usta elden bir beyaz güvercin veya şimşeklerin kardeşi bir kartal gibi kanatlanacaktı."
Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları.

19 Aralık 2017 Salı

Kitap gidilen en güzel yoldur...


12 Eylül darbesi karabasan gibi memleketin üstüne çökmüş, Netekim Paşa nefes aldırmıyor.
Biz liseli gençlere 1981'in o karanlık günlerinde müjde gibi geldi haber.
Kadim dost Sanlı'yla (Ergin) Taksim'in yolunu tuttuk.
Şimdiki adı The Marmara olan otelin zemin katında açılan ilk Kitap Fuarı'nı ziyaretimiz şimdiki gibi aklımda.
600 metrekare alanda 28 yayınevi görücüye çıkmıştı.
Acabalarla başlayan etkinliği 20 bini aşkın kişi ziyaret etmişti.
İmza günleri ise başlı başına bir olaydı.
O günlerde kuyruklar dışarı taşar, Kazancı Yokuşu'ndan alana kadar uzardı.
Aralarında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Haldun Taner, Rıfat Ilgaz ve Tarık Buğra'nın da bulunduğu dev isimler bir taraftan kitap imzalar bir yandan da okurlarla söyleşirdi.
İkinci yıl uluslararası ismiyle devam eden fuara yabancı konuklar da gelmeye başladı.
Onlardan biri de Marksist Fransız filozof Roger Garaudy'di.
Müslüman olduğunu açıklaması dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük yankı yaratmıştı. Garaudy'nin imza günü, fuarı bambaşka bir çehreye büründürecekti.
İslami kesim de solcuların tekelinde diye uzak durduğu etkinliğe büyük ilgi gösterecekti.
Her yıl üstüne koyarak büyüyen gelişen fuar, çok değil 5 yıl sonra 1986'da Tepebaşı'na taşındı.
Bir süre sonra orası da yetmedi, birkaç kez kapısından döndüğümü çok iyi hatırlarım...
2002 yılında bugünkü yerine Beylikdüzü'ne taşındı.
Nerden nereye; 600 metrekare alandan 60 bin metrekarelik alana yayılan fuarda, söyleşiler küçük bir mekanda yapılırken şimdi onlarca salon bulunuyor.
Geçen yıl 2 milyon kitabın satıldığı fuarı 621 bin kişi ziyaret etmiş.
Bu yılın etkinlik programını elden geçirirken uzun listenin sadece ilk gününde yalnızca 20 oturum ve söyleşinin olduğunu belirteyim, gerisini siz anlayın.
Konular o kadar renkli ve çeşitli ki kayıtsız kalmak mümkün değil. Birisi muhakkak ilginizi çekecektir.
TÜYAP'ın düzenlediği Uluslar arası Kitap Fuarı yarın kapılarını 36. kez açacak.
12 Kasım'a kadar sürecek fuarın Onur Yazarı Ayla Kutlu olacak. Kutlu'nun yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecek.
Teması ise "Edebiyat, İyi ki Varsın" olacak.
Fuarın bu yılki Onur Konuğu ise Kore Cumhuriyeti olacak.
Ülke standında Kore edebiyatı ve kültürüne yer verilecek. Onur Konuğu ülke etkinlikleri kapsamında söyleşi, panel, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri düzenlenecek. Kore'nin önde gelen yazarları, okurlarıyla buluşacak.
Ayrıca fuara paralel olarak ARTİST 2017 / 27. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı da düzenlenecek.
Klasiklerden çocuk kitaplarına, çizgi romanlardan sanat kitaplarına, dini kitaplardan tarih kitaplarına, polisiyeye, yemeğe binlerce türde yayın sizleri bekliyor.
Gazeteci dostların kitapları da fuarda yer alacak.
Burada daha ayrıntılı okuyacağınız Murat Ataş ve Kerem Çalışkan'ın kitaplarının yanı sıra gazetemizin yazarı Ferhat Ünlü'nün İlahi Kripto; Murat Yetkin'in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı; Nilay Örnek'in Bütün iyiler biraz küskündür; Şebnem Keskiner'in Manyak Anne ve Uluğ Örs'ün Bab-ı Ali'den İkitelli'ye sizleri bekliyor.
Bir yere not almıştım, fuarın yöneticilerinden biri; "ilk fuara gelenler artık torunlarıyla ziyaret ediyor"diyordu.
Doğru; üç nesil gören fuarla beraber büyüdük.
Kitap gidilen en güzel yoldur.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Anadolu'nun sırrı tükenmez...


Okuduğum kitapla televizyonda izlediğim yemek belgeseli bir anda iç içe geçti.
Dünyanın dört bir yanını gezip yemek programları yapan İngiliz gurme ve şef Rick Stein, herkesin bildiği yollardan gitmez, arka sokaklardaki sokağın lezzetini arar.
Hayatın kendisi gibi; gereksiz ayrıntılara boğulmamış, kuşaktan kuşağa aktarılan izlerin peşine düşer.
Çok kullandığı sözüyle: basit ama muhteşem...
Ünlü şefin, Venedik'ten İstanbul'a uzanan yeni gastronomi yolculuğu büyük kentlerden değil, köylerden kasabalardan yeni lezzetlerden geçiyor.
İtalya'dan başladı, Hırvatistan, Arnavutluk, Yunanistan derken İzmir'e geçti.
Oradan kuzeye yöneldi.
Çanakkale Boğazı'ndan geçip İstanbul'a uzandı.
Köy pazarlarını gezdi, yer sofrasında gözleme yedi, köftelerin, balıkların tadına baktı.
Hele Gelibolu'da bir tarlaya dalıp domates kesip yemesi var ki...
Ellerini açıp "burası cennet" deyişini görmeliydiniz...
Türkiye'nin muhteşem lezzetlerinin küçük bir bölümü onu bu kadar mutlu etti.
Bir de Anadolu'nun sırlarla dolu coğrafyasını gezse diye düşünürken Murat Ataş'ın kitabı elime geçti.
Ataş, kadim toprakların tam ortasından Sivas'tan bir hikaye anlatıyor.
Hüzünlü bir aşkın öyküsü.
Kurmaca ve gerçeğin harmanlandığı kitap, bizi Birinci Dünya Savaşı yıllarına götürüyor.
Bir gün yaşlı bir adam, kara köpeğiyle Ermeni ve Türklerin yüzyıllardır huzurla birlikte yaşadığı köye gelir.
Güneş tutulmasıyla karanlık çöker köye...
Kışları Sivas'ta, yazları köylerinde sakin bir hayat süren Galenler'in yaşlıları huzursuz olur...
Ve savaşın patlak vermesiyle tarih önüne geçilemez bir hızla akmaya başlar.
Ermeni aile için "gün batar." Kendilerini, hiçbir günahlarının olmadığı politik kararların ortasında bulurlar.
Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Kimi cepheye, kimi sürgüne, kimi bir yüzbaşının himayesinde topraklarından uzaklara savrulur. İnsanlar savaşın getirdiği yıkıma insanlıklarıyla, aşklarıyla direnmeye çalışır...
Armine-Çorak Dağ'ın Sürgünü kitabında; arka planda büyük bir dram vardır ancak büyük bir sevdaya da tanık oluruz.
Köyün Müslüman Fadik anasının dili dönmediği için Emine dediği Ermeni kızı Armine'nin büyük aşkı Civan'a kavuşma hayali, yalın bir dille anlatıyor.
Murat Ataş'ın gazeteci kimliği romana da yansımış. Kısa, net ve anlaşılır cümleler sürükleyici bir bütünlük sağlamış.
Doğa ve yer anlatımları, yerel ağızların kullanımı edebiyatımızın çınarı Yaşar Kemal tadında...
Romanda Ermeni tehciri sırasında yaşanan büyük acılara da tanık oluyoruz.
Komşusunun mallarına acımasızca sahiplenenler bir yanda öte yanda komşuları için kahrolan Türklerin dostlukları var.
Arka plandaki Çanakkale Savaşı, Sarıkamış dramı ve Kurtuluş Savaşı'na ilişkin gerçek hikayeler de kitaba büyük bir derinlik katıyor.
Bu topraklar işte böyle; bizi bile hala şaşırtıyor, İngiliz ne ki...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Atatürk'ün 7 mirası...


Cumhuriyetin değeri her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. 94 yıl sonra geriye dönüp bakarken onca çileye, badireye rağmen dimdik ayakta durmasının nedeni temellerinin sağlam atılmış olmasında yatıyor.
Son birkaç yılda yaşadığımız onca olaya rağmen 100 yaşına emin adımlarla yürüyor.
Umarız ki daha nicelerine erişir.
Herkes için Osmanlı kitabıyla 600 yıllık imparatorluğun görkemini farklı bir bakış açısıyla anlatan Kerem Çalışkan, şimdi de Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün mirasının peşine düşmüş.
Miras kitabında ilk kez, Atatürk'ün bugün Türkiye'yi hala ayakta tutan 7 temel kurum ve değeri nasıl düşündüğü ve gerçekleştirdiği ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
"Vatan, Meclis, Ordu, Cumhuriyet, Laiklik, Kadın Hakları ve Türk Kimliği" başlıkları 7 emanet, 7 temel direk olarak ele alınıyor.
Örnekler, tanıklıklar ve belgeler ışığında ilerleyen kitapta, her başlık ayrı ayrı incelenip saptamalar yapılıyor.
Mustafa Kemal'in İttihatçılar tarafından dışlanmasına sebep olan vatanın nasıl olacağı konusundaki fikirleri oluştuğunda yıl 1907'dir.
Mondros Mütarekesi'yle Osmanlı'nın ölüm fermanının imzalandığı günlerde Mustafa Kemal, Adana'ya giderek Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nı devralır.
O günlerde daha 1918 yılında Anadolu'da bir direniş başlatma kararı verdiğinin iki tanığı vardır: Ali Fuat Cebesoy ve Fahrettin Altay.
Mustafa Kemal'in emrindeki 20. ve 12. Kolordu komutanları olan iki askerden Fahrettin Altay, Mustafa Kemal'in öfkeli bir kaplan gibi masaya serili bir harita etrafında dolaştığını, elini Anadolu'nun üzerine koyarak, 'Bize burayı bırakmak istemeyecekler, ama dur bakalım..." dediğini aktarır.
Özetle; hamaset değil, gerçek bilgi ve saptamalarla iyi bir Atatürk kitabı...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısından yayınlanmıştır.)

7 Kasım 2017 Salı

Sherlock Holmes olay mahallinde!

Yine bir Sherlock kitabı mı?
Hem de yeni baskı..
Sanki yeni bir macerası yayınlanmış gibi heyecan verici.
O an polisiyenin hiçbir zaman eskimeyecek o muhteşem cümlesi aklıma gelir:
"Katil olay yerine mutlaka döner."
Sherlock ne yapıp edip hayatımıza bir yerden usulca sızıverir. Ailenin, toplumun bir üyesiymiş gibidir.
Sofraya oturur, sohbet eder ve birdenbire afilli bir cümleyle noktayı koyar.
Dünyanın en ünlü kurmaca karakteri 160 yaşını devirdi ve popüler kültürün zirvesindeki yerini kimseye bırakmaya niyetli değil.
Yazarı Arthur Conan Doyle'ın tıp eğitimi sırasında tanıdığı doktordan esinlenerek yarattığı Sherlock karakteri, kendisini de aşmıştır.
Son yıllarda çekilen iki filmi ve dizisi çekimleri ve senaryosuyla çok sükse yaptı.
Robert Downey Jr. ve Jude Law'ın başrollerini paylaştığı iki filmde Sherlock'u zekasının yanında dövüşen bir karakter olarak da görürüz.
Bildiğimiz Holmes'tan farklıdır ama hayranları bu yılın sonunda çekimleri başlayacak üçüncü filmi sabırsızlıkla bekliyor.
BBC yapımı dizide ise Sherlock, 2010'lu yıllara geldi.
Tüylü şapkalı, pipolu değildir.
Pardösesi vardır ancak pelerini yoktur.
Bilgisayarı ve akıllı telefonuyla yine küstah, acımasız ama hep haklı çıkan keskin zekalı, alaycı Sherlock'tan taviz verilmemiştir.
Watson mu, onun da hakkı yenmemiş.

Her yıl kitapları 5 milyon satan, 300'den fazla film ve diziye uyarlanan, hakkında yüzlerce makale ve inceleme yapılan, dünyanın dört bir yanında heykelleri dikilen, İncil ve sözlüklerden sonra en çok okunan Sherlock Holmes'i ölümsüz kılan nedir?
Bu sorunun yanıtı edebiyat, psikoloji ve sosyolojinin de alanına giriyor.
20. yüzyılda oluşan Sherlock külliyatı çağımıza da damgasına vurmuştur. Kuklaları yapılan, çizgi filmlere konu olan hatta bilgisiyar oyunu çıkan dedektifin olayları çözerken yürüttüğü muhakeme kitaplara bile konu olmuştur.
Maria Konnikova, Mastermind- Sherlock Holmes Gibi Düşünmek kitabında sırrı şöyle açıklıyor: Sherlock Holmes gibi düşünmek için ilk adım önce onun gibi düşünmeyi gerçekten istemek, ardından farkındalık ve bol pratik geliyor. Formül basitçe özetlendiğinde; yapılması gereken mümkün olan her fırsatta sistem Watson'dan sistem Holmes'a geçmek.
Holmes'in dediği gibi, "İmkansız olanı elediğinde, her ne kadar olasılık dışı gibi görünse de, elinde kalan gerçektir."
Alfa Yayınları'nın ilk iki kitabını yeniden bastığı bu seri umarım kesintisiz sonuna kadar gider.
Polisiye filmlerinde soruşturma çıkmaza girdiğinde ekip lideri, çaresizdir ancak bir şey söylemesi gerekmektedir.
Gözünü kısıp, uzaklara bakar, ağzından o beylik sözler dökülür: "Her şeyi en baştan alıp suç mahalline dönüyoruz."
O halde Sherlock zamanı:
"Görüyorsun sevgili Watson" dedi ve elindeki tüpü bırakarak sınıfa hitap eden bir profesör edasıyla anlatmaya başladı. "Her biri diğerini takip eden ve kendi içinde son derece basit olan bir dizi akıl yürütmede bulunmak aslında hiç de zor değil. Tabii eğer sonunda, ortadaki süreci atlayıp insanlara sadece başlangıç ve bitiş noktalarını anlatırsan gereksiz yere abartılı bir tepkiyle karşılaşman da doğaldır."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Oyun aynı, yalnızca aktörler değişti...

Komplo teorileri her zaman ilgi çeker.
Kahvehane dedikodusundan mahalle kavgalarına, medya dünyasından bürokrasiye, tarihi olaylardan savaşlara kadar aklınıza gelen her alanda komplo teorileri olagelmiştir.
Hele spor dünyası ki bunu futbol diye okuyun. Uydur uydurabildiğin kadar, alıcısı her zaman bulunur, nasılsa bir inanan olur.
Buna son zamanlarda eklenen sosyal medyada eklenince cinnet durumunda bir paranoyaya bağlamış durumdayız.
Kahve falı açar gibi komplo teorileri sürüp gider.
Ancak bu işin gerçek bir yanı da vardır kuşkusuz...
Özellikle devletler, çıkarlar söz konusu olduğunda mesele hiç de kahve falı gibi küçümsenmeye gelmez.
En canlı örneği bizim de artık bir ucundan dahil olmak zorunda kaldığımız Ortadoğu...
Bırakın yılları, ayları her gün, her saat değişen dengeler, karşılıklı alınan pozisyonlar bir anda değişebiliyor.
Dönemin Romanya Krallığı'nın İstanbul elçisi olarak görev yapan diplomat ve araştırmacı Trandafir G. Djuvara'nın Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje adlı kapsamlı kitabı yaşadığımız zamanları anlamak için dünden bugüne ışık tutuyor.
Avrupalılar'ın 13. yüzyılda Haçlı seferleriyle başlayan Doğu'ya yönelik ilgisi, ABD'nin Batı diye adlandırdığımız bloğa katılımıyla sürmektedir.
Batı'nın başlarda Bizans ve Selçuklular'a yönelik planları, Osmanlı'nın ortaya çıkmasıyla yönünü belirlemiştir: Nasıl parçalarız ya da nasıl ele geçiririz.
Romen yazarın farklı ülkelerin arşivlerinde yaptığı çalışmalarla ortaya çıkardığı projelerde krallar, kraliçeler, din adamları, filozoflar, bilim insanlarının görüşleri yer alıyor.
İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kitapta; paylaşım projelerinin yanısıra, 30 harita ve yazarı Djuvara'nın anıları da yer alıyor.
İlk kez Balkan Savaşları sırasında basılan çarpıcı kitapta, Osmanlı'nın çöküş dönemine doğru 1912'deki bir özel projeden söz ediliyor.
Başkent İstanbul'un Hong Kong modeli imtiyazlı bölgelere ayrılması öngörülüyor.
Buna göre; Haydarpaşa Almanlar'a, Pera Fransızlar'a, Boğaziçi tepeleri Ruslar'a, Galata Avusturyalılar'a, İstanbul yakasının yönetimi de İngilizler'e bırakılacak.
Yüzyıllar sonra bunların yerine; Kerkük, Erbil, Afrin, İdlib, Kobani yazıp öyle okuyun.
Yazan ve sahneye koyan değişmiyor, farklı olan yalnızca aktörler...
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

17 Ekim 2017 Salı

Savaş sadece savaş değildir!

İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru Londra...

Çanakkale'ye yılda birkaç kez yolum düşer.
Görkemli coğrafyasına, bereketli topraklarına hayranımdır.
Ne yöne bakarsanız bakın savaşın izleri çıkar karşınıza...
Birinci Dünya Savaşı'nın en zorlu cephelerinden biri olan Çanakkale, Türkiye'nin de geleceğini şekillendiren bir yerdir.
Osmanlı'nın; Yemen'de, Hicaz'da, Kütülamare'de, Galiçya'da, Filistin'de ve Çanakkale'deki cephelerde giriştiği olağanüstü mücadele imparatorluğun geçmişten gelen mirasının son izlerini taşır. Ekonomik darboğaz, merkezi yönetimin girdiği kısır döngü, siyasi istikrarsızlık Osmanlı'yı sarmalarken birçok cephede girişilen savaşın önemi daha da anlaşılır.
Biri Çanakkale diğeri de Kütülamare olmak üzere kazanılan savaşlar da çare olmaz ve malum olduğu üzere kaybedenlerin safında yer alırız.
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sonra biter ancak, bu toprakların mücadelesi Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 10 yıla yayılır.
Avrupa ise yaralarını sardıktan kısa bir süre sonra daha büyük bir boğazlaşmaya girişir.
20 yıl sonra bu kez dünyanın dört bir tarafına yayılan bir trajedinin baş aktörü olur.
Savaşlar yalnızca cephedeki askerlerin dövüşü, tanklar, toplar, tüfekler, uçaklar, denizaltılar, bombardımanlardan ibaret değildir.
Kuşkusuz bir arka planı vardır.
Bu ortamı siyasetçiler, hükümetler, halklar hazırlar ve bir anda her şey oluverir.
Geride kalan büyük acı ve yıkımlardır.
Ünlü tarihçi Howard M. Sachar, Avrupa'nın Katli kitabında iki dünya savaşını bir bütün olarak ele alarak 1918'le 1942 arasında ve sonrasında gerçekleşen siyasi suikastlari inceliyor.
20. Yüzyıldaki en büyük iki felaketin izlerini farklı bir bakış açısıyla ortaya koyan Sachar, tanınan, bilinen önemli isimlerin başına gelen ölümlerin birbirleriyle olan bağlantılarını arıyor.
Suikastlere giden süreçler; dönemin toplumsal atmosferiyle, siyasetçilerin hazırladığı ortamla besleniyor.
Tetiği çeken ya da bombayı koyan her zaman hazırdır zaten.
Suikastçiye de son hamleyi yapmak kalıyor.
Kitap daha geniş bir tarih perspektifle olaylara bakmamızı sağlıyor.
Avrupa'nın düştüğü ahlaki ve siyasi çöküntünün perde arkası netleşiyor.
Sacher'ın anlattığı suikastların hedefleri arasında krallar, sıradan sivillerin yanı sıra askerler, erler ve üst düzey komutanlar bulunuyor.
Siyasiler, parti genel başkanları, işadamları, akademisyenler, gazeteciler, edebiyatçılar ve kurbanların eşleri ile çocukları dahil tüm aile fertleri de yer alıyor.
Kitapta ayrıntılarıyla ele alınan siyasi cinayetler, savaş sonrası Avrupası'nın liderlerinin gözünü kin bürümüş hükümetlerin ve yasadışı grupların siyasi, ulusal ve ırksal düşmanlarını fiziksel olarak ortadan kaldırma amacı güttükleri bir döneme denk geliyor.
Arka planında anayasaların ve barış antlaşmalarının bulunduğu, milliyetçi ve etnik çekişmelerin zirve yaptığı da eklenince tablo tamamlanıyor.
Sachar araştımasında, Almanya'da birbirini izleyen ve Weimar Cumhuriyeti'nin çöküp Hitler'in iktidara gelmesine zemin hazırlayan Rosa Luxemburg, Kurt Eisner, Matthias Erzberger ve Walther Rathenau suikastlarının izini sürüyor.
İtalya, Avusturya, Doğu Avrupa'da art arda kurulan devletler ve Fransa'daki siyasi kırılganlık üzerine de önemli saptamalar yapılıyor.
Son bölümde ünlü yazar Zweig ve eşinin trajik intiharı ele alınıyor.
Evet bu bir intihardır ancak Hitler'in baskısından kaçıp, savaşın acımasızlığına karşı bir şey yapamamanın da çaresizliğidir.
Ve son kertede bu da bir suikasttır kendine karşı...
Avrupa'nın Katli; geçmişi bugünü ve yarını anlamak için önemli bir araştırma...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2017 sayısında yayınlanmıştır.)