Sayfalar

11 Kasım 2016 Cuma

Futbol hayatın kendisidir

Polisiye denince ilk akla gelen yazarlardan Philip Kerr, yeni romanı Devre Arası'nda olayların merkezine futbolu alıyor. Kerr, futbol dünyasındaki menajer oyunlarını, vergiden kaçırılarak başka birilerinin cebini dolduran transferleri, mafya, kara para ve el altından tehditleri gerçekliğinden şüphe edilmez şekilde ortaya konuyor


Simon Kuper futbol derken aslında hayata işaret ediyordu.
Dünyanın dört bir yanındaki kulüpleri ziyaret ederek genç yaşında yazıp ünlendiği kitabının adıydı aynı zamanda; "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir."
Kuper'in yolu bir dönem Türkiye'ye de düştü ve eminim anlattığı hikayelerin doğru olduğunu görmüştü ama bize özgü bir biçimde...
Buralarda tartışma yerine sürekli kavga edildiği ve bolca bel altından vurulduğu için futbol tarifi zor bir şeydir.
Büyük bir maç arefesinde hafta boyunca iki takımın rekabetini medyadan takip eden biri nefret ve stresi tavan yapmış olarak stadyuma gider ya da TV başına oturur.
Başka türlüsü mümkün mü.
O gerginlikle oyuncular ve hakem de çığrından çıkar. Kavga, dövüş derken dışarda taraftar birbirine saldırır. TV ekranlarında gece yarılarına kadar futbol dışında her şey konuşulur.
Hakaret, seviyesiz şakalar ya da dedikodu soslu yorumlar bazen tehdite kadar gider. Ama beni her zaman hayrete düşüren ertesi günün haberleridir.
Sanki bunda payları yokmuş gibi herkesi sükûnete çağırırlar, "futbolda görmek istemediğimiz hareketler" gibi veciz cümlelerle işin içinden çıkarlar.
Çok mu ileri gidiyorum hiç sanmıyorum. İşte son bir aydır milli takım merkezli oyuncu, teknik direktör ve medya üçgenindeki gelişmeleri takip ettiyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır.
Ben Latin Amerika'nın vicdanı Eduardo Galeano gibiyim. Futbolun; çalışmanın, inanmanın, tutkunun birleşimi olduğuna inanırım. Saf, hilesiz, hurdasız.
Eduardo, "Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyordum: Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!" sözleriyle futbola duyduğu sevgiyi anlatmıştı.
"Güzel bir maç" dileği sanki yüzyıllar ötesinde kalmış gibi geliyor bana...
Tam da bu arada İngiliz yazar Philip Kerr beni gelgitlere sürükleyen bir kitapla karşıma çıktı.
Onu Dedektif Bernie Günther serisi kitaplarıyla tarihte gezinirken biliyorduk, bu kez futbola el atmış. Hem de yeni bir kahramanla.
Philip Kerr hukuk ve felsefe eğitim almış çok verimli bir yazar. 1989'da yazdığı dedektif Günther, 1930'lardaki Berlin'den yola çıktığında belki de kendisi de böyle ünlü olacağını bilmiyordu. Polisiye bir romanda tarihi anlatmak herkesin harcı değildir ancak iyi bir araştırmacı ve söz üstadı olduğunun hakkını vermek gerekiyor.
Mart Çiçekleri o dönemin Almanyası'nın özelinde aynı zamanda Avrupa'nın da siyasi eleştirisiydi. Bu tarzını bütün kitaplarında sürdürdü.
Sözleri kitaplarının amacını da çok iyi veriyor: "Aslında Avrupa siyaseti ve ahlaki değerleri üzerine yazıyorum. Ama romanlarım polisiye alanına girmiyor desem de saçma olur. Sadece biraz daha fazlasını amaçlıyorum. Arkada büyük planlı kitlesel bir katliam yapılırken, önde cereyan eden sıkıcı küçük bir cinayeti çözmenin büyüleyici olduğunu düşünüyorum."
Mart Çiçekleri'nin ardından üçlemeyi Solgun Suçlu (1990) ve Alman Usulü Bir Ağıt'la (1991) tamamladı.
Kerr ardından uzun bir ara verdi, 2. Dünya Savaşı ve Hitler dönemi üstüne yaptığı araştırmalardan bunalmıştı. "Kendimi Nazi işbirlikçisi gibi hissediyorum" diyordu.
Sessizliğini 15 yıl sonra bozdu, o kadar çok talep vardı ki...
Dedektif Günther'i uykusundan uyandırıp 7 kitapta daha maceradan maceraya koşturdu:
Biri ve Öteki, Sessiz Alev, Ölüler Dirilmezse, Sahra Grisi, Ölümcül Prag, Katyn Katliamı ve Zagrepli Kadın.Öykülerini Türk okurlarına ulaştıran ALFA Yayınları iki yıl içinde bütün kitaplarını yayınladı.
Ve dur durak demeden yazan çılgın İngiliz yeni bir kahramanı ortaya çıkardı: Scott Manson.
Bu kez merkezine futbolu alan Philip Kerr, bu işin de hakkını veriyor.
Son yıllarda İsveçliler ağırlık kazansa da polisiye ve casus romanlarında İngilizler hâlâ çok iyiler.
Bu türde hikaye önemlidir, okurun ilgisini canlı tutmak ve inandırıcı olmak gerekir. Gelişmelerin tutarlı olması ve sağlam temellere oturtulması gerekir.
İngilizler buna edebiyatın zenginliğini ve dilin kullanımı da kattıkları için daha öndeler.
John le Carre, Graham Greene'nin kitaplarındaki edebi lezzet, Kuzey Avrupalılar da yoktur.
Philip Kerr onlar kadar olmasa da müzikten filozoflara, teknik direktörlerden işadamlarına oradan siyasetçilere uzanıyor.
Zengin bir çevre, arka plan sunuyor.
Taraftarların karşılıksız sevgilerinin hakkını verirken bir ölüm karşısındaki acımasızlıklarını es geçmiyor.
Maçı kazanmak için fırsata çevirdiklerini anlatırken ahlakı ve vicdanı sorguluyor.
Dünya ekonomisinde önemli bir yer tutan futbol dünyasındaki menajer oyunları, vergiden kaçırılarak başka birilerinin cebini dolduran transferler, mafya, kara para, el altından tehditler, soyunma odaları da gerçekliğinden şüphe edilmez şekilde ortaya konuyor.
Dünya futbolunun efsane teknik direktörleri Sir Ferguson, galip gelmek için her şeyi yapabilecek Portekizli Mourinho, sistem adamı Katalan Guardiola bir yanda öte yanda Drogbalar, Messiler hatta Galatasaray bile boy gösteriyor.
Şaşırtıcı bir şekilde "a evet hatırladım" dedirten unutulmaz maçlar, sonuçlar, kupalar, kavgalar bir anda karşınıza çıkıveriyor.
Gelelim polisiye kısmına...
Philip Kerr; sorgu, adli tıp, araştırma, olay yeri inceleme ve şüpheler üzerine kurulan polisiye türünün olmazsa olmazları açısından iyi bir sınav verememiş. En azından öteki kitaplarına göre diyelim.
Cinayet ve katilin ortaya çıkarılmasını hızlı geçmiş, okuyucuya birlikte yolculuk etme fırsatını bırakmamış.
Bence bu kitap polisiyeden çok bir futbol güzellemesi olmuş ki hiç şikayetçi değilim.
Bir golü Picasso'nun çizgileriyle anlatmak ya da Bach'ın müziğiyle izlemekten söz eden bir adam, bahsettiğimiz.
Devre Arası kitabının kahramanı Scott Manson'a söylettiği şu sözlerin üstüne ne denebilir ki:
"Tüm futbol taraftarlarının kalbinde umut dinmek bilmez bir pınar gibidir. Futbolu harika yapan şey de budur; futboldan çok daha fazlası olmasının nedeni budur. Futbol izlemeyen insanların anlamadıkları şey de budur. Eğer böyle olmazsa kimse futbol izlemezdi."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

18 Ekim 2016 Salı

Bir yemekten daha fazlası...


İnsanların olduğu gibi toplum ve devletlerinde kırılma noktaları vardır.
Büyük dönüşümler siyaseti, yönetim biçimlerini değiştirdiği gibi hayat tarzlarını da etkiler.
Yeme- içmeden yaşadığı mekanlara, giyim-kuşamdan alışkanlıklara uzanır.
Bu değişimler de iki türlü olur.
Ya alttan toplumsal bir itmeyle yukarı doğru olur ya da yukarıdan aşağıya....
Ancak kalıcı olanı hiç kuşkusuz ilkidir ve doğrusu da budur.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Avrupa...
Büyük savaşların, büyük savruluşların, büyük devrimlerin tanığı bir coğrafyadır ve biz de tam ortasında yaşıyoruz.
Bu topraklarda her ırktan her dinden her renkten topluluk boy göstermiş.
Askeri, siyasi ve kültürel izler bırakmış.
Osmanlı, bugün dünyanın peşinde koştuğu ve becermeye çalıştığı kültürel harmanlamayı 600 yıl boyunca büyük bir maharetle yönetmiştir.
19. yüzyılların sonuna doğru milliyetçilik ve ulus devletlerin doğuşu kaçınılmaz sonu da getirmiştir. Artık ömrünü tamamlayan imparatorluk cumhuriyete dönüşmüştür ancak yüzyılların mirası, gelenekleri ve kültürü başta olmak üzere birçok alanda yaşamayı sürdürüyor.
Topluma dayatılanlar zaman içinde kendi yolunu bulmuştur.
Siyaset ve rejim tartışmalarını uzmanlarına bırakıp uçsuz bucaksız bir okyanus gibi mutluluk veren kültürel dünyaya yolculuğa başlayabiliriz...     
Sermet Muhtar Alus'u bilir misiniz?
Osmanlı'nın son demleriyle yeni kurulan cumhuriyete tanıklık etmiştir.
Askeri Müze'nin kurucusu Topçu Feriki Ahmed Muhtar Paşa'nın oğlu olan Alus, 1887 doğumlu. 1952'de öldüğünde geride öyle bir İstanbul güzellemesi bıraktı ki o eşsiz uslübuyla bugün bile okundukça keyif verir.
Sokaklar, semtler, konaklar, yalılar, kır alemleri, ramazanlar, bayramlar, eğlenceler, vapurlar, gelenek ve görenekler, kabadayılar, hattatlar, satıcılar, lokantalar, balıklar, nargile, enfiye hayata dair ne varsa onun radarına girmiştir.
Tarihçi İlber Ortaylı'nın kitaba yazdığı önsözde dediği gibi; değişen ve değiştirilen tarz-ı hayat nostaljiyi davet etmişti. Kaybolmakta olan bu manzarayı ne tarihçilerin, ne de tarih belgelerinin resimleyemeyeceği açıktı. Edebiyatın ifade cömertliğine ustalıkla sığındılar. Kaybolan çocukluklarının dünyasını; rengi, kokusu ve tadıyla her biri kendi uslübunda canlandırdı.
Arada bir Sermet Muhtar'ın kitabını karıştırıp o cömertliğin içinde huzur bulmayı severim.
"Soframız Nur, Hanemiz Mamur" kitabının kapağını gördüğümde de aynı duyguları yaşadım. Editörlüğünü Suraiya Faroqhi'nin yaptığı kitap Osmanlı'nın yeme-içme ve barınma kültürü üzerine makalelerden derlenmiş. 
İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Suraiya Faroqhi de Osmanlı tarihçiliğinde önemli bir isim.
Yeri gelmişken Osmanlı dönemine ait önemli araştırmalar yapan Faroqhi'nin Türkçeye çevrilmiş kitaplarını da belirtelim:
Anadolu'da Bektaşilik, Osmanlı Şehirleri ve Kırsal Hayatı, Hacılar ve Sultanlar, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?, Orta Halli Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya, Osmanlı ve Balkanlar-Bir Tarih Yazımı Tartışması, Yeni Bir Hükümdar Aynası, Osmanlı İmaparatorluğu Tarihi ve Osmanlı'da Kentler ve Kentliler...
Faroqhi kapsamlı giriş yazısında, Osmanlı'nın yalnızca savaşlar ve Sultanlar'ın ihtişamından ibaret olmadığının tarihçiler tarafından anlaşıldığını vurguluyor.
Yemek ve barınmanın tüketim sektörünü ilgilendirdiği için pazar, mal ve hizmet kapsamında ele alındığını ve bu alanın tarihçilerce ihmal edildiğini belirtiyor.
1980'lerden itibaren Türkiye'deki tarihçiliğin saltanat ve savaş tarihi yerine kültür birikimi ve gündelik yaşama dönük araştırmalara yöneldiği bir dönemdir artık...
İşte bu kitap yerli ve yabancı araştırmacıların çalışmalarını bir araya getiriyor.
Prof. Faroqhi'nin çok yerinde saptamasıyla; tarihçiler idarenin sultanın rolünü meşru kılmak için kullandığı siyasi araçlar üzerinde de durdular.
Sanat tarihçileri de sultanın ihtişamının imgeleştirilmesinde mimarinin ve sanatın önemine dikkat çekerek araştırmalara katkıda bulundular.
Yayınların yanı sıra Avrupa ve Amerika'daki büyük şehirlerde saray sanatını tanıtan sergiler de buna katkıda bulundu.
Yemekler dahil yaşam sanatları da bu ilgiden payını aldı ve Osmanlı-Türk mutfağı sofistike Çin ve Hint, Fransız ve İtalyan mutfak kültürleri arasına yerleşti.
Osmanlı bürokrasisinin titizlikle tuttuğu defterler mutfağı da kapsıyordu, gün gün hangi sebze, meyvenin ya da etin, tavuğun alındığı işleniyordu.
Elçiye verilen ziyafetlerde yemeğin kalitesi değişiyordu.
Sultan lütfunu ya da hoşnutsuzluğunu böyle gösteriyordu.
Vezir ya da katiplere verilen yemeklerin çeşidi de değişiyordu.
Vezirlerin yemeği genellikle altı çeşitten oluşurken daha alt düzeydekiler iki çeşitle yetiniyordu.
Bir ziyafette şerbet ikram edilmesi yüksek rütbeye işaret ediyor alttakiler ise kaynak suyuyla idare ediyordu.
Tavuk suyuna çorba ve pilav yemeğin başında sunuluyor daha sonra tatlılar en son olarak da et ikram ediliyordu.
Osmanlı'nın başta askeri olmak üzere birçok alanda yenileşmesine öncülük eden ve uygulayan II. Mahmut'un yerde oturmak yerine Batılılar gibi masaya geçmesi, sofra takımları kullanması ve bunların o dönemin popüler porselenleri Dresden ve Sevres'i tercih etmesi Özge Samancı'nın makalesinde ayrıntılarıyla yer alıyor.
Hatta Batı usulü yemek pişirme yöntemlerini öğrensin diye sarayın aşçılarında Hüseyin'in Viyana'ya gönderildiğini de Samancı'dan öğreniyoruz.
Tarihçi Necdet Sakaoğlu, eski mutfak kültürüne eğildiği yazısında kaynaklardan alıntılar yapıyor ve kendi kişisel tarihinden de örnekler veriyor.
Saray Mutfağında Baharat, Osmanlı Elitinin Yeme İçme Alışkınları, Cennet Taamları, Şehzadenin Mutfağı, Kahvehaneler, Medresede Yaşam, 16. Yüzyılda bir Konağın Öyküsü, İstanbul Evleri, Osmanlı Metropollerinde evlerin Konfor ve Lüks Normları makalelerden bazıları...
Bu kitap mis gibi kokuyor, tadından yenmiyor...
Benden söylemesi...

KİTAPTAN BİR BÖLÜM:
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Kütahya:
"Üzümü olur, ama leziz olmadığındanmemduh (övülmeye değer) değildir ve yirmi dört gûne (tür) emrudu (armudu) sicillâtda mesbuttur (tescillidir) ve yedi güne abdar ve danedar (sulu ve tanesi bol) kirazı olur ve Kütahya paçası Arab ve Acem'de meşhuru âfâk (ünlenmiş) olub beyaz ve berrak ve leziz ilik gibi paçası olur ve tennur (tandır) kebabı ve gerdesi (yufka) meğer Bursa'da ola."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

24 Eylül 2016 Cumartesi

"Öz tek, söz çok"

15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan. Bir yandan da şiir; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur. İnsan var oldukça şiir de olacaktır. Kendini tanımak ve çoğaltmak için...


Önce şiir vardı, sanat ve edebiyat bu kökten filizlendi... Dünyaya sevgiyle, merhametle, inançla, akılla, bakanlar şiirde huzur bulur. Sabırdır ilacı bir de dünyaya, çevreye duyarlılıkla bakmasını bileceksin. Ahmet Haşim, "Şiir, bir hikaye değil, sessiz bir şarkıdır" diye tanımlar; Yahya Kemal Beyatlı da "Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir" sözleriyle Haşim'i tamamlar.
J. Cocteau, "Ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini, ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini" diye tarifini verir. Cahit Sıtkı Tarancı da "Şiir, kelimelerle güzel biçimler kurmak sanatıdır" demiştir. Melih Cevdet Anday ise, şiiri tanımlamaya çalışmanın boşuna bir çaba olduğunu düşünür. Çünkü "Tanım akıl işidir. Şiir ise akıl dışıdır."
Şair Arif Ay ise "İnsan var olduğu sürece şiir de olacak yazı da" diyor ve ekliyor: "İnsan şiirle, yazıyla özünü çoğaltıyor. Kendini tanımaya çalışıyor ya da tanıtmaya. Öz tek, söz çok."
Ne vakit darlansam, içimde fırtınalar kopsa Edip Cansever'in dizeleri gelir aklıma... 15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan...
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar. 
O gece yaşadıklarımız daha çok taze. Zaman geçtikçe nasıl büyük bir felaketten kurtulduğumuzu anlayacağız. Bazen bir yeriniz incinir ya da kanar. Farkında bile değilsinizdir acı daha çok yenidir, hemen hissedilmez, sonra kendini gösterir. 15 Temmuz'da öyle bir geceydi, taze bir yara gibi ancak boyutu gün geçtikçe anlaşılacak derin bir mesele...
15 Temmuz bir halkın genci, yaşlısı, kadını, erkeği, yurtsever askeri ve polisiyle dünyaya ders verdiği bir gündü aynı zamanda...
Erdem Bayazıt o güzel insanları anlatıyor, "Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair" dizelerinde...
Gözlerini kırpmadan tankların altına yatan, kurşun yediğine bakmadan yaralıları taşıyan, "beni bırakın siz nasılsınız" diyen bu toprakların güzel insanlarını...
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi. 
Siyasetçiler Yenikapı'da boy gösteren yeni ruhu şiirlerle süsledi, çoğalttı. Nazım'dan Mehmed Akif'e, Ahmed Arif'ten Necip Fazıl'a alıntılar yaptılar...
Meydanlar ve TV başındaki milyonlar "bu memleket bizim" dizeleriyle duygulandı, sarsıldı ve umutlandı...
Başbakan Yıldırım'ın "bu namustur künyemize kazılmış" dizeleriyle andığı Ahmed Arif o günlerden bugüne dik durmanın ne demek olduğunu da gösterir:
Öyle yıkma kendini,  
Öyle mahzun, öyle garip...  
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda,
derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile  
Dayan iş ile.  
Tırnak ile, diş ile,  
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni. 
Rahmetli Tuncel Kurtiz'in davudi sesiyle can verdiği Ümit İlter'in şiirinde Ortadoğu'yu bataklığa çeviren emperyalizmin acımasızlığına karşı bir destan vardır:
geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız hey
türküz, kürdüz, arabız biz
sömürü, işgal, istila varsa
ya istiklal ya ölüm diyenler de vardı
varlar, varolacaklar hey
biz varken, geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız
halkız biz
sömürü işgal istila varsa
kurtuluş kavgası olacaktır
biz halkız.

Şiir aynı zamanda; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur... Sıkıntılı anlarımda hemen o limana yanaşırım.
Son sözü Sezai Karakoç söylesin:
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır 
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır 
Aşk celladından ne çikar madem ki yar vardır 
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır 
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır 
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır 
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır 
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır 
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır 
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır 
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır 
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır 
Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır 
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili.

(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İthaflarla yazılan roman!


Eski kitapların en sevdiğim yeri ilk sayfasıdır. Hızlıca kapağı çevirip bakarım, bir ithaf var mı diye...
Özlü sözler, duygulu sözler, yüreklendiren sözler, aşkla dolu sözler...
Hiç tanımadığınız iki kişi arasındaki tarif edilmez bir ana tanıklık edersiniz.
Sahaflarda gezinirken ansızın karşıma çıkıverir...
Bu kitap da öyle oldu. Editörümüz Necla'yla sohbet ederken birden kitabı gösterip, "Fikret buna bakmalısın" dedi. Ölmeye Yatmak, Fikrimin İnce Gülü, Bir Düğün Gecesi gibi unutulmaz romanların yazarı Adalet Ağaoğlu'nun eşi Halim Ağaoğlu'na ithaflarından oluşan bir kitap...
Halim Ağaoğlu, eşinin ilk kitabını ona ithaf edeceğini söylediği zaman ona verdiği yanıt bu kitabın da anlamını ortaya çıkarıyor.
Bu onların arasında özel bir anlaşmadır. Eşine "Kitaba basılmasın da, baskıdan sonra bana elle yazacağın bir ithafla kitabı armağan et" der.
Adalet Ağaoğlu çok verimli bir yazar. Öykü, deneme, roman, oyun, çeviri, mektuplaşmalar, nehir söyleşi, anı-anlatı türlerinde yazdığı onlarca kitabını (bunlara her yeni baskı da dahil) eşine ithaflarla hediye eder.
Bu kitaplar bugün Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi'ndeki Adalet Ağaoğlu Araştırma Odası'nda bulunuyor.
Tabii ki büyük bir yazarın ithafları da ona yakışır olmuş. O dönemki gündeme uygunu da var, ruh halinin seyrine göre olanı da; kimi zaman sevgi ve aşk dolu, kimi zaman sitem dolu...
Halim Ağaoğlu, "İlişkimizin o anki durumuna göre yazıyordu" diyor...
Kitaptaki ilk ithaf 1962 tarihini taşıyor. 54 yılda yüzlerce kitap ve ithaf...
Twitter'da 140 karakteri geçmeyen mesajlar gibi yazmış Adalet Hanım.
Bu kadar bilgi yeter, okuma keyfini kaçırmamak için Fikrimin İnce Gülü'nün peşine düştüm... Almanya'daki Türk işçilerinin hikayesinin anlatıldığı ve filme de çekilen roman, Adalet Ağaoğlu'nun en çok basılan, bilinen eseridir.
1976'daki ilk baskıya şöyle yazmış:
"Halimciğim, bu romanın edebiyatımıza ve insanımıza katkısında en başta senin yazarlığıma güvenin büyük payı olduğunu hep bilerek, her zaman."
4.'üncüyü 1984'te yazmış:
"O kadar çığlık! İşte ancak 4. basım sekizinci yılda. Oysa seni de nekadar yoruyorum. Hoşgör."
7.baskı 1994 yılında aynı zamanda bir evlilik yıldönümü mesajı:
"Yolların kralı Halim'e
Romanların kraliçesinden 1 yastıkta 40 yıl armağanıdır.
Dantela gibi işlediğim sevgimle."
Her baskıda birbirinden müthiş cümleler ve yıllar sonra 28. baskı 2014 Temmuz'unda:
"Birtaneceğim
bizim şu Bayram, yıllar sonra yeniden ellerinden öpmekte!..
Bugünlerde memlekette son model arabaları alıp satan bir şirketi olduğu söylenmekte, biliyor musun? Bu buluşuma karşılık senden büyük bir kahkaha beklerim."
Adalet ve Halim Ağaoğlu'nu uzun bir ömür diliyorum...
Ki bizler de daha nice ithaflardan mahrum kalmayalım...
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

9 Ağustos 2016 Salı

Osmanlı'nın izinde...


 Avrupalı bir elçinin kabulü: Divan Salonu'nda Veziriazam tarafından verilen ziyafet (1757). Ünlü Osmanlı ressamı Jean- Baptiste van Mour...

Tarihiyle haklı olarak gurur duyan bir halkın tarih bilgisinin kulaktan dolma bilgiler, hurafeler ve dizilerle sınırlı olması hazin bir durum...
Yaşadığımız topraklar ilk insanın dünya üzerinde boy gösterdiği kadim topraklar.
Kimler gelip geçmemiş ki...
Hititler, Frigler, Lidyalılar, İyonlar, Urartular, Persler, İskender, Roma, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti...
Binlerce yılın medeniyetleri de gelenekleri, görenekleri, mimarisi, yemekleri, yaşam biçimleriyle kısacası kültürüyle bugünlere kadar izler bırakarak gelmiş.
Askeri ve devlet geleneğini de unutmamak gerekir.
Bunların içinde hiç kuşkusuz en önemlisi mirasçısı olduğumuz 623 yıl boyunca dünyaya hükmeden Osmanlılar'dır...
Ancak ideolojik pencerelerden bakarak, önyargılarla geçmişi değerlendirmek büyük haksızlık ve tek kelimeyle ayıp.
Arap çöllerinden Kırım'a, Afrika'dan Avrupa'nın içlerine kadar 3 kıtada boy gösteren bir imparatorluktan söz ederken şöyle bir yutkunmak gerekir.
Ne küçümsemenin ne de abartılı övgülerin anlamı yok.
Tarih orada duruyor; yanlışları ve doğrularıyla...
Mesele aktarılanların doğru, vicdanlı bir objektiflikle ve tabii ki titiz araştırmalarla ele alınmasıdır.
Osmanlı, camidir, çeşmedir, kervansaraydır, handır, hamamdır, çarşıdır, külliyedir...
Osmanlı müziktir, ebrudur, minyatürdür, çinidir, güzel sanatlardır...
Osmanlı büyük savaşlardır, fetihlerdir...
Osmanlı, ayaklanmalar, anlaşmalar, reformlar, hesaplaşmalardır...
Osmanlı padişahtır, sadrazamdır, validelerdir, vezirdir, kadıdır, din alimidir, hukuktur, adalettir, vicdandır...
Her dine ve kültüre kucak açmış büyük emperyal bir devlettir...
Bugünlerde Ortadoğu'da yaşananlar Osmanlı'nın önemini bir kez daha göstermektedir.
Gazeteci Kerem Çalışkan da buradan yola çıkarak "Herkes İçin Osmanlı" kitabında bu soruların cevabını veriyor.
Kerem Çalışkan, kitabı herkesin Osmanlı'ya dair bilgisini zenginleştirmek için yazdığını belirtiyor ve ekliyor: Özlü, derinlikli, kompakt, neden-sonuç ilişkilerini veren temel bir Osmanlı kitabı...
Yazar, tasniflere ve kronolojiye dikkat ederek akılda kalıcı tespitlerle ilerleyerek Osmanlılar'ı basit anlaşılır bir dille anlatıyor.
Örneğin her padişah hakkında önce kişisel bilgiler sonra da dönemindeki önemli olaylar birlikte verilmiş. Kurumlar, sosyal yaşam, gündelik hayat, Ramazanlar, kültürel aktörler, el sanatları, dini inanç- azınlıklar, ayrıntılı ancak gereksiz tefferuatlara girilmeden aktarılmış.
Osmanlı'daki meslekler bölümüne ya da ABD'ye giden Blue Jean'ın öyküsüne bir göz atın ne demek istediğimi anlayacaksınız...
Osmanlı kılavuzu, rehberi gibi okunabilen kitabı Google'la büyüyen nesil de çok sevecek yazın kumsalda tarih okumak isteyenler de...
Kısacası Herkes İçin Osmanlı...
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Haziran 2016 Cuma

Her kitabın bir kokusu vardır...


İlk kez bir kitabın kokusunu duyduğumda “Acaba insan sevdiği şeylerin kokusunu mu duyar?” diye düşünmüştüm. Büyüdükçe anlayacaktım, gerçekten öyleydi...


Paketten iki kitap çıktı.
İkisi de Aşk-ı Memnu. Biri orjinal metin diğeri günümüz Türkçesiyle...
Her zaman olduğu gibi kitabın kokusunu duydum kapağını çevirmeden.
Türk edebiyatının çınarı Halid Ziya Uşaklıgil'in ölümünün 70. yılında Can ve Everest yayınları iki başyapıtını (diğeri Mai ve Siyah) yeni ve eski olarak bastı.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Halid Ziya'ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikâye yazmaya hevesli insanlardır" dediği Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su ilk olarak Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edildikten sonra 1900'lerin başında kitap olarak yayımlanmış.
Ve günümüze kadar onlarca baskı yapmış.
Aşk-ı Memnu'yla ilk karşılaşmamızı hatırladım, ortaokulda Türkçe dersi ödevimiz Çalıkuşu'nun özetini çıkarmaktı. Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nda Reşat Nuri Güntekin'in kitabını ararken ona rastladım. Kapağı yıpranmış, yer yer yırtılmıştı.
(Çok geçmedi TRT'de dizisi de yayınlanacaktı. Müjde Ar'ın başrolündeki oynadığı dizi büyük sükse yapmıştı.)
İlk kez kitabın kokusu olduğunu orada hissetmiştim. Tuhaftı çok anlam verememiştim acaba insan sevdiği şeylerin kokusunu mu duyardı.
Büyüdükçe anlayacaktım: gerçekten öyleydi...
Sahaflar ve eski kitaplar hayatımın bir parçası oldu, bir dönem izin günlerimi orada geçirirdim.
Cilt cilt, yaprak yaprak, dizi dizi kitaplar...
Eski resimler, gravürler, tıpkı basımlar, orjinal basımlar.
Bir aile kütüphanesinden sahipsiz kalmış ya da hayırsız evlatların, torunların gözden çıkardığı canım kitaplar...
İlk sayfalarda birbirinden değerli sözler. Doğum günü, hatıra ya da çok değişik nedenlerle hediye edilmişler...
Tarihler 1940'ların, 60'ların, 70'lerin değişik takvim yapraklarına rastgelirdi...
Bir öğlen Kadıköy'deki daimi mekanımız Akmar Pasajı'nın ikinci katında Murat Abi'nin Sahaf dükkanına uğradım.
Murat Abi'nin elinde Osmanlıca bir hatıra defteri yanındaki biriyle günümüz Türkçesi'ne çeviri yapıyorlardı. (Satın aldığı bir aile kütüphanesinden çıkmıştı)Sessizce bir kitap yığının üstüne oturdum ve huşu içinde dinlemeye başladım.
Yıl 1915, Osmanlı subayının Çanakkale cephesindeki günlüğü...
"Bugün bulgur, hoşaf yedik.. Yanımda bir bomba patladı, kemik parçaları her yanımızda" diye gidiyordu...
Yine o koku gelirdi...
Murat Abi cumartesi günlerinde konuklarını ağırlardı.
Tarihçi Alpay Kabacalı, Selahattin Hilav'in kardeşi Necmettin Bey, gazeteci, yazar ve sufi müziğin üstadı neyzen Nezih Üzel, yazarlar, çizerler o küçücük dükkana sığışırdık.
Beni onlarla tanıştıran tarihçi arkadaşım Melih Şabanoğlu'yla grubun en gençleri olarak arkada ya ayakta ya da kitapların üstüne tünerdik.
Doyumsuz sohbetler arasında bir kitap çıkarırdı Murat Abi, elden ele gezen kitabın hikayesi başlardı sonra. Eskiler birinin eline değerli bir kitap geçti mi "kitap ziyaretine gidermiş."
Ben yine o kokuyu duyardım. Yalnızca o kitaba özgü, çok eskilerden gelen bir koku sanki...
Şimdilerde önce Kadıköy'de daha sonra Moda Sineması pasajında sahaf dükkanı açan karikatürist arkadaşım Zafer Temoçin'in dükkanında alıyorum soluğu..
Kitap dağlarının arasında sohbet ederek, müşterilerle diyalogları izlerim.
Şurada Toltsoy'un Savaş ve Barış'ı orada Nazım'ın Memleketim'den İnsan Manzaraları, beri yanda Gogol'un Ölü Canlar'ı.. Red Kitler, Tentenler, Yüzbaşı Volkanlar, eski dergiler...
Her birinin kokusu vardır.
Yıllar ötesinden gelir..
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

Bir kez daha: Kutülamare zaferdir


Kutülamare Savaşı üstüne kopan tartışmalar tarihimizi de ideolojik kavgalara feda ettiğimizi gösterdi. Savaşın bir yenileni bir de kazananı olur.
Osmanlı 1. Dünya Savaşı'ndaki Irak cephesinde önemli bir zafer kazanmıştır.
Diğer büyük zafer de Çanakkale'dedir.
Doğrudur, İngilizler'e karşı verilen mücadelede kazanılan savaşın sonucunda bu bölgeler masa başında yitirilmiştir.
Ancak bu iki cephedeki savaşı Osmanlı'nın kazandığı gerçeğini değiştirmez ki...
Zaten Kutülamare 1952'ye değin kutlanagelmiş NATO'ya girdikten sonra İngilizler'in baskısıyla vazgeçilmiştir.
Bu tartışmayı Meclis'in kurulduğu 23 Nisan'la karşı karşıya getirmek de hiç doğru değil.
İkisinin de değeri farklıdır ve tarihimizin altın sayfalarındandır.
Mart sayısında Unutulan Zafer'in 100. yılı başlığıyla Kutülamare'den uzun uzun söz etmiştik.
O günlerin tanıklarının yazdığı dört kitabı da tanıtmıştık.
Kutülamare kahramanı Halil Kut Paşa'nın Hatıraları, İngiliz komutan Charles Townshend'ın Mezopotamya Seferim, İstihkam subayı mühendis YüzbaşıSandes'in anıları ve İsmail Bilgin'in Osmanlı'nın Son Zaferi....
Şimdi elimizde bir kaynak daha var.
İngiliz askeri tarihçi Nikolas Gardner'in Kutülamare: Mezopotamya'da Bir Savaş kitabı İngilizler'in gözüyle Osmanlı'nın zaferini anlatıyor...
Tartışmalara ışık tutması dileğiyle...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır)