Sayfalar

7 Kasım 2017 Salı

Sherlock Holmes olay mahallinde!

Yine bir Sherlock kitabı mı?
Hem de yeni baskı..
Sanki yeni bir macerası yayınlanmış gibi heyecan verici.
O an polisiyenin hiçbir zaman eskimeyecek o muhteşem cümlesi aklıma gelir:
"Katil olay yerine mutlaka döner."
Sherlock ne yapıp edip hayatımıza bir yerden usulca sızıverir. Ailenin, toplumun bir üyesiymiş gibidir.
Sofraya oturur, sohbet eder ve birdenbire afilli bir cümleyle noktayı koyar.
Dünyanın en ünlü kurmaca karakteri 160 yaşını devirdi ve popüler kültürün zirvesindeki yerini kimseye bırakmaya niyetli değil.
Yazarı Arthur Conan Doyle'ın tıp eğitimi sırasında tanıdığı doktordan esinlenerek yarattığı Sherlock karakteri, kendisini de aşmıştır.
Son yıllarda çekilen iki filmi ve dizisi çekimleri ve senaryosuyla çok sükse yaptı.
Robert Downey Jr. ve Jude Law'ın başrollerini paylaştığı iki filmde Sherlock'u zekasının yanında dövüşen bir karakter olarak da görürüz.
Bildiğimiz Holmes'tan farklıdır ama hayranları bu yılın sonunda çekimleri başlayacak üçüncü filmi sabırsızlıkla bekliyor.
BBC yapımı dizide ise Sherlock, 2010'lu yıllara geldi.
Tüylü şapkalı, pipolu değildir.
Pardösesi vardır ancak pelerini yoktur.
Bilgisayarı ve akıllı telefonuyla yine küstah, acımasız ama hep haklı çıkan keskin zekalı, alaycı Sherlock'tan taviz verilmemiştir.
Watson mu, onun da hakkı yenmemiş.

Her yıl kitapları 5 milyon satan, 300'den fazla film ve diziye uyarlanan, hakkında yüzlerce makale ve inceleme yapılan, dünyanın dört bir yanında heykelleri dikilen, İncil ve sözlüklerden sonra en çok okunan Sherlock Holmes'i ölümsüz kılan nedir?
Bu sorunun yanıtı edebiyat, psikoloji ve sosyolojinin de alanına giriyor.
20. yüzyılda oluşan Sherlock külliyatı çağımıza da damgasına vurmuştur. Kuklaları yapılan, çizgi filmlere konu olan hatta bilgisiyar oyunu çıkan dedektifin olayları çözerken yürüttüğü muhakeme kitaplara bile konu olmuştur.
Maria Konnikova, Mastermind- Sherlock Holmes Gibi Düşünmek kitabında sırrı şöyle açıklıyor: Sherlock Holmes gibi düşünmek için ilk adım önce onun gibi düşünmeyi gerçekten istemek, ardından farkındalık ve bol pratik geliyor. Formül basitçe özetlendiğinde; yapılması gereken mümkün olan her fırsatta sistem Watson'dan sistem Holmes'a geçmek.
Holmes'in dediği gibi, "İmkansız olanı elediğinde, her ne kadar olasılık dışı gibi görünse de, elinde kalan gerçektir."
Alfa Yayınları'nın ilk iki kitabını yeniden bastığı bu seri umarım kesintisiz sonuna kadar gider.
Polisiye filmlerinde soruşturma çıkmaza girdiğinde ekip lideri, çaresizdir ancak bir şey söylemesi gerekmektedir.
Gözünü kısıp, uzaklara bakar, ağzından o beylik sözler dökülür: "Her şeyi en baştan alıp suç mahalline dönüyoruz."
O halde Sherlock zamanı:
"Görüyorsun sevgili Watson" dedi ve elindeki tüpü bırakarak sınıfa hitap eden bir profesör edasıyla anlatmaya başladı. "Her biri diğerini takip eden ve kendi içinde son derece basit olan bir dizi akıl yürütmede bulunmak aslında hiç de zor değil. Tabii eğer sonunda, ortadaki süreci atlayıp insanlara sadece başlangıç ve bitiş noktalarını anlatırsan gereksiz yere abartılı bir tepkiyle karşılaşman da doğaldır."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Oyun aynı, yalnızca aktörler değişti...

Komplo teorileri her zaman ilgi çeker.
Kahvehane dedikodusundan mahalle kavgalarına, medya dünyasından bürokrasiye, tarihi olaylardan savaşlara kadar aklınıza gelen her alanda komplo teorileri olagelmiştir.
Hele spor dünyası ki bunu futbol diye okuyun. Uydur uydurabildiğin kadar, alıcısı her zaman bulunur, nasılsa bir inanan olur.
Buna son zamanlarda eklenen sosyal medyada eklenince cinnet durumunda bir paranoyaya bağlamış durumdayız.
Kahve falı açar gibi komplo teorileri sürüp gider.
Ancak bu işin gerçek bir yanı da vardır kuşkusuz...
Özellikle devletler, çıkarlar söz konusu olduğunda mesele hiç de kahve falı gibi küçümsenmeye gelmez.
En canlı örneği bizim de artık bir ucundan dahil olmak zorunda kaldığımız Ortadoğu...
Bırakın yılları, ayları her gün, her saat değişen dengeler, karşılıklı alınan pozisyonlar bir anda değişebiliyor.
Dönemin Romanya Krallığı'nın İstanbul elçisi olarak görev yapan diplomat ve araştırmacı Trandafir G. Djuvara'nın Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje adlı kapsamlı kitabı yaşadığımız zamanları anlamak için dünden bugüne ışık tutuyor.
Avrupalılar'ın 13. yüzyılda Haçlı seferleriyle başlayan Doğu'ya yönelik ilgisi, ABD'nin Batı diye adlandırdığımız bloğa katılımıyla sürmektedir.
Batı'nın başlarda Bizans ve Selçuklular'a yönelik planları, Osmanlı'nın ortaya çıkmasıyla yönünü belirlemiştir: Nasıl parçalarız ya da nasıl ele geçiririz.
Romen yazarın farklı ülkelerin arşivlerinde yaptığı çalışmalarla ortaya çıkardığı projelerde krallar, kraliçeler, din adamları, filozoflar, bilim insanlarının görüşleri yer alıyor.
İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kitapta; paylaşım projelerinin yanısıra, 30 harita ve yazarı Djuvara'nın anıları da yer alıyor.
İlk kez Balkan Savaşları sırasında basılan çarpıcı kitapta, Osmanlı'nın çöküş dönemine doğru 1912'deki bir özel projeden söz ediliyor.
Başkent İstanbul'un Hong Kong modeli imtiyazlı bölgelere ayrılması öngörülüyor.
Buna göre; Haydarpaşa Almanlar'a, Pera Fransızlar'a, Boğaziçi tepeleri Ruslar'a, Galata Avusturyalılar'a, İstanbul yakasının yönetimi de İngilizler'e bırakılacak.
Yüzyıllar sonra bunların yerine; Kerkük, Erbil, Afrin, İdlib, Kobani yazıp öyle okuyun.
Yazan ve sahneye koyan değişmiyor, farklı olan yalnızca aktörler...
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

17 Ekim 2017 Salı

Savaş sadece savaş değildir!

İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru Londra...

Çanakkale'ye yılda birkaç kez yolum düşer.
Görkemli coğrafyasına, bereketli topraklarına hayranımdır.
Ne yöne bakarsanız bakın savaşın izleri çıkar karşınıza...
Birinci Dünya Savaşı'nın en zorlu cephelerinden biri olan Çanakkale, Türkiye'nin de geleceğini şekillendiren bir yerdir.
Osmanlı'nın; Yemen'de, Hicaz'da, Kütülamare'de, Galiçya'da, Filistin'de ve Çanakkale'deki cephelerde giriştiği olağanüstü mücadele imparatorluğun geçmişten gelen mirasının son izlerini taşır. Ekonomik darboğaz, merkezi yönetimin girdiği kısır döngü, siyasi istikrarsızlık Osmanlı'yı sarmalarken birçok cephede girişilen savaşın önemi daha da anlaşılır.
Biri Çanakkale diğeri de Kütülamare olmak üzere kazanılan savaşlar da çare olmaz ve malum olduğu üzere kaybedenlerin safında yer alırız.
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sonra biter ancak, bu toprakların mücadelesi Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 10 yıla yayılır.
Avrupa ise yaralarını sardıktan kısa bir süre sonra daha büyük bir boğazlaşmaya girişir.
20 yıl sonra bu kez dünyanın dört bir tarafına yayılan bir trajedinin baş aktörü olur.
Savaşlar yalnızca cephedeki askerlerin dövüşü, tanklar, toplar, tüfekler, uçaklar, denizaltılar, bombardımanlardan ibaret değildir.
Kuşkusuz bir arka planı vardır.
Bu ortamı siyasetçiler, hükümetler, halklar hazırlar ve bir anda her şey oluverir.
Geride kalan büyük acı ve yıkımlardır.
Ünlü tarihçi Howard M. Sachar, Avrupa'nın Katli kitabında iki dünya savaşını bir bütün olarak ele alarak 1918'le 1942 arasında ve sonrasında gerçekleşen siyasi suikastlari inceliyor.
20. Yüzyıldaki en büyük iki felaketin izlerini farklı bir bakış açısıyla ortaya koyan Sachar, tanınan, bilinen önemli isimlerin başına gelen ölümlerin birbirleriyle olan bağlantılarını arıyor.
Suikastlere giden süreçler; dönemin toplumsal atmosferiyle, siyasetçilerin hazırladığı ortamla besleniyor.
Tetiği çeken ya da bombayı koyan her zaman hazırdır zaten.
Suikastçiye de son hamleyi yapmak kalıyor.
Kitap daha geniş bir tarih perspektifle olaylara bakmamızı sağlıyor.
Avrupa'nın düştüğü ahlaki ve siyasi çöküntünün perde arkası netleşiyor.
Sacher'ın anlattığı suikastların hedefleri arasında krallar, sıradan sivillerin yanı sıra askerler, erler ve üst düzey komutanlar bulunuyor.
Siyasiler, parti genel başkanları, işadamları, akademisyenler, gazeteciler, edebiyatçılar ve kurbanların eşleri ile çocukları dahil tüm aile fertleri de yer alıyor.
Kitapta ayrıntılarıyla ele alınan siyasi cinayetler, savaş sonrası Avrupası'nın liderlerinin gözünü kin bürümüş hükümetlerin ve yasadışı grupların siyasi, ulusal ve ırksal düşmanlarını fiziksel olarak ortadan kaldırma amacı güttükleri bir döneme denk geliyor.
Arka planında anayasaların ve barış antlaşmalarının bulunduğu, milliyetçi ve etnik çekişmelerin zirve yaptığı da eklenince tablo tamamlanıyor.
Sachar araştımasında, Almanya'da birbirini izleyen ve Weimar Cumhuriyeti'nin çöküp Hitler'in iktidara gelmesine zemin hazırlayan Rosa Luxemburg, Kurt Eisner, Matthias Erzberger ve Walther Rathenau suikastlarının izini sürüyor.
İtalya, Avusturya, Doğu Avrupa'da art arda kurulan devletler ve Fransa'daki siyasi kırılganlık üzerine de önemli saptamalar yapılıyor.
Son bölümde ünlü yazar Zweig ve eşinin trajik intiharı ele alınıyor.
Evet bu bir intihardır ancak Hitler'in baskısından kaçıp, savaşın acımasızlığına karşı bir şey yapamamanın da çaresizliğidir.
Ve son kertede bu da bir suikasttır kendine karşı...
Avrupa'nın Katli; geçmişi bugünü ve yarını anlamak için önemli bir araştırma...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

15 Ekim 2017 Pazar

Cennet bir kütüphanedir


Bir sanatçıyı eserleriyle tanırsınız.
Romandan şiire, heykelden resime, sinemadan tiyatroya uzanan sanat dünyasının aktörleri çoğunlukla bir sis perdesi arkasında gibi gelir bana.
Bilinmezlik anlamında değil, sanki bir yer var oraya gidip işte benim eserim diye ortaya çıkıyorlar gibi gelirdi.
Farkındayım, Cem Yılmaz esprisi gibi oldu ama çocukluktan kurutulup o büyülü dünyayı tanımaya başlarken böyle düşünürdüm.
Bu yüzden büyük sanatçıların mektuplarını, söyleşilerini çok severim.
Doğru; bir romancının kitabı aynı zamanda düşüncelerinin de yansımasıdır ancak onların aşkları, öfkeleri, mutlulukları kısacası hayata bakışları da eserleri kadar değerlidir.
Büyük sanat birikimin aktarılması da beni çok etkiler.
Arjantinli büyük edebiyatçı Jorge Luis Borges'i de zevkle okudum.
Borges Sekseninde kitabı Amerikalı şair, çevirmen, denemeci ve ressam Willis Barnstone ile büyük yazarın sohbetlerinden oluşuyor.
Celal Üster'in kusursuz çevirisiyle yayımlanan kitapta Borges, açık yüreklilikle hayatını ve o muhteşem birikimini aktarıyor
Borges'in edebiyata, şiire, dile ve seyahat tutkusuna sevgisinin ağır bastığı kitabın mizahı da çok derin ve anlamlıdır.
Indiana Üniversitesi'ndeki söyleşide ünlü yazara "Dinleyicilerin hepsi Borges'i tanımak istiyor"diye sorulduğunda, "Keşke tanısaydım. Ondan bıkıp usandım" yanıtını vermek herkesin harcı değildir.
Orta yaşlarında kör olmaya başlayan Borges'in bu duruma verdiği tepki neden edebiyat sorusunun da cevabıdır:
"Körleştiğimi yavaş yavaş fark ettiğim için öyle müthiş sarsıldığım bir an yaşamadım. Körlük ağır ağır inen bir yaz alacakaranlığı gibi geldi. O sıralar Ulusal Kütüphane'nin başkütüphanecisiydim ve harfsiz kitaplarla kuşatılmış olduğumun ayırdına varmaya başladım. Sonra dostlarım yüzlerini yitirdiler. Sonra da aynada kimsenin olmadığını fark ettim."
Demokratik bir kişilik ve köklerine bağlı bir Arjantinliydi, aynı zamanda büyükannesi bir İngilizdi. 1982'de dünyayı büyük bir gerginliğe sürükleyen Falkland Adaları Savaşı'nda kimden yana olmalıydı. Arjantin'deki diktatörlükten yana mı yoksa savaş yanlısı Thatcher'ın İngiltere'sinden yana mı?
Kara mizah tutkunu Borges şu yanıtı vermişti:
"Bu savaş iki kelin tarak kavgasıdır."
Büyük bir yazarın karabasanları, hayalleri, sevdiği yazar ve kitapları arasında gezintiye çıkmak isteyenler için son söz yine onun olsun:
"Kaderimde okumak, hayal kurmak, eh, belki de yazmak olduğunu biliyordum, ama esas olan bu değildi. Ben cenneti her zaman bir bahçe olarak değil, bir kütüphane olarak düşünmüşümdür."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

8 Eylül 2017 Cuma

Güzel oyunun bilge adamı...


Bizim kuşağın hikayesi birbirine benzer; orta halli aileler, karaborsa yüzünden kuyruklarda geçirilen zamanlar, eşi benzeri olmayan ve de olmayacak komşuluklar...
Ama her şeyin ötesinde bir topun peşinde kurulan arkadaşlıklar...
Sonra biri çıkagelir ve hayatınızı değiştirir.
Annedir- babadır o, ya da akrabalardan biri, yan apartmandaki abi, öğretmeniniz.
Belki de o zamanlar yeni tanıştığımız televizyonda izlediğimiz biridir...
Ama o biri muhakkak vardı; kişiliğinizin oluşumunda, ileriki yaşamınızda etkisi altında kaldığınız.
Bir sözü, hareketi, davranışı, eylemi ya da bir tavsiyesi kalır hafızanızda.
O da benim için öyleydi...
Uzun fırça gibi sarı saçları, beklenmedik bir anda attığı çalımları ve golleriyle kendine özgü sevinci...
On yaşında bir çocuğun dünyasına siyah beyaz televizyondan giren 14 numaralı oyuncuya herkes gibi ben de hayrandım.
O zamanlar Almanya daha gözdeydi. Yüzbinlerce Türk gurbete gitmişti ve Hollanda takımı Ajax'a karşı haliyle Bayern Münih destekleniyordu.
Ama benim gözüm onun üstündeydi.
Johan Cruyff adını hiç unutmadım.
O günden bugüne kadar her yolculuğunu takip ettim.
Şanslı bir kuşaktık; çok iyi sporcular izledik.
Pele'ye yetişmedim ama Cruyff, Beckenbauer, Müller, Platini, Socrates, Zico, Rossi, Zidane, Hagi, van Basten, Cantona, Maradona, Ronaldinho gibi futbolu güzelleştiren nice büyük oyuncu tanıdım. Bazılarını canlı olarak izleme fırsatı da buldum.
Ama Cruyff başkaydı; benim için hala bir numaradır.
Ne Messi ne de Ronaldo bu fikrimi değiştiremez.
Oyuncu iken de özel biriydi çalıştırıcı olduğu zaman da...
Bu işe hayatını adamıştı ve her daim söyleyecek bir sözü vardı.
Hiç pes etmiyor, yepyeni fikirlerle ortaya çıkıyordu.
Şaşırtıyor, kızdırıyordu.
Risk alıyor ama sonuçta başarıyordu.
Filozofuydu bu işin...
"Başkaları, oynadığım maçlara dair ayrıntıları benden çok daha iyi yazdı; bense futbolun fikriyle ilgiliyim. Sürekli ileri bakmak, yaptığımda daha iyi olmaya yoğunlaşabilmem demek; geçmişe sadece hatalardan neler öğrenebileceğimi görmek için bakarım."
Cruyff'un yazdığı Benim Oyunum kitabını okuduğumda, onu neden sevdiğimi ve yıllar boyu benimle yaptığı yolculuğun nasıl da değerli olduğunu bir kez daha anladım.
İçtenlikle, hiç eğip bükmeden yazılan kitap doğal olarak futbol ve spor üstüne ancak hayat ve çalışma üzerine de derslerle dolu...
Yeri geldiğinde kendini de acımasızca eleştiren Cruyff; takım arkadaşlarından, yöneticilerden, kulüp başkanlarından, ailesinden, dostlarından söz ederken düşündüklerini hiç sakınmadan yazmış. Eleştirmiş, övmüş, anlamaya çalışmış, bazen kendini hatalı görmüş bazen de karşısındakini. Geçmiş, bugün ve gelecek üzerine kurduğu köprülerle yol alıp felsefesini anlatmış.
Amsterdam'daki Ajax takımının stadına birkaç yüz metre uzaklıkta bir manav dükkanı olan babası onun futbol sevgisini de etkiler.
Evleri savaş sonrası yapılmış ucuz konutlardı.
Emekçi ailelerin oturduğu mahallenin çocuklarını biçimlendiren ise sokaklardı. "Bulduğumuz her yerde futbol oynardık" diye anlatıyor o günleri...
O günlerin mirası, kaldırımların pas arkadaşına dönüşü, betonda düşmemek için denge kurmayı öğrenmesi futbol oynarken yaptığı şaşırtıcı hareketlerin pasların da temeli olur.
Adı 'topçu oğlan'a çıkan Cruyff okula bile topla gider.
"Her şey 5 yaşında başladı" diyor Cruyff.
Babası futbolcular için hazırlanmış meyveyi kulübe birlikte götürmesi için teklif yapar. Orada babasının arkadaşı, saha bakıcılarından biriyle tanışır. "Yardım eder misin" teklifiyle Ajax'taki hayatı başlar. O adam ilerde kendisine çok destek olacak üvey babası olacaktır.
10 yaşında altyapıda başlayan macerası dikkat çekici bir şekilde ilerler, Total Futbol'un mucidi Rinus Michels'le tanışması ise zirvedir.
A Takıma çıktığında 18 yaşındadır ve takımın en genci olmasına rağmen Michels onunla taktik tartışır.
Sonrası hızla gelir, Ajax'ta büyük başarılardan sonra Barcelona'ya gider ve Katalanlar'ı 14 yıl sonra şampiyonluğa taşır. Hocası da Michels'dir tabii ki...
Hollanda milli takımıyla oynadıkları futbol dünyayı büyüler, ilk izlediğim 1974 Dünya Kupası finalini nasıl unuturum. Almanya karşısında birinci dakikada yaptırdığı penaltıyla öne geçmelerine rağmen kaybettiler.
Cruyff neden kazanamadıklarını, "çok havaya girmiştik, ayaklarımız yere basmıyordu" sözleriyle açıklıyor.
1978'de yine finale çıktılar. Rakip ev sahibi Arjantin'di ama Cruyff turnuvaya gitmemişti. Çok kızdığımı hatırlıyorum, gazeteler neler yazmıştı. Eşini suçladılar, çok havaya girdi dendi. Cevabını yıllar sonra kitabında buldum ve onu affettim.
Barcelona'da ailesi kaçırılmak istenmişti, eşiyle üç çocuğu polis koruması altında yaşıyordu. "Onları bırakamazdım, tercih için düşünmedim bile" diyordu.
31 yaşında futbolu bırakınca parasını hiç bilmediği bir işe domuz çiftliğine yatırınca her şeyini yitirir. 6 milyon dolar para ve oturduğu evi dahil her şeyi gider elinden.
Kayınpederi duruma el koyup, "Unut hepsini, kaybını kabullen ve git, becerebildiğin işi yap" der.
Yeniden futbola dönüp bu kez Amerika'nın yolunu tutar.
Hiç unutamayacağı, dersler çıkaracağı, farklı bakış açılarıyla dolu ABD macerası ona; okul spor ilişkisi, kulüp yöneticiliği, taraftarlık konularında yeni fikirler verir.
"Klişedir, evet ama kazanmak sahiden her şey değildir. Her zaman yürekten inanmışımdır buna. Elbette her daim kazanmaya çabalarsınız ama daha önemlisi nasıl yaptığınızdır."
Yeniden Ajax'a dönen Cruyff, liderliğiyle takımı da sürükleyip büyük işler başarır. Ancak yönetim kötü davranınca ezeli rakip Feyenoord'a gider. Yaşlı dedikleri adam 37 yaşında onları da şampiyonluğa ulaştırır.
Messi gelene kadar Avrupa'da üç yıl yılın futbolcusu seçilmiş tek sporcuydu.
Futbolu bıraktıktan sonra yeri sahanın kenarıdır. Çalıştırıcı olarak Ajax'ta başlar, başarılar ve sonunda yine çekişmelerin ardından oyunculuğundaki gibi yolu Barcelona'ya düşer. Orada elde ettiği büyük başarılardan ve kupalardan çok önemlisi bugünlere ulaşan oyun düzeninin hala sürmesi olur.
O dönem Rüya Takım 1 diye adlandırılıyor. Bugün Messi, onun temellerini attığı felsefe sayesinde müthiş yeteneğini sergileyebiliyor.
Sıradan bir oyuncu iken Cruyff'un yıldız yaptığı ve sonradan Barcelona'nın 2'nci Rüya Takımı'nı yöneten Pep Guardıola, "Johan katedrali dikti; bakımı, koruması bize düşüyor" diyecekti.
"Ayrıntılar üzerinde daha iyi durabilmek için hep uzmanları aradım" diyen futbol dahisinin yaptıklarına bakar mısınız: Futbolcuların nefeslerini iyi kullanması için ünlü bir operacıdan yardım alır, bedendeki enerji ayaklardan çıktığı için refleksoloji uzmanı tutar.
Bugünlerde transfer obezi, milyarlarca euroyu saçıp savuran anlı şanlı futbol kulüplerimiz Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Trabzonlu yönetici ve taraftarların ilgisini çeker mi bilmem bakın bilge adam ne diyor:
"Üst düzey futbolda artık çok daha fazla para dönüyor ama aynı hataların pek çoğu hala yapılıyor. Bunun sonucundaysa kararları, en iyi kararı almayı bilmeyen yönetim kurulu üyeleri alıyor. Seçimler şahsi sohbetler ve yönetim kurullarıyla yönetici bürolarındaki lobi faaliyetleri üzerinden yapılıyor. Bazen afallatıcı sonuçlara varılıyor ve karar alanlar savaş alanından uzak duruken, kurşunları yakalamak çalıştırıcılara düşüyor."
Benim için onu değerli kılan yanlarından biri de sosyal faaliyetleriydi. Kurduğu vakıflarla engelli çocuklara el uzattı, futbol oynarken başlattığı bu iş bugün dünyanın dört bir yanında binlerce kişinin hayatını değiştirdi. Geçen yıl 66 yaşında kaybettiğimiz Cruyff geride bıraktıklarıyla yaşayacak.
Cruyff Vakfı bünyesinde Cruyff üniversiteleri, kolejleri, kütüphaneleri, enstitüsüyle sporcusundan işadamına, engelliden ilkokul çağındakilere uzanan geniş bir yelpazede destek veriyor.
"Sahte yaşamadım hiç; çocukluğumdan beri güzel ve illa hatalardan kaynaklanmadıklarını öğrendiğim kötü anlar dahil her şeyi olduğu gibi karşıladım. Bir aksilik veya başarısızlık, muhtemelen birtakım düzeltmeler yapmanız gerektiğini gösteren bir işarettir. Böyle bakmayı öğrenirseniz tüm tecrübeler olumlu bir şeye dönüşür. İnsanlığımızı zenginleştirir. "
Benim Oyunum kitabı futbol ağırlıklı bir kitap ama hayat dersleriyle dolu. Kitaptaki futbol geçen yerlere hayat sözcüğünü koyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Teşekkürler bilge adam, hayat yolculuğumda hep yanımdaydın. Çok şey öğrendim senden ve beni hep mutlu ettin.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2017 sayısında yayınlanmıştır.)


Cruyff'ün On Dört Kuralı

1. Takım Oyunculuğu: Başarmak için birlikte çalışmalısınız.
2. Sorumluluk: Her şeyle kendinize aitmiş gibi ilgilenin.
3. Saygı: Birbirinize saygı duyun.
4. Bütünleşme: Faaliyetlerinize başkalarını da katın.
5. İnisiyatif: Yeni şeyler denemekten çekinmeyin.
6. Hocalık: Takım içinde daima birbirinize yardım edin.
7. Kişilik: Kendiniz olun.
8. Sosyalleşme: Sporda ve hayatta karşılıklı etkileşim elzemdir.
9. Teknik: temeli bilin.
10. Taktik: Ne yapılacağını bilin.
11. Gelişme: Spor hem ruhu hem de bedeni kuvvetlendirir.
12. Öğrenmek: Her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışın.
13. Birlikte oynamak: Her oyunun elzem parçasıdır.
14. Yaratıcılık: Spora güzellik getirin.

25 Temmuz 2017 Salı

Tatile eşlik edecek kitaplar...

Stefan Zweig'in üçlemesinden Murakami'nin popüler romanlarına tatilde okunacaklar listesi... Ruhunuzu ve beyninizi bu kitaplarla dinlendirin.

İlgilenmem hatta uzak dururum.
Çok satanlar en çok izlenenler gibi listelerle aram iyi değildir.
Kendi listemde yol almayı tercih ederim.
Popüler olanın gelip geçici olduğu malum; ancak bu kez kayıtsız kalamadım.
Bir şey ararken son günlerin en çok satan kitap listesine denk geldim.
Liste; ünlü yayınevleri, satış noktaları ve internet üzerinden satış yapan adreslerden derlenmişti. Başka bir arama daha yapınca benzer bir sonuç ortaya çıktı. Belki de sonuçlar uzun süredir böyleydi, dikkatimi çekmemişti.
Birinde ilk 10'da Stefan Zweig'in üç, diğerinde iki kitabı vardı: Olağanüstü Bir gece, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Satranç.
Albert Camus'un Yabancı'sı, George Orwell'in 1984'ü de listede yer alan kitaplardı.
Artık klasikler arasında yerini alan bu kitapların zamanın ruhuna göre tercih edilmeleri doğaldır. Japonların dünyaya armağanı Murakami, Portekizli Saramago, Zülfü Livaneli, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens ve Homo Deus'un yazarı Yuval Noah Harari de iki kitabıyla çok satanlarda kendine yer bulmuştu.
O halde, Türk okurlarının oluşturduğu listeden yola çıkarak tatilde okunacaklar listesi hazırlamanın tam zamanıdır..
Malum bugün okullar tatile giriyor, Ramazan Bayramı'yla birlikte uzun bir yaz tatili var önümüzde.
Hani, tatil öncesi kilo vermenin, fit olmanın incelikleri ya da yeme içme tavsiyeleri verilir ya bizimkisi de ruhun, beynin ihtiyacı olan dinlenmeye eşlik edecek kitaplar. Bir kür önerisi...
Yazarın bir kitabını okuduktan sonra külliyatındakilerle devam etmek...
Zweig demiştik, oradan başlayalım...
"Kitaplar, insanları ölümden sonra da birleştiren ve bizi, unutmaya, hayatın bu en büyük düşmanına karşı koruyan biricik araçtır" diyen Zweig eserlerinde derin karakter analizleri ve psikolojik tasvirler yapan büyük bir yazar. 2. Dünya Savaşı'nda Avrupa'nın ortasında kitapları yakılırken Latin Amerika'ya kaçmak zorunda kalmıştı. Ve trajik bir şekilde hayatına son vermiştir.
Sayısız esere imza atan Zweig'in en sevdiğim kitapları bir üçlemesidir. Biyografilerini yazdığı 9 yazarı öylesine derin bir kavrayışla anlatır ki; hem edebiyatçı hem de insani yönlerini ele aldığı kişilerle büyük bir yolculuğa çıkarsınız.
Üçleme size yeni kapılar açacaktır.
Bu büyük yazarları daha yakından tanıma ve okumadığınız kitaplarına bir an önce ulaşma isteği.
Üç Büyük Usta'da "Toplumun romanını yazan" ve kendi gücünü dünyaya kabul ettirmek isteyen Balzac, "ailenin romanını yazan" ve döneminin İngiliz kültürüyle özdeşleşen Dickens, "bireyin romanını yazan" ve yaşamla ölüm, dehayla çılgınlık arasında gidip gelen Dostoyevski karşımıza çıkar.
Kendileriyle Savaşanlar'da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche var. Bu üç yazarın yaşamlarının ortak yanı bitmek bilmeyen bir iç mücadeleyi sürdürmeleridir. Bu yaşamlarının birer tragedya olarak sürüp, öyle sona ermesine neden olmuştur.
Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar'da pek çok açıdan birbirinden farklı üç yazarın, Casanova, Stendhal ve Tolstoy'un hikâyesini anlatır. Kitabın önsözünde belirtildiği gibi; Zweig bu üç ismi "Kendi Ben'lerinin dünyasını evrene açmayı, sanatlarının en önemli görevi görmek" ortak paydasında buluşturuyor.
İş Bankası Yayınları'ndan bulacağınız Zweig'ları Can Yayınevi farklı bir isimle bugünlerde yeniden bastı.
Japon yazar Haruki Murakami verimli bir edebiyatçı. Tam ne okuyayım var mı yeni bir kitap dediğinizde bitiveriyor. Listedeki yeni kitabı Karanlıktan Sonra her zamanki gibi sıradan bir hikayeyi anlatırken sakin ve basit üslubuyla şaşırtacaktır. Onun yanına diğer kitaplarından eklemeye ne dersiniz: Yaban Koyununun İzinde, Zemberekkuşu'nun Güncesi, İmkânsızın Şarkısı, Sınırın Güneyinde-Güneşin Batısında, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, 1Q84, Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları, Koşmasaydım Yazamazdım, Uyku, Kadınsız Erkekler, Sputnik Sevgilim ve Tuhaf Kütüphane
Sırada Portekizli yazar Jose Saramago var. Mevcut düzenle çatışan, yazılarında virgül ve noktadan başka işaret kullanmadı. 7 yıl önce ölen ünlü yazarın listedeki kitabı Körlük.
"Haklısınız, gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek."
"Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yere çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık."
Bu satırlar sizi etkilediyse öteki kitaplarını da es geçmeyin: Kabil, Filin Yolculuğu, Kopyalanmış Adam, Mağara, Çatıdaki Pencere, Bütün İsimler, Pencere...

GÖZDEN KAÇMASIN


Listenin dışında gözden kaçırılmayacak yeni ve iyi kitaplarda çıktı.
Şimdiki Zaman Beledir; Derya Bengi'nin hazırladığı 50'li yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük, o yılların gazete ve dergi sayfalarının eşliğinde keyifli bir çalışma. Demokrat Parti'nin iktidara geldiği yıllarda Türkiye'nin halleri.. Edebiyat çevrelerinden işçilere, sanat dünyasından sokağa oradan politik ortama kadar o günün insanlarının bakış açılarıyla hacimli ve doyurucu bir fotoğraf
Tarihçi İlber Ortaylı, Türklerin Altın Çağı kitabında, Asya'nın bozkırlarından Avrupa'nın içlerine kadar ilerleyen ve dünya tarihine adını yazdıran Türklerin muhteşem yıllarını anlatıyor.
Hıfzı Topuz'un Şanlı Kanlı Yıllar kitabı, Osmanlı'nın gerilime dönemine denk gelen III. Murat ve III. Mehmet dönemlerini ele alıyor: Büyük zaferlerden sonraki büyük yenilgiler ve çöküntüler... 40 yıla sığan önemli olayların arkasındaki gerçekler roman kurgusuyla anlatılıyor.
Akademisyen ve tarihçi Özlem Kumrular verimli bir yazar. Kösem Sultan, Türk Korkusu, İslam Korkusu, Kanuni kitaplarından sonra Osmanlı Sarayı'na giriyor. Kadınlar Saltanatı'nın 16. Yüzyıldaki iki önemli ismi Nurbanu ve Safiye Sultanlar biyografileriyle Haremde Taht Kuranlar kitabında...
1001 Gece Masalları'nı kim bilmez ki; Arap kültürünün dünyaya en büyük armağanıdır. Çocukluğumuzdan beri yanı başımızdadır. Ya bir okuma kitabında, ya bir köşe yazarının alıntısında, ya da ailenin büyüklerinin dilindedir. Nice yazar çizer etkilenmiştir o külliyattan. Fantastik dünyası Batı'da sayısız sinema ve çizgi filme, kitaba konu olmuştur. Balesi sahneye konmuş operetler yazılmıştır. Doğu'daki Araplar'ın 1001 Gece Masalları'na, Batı'daki Araplar'dan yani Endülüs'ten bir karşılık geldi. Yüzbir Gece Masalları... Alman araştırmacı Claudia Ott'un bir sergide rastlayıp bulduğu eser Türkçeye çevrildi.
Bedenin gıdası deniz, kum ve güneşse, beynin gıdası da kitaplar. O halde iyi tatiller ve iyi okumalar....
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

16 Haziran 2017 Cuma

Türkiye sevdalısı İstanbul’un hafızası

90 yaşında hayata veda eden John Freely bu topraklardaki her şeye hayrandı. İnsanını ve tarihini izlemekle yetinmedi, oturup yazdı. Anadolu'nun dört bir yanını gezdi, sevgisini kitaplarla taçlandırdı

John Freely sessiz sedasız 90 yaşında hayata veda etti. Ardından kıyıda köşede birkaç yazı okudum; biri de gazetemizin yazarı Hasan Bülent Kahraman'dı.
"Bilginin zırhını kuşanmış, bilgeliğin ağırlık ve yavaşlığına kavuşmuş biriydi" diyordu...
Bu topraklardaki her şeye hayrandı. İnsanına, doğasına, tarihine bakıp izlemekle yetinmedi; arkasındaki duyguyu, düşünceyi, sevgiyi, sıcaklığı hissetti.
Selçuklu'yu, Osmanlı'yı yazdı. Anadolu'nun dört bir yanını gezdi, Türkiye'nin uygarlıklar tarihini 5 ciltlik devası bir eserle taçlandırdı.
Ancak asıl sevgilisi İstanbul'du.
Yalnızca Boğaz'ı, Sultanahmet'i, Ayasofya'yı, Galata'yı değil mahalle aralarını, çıkmaz sokakları merak etti.
Tarihi yapıları, çeşmeleri, camileri, hanları, hamamları tek tek inceledi...
Evliya Çelebi'nin izinden gitti, edebiyatımızın devleri Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi'nin yaptığı gibi şehrin her yerini adımlayıp birbirinden değerli kitaplar yazdı.
Yaşamı ilginç ve olmadık rastlantıların birbirine bağlandığı bir zincir gibi; ancak romanlarda, filmlerde tanık olunacak bir öyküydü...
Onu bu topraklara getiren de bir kitabın büyüsü oldu.
ABD'ye çalışmak için giden İrlandalı mezar kazıcısı baba ile temizlik görevlisi annenin çocuğu olarak 1926'da New York'ta dünyaya gelir. Baba işsiz kalınca annesiyle memleketi İrlanda'ya döner.
Büyükannesinin babası Thomas Ashe, İngiliz ordusunda bir asker olarak Kırım Savaşı'na (1853-56) katılır. Yaralandığında tedavi için İstanbul'a, Florence Nightingale'in Selimiye Kışlası'ndaki hastanesine getirilir. Okuma yazması yoktur ama İrlanda'ya dönmeden önce resimlerini beğendiği için bir de kitap alır. İstanbul'dan, Anadolu'dan, Suriye'den manzaraların bulunduğu 'A Pictorial Voyage Around the World' adlı 1855 baskısı kitapta, bir İngiliz gezginin Osmanlı izlenimleri yer almaktadır.
İstanbulla tanışıklığı daha çocuk yaşta eline aldığı bu kitap sayesinde olur.Liseyi terk ederek orduya katılır. İkinci Dünya Savaşı'nda Çin ve Burma'da özel bir birlikte komandoluk yapar. Savaş bittiğinde lise diploması bile yok ama özel bir sınavla üniversiteye kabul edilir.
Doktora sonrası dünyanın önde gelen üniversitelerinde Princeton'da ders vermeye başlar. Princeton'dan bir arkadaşının tavsiyesi üzerine İstanbul'a gelir ve Robert Kolej'de fizik dersleri vermeye başlar. 1970'lerde ise Boğaziçi Üniversitesi'nin kuruluş sürecine tanıklık eder ve derslerini üniversitede sürdürür. 1980'lerde dünyanın farklı kentlerinde yaşadıktan sonra 1993'te karısı ve üç çocuğuyla birlikte temelli İstanbul'a döner ve bir daha hiç ayrılmaz. Ta ki ölüm gelinceye kadar...
Boğaziçi Üniversitesi'nin iki yıl önce yaptığı söyleşisinde kendini şöyle tanıtıyordu: "Yoksul bir aileden gelen bir köylüyüm ben. Bu yüzden her zaman sokaktaki insanlarla kendimi daha rahat hissettim. Entelektüellerle aram o kadar iyi olmadı. İstanbul'da en iyi arkadaşlarım taksi şoförleri oldu. Şevket Derviş'i tanır mısınız? Hisarüstü'nde doğmuştur, çok iyi bir fotoğrafçıdır. Hala taksi şoförlüğü yapar. En iyi dostlarımdan biridir''
Ancak Türkiye'nin kültür ve sanat çevrelerinden de onlarca dostu vardır.
Aşık Veysel sazıyla, "Benim sadık yârim kara topraktır" diye çaldığında da ordadır.
Yaşar Kemal İnce Memed'i imzalayıp ona hediye ettiğinde de...
1972'de yayınlanan ilk kitabı ''Strolling Through Istanbul: A Guide to The City'' (İstanbul'u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi) bugün bile İstanbul üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerden biri olarak kabul edilir."Bin dört yüz yıl önce bir şair, bu şehir sulardan bir çelenkle çevrelenmiş diye yazmıştı. O zamandan bu zamana çok şey değişti, ama modern İstanbul hâlâ ruhunu ve güzelliğini büyük oranda onu kuşatan ve bölen sulara borçlu. Bunu belki en iyi fark edebileceğimiz yer Galata Köprüsü, bütün şehir turları da oradan başlamalı. İstanbul'da daha panoramik yerler varsa da, hiçbirinde şehrin deniz ile iç içeliği bu kadar hissedilmiyor ya da denizciliğin şehrin karakterini ve tarihini ne denli etkilediği bu kadar iyi anlaşılmıyor. Bu nedenle ziyaretçilerin şehir gezisine ilk olarak Galata Köprüsü'nden başlamasını tavsiye ederiz. Ama bunu bir İstanbullu gibi yapmalısınız, köprünün altındaki kafelerden birine oturup çay ya da rakı keyfi sürerken Haliç'e bakın, onun Boğaz'la ve Marmara Denizi'yle kucaklaşmasını seyredin."
Freely bu satırlarla başladığı kitabında birdenbire Bizans'a döner oradan Persler'e uzanır sonra keskin bir dönüşle Osmanlı'ya gelir. Ardından günümüze Cumhuriyet dönemine gelip şehrin sırrını tamamlar.
Osmanlı Sultanları içinde gözdesi dünyanın hayran olduğu Kanuni değildir, onun için Fatih'in yeri başkadır. Büyük Türk/İki Denizin Hakimi Fatih Sultan Mehmet kitabının öyküsü de uzun yıllar öncesine dayanır. İtalyan ressam Bellini'nin yaptığı portresini ilk kez 1962 yılında Londra National Gallery'de görür. Tabloyu yıllar sonra 1999'da Türkiye'de yeniden gördüğünde kararını verir. Ve kitapta böyle ortaya çıkar.
Niye Fatih Sultan Mehmed sorusuna verdiği cevap benim de tüm içtenliğimle katıldığım bir saptamadır:
"Şimdi çok konuşulan Kanuni'nin fazla özelliği olduğunu düşünmüyorum. Fatih çok daha ilginç ve üzerinde durulması gereken, döneminin çok ötesinde biri. Edirne'deki sarayda büyürken Rum ve İtalyan hocalardan eğitim görmüş. Makyavelli ondan 'bir Rönesans prensi' şeklinde bahsediyor örneğin. Venedik'ten kendi portresini ve haremi resmetmesi için Bellini'den önce başka bir ressam getirtiyor ve resimlerini beğenmediği için gönderiyor. Ama yalnızca iyi bir entelektüel değil iyi bir savaşçı da. Kanuni'nin ise iyi bir şair olmasına karşın entelektüel yanı yoktur. Hayatı da, Osmanlı'yı sürekli yeniden kurmak için ömrü savaşlarda geçmiş Fatih'e göre daha rahattır."
Ressam dostu Ömer Uluç'un "John sen İstanbul'un hafızasısın" sözleri sonuna kadar hak edilmiş bir övgüydü.
Evliya Çelebi'nin seyahatnamesini kılavuz alarak yazdığı kitabında 300 yıl sonra şehrin her bir köşesine bir kez daha uğradı.
İz TV'deki belgesel dizisinde İstanbul'u modern bir seyyah olarak gezdi.
İstanbul'dan iki sefer ayrıldı ve dayanamayıp döndü. Hasretini dile getirişi her şeyin özetidir:
"Her seferinde de hasretine dayanamadık, çok özledik bu kenti. Bu sadece benim için geçerli değil, burada yaşayan diğer tüm arkadaşlarımız da aynı durumda. Oysa hepimiz dünya görüşümüz, yaşama bakışımızla birbirimizden farklıyız, bizi ortak noktada birleştiren konu ise İstanbul'a olan sevgimiz. Bu şehir sizi kalbinizden yakalıyor ve sonsuza dek bağlıyor. Buradaki arkadaşlığı, dostluğu dünyanın başka bir yerinde bulamazsınız. Başınız derde girse bile sokakta herhangi bir kimsenin size yardımcı olacağını bilirsiniz, yalnız değilsinizdir."
Osmanlı Sarayı/ İstanbul'un Bizans Anıtları/ Cem Sultan/ Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi/Işık Doğu'dan Yükselir gibi kitapların da aralarında bulunduğu 50'yi aşkın kitabın yazarıydı.
Birçoğu yabancı dillere de çevrildi. Sait Faik Abasıyanık, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Pamuk gibi edebiyatımızın dev isimlerini İngilizce çevirmeni olan kızı Maureen Freely'nin içinden İstanbul geçen bir roman yazdığını da ekleyelim.
Bizi bize anlatan, binlerce öğrenci yetiştiren, kitaplarıyla Türkiye'nin tanıtımına katkı sağlayan bilim ve kültür adamı John Freely'nin ölümünün sessiz sedasız geçirilmesine gönlüm razı olmadı.
Geride bıraktıklarıyla her daim sevgi ve saygıyla anılacak.
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2017 sayısında yayınlanmıştır.)