Sayfalar

24 Eylül 2016 Cumartesi

"Öz tek, söz çok"

15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan. Bir yandan da şiir; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur. İnsan var oldukça şiir de olacaktır. Kendini tanımak ve çoğaltmak için...


Önce şiir vardı, sanat ve edebiyat bu kökten filizlendi... Dünyaya sevgiyle, merhametle, inançla, akılla, bakanlar şiirde huzur bulur. Sabırdır ilacı bir de dünyaya, çevreye duyarlılıkla bakmasını bileceksin. Ahmet Haşim, "Şiir, bir hikaye değil, sessiz bir şarkıdır" diye tanımlar; Yahya Kemal Beyatlı da "Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir" sözleriyle Haşim'i tamamlar.
J. Cocteau, "Ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız, ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini, ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini" diye tarifini verir. Cahit Sıtkı Tarancı da "Şiir, kelimelerle güzel biçimler kurmak sanatıdır" demiştir. Melih Cevdet Anday ise, şiiri tanımlamaya çalışmanın boşuna bir çaba olduğunu düşünür. Çünkü "Tanım akıl işidir. Şiir ise akıl dışıdır."
Şair Arif Ay ise "İnsan var olduğu sürece şiir de olacak yazı da" diyor ve ekliyor: "İnsan şiirle, yazıyla özünü çoğaltıyor. Kendini tanımaya çalışıyor ya da tanıtmaya. Öz tek, söz çok."
Ne vakit darlansam, içimde fırtınalar kopsa Edip Cansever'in dizeleri gelir aklıma... 15 Temmuz gecesi memleket ihanetle sarsılırken Mendilimde Kan Sesleri'dir içime oturan...
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar. 
O gece yaşadıklarımız daha çok taze. Zaman geçtikçe nasıl büyük bir felaketten kurtulduğumuzu anlayacağız. Bazen bir yeriniz incinir ya da kanar. Farkında bile değilsinizdir acı daha çok yenidir, hemen hissedilmez, sonra kendini gösterir. 15 Temmuz'da öyle bir geceydi, taze bir yara gibi ancak boyutu gün geçtikçe anlaşılacak derin bir mesele...
15 Temmuz bir halkın genci, yaşlısı, kadını, erkeği, yurtsever askeri ve polisiyle dünyaya ders verdiği bir gündü aynı zamanda...
Erdem Bayazıt o güzel insanları anlatıyor, "Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair" dizelerinde...
Gözlerini kırpmadan tankların altına yatan, kurşun yediğine bakmadan yaralıları taşıyan, "beni bırakın siz nasılsınız" diyen bu toprakların güzel insanlarını...
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi. 
Siyasetçiler Yenikapı'da boy gösteren yeni ruhu şiirlerle süsledi, çoğalttı. Nazım'dan Mehmed Akif'e, Ahmed Arif'ten Necip Fazıl'a alıntılar yaptılar...
Meydanlar ve TV başındaki milyonlar "bu memleket bizim" dizeleriyle duygulandı, sarsıldı ve umutlandı...
Başbakan Yıldırım'ın "bu namustur künyemize kazılmış" dizeleriyle andığı Ahmed Arif o günlerden bugüne dik durmanın ne demek olduğunu da gösterir:
Öyle yıkma kendini,  
Öyle mahzun, öyle garip...  
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda,
derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile  
Dayan iş ile.  
Tırnak ile, diş ile,  
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni. 
Rahmetli Tuncel Kurtiz'in davudi sesiyle can verdiği Ümit İlter'in şiirinde Ortadoğu'yu bataklığa çeviren emperyalizmin acımasızlığına karşı bir destan vardır:
geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız hey
türküz, kürdüz, arabız biz
sömürü, işgal, istila varsa
ya istiklal ya ölüm diyenler de vardı
varlar, varolacaklar hey
biz varken, geçit yok amerika'ya
buralarda biz varız
halkız biz
sömürü işgal istila varsa
kurtuluş kavgası olacaktır
biz halkız.

Şiir aynı zamanda; limandır, sakinliktir, huzurdur, umuttur... Sıkıntılı anlarımda hemen o limana yanaşırım.
Son sözü Sezai Karakoç söylesin:
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır 
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır 
Aşk celladından ne çikar madem ki yar vardır 
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır 
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır 
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır 
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır 
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır 
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır 
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır 
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır 
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır 
Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır 
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili.

(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Ağustos 2016 Çarşamba

İthaflarla yazılan roman!


Eski kitapların en sevdiğim yeri ilk sayfasıdır. Hızlıca kapağı çevirip bakarım, bir ithaf var mı diye...
Özlü sözler, duygulu sözler, yüreklendiren sözler, aşkla dolu sözler...
Hiç tanımadığınız iki kişi arasındaki tarif edilmez bir ana tanıklık edersiniz.
Sahaflarda gezinirken ansızın karşıma çıkıverir...
Bu kitap da öyle oldu. Editörümüz Necla'yla sohbet ederken birden kitabı gösterip, "Fikret buna bakmalısın" dedi. Ölmeye Yatmak, Fikrimin İnce Gülü, Bir Düğün Gecesi gibi unutulmaz romanların yazarı Adalet Ağaoğlu'nun eşi Halim Ağaoğlu'na ithaflarından oluşan bir kitap...
Halim Ağaoğlu, eşinin ilk kitabını ona ithaf edeceğini söylediği zaman ona verdiği yanıt bu kitabın da anlamını ortaya çıkarıyor.
Bu onların arasında özel bir anlaşmadır. Eşine "Kitaba basılmasın da, baskıdan sonra bana elle yazacağın bir ithafla kitabı armağan et" der.
Adalet Ağaoğlu çok verimli bir yazar. Öykü, deneme, roman, oyun, çeviri, mektuplaşmalar, nehir söyleşi, anı-anlatı türlerinde yazdığı onlarca kitabını (bunlara her yeni baskı da dahil) eşine ithaflarla hediye eder.
Bu kitaplar bugün Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi'ndeki Adalet Ağaoğlu Araştırma Odası'nda bulunuyor.
Tabii ki büyük bir yazarın ithafları da ona yakışır olmuş. O dönemki gündeme uygunu da var, ruh halinin seyrine göre olanı da; kimi zaman sevgi ve aşk dolu, kimi zaman sitem dolu...
Halim Ağaoğlu, "İlişkimizin o anki durumuna göre yazıyordu" diyor...
Kitaptaki ilk ithaf 1962 tarihini taşıyor. 54 yılda yüzlerce kitap ve ithaf...
Twitter'da 140 karakteri geçmeyen mesajlar gibi yazmış Adalet Hanım.
Bu kadar bilgi yeter, okuma keyfini kaçırmamak için Fikrimin İnce Gülü'nün peşine düştüm... Almanya'daki Türk işçilerinin hikayesinin anlatıldığı ve filme de çekilen roman, Adalet Ağaoğlu'nun en çok basılan, bilinen eseridir.
1976'daki ilk baskıya şöyle yazmış:
"Halimciğim, bu romanın edebiyatımıza ve insanımıza katkısında en başta senin yazarlığıma güvenin büyük payı olduğunu hep bilerek, her zaman."
4.'üncüyü 1984'te yazmış:
"O kadar çığlık! İşte ancak 4. basım sekizinci yılda. Oysa seni de nekadar yoruyorum. Hoşgör."
7.baskı 1994 yılında aynı zamanda bir evlilik yıldönümü mesajı:
"Yolların kralı Halim'e
Romanların kraliçesinden 1 yastıkta 40 yıl armağanıdır.
Dantela gibi işlediğim sevgimle."
Her baskıda birbirinden müthiş cümleler ve yıllar sonra 28. baskı 2014 Temmuz'unda:
"Birtaneceğim
bizim şu Bayram, yıllar sonra yeniden ellerinden öpmekte!..
Bugünlerde memlekette son model arabaları alıp satan bir şirketi olduğu söylenmekte, biliyor musun? Bu buluşuma karşılık senden büyük bir kahkaha beklerim."
Adalet ve Halim Ağaoğlu'nu uzun bir ömür diliyorum...
Ki bizler de daha nice ithaflardan mahrum kalmayalım...
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

9 Ağustos 2016 Salı

Osmanlı'nın izinde...


 Avrupalı bir elçinin kabulü: Divan Salonu'nda Veziriazam tarafından verilen ziyafet (1757). Ünlü Osmanlı ressamı Jean- Baptiste van Mour...

Tarihiyle haklı olarak gurur duyan bir halkın tarih bilgisinin kulaktan dolma bilgiler, hurafeler ve dizilerle sınırlı olması hazin bir durum...
Yaşadığımız topraklar ilk insanın dünya üzerinde boy gösterdiği kadim topraklar.
Kimler gelip geçmemiş ki...
Hititler, Frigler, Lidyalılar, İyonlar, Urartular, Persler, İskender, Roma, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti...
Binlerce yılın medeniyetleri de gelenekleri, görenekleri, mimarisi, yemekleri, yaşam biçimleriyle kısacası kültürüyle bugünlere kadar izler bırakarak gelmiş.
Askeri ve devlet geleneğini de unutmamak gerekir.
Bunların içinde hiç kuşkusuz en önemlisi mirasçısı olduğumuz 623 yıl boyunca dünyaya hükmeden Osmanlılar'dır...
Ancak ideolojik pencerelerden bakarak, önyargılarla geçmişi değerlendirmek büyük haksızlık ve tek kelimeyle ayıp.
Arap çöllerinden Kırım'a, Afrika'dan Avrupa'nın içlerine kadar 3 kıtada boy gösteren bir imparatorluktan söz ederken şöyle bir yutkunmak gerekir.
Ne küçümsemenin ne de abartılı övgülerin anlamı yok.
Tarih orada duruyor; yanlışları ve doğrularıyla...
Mesele aktarılanların doğru, vicdanlı bir objektiflikle ve tabii ki titiz araştırmalarla ele alınmasıdır.
Osmanlı, camidir, çeşmedir, kervansaraydır, handır, hamamdır, çarşıdır, külliyedir...
Osmanlı müziktir, ebrudur, minyatürdür, çinidir, güzel sanatlardır...
Osmanlı büyük savaşlardır, fetihlerdir...
Osmanlı, ayaklanmalar, anlaşmalar, reformlar, hesaplaşmalardır...
Osmanlı padişahtır, sadrazamdır, validelerdir, vezirdir, kadıdır, din alimidir, hukuktur, adalettir, vicdandır...
Her dine ve kültüre kucak açmış büyük emperyal bir devlettir...
Bugünlerde Ortadoğu'da yaşananlar Osmanlı'nın önemini bir kez daha göstermektedir.
Gazeteci Kerem Çalışkan da buradan yola çıkarak "Herkes İçin Osmanlı" kitabında bu soruların cevabını veriyor.
Kerem Çalışkan, kitabı herkesin Osmanlı'ya dair bilgisini zenginleştirmek için yazdığını belirtiyor ve ekliyor: Özlü, derinlikli, kompakt, neden-sonuç ilişkilerini veren temel bir Osmanlı kitabı...
Yazar, tasniflere ve kronolojiye dikkat ederek akılda kalıcı tespitlerle ilerleyerek Osmanlılar'ı basit anlaşılır bir dille anlatıyor.
Örneğin her padişah hakkında önce kişisel bilgiler sonra da dönemindeki önemli olaylar birlikte verilmiş. Kurumlar, sosyal yaşam, gündelik hayat, Ramazanlar, kültürel aktörler, el sanatları, dini inanç- azınlıklar, ayrıntılı ancak gereksiz tefferuatlara girilmeden aktarılmış.
Osmanlı'daki meslekler bölümüne ya da ABD'ye giden Blue Jean'ın öyküsüne bir göz atın ne demek istediğimi anlayacaksınız...
Osmanlı kılavuzu, rehberi gibi okunabilen kitabı Google'la büyüyen nesil de çok sevecek yazın kumsalda tarih okumak isteyenler de...
Kısacası Herkes İçin Osmanlı...
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Haziran 2016 Cuma

Her kitabın bir kokusu vardır...


İlk kez bir kitabın kokusunu duyduğumda “Acaba insan sevdiği şeylerin kokusunu mu duyar?” diye düşünmüştüm. Büyüdükçe anlayacaktım, gerçekten öyleydi...


Paketten iki kitap çıktı.
İkisi de Aşk-ı Memnu. Biri orjinal metin diğeri günümüz Türkçesiyle...
Her zaman olduğu gibi kitabın kokusunu duydum kapağını çevirmeden.
Türk edebiyatının çınarı Halid Ziya Uşaklıgil'in ölümünün 70. yılında Can ve Everest yayınları iki başyapıtını (diğeri Mai ve Siyah) yeni ve eski olarak bastı.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Halid Ziya'ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikâye yazmaya hevesli insanlardır" dediği Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su ilk olarak Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edildikten sonra 1900'lerin başında kitap olarak yayımlanmış.
Ve günümüze kadar onlarca baskı yapmış.
Aşk-ı Memnu'yla ilk karşılaşmamızı hatırladım, ortaokulda Türkçe dersi ödevimiz Çalıkuşu'nun özetini çıkarmaktı. Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nda Reşat Nuri Güntekin'in kitabını ararken ona rastladım. Kapağı yıpranmış, yer yer yırtılmıştı.
(Çok geçmedi TRT'de dizisi de yayınlanacaktı. Müjde Ar'ın başrolündeki oynadığı dizi büyük sükse yapmıştı.)
İlk kez kitabın kokusu olduğunu orada hissetmiştim. Tuhaftı çok anlam verememiştim acaba insan sevdiği şeylerin kokusunu mu duyardı.
Büyüdükçe anlayacaktım: gerçekten öyleydi...
Sahaflar ve eski kitaplar hayatımın bir parçası oldu, bir dönem izin günlerimi orada geçirirdim.
Cilt cilt, yaprak yaprak, dizi dizi kitaplar...
Eski resimler, gravürler, tıpkı basımlar, orjinal basımlar.
Bir aile kütüphanesinden sahipsiz kalmış ya da hayırsız evlatların, torunların gözden çıkardığı canım kitaplar...
İlk sayfalarda birbirinden değerli sözler. Doğum günü, hatıra ya da çok değişik nedenlerle hediye edilmişler...
Tarihler 1940'ların, 60'ların, 70'lerin değişik takvim yapraklarına rastgelirdi...
Bir öğlen Kadıköy'deki daimi mekanımız Akmar Pasajı'nın ikinci katında Murat Abi'nin Sahaf dükkanına uğradım.
Murat Abi'nin elinde Osmanlıca bir hatıra defteri yanındaki biriyle günümüz Türkçesi'ne çeviri yapıyorlardı. (Satın aldığı bir aile kütüphanesinden çıkmıştı)Sessizce bir kitap yığının üstüne oturdum ve huşu içinde dinlemeye başladım.
Yıl 1915, Osmanlı subayının Çanakkale cephesindeki günlüğü...
"Bugün bulgur, hoşaf yedik.. Yanımda bir bomba patladı, kemik parçaları her yanımızda" diye gidiyordu...
Yine o koku gelirdi...
Murat Abi cumartesi günlerinde konuklarını ağırlardı.
Tarihçi Alpay Kabacalı, Selahattin Hilav'in kardeşi Necmettin Bey, gazeteci, yazar ve sufi müziğin üstadı neyzen Nezih Üzel, yazarlar, çizerler o küçücük dükkana sığışırdık.
Beni onlarla tanıştıran tarihçi arkadaşım Melih Şabanoğlu'yla grubun en gençleri olarak arkada ya ayakta ya da kitapların üstüne tünerdik.
Doyumsuz sohbetler arasında bir kitap çıkarırdı Murat Abi, elden ele gezen kitabın hikayesi başlardı sonra. Eskiler birinin eline değerli bir kitap geçti mi "kitap ziyaretine gidermiş."
Ben yine o kokuyu duyardım. Yalnızca o kitaba özgü, çok eskilerden gelen bir koku sanki...
Şimdilerde önce Kadıköy'de daha sonra Moda Sineması pasajında sahaf dükkanı açan karikatürist arkadaşım Zafer Temoçin'in dükkanında alıyorum soluğu..
Kitap dağlarının arasında sohbet ederek, müşterilerle diyalogları izlerim.
Şurada Toltsoy'un Savaş ve Barış'ı orada Nazım'ın Memleketim'den İnsan Manzaraları, beri yanda Gogol'un Ölü Canlar'ı.. Red Kitler, Tentenler, Yüzbaşı Volkanlar, eski dergiler...
Her birinin kokusu vardır.
Yıllar ötesinden gelir..
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

Bir kez daha: Kutülamare zaferdir


Kutülamare Savaşı üstüne kopan tartışmalar tarihimizi de ideolojik kavgalara feda ettiğimizi gösterdi. Savaşın bir yenileni bir de kazananı olur.
Osmanlı 1. Dünya Savaşı'ndaki Irak cephesinde önemli bir zafer kazanmıştır.
Diğer büyük zafer de Çanakkale'dedir.
Doğrudur, İngilizler'e karşı verilen mücadelede kazanılan savaşın sonucunda bu bölgeler masa başında yitirilmiştir.
Ancak bu iki cephedeki savaşı Osmanlı'nın kazandığı gerçeğini değiştirmez ki...
Zaten Kutülamare 1952'ye değin kutlanagelmiş NATO'ya girdikten sonra İngilizler'in baskısıyla vazgeçilmiştir.
Bu tartışmayı Meclis'in kurulduğu 23 Nisan'la karşı karşıya getirmek de hiç doğru değil.
İkisinin de değeri farklıdır ve tarihimizin altın sayfalarındandır.
Mart sayısında Unutulan Zafer'in 100. yılı başlığıyla Kutülamare'den uzun uzun söz etmiştik.
O günlerin tanıklarının yazdığı dört kitabı da tanıtmıştık.
Kutülamare kahramanı Halil Kut Paşa'nın Hatıraları, İngiliz komutan Charles Townshend'ın Mezopotamya Seferim, İstihkam subayı mühendis YüzbaşıSandes'in anıları ve İsmail Bilgin'in Osmanlı'nın Son Zaferi....
Şimdi elimizde bir kaynak daha var.
İngiliz askeri tarihçi Nikolas Gardner'in Kutülamare: Mezopotamya'da Bir Savaş kitabı İngilizler'in gözüyle Osmanlı'nın zaferini anlatıyor...
Tartışmalara ışık tutması dileğiyle...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2016 sayısında yayınlanmıştır)

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Son Sultan'ın sırları...


Osmanlı'nın son padişahı Vahdeddin ihtişamlı imparatorluğun en trajik sultanıdır.
Devletin çöküşüne tanıklık etmiş 600 yıllık görkemli bir imparatorluğun işgaliyle karşı karşıya kalmıştır. Suçlu ilan edilmiş ve borç içinde gurbet ellerde son nefesini vermiştir.
36 padişah içinde en acı sonu hiç kuşkusuz o yaşamıştır. Tahttan indirilenler, boğdurulanlar, zehirlenenler, savaş kaybedenler olmuştur. Ancak Vahdeddin işbirlikçi damgası bir yana gurbet ellerde son nefesini vermiştir.
Cenazesi bir ay ortada kalmış ve binbir zorlukla uzun bir yolculuktan sonra toprağa verilebilmiştir.
Vahdeddin hakkındaki iddialar ve üzerindeki sis perdesi yeni belgeler ve kitaplarla dağılıyor.
Tarihçi ve gazeteci Murat Bardakçı, Şahbaba kitabıyla önyargıları yıkıp Vahdeddin'in gerçek hikayesini anlatmıştı.
Prof. Mete Tunçay, "Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdeddin'in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez. Bu, cumhuriyetin kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız" derken, Prof. Mim Kemal Öke'ye göre Vahdeddin ne haindir ne de Milli Mücadele'yi başlatan gizli kahramandır.
İtalyan tarihçi Riccardo Mandelli de bu tartışmaya "Son Sultan-Osmanlı İmparatorluğu'nun San Remo'da Ölümü" kitabıyla dahil oldu.
İtalyancası 2011'de basılan kitabın Türkçe çevirisi 5 yıl sonra Timaş Yayınları tarafından basıldı.
Kitabın önsözündeki "Eğer Sanremo Devlet Arşivi'nde bir tomar rastgele derlenmiş adli belge ile birlikte 6.35 mm'lik bir mermi içeren mavi zarfı bulmamış olsaydım, bu kitap biraz zor yazılırdı. Belgelerdeki soruşturmanın konusu, 14 Mart 1924 tarihinde Villa Nobel'de, kafatasına söz konusu mermi saplanmış halde bulunan Sultan Vahdeddin'in özel doktoru Reşad Paşa'nın ölümüydü" açıklaması polisiye roman gibi bir algı yaratıyor.
Ancak kitap 1900'lerin başından 1938'lere hatta günümüze kadar uzanan ayrıntılı bilgi ve belgelerle dolu.
Ülkesinde tarihi felsefe dersleri veren Mandelli, İtalyan arşivlerindeki titiz çalışmasında Son Sultan Vahdeddin'e yazılan ilaçların ayrıntılı reçetelerini dahi veriyor.
Yazar, bir kişinin hikayesine odaklanırken arka plandaki büyük resmin de hakkını veriyor.
Vahdeddin'i trajik sona götüren gelişmeler hem Osmanlı hem de Batı'daki gelişmelerle aktarılıyor. İttihatçı Paşalar Enver, Talat, Cemal'den İngiliz başbakanlara oradan Anadolu'daki bağımsızlık mücadelesine Mustafa Kemal'e kadar uzanıyor.
Yazışmalar, büyükelçilerin telgrafları, gazeteler de çıkan yazılar, romanın öyküsüne ustaca yerleştirilmiş.
12 Kasım 1922'de İstanbul'u terk eden Son Sultan'ın son gününü anlatırken yaptığı gibi birçok yerde tarih anlatımlarının içine tasvirler yaparak tempoyu ve ilgiyi yüksek tutuyor.
Gemiyle önce Malta'ya bir süre sonra Mekke'ye giden Vahdeddin ve ailesinin son durağı İtalya'nın San Remo şehri olacaktır.
Sultan aslında Lozan'ı istemektedir o sırada da Türkiye Büyük Millet Meclisi adına işgalci güçlerle konferans yürütülmektedir.
Böylesi tesadüflerin yanısıra Vahdeddin'in özel doktoru Reşad'ın intiharı ve maiyetindeki Zeki Bey'in bu olayla ilgili tutuklanmasının İtalyan polisi ve mahkemesinin zabıtları da kitapta önemli ayrıntılar olarak yer alıyor.
Mandelli, ülkesi İtalya'nın o dönemki siyasi atmosferini de es geçmiyor.
Faşist Parti'nin lideri Mussolini'nin ülkesinde ikamet eden Son Sultan Vahdeddin'e ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'e bakışını da belgelerle aktarıyor.
Bugün Ortadoğu'da yaşanan savaşların, göçlerin, acıların 100 yıl önce emperyalist devletlerce nasıl kotarıldığı belgeleriyle aktarılıyor. Musolli'nin özellikle Musul petrolleri için verdiği mücadeleyi ve İngiltere tarafından nasıl boşa çıkarıldığı da gözler önüne seriliyor.
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

Saray ressamı Fausto Zonaro'nun İstanbul'u...


Devlet adamı, asker, ressam, müzisyen, yazar tarihe mal olmuş değerli insanların hikayesi ilgi çekicidir. Derslerle doludur ve geleceğe de ışık tutar.
Köşenin ikinci kitabı da yine Osmanlı ve İtalya esintileri taşıyor.
Orhan Bahtiyar "Ateş Kırmızısı" kitabında İstanbul rüyasıyla Osmanlı başkentine gelen İtalyan ressam Fausto Zonaro'yu anlatıyor.
Hayran olduğum resimleri o günlerin Osmanlı hayatına ilişkin en değerli eserlerdir.
Böyle bir dönemi romanının konusu yapan yazar, kurgu ve tasvirlerle kitabı keyifle okutuyor.
İtalyan gazeteci Edmondo De Amicis'in kitabında İstanbul'u vapurla giriş bölümü şaheserdir.
Bir gemicinin "İnanın bana beyefendi, İstanbul'a güzel bir sabahta varmak, bir insanın hayatındaki en büyük anlardan biridir" sözlerini aktaran Amicis o anı şöyle anlatır:
"Baktım ve hayret dolu bir çığlık attım. Devasa bir silüet, uzun boylu ve hiçbir ağırlığı yokmuş hissi veren, sislerin arasında bir "tepenin zirvesinden yükselerek muhteşem bir şekilde göğe doğru yuvarlanan, gümüşi noktaları güneşin ilk ışınlarıyla parıldayan dört zarif, azametli minarenin ortasına kondurulmuş bir kütle: Ayasofya. Sis dört bir yanda aralanıyor ve gediklerinin arasından camiler, kuleler, yer yer yeşil alanlar ve üst üste binmiş evler parıldıyordu. Biz yolumuza devam ettikçe şehir de ayaklanıyordu sanki. Dalları olmayan dev palmiye ağaçlarından oluşan bir koru gibi bir arada toplanmış başka devasa kubbeler ve minareler de büyük bazilikanın önünde ve çevresinde parlamaya başlamıştı."
Daha sonra geçenlerde kaybettiğimiz ünlü yazar Umberto Eco da Amicis'in izinden giderek İstanbul'u yazacaktı.
Orhan Bahtiyar'da bu geleneği sürdürerek ressam Zonaro'nun İstanbul'a gemiyle girişini çok güzel anlatmış.
Yirmi yıl kaldığı İstanbul'da 2. Abdülhamid'in saray ressamlığına kadar yükselen Zonaro kitabın tanıtımında da aktarıldığı gibi "Osman Hamdi Bey gibi dönemin ünlü isimlerinin, büyükelçilerin, padişahın yakın çevresinin, Avrupa kültürüne hakim İstanbul beyefendilerinin, İttihat ve Terakki liderlerinin yanısıra sıradan tulumbacılarla bile yakın dostluklar kurmuştu, ki bu alışılmadık dostluklar onu Ayasofya'nın derinliklerinde bilinmeyen bir odaya kadar sürükleyecekti."
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2016 sayısından yayınlanmıştır.)