Sayfalar

31 Aralık 2009 Perşembe

Mutlu yıllar


İki bin yılı yaklaşırken tuhaf duygular içindeydim...
Bir yüzyılı devirip yenisine tanıklık etmek ne müthişti. Tabi matematiksel olarak gerçek 21. yüzyıl 2001 yılında başladı ama olsun, 2000 gelmişti işte. Ve üstünden göz açıp kapayıncaya kadar 9 yıl geçmiş bile.
Bir Alevi türküsü hayatın nasıl geçtiğini çok güzel özetler:
"Ömür bir nefes derinden."
Bütün mesele o derin nefesi nasıl alıp nasıl verdiğin.
Ve dahi nasıl kullandığın.
Mutlu ve sağlıklı yıllar olsun.
Gönlünüzce ve sevdiklerinizle...
Nazım Hikmet'i de anarak...

BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

23 Aralık 2009 Çarşamba

55 yıl aynı yerdeydi


Abdülkadir Yücelman ya da Cumhuriyetçilerin Abdül Abi'si de aramızdan ayrıldı.
 Bazı kişiler vardır, o kurumun demirbaşı gibidir. Yıllar geçer, hükümetler yıkılır, darbeler olur, dünya düzeni sarsılır.
O ordadır hep ordadır...
77 yaşında ölen Abdül Abi'yi Cumhuriyet'in kapısından girdiğim 1987 yılının Temmuz ayında tanıdım. 1954'te başladığı meslek hayatının ben tanıdığımda 33. yılını dolduruyordu. (Aslında daha önce arkadaşım Sanlı Ergin'e ziyarete gittiğimde de görürdüm ama tanışıklığım o zaman başladı.)
Bugün basın dünyasında önemli yerlere gelmiş birçok isim onun yanında yetişmişti.
O günlerde spor servisinde olan birçok kişiyle farklı yerlere dağılsak da bir yerlerde karşılaştığımzda o günleri hala yad ederiz.
Ben onunla çalışmadım ama sık sık odasına inip ettiğimiz sohbetleri, her katta televizyon olmasına rağmen önemli maçları onun servisinde çığlıklarla izlediğimizi unutmam mümkün mü.
Ve Abdül Abi'nin kendine özgü kahkahası..
Onu son görüşüm 2005 yılındaydı. Olimpiyat Stadı'nda oynayan Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası'nın finalinde birden karşıma çıktı.
 Milan-Liverpool maçı için ikimiz de protokol tribününde aynı yere düşmüştük. Ancak yerimizi bir türlü bulamıyorduk.
Yeni by-pass olan Abdül abi, koluma girdi, o buz gibi havada dimdik merdivenleri indik çıktık. Çok özel konuklar ve üst düzeyde koruma yüzünden tam bir saat kimse bize yardımcı olamadı. Yerimizi bulup içeri girdiğimizde maçın başlamasına 15 dakika kalmıştı...
Abdül Abi 55 yıl boyunca (kısa bir ayrılık dışında) aynı kurumda Cumhuriyet'te gazetecilik yaptı. (Şimdiki hırs ve ihtiras dolu gazetecileri görünce nasıl şaşırıyorum...
Hep gözleri başka yerlerde, elindekiyle yetinmek bu kadar mı zor acaba... Aslında onlara da hak vermek gerek, bu acımasız ve adaletsizlik üzerine kurulan sektörde pırıl pırıl birçok kişi eziliyor biliyorum. Ama yine de sabır ve tevazu gerek..)
Abdül Abi 55 yıl boyunca yaptığı gibi yine haber kovalarken yaşamını yitirdi.
Allah rahmet eylesin.

Kıblemiz insandır bizim


Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin ölümünün 736. yıldönümü 17 Aralık'taydı. Mevlana, Allah'a yürüdüğü o günü bir vuslat yani kavuşma olarak tanımlar. Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. Öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Bu yüzden ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu.
Konya'daki törenlerde yapılan konuşmalardan medyadaki yorumlara kadar ne güzel sözler edildi. Mevlana'nın sözlerinden alıntılar yapıyorlardı.
'O sözlerin bir tanesi bile hayatımızda yer etseydi her şey ne kadar farklı olurdu' diye düşünürken yakaladım kendimi...
Mevlana'nın yüzyıllar aşan çağrısını bu kadar dillendiren siyasetçi, işadamı, eğitimci, yazar, çizer ve vatandaşın hali nicedir...
Hayatın her alanına sızmış o zalimlikte neyin nesidir acep.
İşte Mevlana'nın 7 altın öğüdü...
Döne döne okumak ve bir an durup düşünmek için...
*Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
*Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
*Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
*Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
*Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
* Hoşgörürlükte deniz gibi ol
* Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol

13 Kasım 2009 Cuma

Bir İstanbul Masalı

Fausto Zonaro.... Galata Limanı

"İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş..."

"Baylar yarın sabah şafak sökerken İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz..."
İtalyan gazeteci Edmondo De Amicis'in vapuru Marmara Denizi'nde ilerlerken kaptan bekledikleri müjdeyi işte bu sözlerle verir. O geminin yolcuları arasında Ruslar, İngilizler, İtalyanlar, Yahudiler, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler, Müslümanlar vardır.
Onlarda da bir heyecan dalgası yaratır bu sözler...
İstanbul'u görmek... Şehrin ilk silüetlerinin tadını çıkarmak...
De Amicis bu sözden sonra hiç uyuyamadığını heyecandan ne yapacağını bilemediğini yazıyor kitabında... Ve sonra İstanbul'u anlatan onlarca gezginin anılarını tek tek anımsıyor...
"İstanbul insanda en ufak bir şüphe uyandırmaz; en tedbirli yolcular bile, orada herhangi bir hayal kırıklığı yaşamayacaklarını bilirler... Söz konusu olan nostaljik anılar ya da alışagelmiş bir hayranlık değildir. Bu, önünde şair ve arkeologların, büyükelçilerin, dükkan sahiplerinin, prenses ve denizcilerin, kuzeyin ve güneyin evlatlarının hayretle eğildikleri, evrensel ve egemen bir güzelliktir. Bütün dünya, buranın yeryüzündeki en güzel yer olduğunu düşünür."
Amicis bu ünlü övgüleri tek tek sıraladaktan sonra gemi mürettebatına yani onun deyimiyle sıradan insanlara soruyor. Böyle insanların kelimeler yetersiz kaldığında hayretlerini göstermekte kullandıkları ağır ve abartılı jestlere sığındıklarını aktarıyor.
Başdümenci son noktayı koyuyor:
"İnanın bana beyefendi, İstanbul'a güzel bir sabahta varmak, bir insanın hayatındaki en büyük anlardan biridir."
Fakat sis vardır, yoksa yanıp tutuştuğu hayali gerçek olamayacak mıdır?
Kaptan, siste bile başka güzeldir der ama ya o kuşku..
Adalar geçildikten iki saat sonra ilk silüetler görülür ama bir şey ifade etmez...
Sonrasını Amicis anlatıyor:
Baktım ve hayret dolu bir çığlık attım. Devasa bir silüet, uzun boylu ve hiçbir ağırlığı yokmuş hissi veren, sislerin arasında bir "tepenin zirvesinden yükselerek muhteşem bir şekilde göğe doğru yuvarlanan, gümüşi noktaları güneşin ilk ışınlarıyla parıldayan dört zarif, azametli minarenin ortasına kondurulmuş bir kütle: Ayasofya. Sis dört bir yanda aralanıyor ve gediklerinin arasından camiler, kuleler, yer yer yeşil alanlar ve üst üste binmiş evler parıldıyordu. Biz yolumuza devam ettikçe şehir de ayaklanıyordu sanki. Dalları olmayan dev palmiye ağaçlarından oluşan bir koru gibi bir arada toplanmış başka devasa kubbeler ve minareler de büyük bazilikanın önünde ve çevresinde parlamaya başlamıştı."
Sonra bütün haşmetiyle Topkapı Sarayı, ardından Galata ve Pera hemen arkada Üsküdar, az ötede Kadıköy...
Ve işte orada elinizi uzatıp tutacak mışsınız gibi Haliç...
Amicis bütün bunları öyle anlatıyor ki, nefesiniz kesiliyor...
Ve sonra bir çağrı yapıyor. Öyle bir çağrı ki kıskançlık yanında ne kelime:
"Krallar, prensler, hükümdarlar, zenginlik ve talihle kutsanmış hepiniz, size nasıl acıdım bir bilseniz: O anda güvertedeki yerim, sizin bütün hazinelerinizin bir araya gelmesinden bile daha değerliydi. Gözlerimin önündeki manzarayı, bir imparatorluğa bile değişmezdim."
Ah unutmadan bu satırlar İtalyan gezginin 1874 yılındaki seyahatinden.
Ne değişti ki İstanbul böyledir işte yüzyıllar geçse de her haliyle sarıp sarmalar. Aynı görüntüye, silüte; günün farklı saatlerinde, farklı mevsimlerde baktığınızda her zaman ilk kez bakmış gibi olursunuz.
Ya İstanbul'un ruhuna girmek... Arkeolojik bir kazı yapar gibi keşfetmek...
O da sizi bekliyor...
Yazımıza eşlik eden Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun şiiriyle son noktayı koyalım:
"İstanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar"

İSTANBUL'UN GELECEĞİ

De Amicis yüzyıllar öncesinden İstanbul'un güzelliğini kaybedeceğini tasvir ediyor. Yemyeşil Bakırköy'ün doğal tarih müzesine dönüşeceğini varsayıyor. Ne bilsin oraların böyle bir taş yığınına döneceğini...
"Valide Sultan köprüsünden İstanbul'u seyrederken aklıma sıklıkla aynı soru geldi: Acaba bu şehir bir iki yüzyıl içinde ne hale gelecek? Çok yazık... Güzelliğin modern medeniyet kurban edilmesi süreci o zamana kadar çoktan tamamlanmış olur. İstanbul'u gelecekteki haliyle görebiliyorum, yeryüzünün en güzel şehrinin kalıntıları üzerinde, Doğu'nun Londrası, kesvetli ve tehdiktar bir görkemle yükselecek. tepeler bir hizaya gelecek, korular kesilicek, parlak renklere boyalı evlerin yerinde yeller esecek, ufuk her taraftan yüksek ve sert hatlı apartman bloklarıyla kapanmış olacak, işçilerin konutları ve atölyeler binlerce fabrika bacası ve çan kulesinin arasında tek tük kalacak. Uzun, düz ve düzenli caddeler İstanbul'u ızgara gibi on devasa semte bölecek, telgraf telleri, gürültülü kentin çatıları üstünde, tıpkı kocaman bir örümcek ağı gibi, çaprazlar örecek, Valide Sultan köprüsünün üstünden gün boyunca silindir şapkalar ve kasketlerden oluşan siyah bir sel akacak, Topkapı'nın gizemli tepesi bir zooloji parkına, Yedi Tepe kalesi bir hapishaneye, Hepdomon (Bakırköy) bir doğal tarih müzesine dönüşecek. Hepsi biraraya gelince sonuç sımsıkı, geometrik, faydalı, gri ve çirkin bir şehir olacak. Kocaman karanlık ve daimi bir bulut Trakya'nın güzel ve artık ne dindarların dualarının, ne aşıkların şefkatli bakışlarının ne de şairlerin şarkılarının yükselmeyeceği göğünü örtecek... Bu imge gözümün önünde canlanınca, kalbim ağırlaşıyor, ama sonra kendimi şu düşünceyle teselli ediyorum: Kimbilir belki de yirmibirinci yüzyılda balayını bu şehirde yapacak bir İtalyan gelin 'İstanbul'un bu kadar değişmesi ne kadar yazık olmuş. Büyükannemin dolabında rastladığım kurtçukların yediği o kitapta anlatılan şehirle hiç alakası yok' diye haykırmaz."

4 Kasım 2009 Çarşamba

Diyarbakırspor başkanı himmet mi bekliyor?

Diyarbakırspor, Gaziantepspor'a dış sahada yenildikten sonra başkan hemen oracıkta yönetim kurulunu toplayıp kararını verdi: "Takımı ligden çekiyoruz, Galatasaray maçına çıkmayacağız. Blöf yapmıyoruz, ırkçı sloganlar durmadıkça oynamayacağız."
Düşüncemizi sonunda değil hemen söyleyelim:
"Sayın başkan bu kararı almak sizi de yönetim kurulunuzu da aşar."
Nitekim eğrisi doğrusuna geldi ve karar geri çekildi.
Üstelik maç çok temiz geçmiş, hakem hatalı değil, Diyarbakırspor son dakikalarda iki golle maçı kaybetmiş...
Maç sonrası tartışma çıktıktan sonra bir grup slogan atmış hepsi bu...
Olan biteni anlamak aslında çok zor değil?
Diyarbakırspor Başkanı himmet bekliyor. Sporun ve mücadelenin hakkını vermek yerine "mağduru oynamak" istiyor.
Evet, bu kadar net...
Doğru, Başkan çok zor koşullarda bir takım yarattı, iki günde ortaya çıkan takımın parası ödenmiyor... Uçan kuşa borçları var... Üstelik gidilen her yerde ki... Bu yıllardır böyle, ırkçı sloganlarla karşılanıp terörist muamelesi yapılıyor...
Ama bir dakika...
Türkiye artık eskisi gibi tepkisiz değil...
Çok değil bir ay önce Bursaspor maçında Diyarbakırspor'a yapılan çirkin saldırı, Türkiye'yi ayağa kaldırdı.
Köşelerde, "Diyarbakır ligde istemiyorsanız Türkiye'de istemiyorsunuz"la başlayıp "Bu ülkenin mozaiğini bozmayın"a varan birbirinden sağduyulu sesler yükseldi. Uğur Dündar, Diyarbakırspor formasıyla ana haberi sundu. CHP Genel başkanı Baykal, Diyarbakırspor formasıyla memleketi Antalya'da maça gitti. O hafta Diyarbakır'la maçları olan kulüp başkanları yeşil kırmızı forma giydi.
Başkan açık oturumlara davet edilip konuşturuldu. Bu aslında ona ve Diyarbakırspor'a sahip çıkmak demekti...
Sözü yine buraya getirmek üzere şöyle 13 yıl önceye bir dönelim..
1996 yılının 25 Mayıs'ı... Birinci lige yükselecek üçüncü takımı belirleyecek maçta Diyarbakırspor ve Zeytinburnuspor, Ankara'da play-off maçı oynuyor. Ertesi sezon Galatasaray'a gelecek Ümit Davala'da Diyarbakır forması giyiyor.
İstanbul'dan gidip izlediğim maçta Zeytinburnuspor, Diyarbakırspor'u 1-0 yenip birinci lige çıkıyor. Basın tribününde Emin Çölaşan da var. Ve ertesi gün Hürriyet gazetesindeki köşesinde "Diyarbakırspor'un bir şekilde birinci lige çıkarılması gerektiği, bunun terörle mücadelede çok önemli olduğu" şeklinde bir yazı yazıyor. TV'lerin ana haber bülteni ve gazetelerin birinci sayfası Diyarbakırspor'un durumunu tartışıyor.
Ortam o kadar sevimsiz ve spordan uzaklaşıyor ki dayanamayıp o günlerde Cumhuriyet gazetesinde "Generalin himmeti ve Diyarbakırspor" başlıklı bir yazı yazmıştım.
12 Eylül darbesinin generali Kenan Evren'in isteğiyle Türkiye Kupası'nı kazanan Ankaragücü'nün birinci lige çıkarılmasını örnek gösterip "bunu mu istiyorsunuz" demiştim.
Oysa 1970'li yıllarda birinci lige çıkan Diyarbakırspor, Doğu ve Güneydoğu'nun tek temsilcisi sıfatıyla inanılmaz bir sempati toplamıştı. "Yeşil kırmızı Şarkın yıldızı" sloganıyla İstanbul'da üç büyüklerle oynadığında taraftarı İnönü Stadı'nın yarısını doldururdu.
Şimdi yıllar sonra aynı soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten istenen bir himmet mi?
Eski Yunan'da sporcu yere düştüğü zaman topraktan aldığı güçle doğrulur ve mücadeleye yeniden başlarmış...
Başkan Çetin Sümer, sporun ve onun verdiği gerçek değerlerin içinden kalmalı...
Akıl aldığı, yolundan gitmeye çalıştığı kişileri de iyi seçmeli...
Spora "Kazanmak için her yol mübahtır" felsefesiyle bakan memleketlisi Aziz Yıldırım'ın yerine Diyarbakır'ın yetiştirdiği ünlü ozan Ahmed Arif'e kulak versin...
"Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol.
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni."

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim 1923: Ahmed'ini arayan ana


Cumhuriyet'in 86. kuruluş yıldönümü için bir şeyler söylemek istiyordum ki... Sevgili arkadaşım Melih Şabanoğlu'nun yazısını gördüm... Bugünlere dair çok mesajı olan bir yazı...

Falih Rıfkı Atay. Büyük savaşların birincisi patladığında henüz 20 yaşında idealist, kalemi kuvvetli bir İttihatçı’ydı Falih Rıfkı. O da her okumuş Osmanlı genci gibi askere yazıldı seferberlik ilan edildiğinde. Harbiye Mektebi’nde (bugün İstanbul Harbiye’deki Askeri Müze Binası) yedek subay (ihtiyat zabiti) eğitimi görürken Kudüs’teki 4. Ordu karargâhına tayin edildi, ordu komutanı Cemal Paşa’nın ısrarıyla.
Aynı zamanda Bahriye Nâzırı da (Denizcilik Bakanı) olan 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa iktidardaki İttihat Terakki’nin en etkili üç paşasından birisiydi, Enver ve Talât Paşalar’la birlikte. Cemal Paşa’nın özel kaleminde çalışırken Süveyş Kanalı’ndan Hicaz’a, Lübnan’dan Şam ve Halep’e kadar bütün Suriye Cephesi’ni gezdi, dolaştı komutanıyla birlikte.
“Karargâhın içinde “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e gözyaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.
Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk.İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine allahaısmarladık!
Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşiyor.
Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir.
Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Haleb’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun , boş ve terkedilmiş vatan parçasının üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, bırakılırsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüzbinlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.
İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i, yüz bin Ahmed’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor.
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa Ahmed’ini görsen ona da soracaksın:
- Ahmed’imi gördün mü?
Hayır. Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu’ya, Batı’dan, Doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed’ini soruyor… Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed….
Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek…”
Falih Rıfkı Atay, 1918 Ekimi’nde bozgun havası içinde Şam’dan İstanbul’a dönerken gördüklerini böyle aktarmıştı adını Kudüs’te görev yaptığı karargâhın bulunduğu Zeytin Dağı’ndan alan kitabında.
Cumhuriyet 86 yıl önce Ahmed’in, yüz bin Ahmed’in harcanmaması için ilan edilmişti. Ahmed’le ne kazanacağımızı anasına anlatmak için. Ahmed’in anasına onu övündürecek bir haber verebilmek için.
Ama. Onca sene geçti aradan ama, hâlâ veremedik galiba Ahmed’ini, Ahmedler’ini arayan anaya, analara onları övündürecek bir şey.

25 Ekim 2009 Pazar

Nice yıllara...


Bugün 25 Ekim, oğlumun doğum günü... Artık büyüdü 13'ü bitiriyor, fotoğraftaki gibi sıra dışı olsun. Kitapları, doğayı, müziği, insanları sevsin.. Saygılı ama haksızlık karşısında da bükülmesin....
Ona Bülent Ecevit'in çevirisiyle Rudyard Kipling'in Adam Olmak şiirini armağan ediyorum...

Çevrende herkes şaşırsa,
Bunu da senden bilse,
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
Hem kendine güvenirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan,
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana,
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
İkisine de vermeyebilirsen değer,
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
Kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
Koyulabilirsen işe yeniden,
Döküp ortaya varını yoğunu,
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
Direncinden başka bir şeyin kalmasa da,
Herkesin bırakıp gittiği noktada,
Sen dayanabilirsen tek
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen,
Unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
Dost da düşman da incitmezse seni
Ne küçümser ne büyültürsen çevreni
Her saatin her dakikasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyi ile dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Öğreten güzel adam için...


1980 darbesinin karanlık yıllarıydı. Üstünden 5, 6 yıl geçmişti. O günlerde bir ışık gibiydi Ünsal Hoca... Bir anda ortaya çıkmış haktan hukuktan, özgürlükten söz etmeye başlamıştı. "Kör olmayın" diyordu "çevrenize iyi bakın ve anlayın." İletişim kavramını onunla pekiştirdik biz. Bahariye Moda Sineması'ndaki bir panelde salonun tıklım tıklım halini hatırlarım, sarı bir kazak vardı üstünde... Makaleleri, konuşmaları, kitapları, çevirileri bizim gibi daha 20'li yaşlarının başındakiler için bulunmaz bir nimet gibiydi. Zihnimizi açıyordu, gelecek aydınlık oluyordu. Okuyorduk, tartışıyorduk ve inanıyorduk...
Prof. Ünsal Oskay'ın ölüm haberini aldığımda işte bunları düşündüm... Ve onun şahsında o zor günlerde müziğiyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla, dürüstlükleri ve onurlarıyla dimdik duran eğilip bükülmeyen nice değerli insanı anmak istedim..
Oskay'ın gazeteci oğlunun dokunaklı ve anlamlı veda yazısının finali çok ama çok anlamlıydı:
"Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, ondan tek bir isteğim var. Babamı Melville'in, Cervantes'in, Ece Ayhan'ın, Aşık Veysel'in, Baudelaire'in, Walter Benjamin'in yanına götür. Babamın başını okşasınlar. Ona sarılsınlar..."

Terim'in istifası: Şeyh uçmaz, müritleri uçurur


Fatih Terim en sonunda ayrıldı. Ayrılmalıydı çünkü milli takımda misyonu bitti. Aslında farkında değil ama Türkiye'ye döndüğünden beri  sürekli düşüyor. 2002'de Galatasaray'ın başına geçtiğinde basın toplantısında gözlük sapını ağzına koyarak soruları yanıtlarken ki görüntüsü aklımdan gitmiyor. İçimden bir an "bu kibir iyi değil, hiç de iyi olmayacak" diye geçirdiğimi anımsıyorum. Nitekim öyle oldu, başarıya ve öğrenmeye aç Terim gitmiş yerini "her şeyi bilirim ve öğretirim" diyen birine bırakmıştı. Kötü transferler ve kötü sonuçlarla sezon sonu beklenmeden 2004 sezonunun sonuna dağru ayrılmak zorunda kalmıştı. Yeniden milli takıma döndüğünde de işler iyi gitmedi. 2006 Dünya kupası play of maçında İsviçre ile çıkan gerginliğin baş nedeniydi. Zor da olsa gidilen 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Hıncal Uluç'un deyimiyle 7-7 atılan zarlarla yarı final oynattı. Birçok maçın son dakikalarda çevrilmesi başta türlü nasıl açıklanabilir. Bu eleştiriler onun hala Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük ve en başarılı teknik direktör olmasını engellemiyor ama ego ve kibir orada durdukça işi çok zor.
Birikimi ve inanılmaz hırsıyla daha çok şey yapabilir ama önce kendiyle hesaplaşması lazım...
Yunus Emre'nin dediği gibi
"Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır..."

21 Ekim 2009 Çarşamba

NEYSE


Arşivimi karıştırırken yıllar önceden kalan bir yazıya gözüm ilişti. Başlığa bakmak bile okumak için yeterli bir neden olur sanırım. Yazı şair Haydar Ergülen'in... Bir sözün anlamı üzerine düşünmek için...

'Neyse' demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. Bazen 'gibi yapmak' da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. İnsan 'neyse' demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. Kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. Uzatacak ne var, insan 'neyse' demeye başladığında, 'ne sabahtır bu mavilik ne akşam' duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. İkindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. Hiçbir şey 'neyse' demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.
Sizin de 'neyse' demekten, 'peki' demekten yorulduğunuz olmuyor mu? 'Neyse' demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? İnsan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. Unutma! Unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. Unutarak yaşamak: 'Neyse' demek mi? Her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. Geri alıyorum söylediğimi, 'neyse' demek 'Bu da geçer ya hu' demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.
Çok yorgunum hatırlamaktan demek, belki de başka hiçbir şey dememek. Attila İlhan'ın dediği gibi: "İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur/ tutsak ustura ağzında yaşamaktan" demek. Yazı da yorar bazen insanı, 'neyse' diye yazmak bile ağır gelir, kelimeler eline gelmez olur, 'nasip' diye baktığın kelimeler bile gönülsüz, uzak durur yazıya. (Bakınız: 'Neyse' adlı bu yazı.)
Yalnızca yazı mı, şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır. Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen 'neyse' yorgunluğunu taşır. Tomris Uyar'ın unutulmaz hikâyesi 'Metal Yorgunluğu'nu okuduysanız, beni daha iyi anlarsınız. Uçakların yorgunluğunu anlatmak için kullanılan bu deyimden, insanın düşmesini, kelimelerin düşmesini de anlayabilirsiniz. Metal yorgunluğu sürtünmeden kaynaklanıyorsa, insanın yorgunluğu da karşılaşmaktan, çarpışmaktan, kelimelerin yorgunluğu, insanın acısını alır diye, ağır cümlelere, dizelere bir teselli olarak yerleştirilmekten neden kaynaklanmasın? 'Neyse' diye başlayan bir yazı ne anlatabilir?
'Neyse' diye bir yazıyı okuyan bunda ne bulabilir? 'Neyse' diye yazan, yazmış bulunmakla kurtulabilir mi bu duygudan? 'Neyse' diye yazmanın ne faydası var? Hiç. Şimdi 'neyse' demek iyi midir? İsterseniz iyi olsun, biri 'hiç' diye, biri 'terörist' diye öldürülen iki çocuğun henüz sıcak gözleri üstümüzdeyken...
Burası da kalbin, vicdanın, hiç yorulmasını beklemediğimiz şeylerin yorulduğu yerdir, insan hatırlamaktan, hatırlatmaktan yorulur.
Belki bu yazıyı unutmak en iyisi, ben unutmaya hazırım, isterseniz siz de unutun. Kelimeler beni bağışlasın, cümleler özrümü kabul etsin, siz de üzerinde durmayıp 'neyse' derseniz... 'Hali pür melal'im anlaşılmş olur: İnsan bazen en çok kendinden yorulur!

20 Ekim 2009 Salı

Bugün söyle yarın unut



Bu topraklarda en çok konuşulan üstünde en çok yorum yapılan yegane şey futbol… Ama en çok da maç sonrası bitmek tükenmek bilmeyen futbolla alakası olmayan muhabbetler… Hele televizyonda ve basındaki yorumlara bakınca sokaktaki taraftar daha mantıklı deme noktasına geliyoruz ki pes…
Yaz, söyle nasıl olsa unuturlar zaten önümüzdeki maça kadar daha çok şeyler olur.

Biri bir yere transfer edilir, onun üstünden de birçok polemik çıkar.
O arada gelecek hafta bambaşka şeyler yazılabilir çünkü sayın yorumcumuz da çoktan unutmuştur yazdıklarını söylediklerini...
Basındaki bu ufuksuzluk ve kendini yenileyememe yalnızca sporda değil her alanda hissediliyor. Bunu daha ayrıntılı ele alıp konuşmak ve tartışmak lazım…
Yeri gelmişken anımsatalım…
Sevgili Ragıp abi (Duran) “apoletlimedya” blogunda bu konuda gazeteciler için önemli ve ders alınacak uyarılar yapıyor.
Konuyu dağıtmadan pazar akşamı oynanan Galatasaray Trabzonspor maçını dönelim...
Maçı izlerken bir an bile sonucun farklı olacağını düşünmedim. Durum 2-2’ye geldiğinde bile… Bizim bütünden cımbızlama yöntemiyle yazan spor adamlarımız Trabzon’un maç berabere iken kaçırdığı üçüncü gol fırsatını konuşuyor.
E peki daha maçın ilk 15 dakikasında Kewell’in iki, Gökhan’ın direkte patlayan şutunu ne yapacağız, bir anda sonuç 5-0 olabilirdi…
Yani o olasılıksa bu ne…
Tabi ki Galatasaray’ın zaafları var oyundan düşüyor şu bu...
16 maçta bir beraberlik bir yenilgi alan Rijkaard gibi dünya çapında bir hocaya yapılan eleştirilere söyleyecek çok sözümüz var ama daha yeni yeni ısınıyoruz. Sıra oraya da gelecek...
Neyse...
“B planı yok” diye iki haftadır Galatasaray’a yüklenen ahkam kesicilerin bu hafta da yenildi diye Fener’e yöneldiklerini görünce ne diyeceğini şaşırıyor insan…
Balık hafızalı topluma balık hafızalı medya...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Güneşin sofrasındayız



Siteyi öğrenme aşamasında yayınlanmış eski yazılarımı yükledim. Hem bir arşiv oluşsun hem de yararlanmak isteyenler için bir anlamda belge olsun diye… Eski yazıların birçoğu kitap, müzik ve spor tarihi ağırlıklı, bu anlamda belki karınca kararınca katkı sağlayabilirse ne mutlu… Bundan sonra hayatın her alanında yazıp çizeceğiz tartışacağız... Blogu oluşturma aşamasında teşvik edip neredeyse başımın etini yiyen Bilge ve Sezgin’e de teşekkür borçluyum… Onlar olmasaydı çok zor olurdu. Hem içerik hem de dizaynı hazırlarken çok emekleri var. Sağ olsunlar. Onların da çok güzel blogları var... Şık ve zekice işler yapıyorlar... Artık yeni bir şeyler söylemek söyleme zamanı artık...
Yüzyıllar öncesinden seslenen büyük ozan Yunus Emre'dir ışığımız...
"Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize"

18 Ekim 2009 Pazar

Kader'ler kaderlerine başkaldırıyor



"Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız...
... ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen...
"Nazım Hikmet bu dizeleri yazalı yarım asırdan fazla olmuş... Bunca çaba, eğitim reformları, gayri safi milli hasılanın, kişi başına düşen dolar hesabının artışı şu bu gibi etkenleri bir çırpıda sayabilirsiniz. Gelişmişlik ölçütleriyle istatistiklere bakıp çok şeyler de söyleyebilirsiniz. Ama Diyarbakır'da gördüklerimiz gösteriyor ki, bir şey yapılacaksa elele verip yılmadan usanmadan çaba göstererek yapılacak.
AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı), KAD-ER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) ve ERG'nin (Eğitim Reformu Girişimi) ortaklaşa düzenlediği "Eğitimde ve Toplumsal Katılımda Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması Projesi" kapsamında yapılanları yerinde görmek için Güneydoğu'dayız. Avrupa Birliği'nin de büyük destek verdiği proje Ocak 2005'te başlamış bu yılın Aralık ayında sona erecek. Üç yıllık proje için seçilen yerler de İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Şanlıurfa olarak belirlenmiş. Destek veren Sivil Toplum Kuruluşları'nın bölge temsilcileri görevlileri, danışmanları (aralarında Diyarbakırlı yazar Şeyhmus Diken de var) üniversiteden akademisyenler de oradalar... Sabah başladığımız kurs gezilerini onlarla son bir değerlendirme yaparak tamamlayacağız...
Bir grup gazeteci ve STK temsilcisi Polatlar Mezrası'na doğru yola çıkıyor. 13 haneli 145 nüfuslu mezrada 15-35 yaş arası 25 kadın kursa devam ediyor... Bir grup da bir zamanlar Diyarbakır'ın gecekondu semti olan Kayapınar yolunda. Şimdilerde belde olan ve yoğun göçle nüfusu 250 bine çıkan Kayapınar'da Peyas Eğitim ve Kültür Evi'ne konuk oluyoruz.
Ortalık cıvıl cıvıl kimi kitap okuyor kimi öğretmenleriyle sohbette... Bir grup da OKS sınavına hazırlanıyor... Gençlere bilgisayar, resim, müzik, halk oyunları ve sportif alanlarda da hizmet veriliyor.Küçük bir sınıfta genç bir öğretmenin dersini dinliyoruz. Hem alfabeyi hem de kadın ve insan olarak haklarını öğreniyorlar.Okuma yazma öğretilirken kahramanlarımız olan Ali ve Ayşe burada Kader olmuş.Kader onlar için hazırlanan kitapta neler yapmıyor ki... Okuma yazmanın yansıra; Kader'le birlikte kadının bedeni üzerindeki haklarını, evlenme, boşanma, annelik, doğurmama, şiddet, miras ve seçme seçilme haklarını da öğreniyorlar...
Tedirginliklerini attıktan sonra sohbet ediyoruz. Hepsinin başı kapalı, geleneksel Güneydoğu örtüsü yok artık. Çoğu türbanlı. 12 ila 40 yaş arasındaki kadınlar kızlar anlattıkça anlatıyor. Kimi 4. sınıftan kimi babası 'kapanacaksın' dediği için okulu bırakmış. Yaşı daha büyük olanlar da yoksulluktan ve okulsuzluktan eğitim görememiş. Ama şimdi buradalar ve öğrenmek istiyorlar hem de deli gibi..Genç öğretmen sabırla anlatıyor, konu da güncel. Seçme ve seçilme. Soruyor öğrencilere: Kader muhtar olmak için ne yapmalı?..
Gözlerindeki ışıltıyla espriler yapa yapa biraz da bizleri süzerek konuşuyorlar...Peyas'tan sonra kent merkezine biraz daha yakın bir yere gidiyoruz. 1960'lardan sonra gecekondu bölgesi olan ama şimdi dev bir merkez haline gelen Bağlar'dayız. Buranın belediye başkanı da bir kadın... Kardelen Kadın Evi'nin merdivenlerini tırmanırken İstanbul'u, Ankara'yı, İzmir'i, Trabzon'u, Yozgat'ı, Erzurum'u düşünüyorum.Kadınlarımız, kızlarımız bir tek burada değil her yerde aynı sorunlarla karşı karşıyalar...
Eğitimsizlik, yoksulluk ve şiddet... İşte bu üç sorun yalnız kadınları ilgilendiriyor gibi görünse de aslında toplumu derinden yaralıyor.Kardelen daha bakımlı ve derli toplu. Her odada bir faaliyet var. Anneler, yaşlı teyzeler, genç kızlar; onlara sunulanların farkındalar ve kıymetini biliyorlar. Kiminin çocukları da yanında... Panosunda "Namus Cinayetleri ve Kadın İntiharları" başlıklı bir panelin duyurusu olan bir sınıftayız. Altında konuşmacılar, Prof. Yakın Ertürk (BM Kadınlara Karşı Şiddet Özel Rapörtörü) Prof. Nükhet Sirmen (Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü) olarak duyurulmuş.Burada da Kader başrolde. İnsan haklarını anlatıyor genç öğretmen. Yaşam, barınma, nefes alma, giyinme diye sıralıyor...
Kardelen'in sorumlusu ve Ka-Der Süpervizörü Çağlar Demirel, yaşadıkları sıkıntıları ve varılan sonuçları özetliyor... Ve sözlerin havada kalmadığın göstermek için 1. kademeyi bitirenlerle biraraya getiriyor bizi. Bir genç kız, "Ailemde herkes okudu, ben şeker hastası anneme bakmak için okuyamadım. Burada çok uygun bir ortam vardı. Çok şeyler öğrendim" diyor ve tam karşısında kucağında çocuğuyla oturan birini işaret ediyor.
Kader'in haklarını öğrenen bu kadın eşine yaptığı baskılar sonucu resmi nikah kıydırmış... Gülüyor, çok mutlu... Biri de sessizce içeri süzülüp duvar dibinde ayakta sohbeti dinliyor. Ona konuş diyorlar. Tam 13 yıl evlilikten sonra çocuğu olmadığı için terk edilmiş. Resmi nikahı olmadığı için ortada kala kalmış.Ne yapsın baba evine sığınmış. "Ah" diyor içini çekerek "Haklarımı daha önce bilseydim..."
Kadınların şimdi bir isteği var... İkinci kademeyi okumak...
Halk Eğitim'le yapılacak ikinci kademede sıkıntılar var bürokrasi aşılmaya çalışılıyor.Çünkü ikinci kadame ilkokula denk... Üçüncü kadame ise orta bölüme karşılık geliyor.Hepsini aşama aşama geçmek istiyorlar...Ancak babalar, kocalar ancak buralara güveniyor.
Kadınlar da öyle. Çünkü ocaktaki yemeği, evdeki hastayı, çocuğu ayarlayıp geliyorlar. Yani zaman problemi var.. 6 milyon kadının okuma yazma bilmediği bir ülkede projeyle 7 bin kadına ulaşılması hedefleniyor. Şiirle başladığımız yazıya Diyarbakırlı ozan Ahmed Arif'in "Anadolu" şiiriyle nokta koyalım...
"Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile.
Dayan rüsva etme beni."

PSİKOLOJİK BASKI

Ka-Der'den Çağlar Demirel'in anlattığı sevimli bir anekdotun tam sırası:25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü'nde bir kahvahaneye gidiyorlar. Devlet yetkilileriyle birlikte sohbet başlıyor. Erkeklere kadınların haklarını bir bir anlatıyorlar.İçlerinden biri diyor ki, "Saatlerdir bize psikolojik baskıdan söz ediyorsunuz. Peki bize yaptığınız psikolojik baskı değil mi?"

GELENEKLER VE TÖRELER

Gazi Köşkü'nden çıkıp Hevsel Bahçeleri'nin oradaki tarihi On Gözlü Köprü'nün üstünde kadim Dicle'nin Mezopotamya'ya doğru yolculuğunu seyrediyoruz. Ekipteki kadınlar dileklerini bir kağıda yazıp Dicle nehrinin sularına atıyor. 'Hani o kadar haklar hukuk falan bu ne' diyecek oluyorum ekipteki tek erkek olarak... Ka-Der Temsilcisi Çiğdem Aydın güzel bir yanıt veriyor: "Gelenekleri kadınlar korur ve sahip çıkar. Her ne kadar töre gibi kötü örnekleri olsa da bu böyle..."

Zidane hayalleri gerçek yapıyor


"17 yıl profesyonel futbol oynadım. Çok heyecan yaşadım gerek Türkiye'de gerek yurtdışında oynadığım takımlarda... Ama bugünkü kadar heyecanlanıp, duygulandığımı hatırlamıyorum..."
Kanada ile oynanan yarı finali belirleyen maç sonrası Hami Hoca'yı (Mandıralı) dinliyoruz sahanın kenarında... Geleceğin yıldızlarının boy gösterdiği bir anlamda Mini Dünya Kupası olarak da tanımlanan finallerde oynanan maçlar nefes kesiyor... Dünyanın 40 ülkesinden 10-12 yaş grubundan çocuklar 8. Danone Uluslar Kupası için Fransa'da bir araya geldi. Geçtiğimiz hafta üç gün boyunca 1500 kişi aralarında aileler, resmi görevliler, gazeteciler, futbol otoriteleri hep birlikte Lyon'da gerçekten inanılmaz bir gösteriye tanık olduk. Organizasyonun mükemmel işlemesi bir yana, çocukların ve izleyicilerin yarattığı ambiyans görülmeye değerdi...
 Milli Eğitim Bakanlığı, Futbol Federasyonu ve Danone işbirliğiyle Türkiye'nin 81 ilinde yüz bini aşkın çocuğun katılımıyla geçen yıl başlayan elemeler sonunda seçilen çocuklar göğsümüzü kabartıyor.Buralardan geçen ünlüleri duyunca işin ne kadar ciddi olduğunu anlıyorsunuz...
Katalogta kimler yok ki... Bugün Barcelona'da oynayan Brezilyalı Edmilson, Liverpool'dan Crouch, Bayern Münih'teki Lahm, Dinamo Kiev'den bir ara Fener'de de oynayan Rebrov ve 2000 yılındaki kupada boy gösteren Galatasaraylı Aydın Yılmaz ve diğerleri...Üç beş seneye kadar bu çocuklardan birçoğu da yıldız olacak...Zaten turnuvaya gelen üç çocuğu şimdiden Fenerbahçe kadrosuna katmış bile..Bizim çocuklar A grubunda Meksika, İtalya, Uruguay ve Ukrayna'nın önünde yenilmeden ve gol yemeden 10 puanla lider oldu...Bize yapılan övgülerle tribünde havamızdan geçilmiyor...
Daha sonra B grubunun ikincisi Portekiz ne olduğunu anlayamadan 6 gol yiyor Türkiye'den...
Çeyrek finaldeyiz.. Akdenizli dostlar gelip bizi tebrik ediyor... Birlikte fotoğraflar çekiliyor ve bayrak değiştiriyoruz...Öğleden sonra rakip Kanada... Takımda iki de kız oynuyor biri siyahi...Tek kale oynadıkları maçı berabere bitiriyor çocuklar. Penaltılarda 2-0'lik üstünlükle ver elini yarı final... Gece hepimiz rüyalarımızda kupayı kaldırıyoruz...Fransa'da 2002 yılından beri 6 kez üst üste şampiyon olan Lyon'un stadındayız. Stade de Gerland'da yaklaşık 25 bin kişi ikiye bölünen sahada maçlar izliyor. Ama bir yandan gözler soyunma odasında. Ve beklenen adam öğlene doğru yağmurla birlikte sökün ediyor bir gazeteci ordusuyla... Stadyum inliyor"Zizu... Zizu..."Evet o, Zinedine Zidan... Geçen yıl futbolu bırakan Zidan çocuklar yararına olan her şeye koşmaktan geri kalmıyor...Ne yapıp edip bu turnuva için oraya geliyor. Aynı zamanda turnuvanın geliri MS hastası çocuklar yararına harcanacak. Zizu kendini bu işe adamış...Zizu tribüne çıkınca maçlara konsantre oluyoruz...Yarı finalde rakip Güney Afrika... Maç 0-0 bitiyor. Ve final penaltılarla uçup gidiyor...Öğleden sonra Zizu yeniden sahada... Önce 3'üncülük maçının izliyor şiddetli yağmur altında...Bizim çocuklar Renion Adaları'yla oynuyor... Moralleri de yerinde... Sahaya çıkar çıkmaz Zidan'a koşuyor sarılıyorlar. Ve kaptan Recep'in golünden sonra sevinci de onunla yaşıyorlar maçın bitişini de...Finali ise Fransa'yı deviren Güney Afrika kazanıyor...
Üçüncülük kupasını ve hiç gol yemeden turnuvayı bitiren kalecimize iki ödül veriyor Zidan...
Platformda Brezilyalı ünlü forvet Sony Anderson ve bir zamanlar Trabzon'da da oynayan Belçikalı Jean-Marie Pfaff bile var... Farklı kültürlerden, dinlerden, dillerden gelen bir araya gelen bu çocuklar "Hayallerini Yakala" sloganıyla dünyaya önemli bir mesaj verdiler...
Barışa, kardeşliğe ve sevgiye olan inancımızı bir kez daha tazelediler...
Yaşasın futbol ve kardeşliği...
2007/SABAH

Antep'ten gemiyle yola çıktı, dünyayı dolaştı...

Sanki dördü birden teknenin dalgalarda süzülürken çıkardığı sesi dinlemek için sözbirliği etmişlerdi. Çıt çıkmıyor, engin denizden başka hiçbir şey görünmüyordu. Sertel, dümenden geriye doğru başını çevirdi, tam da bu anda derinden bir ses çalındı kulağına. Ya da öyle geldi.Karısıyla birbirlerine baktılar. "Duydun mu?" dedi fısıltı halinde. Diğerleri saçmaladığını düşünürler diye korkmuştu. "Evet" dedi karısı "Sanki denizden bir inilti geldi." Çok geçmeden tekrar duydular; belki bir inilti, belki bir feryat. Ama kesinlikle bir insan sesi...
Yıl 2001, Yer, Akdeniz... Tekne, Odessa'dır.
Denizden Gelen Adam... Yaşanmış deniz hikayeleri" kitabında bu ve benzeri tam 20 öykü var. Yerli hikayeler ağırlıkta. Ancak 2003'te Uzakdoğu'da yaşanan Tsunami felaketi ve Avustralya'da iki gencin köpekbalığıyla olan öyküsü de gerçekten müthiş...
Yazarı Turgay Noyan... Gazetemizin Turgay abisi...
Hani on parmağında on marifet derler ya sanki onun için söylenmiş...
Müzisyen, gazeteci, dergici, köşe yazarı, Yeni Asır İstanbul temsilcisi, denizci... Yazı işleri toplantılarının en sıkıntılı anlarında patlattığı fıkralarıyla neşe kaynağımız...
Çok eskidir onunla tanışıklığımız. Antepli olduğundan hemşehrim, Pertevniyal Lisesi'nden abimiz ve sıkı bir Galatasaraylı...
Ama denizciliğe sevdasını bilirdim de kitabını okuyunca anladım ki bu başka bir şey...
"Antep'te deniz mi var abi" diye takıldığımız Turgay Noyan memleketinden İstanbul'a geldikten sonra 1960'ların başında sandal alarak başladığı deniz macerasını hiç ara vermeden büyük bir tutkuyla sürdürmüş. Kitabın önsözünde anlattığı daha sonra eşi olup ona iki evlat verecek kız arkadaşı Sevgi Hanım'la çıktığı bu yolculuk hala sürüyor.
Gözleri de mavidir Turgay abinin deniz gibi. Hayatla dalga geçer ama başına gelen en büyük dalgalardan birini hem de 10. evlilik yıldönümlerinde kitabında öyle bir anlatıyor ki. Sanki o fırtınaya siz yakalanmış gibi oluyorsunuz. 1974 yılında geçen "Sırıksıklam bir yıldönümü" öyküsünde öyle bir an var ki. Yine yapmış yapacağını diyorsunuz. Can havliyle kendilerini bir limana atmak isterken 4 yaşındaki kızı Tuba uyanır. Turgay abi de ne yapsın. Onu eğlendirir. Dalgalar geldikçe...
"Hoooop geliyooor... Bırrrrr...""Hoooop geliyooor... Bırrrrr..."
Peki ya Gavur Ali'nin öyküsüne ne demeli... Halikarnas Balıkçısı'nın nefis hikayelerinden biri sanki... Zaten ünlü dalgıç reisi Gavur Ali de Bodrum'da Cevat Şakir'in arkadaşıymış. Bodrum'daki en iyi süngerlerin yerini bilen adam olarak ün yapmış. Gavur Ali'yi Türkiye'nin en eski ve en ünlü balıkadamlarından Berk Or'un yaşadıklarıyla anlatıyor. Dipte yediği vurgundan Gavur Ali'nin onu nasıl koşturarak kurtardığını öğreniyoruz... Asıl mesleği mimarlık olan Berk Or daha sonra aralarında Turgay Noyan'ın da olduğu yüzlerce kişiyi yetiştirecektir...Ama öyle bir öykü var ki gelip göğsünüze yumruk gibi oturuyor:Seher'le Ömer...
Seher ünlü gazeteci ve deniz adamı Necati Zincirkıran'ın oğlu Sedat'ın teknesi... Bodrum'daki gemiyi İstanbul'a getirtmek için iyi bir denizciyle anlaşır. Ömer Özuzun. Yola çıktıktan az sonra fırtına patlar Ege Denizi'nde... Kuşadası, İstanbul, Bodrum tüm tanıdıklar seferber olur. Sahil koruma gider ama Ömer tekneyi bırakmaz. Finalda son konuşması var avukat kız arkadaşıyla...
"-Ne haber neredesin.
-Denizdeyim.
-Sesin kötü geliyor. Bir aksilik mi var?
-Yok. yok bir şey. Sadece bir sesini duyayım dedim.
-İyi ettin. Bir şey olmadığından eminsin değil mi?-
Yok dedim ya, sadece seni çok seviyorum, onu söyleyeyim dedim.
-Ben de seni seviyorum."

Sonra cep hiç açılmıyor... Öykü burada bitiyor ama Turgay Noyan her birinin altına bugün diye bir bölüm eklemiş. Bu öykülerin devamını öğreniyorsunuz. Seher'le Ömer üç yıldır bulunamadı. Hala da kayıplar... Turgay abinin maaile deniz tutkusu evlatlarına da bulaşmış. Eşi Sevgi'den sonra adını Deniz koyduğu oğlu, kızı Tuba (birlikte çıkardıkları Naviga'nın yayın yönetmeni) gelini Özlem ve torunları Cem ile Can mavi suların büyüsüyle yaşıyorlar...
Ah unutmadan girişteki öykü yarım kalmıştı... Gemide, dümendeki Sertel ve eşinin dışında, Boğaziçi Üniversitesi yelkencilerinden oluşan 12 kişilik ekip başlarında hocaları Prof. Refik Erzan'la Odessa'yı alıp yelkenciler için alan armatör İhsan Kalkavan bulunuyor. Gece karanlığındaki iniltiye sonunda ulaşıyorlar. Üzerinde sörf kıyafetleri olan bir adam... Sonra bağlantı kurularak Yunan Adası Karpaz'a götürülüyor. Kazazede adada kamp yapan Bulgar Milli Sörf Takımı'nın kaptanıymış. Odasse adada sevinçle karşılanıyor. Onların saatlerdir aradığı kişiyi bulmuşlardır. Herkes çok gururludur. Gözler dolmuştur. Bir can kurtarmanın sevinci vardır...İşte böyle, hani öyle bakıp geçtiğiniz denizden ne hikayeler çıkarmış bilin diye yazmış Turgay Noyan...
Denizciler gibi yapalım lafı bağlayalım:
"Eh be Turgay abi, Antep'te deniz yok, bir de olsaydı ne yapardın..."

16 Ekim 2009 Cuma

Diyarbakır'da Gavur'duk İstanbul'da Kürt olduk


Saro nenem Heredan'daki evlerinde tarhana hazırlayıp kuruması için dama sermiş; aynı gün, bahçeden topladığı sebzelerle turşu kurmuş; ama o yıl hem damdaki tarhana, hem de kilerdeki turşu kurtlandığı gibi, bir de o kara haber köye ulaşmış:
"Ermeniler köylerini boşaltıp Kafle'ye çıkacak!"
İşte o yıl köyü boşaltıp "Kafle" yollarında birbirlerini kaybettikten sonra ölen oğullarının ardından kızı Mirye ile oğlu Sarkis'i yıllar sonra bulduğunda, İncil'e el bastırıp, öğüdünü tutacağına dair yeminini alarak, babama iki şey tembih etmiş:
"Oğlım, sen sen olasan, Heredan'a bi daha ayağ basmiyasan! Getsen, diyerler ki gelmiş toprğhlarına sehab çığhacağ, seni öldırırler! Bi de, bızım evımıze tarğhana yapmağ, turşi kurmağ oğırsızlığ getıri, bılesız! Evde turşidır, tarğhanadır, yapmiyasız!"
Anadolulu bir Ermeni olan Mıgırdiç Margosyan babaannesinin öğütünü böyle anlatıyor son kitabı Tespih Taneleri'nde Diyarbakır şivesiyle... O uzun yolculuk haberi geldiğinde yani 1915'te biri memede, biri kucağında tam beş çocuğu vardır Sarig nenesinin... Diyarbakır'ın Dicle ilçesine bağlı (oralılar hala eski adı olan Piran diye anıyor) Heredan köyünden yola çıkıyorlar. Adını taşıdığı büyükbabası Mıgırdiç, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusuyla kimbilir hangi cephede savaşmaya gidiyor ve dönmüyor. Yürüye yürüye Diyarbakır'a geldiklerinde işin rengi anlaşılınca sekiz yaşındaki Yeğisapet'i onların deyişiyle Dacig (Müslüman) bir aileye emanet ediyor. Aşağılarda Siverek yolunda dört yaşındaki oğlu Sarkis'i çeşme başında kaybediyor. 12 yaşındaki büyük oğlu Apraham'ı Zaza bir manifaturacı hacının yanına çırak veriyor. Urfa'da artık emzirecek bir şeyi kalmayınca oğlu Nışan ölüyor. Yanındaki tek oğlu Haçadur ile sığındıkları bir kilisede top mermisinin başına değmesiyle 12 gün sonra onu da kaybediyor... Çok zaman sonra Diyarbakır'da evlatlarına tek tek kavuşuyor. Ancak büyük oğlu zehirlenip ölüyor. Mıgırdiç'in babası Sarkis ise Ali adını almıştır. Sünnet olmuş beş vakit namazında niyazındadır. Kızı da kara çarşaflara bürünmüş bir Müslümandır... Kendi dinlerine dönmeleri ise uzun zaman alacaktır...
Ermeniler yıllar yıllar sonra bir araya geldikleri gecelerde sohbetlerde hep o günleri konuşuyorlar seslerini çok yükseltmeden:
"Ben büyüktüm, anamdan su isterdim o da 'tükürüğünü yut' derdi. Söz dinlerdim tükürügümü yutardım ki susuzluğum geçsin."
"Sen Kafle'ye katıldığında beş yaşındaydın."
Sonra hep birlikte Diyarbakırlılar'ın yani Müslümanı, Yahudisi, Türkü, Kürdü, Süryanisi, Keldanisi'nin bir felaket karşısında söyledikleri sözle anıyorlar o günleri...
"Gideydi, bi daha geri gelmiyeydi o günler..."
Margosyan yeni kitabında, Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen ve Biletimiz İstanbul'a Kesildi öykü kitaplarından da alışık olduğumuz o günlerin yani 1940'lı 50'li yılların Diyarbakır'ı ve İstanbul'unda tadına doyulmaz bir gezintiye çıkarıyor okuru. Seferberlik, tehcir, kafle diye değişik adlarla anılan o günlerin etrafında müthiş bir yaşam akıyor bir yandan da gürül gürül... Yoksul ama binlerce yılın birikimiyle yoğrulmuş onlarca kültürün üste üste geldiği bir hayat bu aynı zamanda... Yörenin şivesiyle bazen kahkahalarınızı tutamayacağınız espriler arka arkaya patlıyor. Mıgırdiç Margosyan anadilini öğrenmesi için birkaç arkadaşıyla İstanbul'a Ermeni Yetimhanesi'ne gönderilmesiyle başladığı kitabında zaman zaman çocukluğuna Diyarbakır'da doğup büyüdüğü Gavur Mahallesi'ne dönüyor... Ustalıkla ördüğü konular birbirine geçerken sade ve pırıl pırıl bir Türkçe kullanıyor...
Diyarbakır'da kendi deyişiyle; bizim oralarda "Fılla" idik yani öteki "Ermeni."
İstanbul'a geldiğimizde yetimhanedeki çocuklar yani Ermeni arkadaşları şivelerine ve hallerine bakıp damgayı bastılar:
"Koşun Anadolu'dan Kürtler geldi."
Gavur, Fılla, Ermeni ya da Hay (Ermeniler kendilerine öyle söyler) çocuğu Mıgırdiç Margosyan İstanbul'un o koca şehrin Bizans'ın şaaşası içinde büyülenmiş gibidir. Deniz, vapurlar, tramvaylar, neon ışıkları, vitrinler, dükkanlar, her şey ama her şeye şaşkınlıkla bakar Diyarbakır'dan geldiği Hay arkadaşlarıyla.Ama oturup kalkmadan, yemek yemeye oradan da konuşmalarına kadar artık yeni bir dönem başlamıştır onun için. Burası İstanbul'dur çünkü. Okulundaki öğretmenlerinin de dediği gibi:
"Oğlum şu lisanını düzeltmek için biraz gayret etsen."
Zordur ama zodrluk Hay'ların kaderidir yaşamlarının bir parçasıdır... Kafle'deki acıları anımsayan ailelerinin anılarını dinlerken bir yandan da başından geçenleri anımsar.Diyarbakır'daki papazları Der Arsen, kavun karpuz ya da mevsimine göre değişen meyve çöplerinin sağanağı altında kendini korumaya çalışarak kiliseye giderken acaba içinden "Ya Sabır" duasını nasıl okuyordur. Ya da kendisine yağmur gibi yağdıran çocukların tekerlemesini dinlerken: "Keşiş keşiş, götüne bir şiş..
"Ya da kendisini bir kenarda sıkıştırıp döven çocukların ellerini haç yapıp
 "Tükür ulan üstüne ve eşhedin getir gavur oğlu gavur"
sözlerine karşı çıkınca nasıl dayak yediğini ve yine kendisini kurtaran Müslüman bir kadının o çocuklara söyledikleri:
"Utanmısiz o da sizin gibi Allah'a inani."
O çocuk ana dilini öğrendikten sonra memleketine döndüğü ilk yaz yaşlı Hay'lar ondan mektuplar yazmalarını ister. Başlıklar hep aynıdır:
"Aranıyor."Kimi mi... "Baba adı Hovsep, ana adı Şuşan... Erzurum Narman'dan yedi yaşındayken tehcir olunan ve Malatya'dan sonra yolda kaybolup kendisinden bir daha haber alınamayan Satenik aranmaktadır..."
"Tekirdağ'dan sürgüne çıkan...
" Üç çocuğuyla Tokat'tan tehcir edilen Ağavni..."
"Harput'un Perçenç köyünden Der Zor'a sürgüne giderken..."
Bu ilan gibi mektuplar dünyanın dört bir yanına bir şekilde ulaşmaktadır.Hele bu vasıtayla öyle biri ortaya çıkar ki. Hikayesi çok ilginç.. Amerikalı bir adam çıkar gelir bir gün uçakla. Gözleri masmavi... Şişman tombul kırmızı yanaklı bir adam bu ...
Adı Bill Nacaryan...
Diyarbakır -Elazığ il sınırlarında yer alan Dicle'nin etrafından kıvrıla kıvrıla aktığı bir ilçe olan Maden'lidir Nacaryan. Ailesini aramaktadır. Bir iz, bir haber almıştır. Erkek kardeşinin Ergani'de olduğunu ve iki çocuğu olduğunu duymuştur... Acaba Diyarbakır'daki Hay'lar ona yardım ederler mi?
Sözü mü olur: "Başım gözüm üstüne" derler. "Biz ne güne duruyiğh."
Ailesini kaybeden Bill Nacaryan bir şekilde Suriye oradan Fransa'ya ve sonra Amerika'ya gitmiştir. Çok zengindir artık...Kardeşi ölmüştür ama iki oğlu yaşamaktadır. Onları bulunur. "Sizi Amerika'ya götüreyim" der gitmezler. Çünkü artık Müslüman olmuşlardır ve kendi hayatları vardır..
Ve böyle nice hikayeler...
1948'de Moşeler'in büyük göçüne de tanık olur yazar... Yani Yahudiler'dir Diyarbakırlılar'ın Moşe dediği... Kafile kafile terk edip memleketlerini yeni kurulan ülkeleri İsrail'e giderler...Sonra meşhur "Atatürk'ün Selanik'teki evi yakıldı" porovakasyonuna İstanbul'da tanık olur... Rum kökenlilere olan kızgınlıktan bütün Hırıstiyanlar da nasibini alır. Gece yarısı yetimhane ve kilisenin taşlandığını ve 'çabuk bayrak asın" bağırışlarını da anlatıyor yazar. Ve sırf bu yüzden sevgilisi Zulal'le bir daha görüşemediğini de... Çünkü babası yerle bir edilen dükkanını görünce tasını tarağını toplayıp ailesiyle Amerika'ya göç etmiştir..
Biliyorum, Balkanlar'daki Müslümanlar'ın nasıl savrulup katledildiğini söyleyeceksiniz. Anadolu topraklarında öldürülen Türkler'i söyleyeceksiniz. Karabağ'daki durumdan. Şehit edilen diplomatlardan. Biliyorum hepsini biliyorum haberdarım... Ama işte ne olursa olsun mızrak çuvala sığmıyor...
Yazının finalini yine kitaptan Mıgırdiç Margosyan'ın babasının sözüyle yapmak de farz oldu artık:
"Bu dünyada en güzel şey yaşamaktır oğlum.."

İSTANBUL'UN KUMKAPISI

Benim de çocukluğumda ucundan bucağından tanıklık ettiğim bu renkli semt, kitapta meyhane ve lokanta karışımı bir yerin sahibi Vartan ustanın yerinden tanıklıklarla anlatılıyor. Hepsi de Ermeni balıkçılar, zenatkarlar ve diğerleri. Yüzlerce yıldır İstanbul'da yaşayan bu insanların çoğu fakirdir ama neşeleri ve eğlenceleri hiç eksik olmaz. Anımsıyorum babamın GedikpaşaYokuşu'nda Diyarbakırlı Ermeni bir terzisi vardı. Bana da pantalon dikerdi ara sıra. Kekemeydi ve şivesi de tam yerindeydi. O zamanlar İspanyol paça moda, ben biraz geniş olsun diye mızırdayınca kulağıma şöyle fısıldamıştı:
"Akıllı ol oğlım, böyük sözü dinle, babandır."

ŞU ŞİVE MESELESİ

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem... İstanbullu bir Rum'u, Ermeni'yi, Yahudi'yi ya da diğer azınlıkların konuşmalarını şivelerinden hemen anlarsınız. Ya da dışardan buraya gelen Kürdü, Arabı, Gürcüyü, Lazı her neyse... Ancak Diyarbakırlı bir azınlığı asla ayırt edemezsiniz... Şiveleri, cümle yapıları, kurguları hep aynıdır. Kürdü, Türkü, Ermenisi, Süryanisi, Keldanisi, Yahudisi, Zazası zor bir iş için "gücüm takatım kalmadı" demez.Onlar "Edemezler yapsınlar..."Ya da anneler yemeği "sıcak eder" asla ısıtmaz.Onlar kendi kendilerine konuşmazlar. Özi özlerine konuşurlar...

Bu dünyadan bir Kazım geçti

Devrimi düşünürsün, düşünebilirsin, şöyle olsun böyle olsun hatta bir sistem bile kurabilirsin.Ne zaman yaparsın. Devrim yaptıktan sonra... Bok devrim yaptıktan sonra... Şu anda bunu düşünüyorsan yaparsın, bunu yapmaya başlarsın. Ve böyle yaşamaya başlarsın. Hayatla da böyle anlamlı bir ilişki kurarsın... Yolda yürürken de adımların ona göre olur, insanlara baktığın göz değişir. Herkes de bakar bu adam niye böyle yürüyor. Sana bir puan yazmazlar ama bir şey verirsin bu hayata... Bakkaldan manavdan bir şey alırken tuhaf bir ilişki kurarsın hoş bir ilişki kurarsın... İşte hikaye bu..."
Aramızdan erken yaşta ayrılan Kazım Koyuncu, kendisine adanan belgeselin en başında bunları söylüyor... Gazeteci Ümit Kıvanç, iki yıl boyunca yüzlerce bilgi, belge, kaydı elden geçirip 3 DVD'den oluşan 3.5 saatlik bir belgeselde Kazım'ı "Şarkılarla Geçtim Aranızdan"la selamlıyor. Ümit Kıvanç, onunla hiç tanışmadığını ama kaybettiğimizde bir arkadaşını yitirmiş gibi üzüldüğünü söylüyor. Ne tuhaf benim de duygularım hep böyle oldu...
Fatih'te mahalle, Pertevniyal Lisesi'nde sıra arkadaşım Ender Şeşen de Kazım gibi Hopalıydı. Lazca bilirlerdi. Ben de Güneydoğuluydum. Yıllar önceki devrimci sohbetlerimiz arasında en çok Karadeniz'i konuşurduk. Dağlarını, yeşilini, denizini anlatırdı. Planlar yapardık, gidip gezecektik oraları... Ama bir türlü olmadı... Kazım sanki o yıllardan mirastı bana...
Hopa'nın Pançol köyünde doğan Kazım Koyuncu'nun 34 yıllık yaşamında müzik her şeyi oldu. Kazım, Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) topluluğuyla Lazca Rock yaptı ve çok sevildi... Müzik yolculuğundaki arayışları sürerken Lazca rock'a varışını ise "İçimizden geldiği gibi yaptık" diye anlatıyordu... Ölüm haberi geldiğinde, onu seven Karadenizli bir editör arkadaşımız çarpıcı bir başlık peşindeydi. Ona önerdiğim başlığı sevdi ve kullandı:
"Uşaklar artık Kazım yok."
Şimdi belgeseli izlerken Kazım bu başlığa tepki gösterirdi gibi geldi bana... Diyarbakır'daki bir Nevruz kutlaması ve Kazım'ın Kürt meselesi üzerine söyledikleriydi bunu düşündüren...Yüzbinlerce insanın doldurduğu bir alanda politik bir ortam var. Kazım gitar, kemençe ve tulumla Lazca Uy Aha-Koçari'yi söylüyor, büyük bir koro eşliğinde. Oradan Didou Nana'ya geçiyor; aynı kalabalık gür sesiyle arkasında... Artık Cilve Loy Nanay'a geçildiğinde zılgıtlar, halaylar ve horonlar eşliğinde ortalık inliyor... Kazım Koyuncu konserlerinde Diyarbakır'ı hiç atlamadı. Orada iyi bir dinleyici kitlesi vardı. Dürüst ve sağlam bir ilişki kurdu onlarla... Kazım bugünlerde çok ihtiyacımız olanları öyle güzel özetliyor ki;
"Benden ısrarla Kürtçe şarkı söylememi istiyorlar. Ben o müziği çok seviyorum sempatimi de dünya biliyor. Ancak 'merhaba' bile demedim. Bu sembolik bir şey belki. Ben sizin yanınıza kendim olarak geldim. Ve siz de beni görün. Birbirimizi kabul etmemiz için, birbirimize benzememize ihtiyacımız yok. Aynı dilde söylememize gerek yok.. Birbirimizi kabul edebiliriz... Benim cesaretim oydu...Bunu orada anlayan çok insan oldu..."
Şimdi Diyarbakır surlarının dibinde Dicle'ye bakan bir mezarlıkta sonsuz uykusunu uyuyan Salim eniştemin ruhu da duymuştur muhakkak. Ordu Fatsalı mavi gözlü, sarışın bir Laz'dı o da... 1950'lerin sonunda Diyarbakır'da askerliğe gelmiş ve teyzemle evlenmişti. Çalışkan, konuşkan bir Karadenizliydi... Hiç yüksünmeden herkesin işine koşardı...
"Kabardı Karadeniz
Bu yana taştı...
Haber verin yarime
Gözlerim doldu taştı"
Kazım Koyuncu yumuşak sesiyle söylüyor; bir yandan da kanser ilerliyor vücudunda ağır ağır... Kemoterapiden çıkıp konserler veriyor. Orkestra arkadaşları da saçlarını kazıtıyor, destek olsun diyerek. Kazım'a sorsalardı istemezdi belki de. Farklı olanı severdi de ondan aynı tipte olmasını istemezdi hiçbir şeyin... Kazım belgeselin bir yerinde diyor ki;
"Dünyayı ses kurtaracak"
Ne kadar doğru, bir söz, bir kelime, bir tını, bir akord illa ki bir ses... Ümit Kıvanç, Kazım'ın müzikal yolculuğunu da çok iyi takip etmiş... Bunu belgeselin akışı içinde çok iyi anlıyorsunuz ancak internet sitesinde müziğiyle ilgili bölümde önemli ayrıntıları da bizlerle paylaşmış. Rock müzik, etnik kökenler ve türküler arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Ve uzun analizlerin sonunda da, yüz saatlik malzemeyi defalarca dinlemesine rağmen hiç bıkmadığını söylüyor ve ekliyor:
"Bunu sağlayan elbette Kazım'ın o müziğe kattığı şeydi. Bu tılsımlı bir şeydi. Bu yüzden, sizi bunun etrafında dolandırıp duruyorum ama bunun ne olduğunu somut olarak anlatamıyorum. Çünkü onu yazıyla anlatamayız. Duyabiliriz."
Ümit Kıvanç hiç tanımadığı Kazım için bu belgeseli hazırladı; ben de hiç tanımadığım ama sevdiğim arkadaşım için yazdım... Acaba Ender beni yine çağırır mı? 'Hadi gel birlikte Hopa'ya gidelim' der mi?.. Kimbilir...
Not: Kalan Müzik'ten çıkan DVD'de Kazım Koyuncu 3.5 saat boyunca, çalıyor, söylüyor hem de hayatını, müzikal macerasını ve sisteme itirazını anlatıyor. Filmin geliri tam da onun isteyeceği gibi Umut Çocukları Derneği'ne verilecek.
O SÖZLER Kİ..
.hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne
günün karanlık saatlerine
arasıra kopsa da fırtınalara
bir gün boğulacağımız denizlere
eski günlereneler olacağını bilmesek de geleceğe
kötülüklerle dolu olsa bile tarihe
tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara
Donkişotlara, ateş hırsızlarına,
Ernesto 'Çe' Guevara'ya
yollaara, yolculuklara, sevgililere, sevişmelere
sadece düşleyebildiklerimiz, olamadıklarımıza
üşünürken ısınmalara
her şeyden sıcak annelere, babalara
ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz.
Kötü şeyler gördük, savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük.
Kendi kültürünü, kendi dilini, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük.
Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük.
Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.
Biz de öldük.
Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.
Teşekkürler dünya...

Sırrını klarnetine söyledi

Kıbrıs Barış Harekatı'nın kahramanlarından Prof. Turan Güneş var ekranda. Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümetin Dışişleri Bakanı. 70'li yılların ortaları daha. Avrupa'da yapılan Kıbrıs görüşmelerde uzlaşma sağlanamayınca Ankara'yı arayarak, 'Ayşe tatile çıkabilir' demişti Ecevit'e. Bu şifre Türk askeri Ada'ya çıkabilir demekti.
İşte o ciddi adam siyah beyaz ekranda keyifli bir sohbet yapıyor. Sunucu, 'Şimdi size bir şey dinleteceğiz. Bakalım tanıyacak mısınız' diyor. Bir klarnetin nağmeleri yankılanıyor arkadaki paravandan. Turan Hoca gülüyor ve hafif yana dönerek, 'Mustafa' diyor Kandıralılar gibi. Hemşehrisini tanımaz mı...
O adam Mustafa Kandıralı idi.
Ben daha küçüktüm ama o sahne hep aklımdadır bir de klarnetinin sesi... Müzik piyasasının ya da o dünyanın diliyle Unkapanı'nın Don Kişot'u Kalan Müzik'in sahibi Hasan Saltık'ın yaptığı gibi bir kitap cd var önümüzde. Bir süre önce Aşık Mahzuni Şerif'in külliyatını yayımlayan Uzelli Müzik Şirketi şimdi de Mustafa Kandıralı'yı selamlıyor. Uzun yıllardır rahatsızlığı nedeniyle klarnetinin sesini duymadığımız Mustafa Kandıralı'nın 70'li 80'li yıllara ait kayıtlarından hazırlanan 15 seçme eseri CD formatında piyasa çıktı.
Müzisyenin hayatı, eserleri, icrası, o markanın nasıl oluştuğu ve onun üzerine yorumların da bu album kitapta yer alıyor.
Mustafa Kandıralı, Melih Duygulu'nun kaleme aldığı yaşam öyküsünde 'yarım yüzyıllık yareni klarnetiyle yola çıkışını' bakın nasıl anlatıyor:
"Bir gece vakti üzerimde beyaz bir takım elbise, elimde si bemol klarnetim Kandıra'dan çıktım İzmit'e geldim. Yayan tabi... Gecenin karanlığı Allah bana cesaret verdi. İzmit'e zar zor ulaştım. Orada bir handa kaldım. Bir tarafta atlar bir tarafta insanlar yatıyor. 50 kuruş geceliği. Oradan Gebze'ye geldim, derken kendimi Haydarpaşa'da buldum. 'Heh İstanbul'a geldim dedim ben.' Oradan bir yaşlı adam dedi ki: 'Burası İstanbul değil. Buradan vapura binecek, karşıya geçecen, İstanbul orası' deyince adamcağızın sözünü dinlemekten başka çare kalmadı tabii ki... Vapura bindim, Karaköy'de indim, o zaman bilmiyorum. Allah'ım sağıma mı gideyim soluma mı gideyim' diye düşünüyorum; Necatibey Caddesi'ne doğru yürüdüm. Müzisyenler kahvesini yani esnaf kahvesini sordum. Oraya doğru gittim. Orada müzisyenlerle falan konuştum işte. Ama çocuğum, pek sahiplenmediler beni..."
Abartmıyor gerçekten çocuk 12-13 yaşlarında ama öyle bir giriş yapıyor ki müzik alemine ... Tutabilene aşkolsun. Düğünler, sirkler, hatta arada bir Malatya'da ekmek parası için yapılmış bir yıllık macera bile var. Sonra ver elini yeniden İstanbul. Onu o küçük yaşlarda yola düşüren büyük klarnet ustası Şükrü Tunar'ın yanındadır artık.
Kimlere kimlere çalmıyor ki.
Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, liste uzayıp gidiyor.
Ama varsa yoksa Zeki Müren, onunla tam 30 yıl çalışıyor.
Ama dramatik bir olaydır Zeki Müren'le onu buluşturan:
"1962 senesiydi. Şükrü Tunar, Zeki Müren Beyefendiye eşlik ediyordu. Yaz aylarıydı. Peşrev bittikten sonra Zeki Müren bir şarkıya girdi. O sırada Şükrü Tunar yere yığılıp kaldı. Üzerine beyaz bir masa örtüsü örttüler ve bir karanfil koydular. Şükrü Bey'den sonra Zeki Müren'e ben eşlik ettim. Aynı yıl küçük kızım Kısmet dünyaya geldi. Onun ismini de Zeki Müren koymuştur. Kısmeti açık olsun, etrafına kısmet dağıtsın diye..."
Bayram sabahları unutulur mu? Önce radyodan sonra da televizyondan yayılan sesler bu toprakların en güzel klarnet çalan adamı ve arkadaşlarını bize sunardı. "Şimdi Mustafa Kandıralı ve arkadaşlarından oyun havaları..."
New York New York filmine rastladım geçenlerde kanallar arasında gezinti yaparken... Liza Minelle ve Robert de Niro'nun o unutulmaz filmi bir caz güzellemesidir. Saksofoncu bir adamın tutkulu müzik aşkını anlatan filmi izlerken aklıma Mustafa Kandıralı geldi. O filmdeki gibi tutkuyla sevdiği şeyleri yapan bir adam Kandıralı. Yıllar içinde 90'ı çiftetelli ve roman havalarından oluşan 150 plak, 20'den fazla kasedi yayımlanır. Şimdi 76 yaşında, sağlık problemleri nedeniyle artık o çok sevdiği çalgıya dokunamıyor. Aktüel dergisindeki söyleşisinde arkadaşımız Göksan Göktaş'a öyle güzel anlatmış ki. O klarnetiyle geçen hayatının bir özeti sanki:"Ne sırlarım var onda bilseniz. Her şeyimi ona söyledim, ona üfledim ben. Ah bir de o anlatsa beni size...
"Eline sesine sağlık Mustafa Kandıralı... Ellerinden öperiz...



ANADOLU'NUN GIRNATACILARI...
Anadolu'daki yaygın adıyla gırnatacılardır onlar... Elazığ'da hoyrat olur, uzun havayla gözyaşı döker. Oradan Akdeniz'de yörüklerin çadırında konaklar. Sonra başını yukarı kaldırıp Ege'ye doğru yola çıkar. Orada bir başka çalıp söylerler. Bergama'nın bu konuda üstüne yoktur. Marmara'nın doğu tarafları ve Trakya'da baş tacıdır düğünlerin... Ama illa ki Romanlar. Klarnetin bugünkü en önemli ismi hiç kuşkusuz Hüsnü Şenlendirici. O sokakta, pavyonda, gazino sahnelerinde gezinen asi ruhlu çalgıyı yüksek sosyetenin salonlarına, Açıkhava'daki cazcılarla binlerce kişiye ve oradan da ta Amerikalar'a taşıdı. Selim Sesler'i de unutmamak lazım. Selim Sesler'in Fatih Akın'ın Köprüyü Geçmek filmindeki solosunu unutmak mümkün mü... Memleketi Keşan'daki köy düğünü ve bir meyhanedeki fasılı bir kez daha dinleyin derim...

ONUN İÇİN SÖYLENENLER...

Müzeyyen Senar (TSM Sanatçısı): Biz Kandıralı'yla hem gazinolarda çalıştık, hem de plaklarda refakat etti bana. Mesleğine bağlı, disiplinli bir arkadaşımızdır. Oturup kalkmasını bilir, güzel giyinir. Bakar kendine... Daima yüksek sanatçılara refakat etmiştir. amanında gelip herkese emsal teşkil etmiştir. Seçici olmuştur bu hususta. Sahnede ciddiyetle yapar işini ama şakacıdır aslında. Onun yaptığı taksimler insanın ruhunun derinliklerine işler. Musikiyi bilmekle kalmaz- yani repertuarı falan- onun özüne nüfuz eder.
Selim Sesler (Klarnet sanatçısı): Mustafa Kandıralı bana göre gelmiş geçmiş en büyük klarnet üstadıdır. Bizim kuşak onu dinleyerek büyüdü. Onu kendimize örnek aldık. Biz onu plaklardan, radyodan dinlerken evde çıt çıkmazdı.
Burhan Öcal (Perküsyon sanatçısı): Mustafa Kandıralı denince aklıma hep çocukluğumdaki bayram günleri gelir içime ferahlık ve coşku dolar. Sonradan bir virtüöz olduğunu anladım, Avrupa'ya gidince. Bence hala öyle ve 1 numara "Turkısh Benny Goodman" diyebilirim.
Mark Hudson (London Daily Telegraph gazetesi world müzik eleştirmeni): İtalyan besteci Donizetti, Osmanlı Saray Mızıkası'na klarneti tanıtan ilk kişidir. Ancak tanıttığı bu klarnetin, bir gün çingene ustası klarnet ustası Mustafa Kandıralı'nın "blues" parlak icrasına kavuşacağını hayal bile etmemiştir. Mustafa kandıralı son yirmi sene boyunca Türkiye'de halk arasına nadiren çıksa da hala büylük saygı ve hayranlık görüyor. Kuşkusuz onun 20. yüzyılın esas müzik dahilerinden olduğunun dünya çapında kabul edilmesi sadece zaman meselesi...

7 Yahudi'nin 58 yıl meçhul kalan katledilme öyküsü

Anadolu Ateşi'nin ağır konuğu anons edildiğinde elimdeki kitaba ara veriyorum. İbrahim Tatlıses memleketi Urfa'nın "Ayağında Kundura"sı televizyon ekranlarından Türkiye'ye yayılırken yeniden kitaba dönüyorum. Gazeteci Mehmet Faraç, "Son Gavur" kitabıyla beni 58 yıl öncesinin Urfa'sına götürüyor. 30 Ocak 1947'ye... 7 bin yıllık kent sele teslim olmuş. Şimşeklerin gürültüsüne bir evden gelen müzik ve nağme sesleri karışıyor. Çakeri Mahallesi'nde ünlü sıra gecelerinden birindeyiz. Çiğköfte yenmiş sıra tatlıda. Çalgıcılar türküden türküye geçiyor; eşlik edenler de neşenin doruğunda... Müslüman ve Yahudiler'den oluşan 20 kişilik bir topluluk türkülerin coşkusunda harman olmuş... İbrahim Tatlıses de bir ağıta başlıyor. Dinleyiciler, jüri, TV başındakiler ağlıyor. Sanki 58 yıl önceki Urfa'daki yaşananlara ağıt yakılıyor. Yahudi kızı Nazlı, ağabeyinin evinin kapısını aralayıp bağırıyor: "Mazel!.. Kız Mazel!.." Her zaman çocuk seslerinin yükseldiği ev sessizliğe bürünmüş. Kapıyı açmasıyla donup kalıyor. Yakup kanlar içinde... Çığlık boğazında düğümleniyor, diğer odalara bakamadan sokağa fırlayıp anne ve babasını haberdar ediyor. İshak'ın 65 yaşındaki kayınvalidesi Semha ile 17 yaşındaki oğlu Yakup (Yakov) kanlar içindeydi. Boğazları kesilmişti. Güneye bakan soldaki odaya girdiğinde oğlu 42 yaşındaki İshak ile 40 yaşındaki 6 aylık hamile gelini Mazel de öldürülmüştü. İshak'ın ayak ucunda yatan oğlu 15 yaşındaki Yusuf (Yosef), kızları 8 yaşındaki İster (Ester) ve 6 yaşındaki Raşel'in cansız bedenleri de kanlar içindeydi. Olay 36 bin nüfuslu Urfa'da kısa sürede duyuldu. Kim, niye, neden? soruları arka arkaya geldi. O zamanlar kapıların kilitlenmediği, kimsenin gizlisi saklısı olmadığı dönemlerdi... Yahudisi, Ermenisi, Süryanisi, Müslümanı kendi bölgelerinde yaşardı. Bir arada aynı mahallelerde oturulduğu da olurdu. (Babam 1950'lerin Diyarbakır'ında yıllarca farklı dinden insanlarla bir arada yaşadıklarını anlatırdı) Ancak çarşı, pazar ve eğlencede daha çok birarada olunurdu. Güneydoğu'da onlara "komşu" derlerdi. Yahudiler cumartesi günü paraya el sürmezdi, ateşe el sürmezlerdi. Komşularını çağırır gaz lambalarını yaktırırlardı!.. Daha çok ticaretle uğraşırlardı. Adliyenin tozlu raflarında 58 yıl bekleyen "faili meçhul" dosyasını aralayan Mehmet Faraç'ın titiz bir araştırmayla hazırladığı kitabından izlemeyi sürdürüyoruz. O gün Urfa'da herkes ayaktaydı. Şorkaya ailesinden 7 kişinin öldürülmesi kentte buz gibi bir hava estirmişti. Cinayet kadar işleniş tarzı da halkı şaşkına çevirmişti. Burun ve kulaklar kesilmiş, gözler oyulmuştu. İki çocuk hariç şehadet parmakları da kesikti. Dedikodular tüm kente yayılırken, polis Çakeri Mahallesi ve çevresindeki yerleşim birimlerinde büyük bir operasyon başlattı. Yahudiler ve Müslümanların evleri didik didik arandı. Yüzlerce eve operasyon düzenlendi, çok sayıda insan gözaltına alındı. Kuşkular Yahudi cemaatinin üstünde yoğunlaşmaya başladı. Nedenini 4 şubat 1947 tarihli yerel Akgün gazetesinden okuyalım: "Yahudi mahallesinde vaktiyle bir oğulları Müslüman olmuş bir Yahudi ailesinin 7 nüfuslu efradı ailesi evinde parçalanmış bir halde bulundu. Yapılan soruşturma neticesi bu Yahudi ailesinin büyük oğullarının Müslümanlığı kabul etmiş olduğu ve halen askerde bulunduğu anlaşılmıştır. Bu Yahudi ailesinin Yahudilikle olan dini bağlarının da gün geçtikçe çözülmekte olduğu ve hatta cumartesi günü dükkan açan ve alışveriş eden bu Türkleşmiş ailenin gerek mücevharat ve gerekse paralarına el uzatılmadığına bakılırsa bu kuvvetli bir ihtimalle dini bir hadise olduğu tahmin ediliyor." Cemaatin ileri gelen saygın adamları gözaltına alındı. Falakadan geçirildi, işkence yapıldı. Ancak bir türlü sonuç çıkmadı. Vali Kamuran Çuhruk, Emniyet Müdürü Nafiz Bey'i çağırdı sonuç istedi. Çünkü Ankara'da sonuç istiyordu. Dünyadan da tepkiler yükseliyordu. 7 kişinin öldürülmesi Türkiye'de yüzlerce Yahudi'nin katledildiği şeklinde yansıyordu. Dünya Yahudi Kongresi (WJC) Türkiye'nin Washington Büyükleçiliği'ne başvurarak konunun araştırılmasını istedi. Elçilik, olayı yalanlayan bir açıklama yaparak eylemin sıradan bir cinayet olduğunu duyurmuştu. Ancak yabancıların tepkisi azalmıyordu... Bu arada kentteki kopuş da hızlanmıştı. Yahudiler korkudan evlerinden çıkamıyor, dükkanlarını bile açamıyordu. Perişan durumdaydılar... Müslümanlar ise olayın iç hesaplaşma olduğunu ileri sürerek, "Din değiştiren aileyi" katlederek kendilerinin töhmet altında bırakılmak istendiğini savunuyordu... Gözaltına alınan Yahudiler günler süren sorgunun ardından mahkemeye sevk edildiler. Polise göre zanlılar suçlarını itiraf etmişlerdi. 1889 doğumlu Azzur Bilgin, 1889 doğumlu Yusuf Hamuz, 1884 doğumlu Davut Hıdır Yeşil, 1881 doğumlu Azzur Bozo ve 1890 doğumlu Nesim Binler birden fazla kişiyi planlayarak öldürmek suçundan tutuklandılar.

MÜFTÜ'DEN GÖRÜŞ ALINDI

Mahkeme, Şorkaya ailesinin Müslüman olduğu için öldürdüğü iddiasından yola çıkarak Müftü Hasan Efendi'den bir rapor istedi. Müftü Tevrat'ı inceledi. 162. 163. ve 164. sayfalarında Tesniye faslının 13. babının 6. ayetinden 18. ayetine kadar olan bölümü kaynak göstermişti. Burada; "Her kim dinini değiştirir ise onu mutlak katl ve taşlarla recm edeceksin" deniliyordu. Yöre halkı Müftü'nün bu açıklamasıyla Urfalılar'ın zan altında kalmaktan kurtulduğunu düşünüyordu. Ve bu yüzden Yahudi cemaatine yönelik öfke de artıyordu. Ancak yüzyıllarca birlikte yaşadıkları komşularına sahip çıkmayı da unutmamışlardı. Katliam sanıkları Nesim Binler ile Azzur Bozo 25 Nisan 1947'de salıverildi. Diğer sanıkların dosyası ise kamu güvenliği açısından 4 Haziran 1947'de Malatya'ya aktarıldı. İddiaya göre sanıklar Urfa'daki Yahudi aleyhtarı ortamdan yakınarak davanın başka bir kente naklini istemişlerdi. Tam da o sıralar Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılmasına ilişkin bir karar aldı. 9 Nisan 1948'de Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne yapılan baskında 245 kişi öldü. Yahudi İrgun militanları bu katliamdan sorumlu tutuldu. 14 Mayıs 1948'de İsrail devleti ilan edildi. Bu gelişmelerin ışığında Urfa'daki katliamla ilgili açılan dava, 1 Eylül 1948'de Malatya Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlandı... Yahudi tanıklar ısrarla, ailenin din değiştirmediğini söylüyordu. Müslümanlar ise, ailenin din değiştirdiğine tanık oldukları olaylarla anlatıyordu. Ancak Şorkaya ailesine konuk olan adamlar esrarını koruyordu.

MÜSLÜMANLIĞA DÖNDÜ URFA'DA ORTALIK KARIŞTI

Ve olaydan 20 ay sonra karar verildi. Azzur Aka ve Yusuf Büyüktosun, "Hüviyetleri belli olmayan ve Filistin'den gelen Arapların Şorkaya ailesini planlayarak öldürme eyleminde yardımda bulunduklarından hareketle" TCK'nın 450. maddesinin dördüncü bendi gereğince ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak mahkeme, sanıkların "fiili hareketlerinin fer'an zimethal mahiyetinde kaldığını" gerekçe göstererek onar yıl ağır hapisle cezalandırılmalarını, kamu hizmetlerinden men edilmelerini kararlaştırdı. Azzur Bozo'nun İsrail'deki çocukları Dünya Yahudi Kongresi'ne başvurarak hükümlülerin serbest bırakılmasını istedi. Örgütte, Türkiye'nin Washington ve Londra büyükelçiliklerine başvurarak konuyla ilgilenmesini talep etti. Bir müddet sonra Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Malatya Ağır Ceza Mahkemesi'nin bu kararını bozdu. Dosya 9 Şubat 1950'de yeniden açıldı. Dinlenen şahitlerin samimiyetleri sorgulandı, ifadelerin hangi şartlarda alındığı da gözönünde tutularak iki mahkumun beraatına karar verildi. Ve gerçek faillerin aranmasına da hükmedildi. O olaydan sonra Yahudiler, 7. yüzyıldan beri yaşadıkları Harran topraklarını terk ettiler. Geriye bir tek katliama uğrayan ailenin çocuğu din değiştirerek Müslüman olan Ahmet Kemal Esmeray kaldı. O da zor günler geçirdi. Taşrada işten işe savrulup nafakasını çıkardı. Nice sonra Bıçakçı Pazarı'ndaki dükkanını ve Çakeri Mahallesi'ndeki evine mahkeme kararıyla kavuşabildi. Kutsal topraklara gidip hacı da oldu. 2000 yılında 77 yaşında öldü. Şimdi oğlu İsmail babasının dükkanında manifaturacılık yapıyor. Kendi oğluna da babasının adını koydu: Ahmet Kemal... Gazeteci Mehmet Faraç'ın polisiye bir roman gibi kaleme aldığı bu belgesel kitapta yörenin rengini, atmosferini de bulacaksınız. Son söz: Güneydoğu'nun yazgısı sanki. 33 kurşun, Hizbullah cinayetleri, kontra failleri derken bugünlerde PKK'nın infaz ettiği Kulp'taki 11 ceset ve Kızıltepe'de öldürülen baba ile oğulun yazgıları... Sanki buralarda zaman durmuş gibi... Harranlı toprak ağası Übeyit'in oğlu karayağız Berho katliamdan sonra Urfa'yı terk etmek zorunda kalan Yahudi kızı Sara'ya şu dizeleri yazmıştı: Sen bilmisen Saf kehribar taşların En nadide tanesi En ince iplere dizmişem sevdamı Sen bilmisen, seni nasıl sakladığımı...

DÖNME HIRİSTİYAN HALİT!

Cumhuriyet Gazetesi'nde çalışan Mehmet Faraç'ın kitabında inanılmaz bir olay da yer alıyor. Babası hacı olan ve kendisi de imam hatipte okuyan 5 vakit namazında niyazındaki bir Urfalı'nın öyküsü. Ailesinin geçmişte Ermeni olduğunu iddia eden Halit, İncil okumaya başlıyor. Kentteki misyonerlerle temasa geçiyor. İstanbul'da bağlantıları sonucunda vaftiz ediliyor. Çınarcık'ta denize girip çıkarak ritüel ayin sonunda Hz. İsa'nın dinine Hıristiyanlığa giriyor. Ailesi ve en yakınları kendisinden uzaklaşıyor. Tehditler alıyor, evinden çıkamaz oluyor. Ancak bir dahaki görüşmelerinde annesinden Özbek kökenli olduğunu öğrendiğini anlatıyor ve ekliyor. Ailemizden 8 kişiyi Ermeniler katletmiş. Halit'in bu kafa karıştıran hikayesinden yola çıkan yazar, asıl öyküyü yakalıyor. Yani 7 Yahudi'nin öldürülmesini... 31/01/2005 Sabah pazar eki

Asrın Casusu, Askari'den önce İstanbul'dan geçmişti


İran'ın Eski Savunma Bakan Yardımcısı Ali Rıza Askari'nin, Şam'dan İstanbul'a geçtikten sonra "hassas nükleer" sırlarıyla birlikte ortadan kaybolması, uzun yıllardan sonra CIA'nın gerçekleştirdiği "en mükemmel" operasyon olarak niteleniyor. Ailesi 'kaçırıldı' dese de gelen haberler artık deşifre olan ve İran'ın yakalaması an meselesi olan Askari'nin CIA köstebeği olduğu yolunda... Askari ne ilk ne de son olacak... İstanbul her zaman casusların en gözde yeri oldu. Osmanlı'dan bu yana özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminde sokakta yürüyen 5 kişiden biri casustu dendiği günler oldu.Ama biri var ki onun gibisi gelmedi:
Harold Adrian Russell (Kim) Philby...
Cambridge Beşlisi olarak anılan ekibin yıldızıydı.
Anthony Blunt, Guy Burgess ve Donald Maclean da diğer aslar...
Beşinci adamın kimliği ise hala tartışılır...
Hepsi de genç yaşlarda 1930'lu yıllarda Sovyet saflarına katılıp kömünizm için çalıştılar. Philby, İngiliz Gizli İstihbarat Servisi MI5'in o zamanki adıyla SIS'de kademe kademe yükseldi. 1949'da Washington'a atandı. Görevi İngilizlerle CIA (Merkezi Haberalma Örgütü) ve FBI (Federal Araştırma Bürosu) arasında irtibatı sağlamaktı. Ve bu görev Batı istihbaratının Sovyetler Birliği'ne açtığı savaşın tam kalbindeydi. Philby'i C görevine yani İngiliz Gizli Servisi'nin başına geçirmek için eğitiyorlardı. Oysa Philby bu sırada KGB'de görevliydi. Ruslar onu Cambridge'den mezun olduktan kısa bir süre sonra işe almış ve ömür boyu sürecek bir görev vermişlerdi. SIS'e sızma görevini...
Bu olağanüstü aldatmaca Philby'i en başarılı sızma ajanı durumuna getirdi. Bütün İngiliz ve Amerikan sırlarını özel olarak öğrenebilen bir Sovyet casusu durumuna. Ancak Philby C olamadan içyüzü ortaya çıktı ve Köstebek 1963'de Moskova'ya kaçtı.
Batı istihbaratına müthiş bir zarar verdi. Yıllar sonra Philby'nin gerçek rolü açıklandığında onu tanıyan bir CIA ajanı şöyle diyecekti: "Philby'nin diğer zamanlarda öğrendiklerini bir tarafa bırakıp 1944-1951 arasındaki süreye bakalım. Batı istihbaratı büyük bir çaba göstermişti bu sırada. Ama bütün bunlar boşa çıkmıştı. Hiçbir şey yapmasaydık daha iyi olurdu.
"İngiliz Gizli Servisi'nin içinde 1944'te Dokuzuncu Bölüm kuruldu. Başbakan Churcill'in emriyle... Bölüm Komünistlere karşı operasyonlar hazırlayacaktı. Sonraları istihbarat konusunda saldırı operasyonları da düzenleyecek bölümün başına da Kim Philby getirildi.
KGB'ye sızma ajanı. Bu görevi sayesinde kendisi de dahil bütün Rus köstebeklerini koruyabilecek ve Moskova'ya İngiltere'nin Sovyetler Birliği aleyhine girişebileceği faaliyetlerini bildirecekti. O da, bir tek kişinin çalıştığı tek odalı bölümü otuzdan fazla memurun çalıştığı ve bütün bir kata yayılmış önemli bir birim haline getirdi. Philby, 1945 ve 1946 kışında Fransa, Almanya, İsveç, İtalya ve Yunanistan'ı ziyaret ederek SIS istasyon şeflerine Dokuzuncu Bölüm'ün planlarını ve gereksinimlerini açıkladı. Komünizm aleyhindeki şebeke yeniden canlandırılacaktı. Tabii bu ajanların hiçbiri tahmin edebileceğiniz gibi asla başarılı olamayacaktı. Asrın Casusu olarak adlandırılan Philby 1947 Şubatı'nda Türkiye'ye tayin oldu. İstanbul'daki Başkonsoluslukta birinci katip olarak çalışacaktı ama aslında SIS'ın buradaki istasyonunu yönetecekti. Anadolu yakasında Beylerbeyi'nde güzel bir yalı buldu. Manzarası şahaneydi. Ev büyük ve bahçesi deniz kıyısına uzanıyordu. Vapur iskelesinin çok yakınındaki bu yalıya daha sonra eşi ve dört çocuğu da taşınacaktı... Çocuklar için burası iyi bir tatil oldu. Bahçede oynuyor, Boğaz'da yüzüyorlardı. Onlarsa partilere, ziyafetlere katılıyordu. Keyifleri yerindeydi. Philby daha sonra buradan Washington'a atandı. CIA ve FBI ile ortak çalışacaktı. Burada tahmin edileceği gibi müthiş işler yaptı. Deşifre olan Blunt ve Mclean'ı uyararak Moskova'ya kaçmalarını sağladı. Ve 1963 yılında Beyrut'ta görevliyken durumu açığa çıkınca KGB apar topar onu Moskova'ya kaçırdı. 25 yıl orada yaşadı. Phliby, 1988'de kendisiyle Moskova'da görüşen bir İngiliz gazetecinin vatanına ihanet ettiği için pişman olup olmadığını sormuştu. Yanıt tam bir İngiliz soğukkanlıığı ve küstahlığındaydı:"Ben kimseye ihanet etmedim. Her zaman aynı fikirdeydim ve aynı işveren için çalıştım. Ben bir sızma ajandım. Karşı taraf oynadığım role inanacak kadar gülünçse bu sadece onları ilgilendirir."İşte böyle, istihbaratın centilmence, soğukkanlılıkla ve müthiş bir zekayla yapıldığı Soğuk savaş günleri geride kaldı. Kendisi de eski bir MI5 çalışanı olan ünlü casus romancısı John Le Carre'nın bile eski tadı yok artık. Ey Soğuk Savaş geldiysen kapıyı üç kere vur...

Philby'nin İstanbul'daki büyük oyunu....

Philby resmi olarak atanmadan önce bir operasyon için 1945 yılında İstanbul'a gelmişti. O yılın ağustosunda İngiliz Başkonsolosluğu'na bir Rus gelir. Bu Sovyet Başkonsolosu Konstantin Volkov'dur... Aslında KGB'nin bir subayıdır ve Batı'ya iltica etmek istemektedir. Karısıyla kendisini Kıbrıs'a göndermelerini ve 27.500 sterlin de para talep etmektedir. Karşılığında İngiltere'de çalışan üç Sovyet ajanının gerçek adlarını açıklayacaktı. Volkov, "İkisi Dışişleri Bakanlığı'nda biri de Londra'daki karşı casusluk örgütünün başında" der. Bilgiler Volkov'un isteği üzerine Londra'ya bir çantada kuryeyle gider. Tabi doğru Philby'nin önüne... Açığa çıkma ihtimali üzerine zaman kazanmak için oyalama taktiğine başvurur. Sonra da İstanbul'a doğru yola çıkar. Philby'nin şansı yaver gider, fırtınadan uçağı Tunus'a iner. Kahire'deki İstanbul uçağını kaçırır. Geldiğinde hafta sonudur ve elçinin tatil planlarını bozmak istemez. Volkov'u aradıklarında, "Gürültü ve çarpma sesleri arasında 'o Moskova'da' yanıtı verilir. Üç haftalık bekleme süresinde haber Moskova'ya ulaşmış ve onlar da gerekeni yapmıştı. Birkaç hafta sonra bir Sovyet askeri uçağına sedyeyle, yüzü gözü iyice sarılmış birini bindirirler.Yıllar sonra Philby bu olay hakkında şöyle diyecektir: "O kötü biriydi ve başına gelenleri hak etmişti." 2007 /Sabah