Sayfalar

20 Aralık 2018 Perşembe

Sabah olup uyanınca...

Fantastik edebiyatın duayen ismi Nazlı Eray'ın yeni kitabı Sinek Valesi Nizamettin'de rüyalarla gerçekler iç içe giriyor, okur kendini bambaşka bir dünyada buluyor. Öykü, okuru aralarında Rihanna, Ronaldo, Medyum Meziyet ve yaşlı kadın Mebrure'nin bulunduğu karakterler eşliğinde renkli bir yolculuğa çıkarıyor.

Ne yaptınız siz böyle Nazlı Hanım.
Zaten kafam karışık, sizin her zamanki gibi okuru "gerçek mi rüya mı" ikileminde bırakan, yeni fantastik kitabınıza başladım ki, her şey içiçe geçti.
Sizi nasıl inandırsam bilmem ki, "mutlu olmak ve insanları mutlu etmek için yazıyorum" demeniz gibi oldu ama bir dinleyin hak vereceksiniz...
Ah Bayım Ah, Geceyi Tanıdım, Kız Öpme Kuyruğu, Hazır Dünya, Eski Gece Parçaları, Yoldan Geçen Öyküler, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Kuş Kafesindeki Tenor, Pasifik Günleri, Orphee, Deniz Kenarında Pazartesi, Arzu Sapağında İnecek Var, Ay Falcısı, Yıldızlar Mektuplar Yazar, Uyku İstasyonu, Bir Yaz Gecesi, Âşık Papağan Barı, İmparator Çay Bahçesi, Örümceğim Kitabı, Elyazması Rüyalar, Ayışığı Sofrası, Aşkı Giyinen Adam, Sis Kelebekleri, şurda dursun.
Sinek Valesi Nizamettin kitabınızın arka kapağındaki özete bakınca anladım ki yine müthiş bir macera bizi bekliyor:
Kahire Saint Simon Mağarası'nda çılgın piyanist David Helfgott'un cinlere verdiği bir konserle başlayan roman, jürinin Cristiano Ronaldo ve Neymar Jr. olduğu bir "Yaşım Kaç?" programı, programda birtakım yaşlı kadınların bu gözde erkekler tarafından hırpalanmaları, kendilerini büsbütün yaşlı hissetmeleri, programın sonsuz coşkusu, Beşiktaş'taki Mahmut Hüdayi Efendi Türbesi'nin avlusunda beliriveren sevgili varlık Nalan ve kısıtlanmış bir iletişim.
Nalan'ı içinin bir boyutunda ve beyninde barındıran yaşlı kadın Mebrure, dünya haritası üstünde çok renkli ve çılgın bir anı yelpazesi, Sultanahmet'teki otoparktaki sinek valesi Nizamettin, aşık olduğu Rihanna ve lokması döküldükten sonra ulaştığı Nizamettin Adası; bir ölüden geriye kalan anı ve eşya yığını.
Helvan karılmış, duan okunmuş bile olsa ölmemiş olabilir misin? Nizamettin'in çelişkisi.
Ziraat'e para yatırınca insan yaşını gence fiksleyen Medyum Meziyet.
Ronaldo ile Roma'da dizdize yemekler...
Sonra "bu kadar da olmaz ki" diyeceksiniz, öğlen saatlerinde tam 12.16'da telefonuma bir mesaj geldi: 9 Kasım'da Volkswagen Arena'da gerçekleşecek olan efsane piyanist "David Helfgott" konser bileti ... üyelerine yüzde 15'e varan indirimle...
Öykünüzle rüyalar ve gerçeklik birbirine karıştı gitti.
Eleştirmenlere göre, sizin öykü ve romanlarınızda; yaşantılar, anılar, duygular, düşünceler, hayaller, rüyalar bir araya gelir, özgün bir büyülü gerçeklik yaratılır.
Sanat deyince dünyada ilk akla gelen İtalyan Umberto Eco sanki sizi tarif etmiş :
"Kurmaca anlatılarda gerçek dünyaya yapılan kesin göndermeler öylesine iç içe geçer ki, romanda bir süre kaldıktan ve haklı olarak fantastik ögelerle gerçekliğe yapılan göndermeleri birbirine karıştırdıktan sonra, okur artık kesin olarak nerede bulunduğunu bilemez."
Ben de bilemedim vallahi...
Türbede namaz kılan kadınların yanından Sultanahmet'e ne zaman ışınlandım, kendimi Ronaldo'nun maçını izlerken ne zaman fark ettim.
Hele o kaprisli kendini beğenmiş Brezilyalı ki benden uzak dursun Neymar'a ne demeli.
Peki o geziler; birdenbire Boğaz'da denize bakarken hangi ara Çin'e giden bir uçakta hostesten kahve istediniz.
Bir burdasınız bir de bakıyoruz Berlin'de, Roma'da ya da St. Petersburg'ta..
İstanbul'un ya da Ankara'nın sokaklarında gezinirken Paris'e, Venedik'e, Cezayir'e, Seul'e, Portekiz'e ne zaman gidiverdiniz.
Hem de ne gitmeler, Viyana'nın altını üstüne getirmişsiniz: Ünlü kafeleri, Mozart çikolatalarını, Schönbrunn Sarayı'nı, İmparatoriçe Sissy'i, Freud'un evini, Stefan Zweig'in fotoğraflarını ne ara gördünüz de böyle ayrıntılı hatırlıyorsunuz.
Nasıl yazıyorsunuz siz öyle, bazen yılda iki kitap birden geliveriyor.
"Bütün her şey ilk cümlenin altında. İlk cümleyi yazacağım zaman, belki ben son cümleyi de biliyorum ama onun farkında değilim. Bir satır sonra ne olacağını bilemeyebilirim. Bir sayfa sonrası benim için bir meçhul olabilir. Gece yattığım zaman ertesi günü merakla düşünürüm. Aslında bütün her şey kafamda oturmuştur. Fakat son anda bir karakter girer romana! Başlangıç çok heyecanlı, sanki bir narın çatlamaya hazır olması gibi... Bitişinde de nar artık ağaçtan düşecektir. Bilinmeyen bir yöne giden bir gemiye yazılmış, yoksul bir tayfa gibiyim aslında. Dünyada anlatabileceğim en güzel şey yazmak. Günde 7 saat çalışıyorum. 22.5 ayda bitiyor bir roman." (Bahar Tanrısever, Cumhuriyet Kitap)
Sayfalar çevrildikçe, insanlar, hayaller, gezintiler, masallar, suretler, gölgeler geçiyor. Ünlü isimler; kimi hayatta olmayan Edith Piaf, Dostoyevski, Stalin gibi kimi de pop magazin dünyasından:
"Bu geceki jüri, Çek top model Bar Rafaeli, Lübnanlı manken Gigi Hadid ve Barbadoslu şarkıcı Rihanna efendim."
Kendi hayatınız, ilişkileriniz, dostlarınız, eşiniz de boy gösteriyor kitaplarınızda cansız nesneler de. Bazen bir resim, mektup ya da aynadan alıp bizi başka dünyalara götürüyorsunuz.
"Ben bütün hayatı bir rüya gibi hatırlıyorum" demişsiniz Esme Aras'la söyleşinizde: Başka bir olay, başka bir gerçeklik de olabilir. Rüya âlemi senin gerçeğin olabilir. Çünkü o da bir dünya.
Siz çok yaşayın Nazlı Hanım.
Bizi rüyasız bırakmayın emi...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN

Nalan'ı düşündüm. Bütün bu yaşadıklarım, bütün bu içine girdiğim değişik dünyalar, tanıdığım insanlar, suretler, gölgeler, hayaller ve gerçekler hep Nalan'ı düşünürken rastladığım şeyler.
Gerçek mi bunlar sanrı mı?
Güzel rüyalar mı, neler hiç bilmiyorum.
 Gecenin gölgeleri çevrelemiş beni, belki o gördüğüm Nalan değil, arada aklıma takılıyor bu. Korkuyorum.
Ya Mebrure?
Nalan'ın öteki sureti, değişik bir kısmı.
 O nedir?
Ne tuhaf şey bu Mebrure.
Bütün anıları bütün birlikte gezdiğimiz dünyaları eksiksiz anlatıyor, ben Nalan'ım diyor ama acaba o kim?
Bu yarı karanlık, rüya kenarlarında dolaşıyorum her gece.
O yeşil koridor, bizi bekleyen Cristiano Ronaldo ve Neymar. Onlar acaba gerçek mi?
 Aklıma bunlar takılıyor. 
Şaşırıyorum.
O yarışma, o birbirine giriş, hakaretler, tacizler, küçümsemeler...

10 Kasım 2018 Cumartesi

Bu senin de hikayendir...

İki kitap birden okuyorum. Babil'den Sonra Yaşayacağız'a ara verip Fıllaname'ye geçiyorum. Yazarları farklı ama birbirlerini tamamlıyorlar sanki. Birinden ötekine geçtiğimde orada bıraktığım öykü devam ediyor gibi geliyor.

Ara Güler'i kim tanımaz yalnızca bizde değil dünyada da fotoğraf denince saygıyla anılır.
Ofset döneminde sayfa hazırlarken haberin görseli yoksa ustanın fotoğrafları hızır gibi yetişirdi.
Arşive dalıp dosyalardan fotoğraf ararken konu ne olursa olsun illa ki bir Ara Güler fotoğrafı önümüze çıkardı.
Siyah beyaz veya renkli İstanbul'dan, Anadolu'dan, dünyanın dört bir yanından yüzler, sokaklar, caddeler, gemiler, kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar çıkardı dosyalardan. Ya o portreler; sanat, edebiyat, resim, siyaset dünyasından yerli yabancı onlarca ünlü isim muhakkak onun kadrajına girmişti.
Bu yıl 90 yaşına giren Ara Güler'in adını taşıyan uluslararası niteliğe sahip bir fotoğraf müzesi açıldı.
Usta fotoğrafçının eserlerinin yanı sıra kişisel notları, eşyaları, fotoğrafçılık malzemeleri, koleksiyonları sergileniyor.
Başka bir kimliği de müze sayesinde ortaya çıktı.
Meğer, yazarlığı da bir o kadar iyiymiş.
60 yıl önce yazdığı öyküler bir kaç kez basılmış olmasına rağmen bir süre önce dergilerde yayınlanmaya başladı.
Büyük ilgi görünce 90'ncı yaşına armağan olarak yeniden basıldı.
Babil'den Sonra Yaşayacağız kitabındaki öykülerine bu kez fotoğrafları da eşlik ediyor.
Ara Güler, "Daha o zamandan görsel bir dünyanın içine düşmüşüm demek" diyor sunuş yazısında ve noktayı koyuyor: Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim kazanıyor ve görsel bir sanat oluyor. Zaten yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların bir tür fotoğraf olduğu görülür.
13 öyküsü tıpkı fotoğrafları gibi, hayata dokunuyor...


Mıgirdiç Margosyan ise Ara Güler'den 10 yaş küçük.
1938 doğumlu, 80'nci yaşına armağan olarak Fıllaname adıyla basılan devasa kitapta ağırlıklı olarak memleketi Diyarbakır'ı ve eğitim için geldiği İstanbul'u anlatıyor.
1500 adet basılan kitapta; herbiri onlarca baskı yapmış Gâvur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen, Biletimiz İstanbul'a Kesildi, Tespih Taneleri ve Tanrı'nın Seyir Defteri eserleri bir araya getirilmiş.
Emre Zeytinoğlu'nun öykü tadındaki müthiş sunuşu ve çizimleri de kitaba ayrı bir değer katıyor.
Margosyan, o zamanlar kedilerin bile Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca'dan anladığı Diyarbakır'da kitaba adını veren Fılla'nın ne anlama geldiğini eşsiz mizahıyla anlatıyor:
Türkçe gâvurun karşılığı Kürtçe fıllaydı. Ama iki dil arasında ortak nokta "haço" olarak tescil edilmişti. Cehü, Yahudilere Kürtçede verilen addı. Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere Moşe diyorduk. Hıristiyanların hepsi toptan gâvur veya fılla oldukları halde kendi içlerinde Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot'tular. Ermeniler ise Süryanilere Asori derlerdi. Müslümanların tüm Hıristiyanlara toptan gâvur demelerine karşılık, Hıristiyanlar da tüm Müslümanlara Dacig diyorlardı. Ama tüm bunların dışında gerçek olan şuydu ki, deliler bir safta, geriye kalan diğerleri, yani Dacigler, gâvurlar, haçolar, Kızılbaşlar, Ezidiler, Ermeniler, Türkler, Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Asoriler, Pırotlar, fıllalar, Moşeler, Cehüler, Dürziler hep beraber diğer saftaydık. Her iki safta yerini almayan bir de Rumlar vardı. Ama, onlardan Diyarbakır'da ilaç için arasanız bir tane dahi bulamazdınız. Köşede bucakta beki kalmıştır, kıtti gibi turşu kurmaya yarar diye aradığınız zaman, boşuna heveslenirsiniz.
Margosyan, babasını, annesini, kardeşlerini, dayılarını, komşularını, arkadaşlarını,  papazlarını, kiliseleri, camileri, esnafı, okulu, karakolu, yemekleri, kışı, sıcağı, duyguları, sevinçleri, üzüntüleri, hayalleri, yoksulluğu, acı gerçekleri kısacası asıl adı Hançepek olan o Gâvur Mahallesi'ni öyle bir anlatıyor ki "bunlar gerçekten yaşandı mı" demekten kendinizi alamıyorsunuz.
"Bana bazen oraya birlikte gittiğim okuyucular, öğrenciler sorarlar, "Bu anlattıklarınız gerçek midir?" derler, ben de derim ki, "Hayal kurmadım hepsi gerçekti, özündeki Diyarbakır bu" onlar da hayret ediyorlar nasıl böyle bir Diyarbakır'ı kaybettik diye..." (Hürriyet Kitap)
Geçen ay düzenlenen TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu Margosyan'dı.
15 yaşında eğitim görmek için İstanbul'a gelse de bağlarını hiç koparmamış memleketiyle.
Onur Konuğu olmaktan hoşnut olmuş ancak "Ben Diyarbakır'ın özüyüm, burası benim bir parçam hiç kopmadım ki" demekten kendini alamıyor.
Ara Güler ve Mıgirdiç Margosyan'ın anlattıkları yalnızca İstanbul'un, Diyarbakır'ın değil, Antep'in, Trabzon'un, Sivas'ın, Adana'nın, Kayseri'nin, Sakarya'nın, Kırklareli'nin de öyküleri. Margosyan kitaplarını okuyan Anadolu'nun değişik yerlerinden insanların "bunlar bizim de hikayemiz" dediklerini söylemişti.
Turşu bile gönderen vardı.
Çok değil 40'lı 50'lı yıllardan söz ediyoruz ben bile çocukluğumun gençliğimin geçtiği Fatih'i bulamıyorum.
Halbuki mahalle kültürü denen şey ha deyince olmuyor.
En iyisi edebiyata, sözcüklere sığınmak, Emre Zeytinoğlu'nun sunuş yazısındaki Béla Balázs'tan yaptığı alıntı her şeyin özeti:
"Bir zamanlar bir ressam vardı. Bir gün bir kır manzarası resmi yaptı. Bu, şahane ağaçlarıyla ve dağlara doğru kıvrıla kıvrıla ilerleyen patikasıyla güzel bir vadiydi. Ressam resmini öyle çok sevdi ki kıvrılarak uzak dağlar arasında kaybolan patikada yürümek için karşı konulmaz bir istek uyandı içinde. Resme girdi ve dağlara doğru ilerleyen patikayı takip etti, bir daha onu gören olmadı."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.)


21 Ekim 2018 Pazar

Bir zaferden fazlası

Anadolu'yu geri dönülmez bir biçimde Türk ve İslam yurdu yapan Malazgirt Savaşı büyük bir coğrafyayı siyasi, kültürel, toplumsal ve dini olarak değiştirmiştir. 12 akademisyenin çalışmalarından oluşan Malazgirt Zaferi kitabı savaşa geniş bir perspektiften bakıyor.

Akçay'ın çıkışında Edremit'e doğru giderken sola bir yol kıvrılır. 
İki taraflı uzanan binlerce zeytin ağacının arasından Kaz Dağları'nın eteklerine doğru giden yolun sonu bir köye varır. 
Burası Kızılkeçili köyüdür. 
Kuzey Ege'yi yurt belleyen Türkmenler'in burayı neden seçtikleri coğrafyaya bakınca hemen anlaşılır. Tarım ve hayvancılık için bereketli topraklar, güvenlik için sırtını dağlara dayamış, öz ötesinde dağlardan gelip denize doğru akan buz gibi sular...
Köyün ortasında ulu bir ağaç vardır. 
Gökyüzünü göremezsiniz. 
Çevresini saran duvarların içinde çay bahçesi ve sevimli bir havuz yer alır ki kartpostal gibidir.
Tam karşısındaki caminin üstündeki 1171 tarihi Anadolu'nun ulu bir çınar gibi büyüyen köklerine kazılıdır.
Ve her seferinde aklıma Malazgirt gelir.
1071'deki savaştan 100 yıl sonrayı gösteren tarih çok şey anlatır.
Aslında Malazgirt'ten önce de Türk boyları Kayseri ve Sivas'a kadar gelip Bizanslılar'la savaşmış. Ancak bu seferler yağma ve vur- kaç şeklindedir.
Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Malazgirt'te kazandığı savaş büyük bir coğrafyanın kaderini değiştirmiştir. 
Bugün Anadolu dediğimiz topraklar o tarihten sonra Türk-İslam yurdu olmuştur.
Çok değil 10 yıl sonra İznik'te devlet kurulmuş, Bizans İstanbul'a hapsolmuştur. 
26 Ağustos'ta devletin büyük bir önemle üstünde durarak kutladığı zafer bunu fazlasıyla hak ediyor.
Ancak etkileriyle Yakındoğu, Ortadoğu ve hatta Avrupa'nın siyasi, kültürel, toplumsal ve dini haritasını değiştiren Malazgirt konusunda ne yazık ki güçlü bir birikime sahip değiliz.
Bize öğretilen kadarıyla Alparslan'ın orduları Bizans imparatoru Diogenes'in yarısı kadardı. 
Cuma günü hutbe okuyan Selçuklu Sultanı Alparslan, beyazlar giyip Türk geleneklerince atının kuyruğunu bağladı. 
Ve şaşırtıcı taktikler uygulayarak savaşı kazandı.
 İmparator esir alındı, özel bir anlaşma yapılarak serbest bırakıldı.
Halbuki savaşın öncesi, kendisi ve sonrasıyla kütüphaneler dolduracak kitaplara, filmlere, dizilere konu olacak malzeme var.
Dönemin önemli kaynaklarından Urfalı Mateos'un, "1080 yılı Martı'na doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu) bulunan bütün Hıristiyan beldeleri Türkler'in istilasına uğradı. Hiçbir vilayet onların işgalinden kurtulamadı... Birçok bölgeler boşaldı. Artık Şark milleti mevcut değildi" kayıtları Malazgirt'in önemini ortaya koyuyor.
Malazgirt'ten sonra Türk ve İslam karakterli büyük göç sırasında alim, derviş, zanaatkar, mutasavvıf, fakih vb. sınıfların gelmesi ile Anadolu tamamen dönüşmüştür.
Kronik Kitap'tan çıkan Malazgirt Zaferi/ Bin Yıllık Miras kitabı tam da bu anlamda değerli bir çalışma yol gösterici bir kılavuz niteliğinde. 
Tarihçi akademisyen Mustafa Alican'ın hazırladığı kitap, Malazgirt konusunda uzman isimlerin araştırmalarını kapsıyor.
Malazgirt kültürü yaratmanın önemine değinen Mustafa Alican'ın sözleri yol haritasını belirliyor:
"Her biri akademi dünyası içerisinden on iki müellifin belirli bir konu bütünlüğü içerisinde çalışarak, adeta tek kalemden çıkmış müstakil bir çalışma ortaya koyar gibi "bütünlüklü bir metin" olarak teşekkül ettirdiği çalışmanın herhalde en mühim yanı, Malazgirt Zaferi'ni salt bir tarihi hadise olarak değil, çağlara biçim veren, yüzyılları kuran ve bir yıllık bir tarihi devrenin her bir evresine sızan bir anlamın kaynağı olarak ele almasıdır."
Kitapta; Malazgirt Savaşı merkez olmak üzere, savaşın mevkii ve cereyanları, Alparslan ve Diogenes'in yaşamları, savaşın psikolojik analizi, sultanın hutbesi, Abbasi Halifesi'nin duası, Anadolu'daki kültürel değişim, İslam tarihinin dönüm noktası gibi başlıklar altında ufuk açıcı bilgiler veriyor. 
Temiz ve akıcı dilini de not etmek gerekiyor.
Ayrıca söz etmek istediğim iki bölüm var ki, tarih meraklıları için muhteşem bir okuma şöleni niteliğinde.
Malazgirt'i referans alan yerli ve milli bir düşünce hareketi olan Anadoluculuk üstüne yapılan araştırma; 1920'lerin Osmanlıcılık, İslamcılık ve Turancılık akımlarıyla ilişkisi üzerinden ele alınıyor. Selçuklu tarihçisi Mükrimin Halil ile Hilmi Ziya'nın başını çektiği bir grup aydının Nisan 1924- Şubat 1925 tarihleri arasında 12 sayı olarak basılan Anadolu Mecmuası'nda ortaya konulan düşünceler arasında yapılan gezintide Türk edebiyatının önemli isimlerine de rast geliyorsunuz: Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Hilmi Ziya Ülken.
Derginin etkili isimlerinden Mehmed Halid, bir yazısında, vatanını adının Anadolu, milletin adının Anadolu Milleti, ülkenin adının da Anadolu Cumhuriyeti olması gerektiğini ileri sürüyordu.
Kitaptaki bir diğer başlık da Malazgirt Zaferi'nin Türk edebiyatındaki izdüşümleri adını taşıyor. 
Bu konudaki destanlar, romanlar, şiirler ve tiyatroların tanıtımı ve içeriği hakkında bilgi veriliyor.
En nihayet; "Malazgirt Zafer'ini olup bitmiş, geçmişte kalmış tarihi bir hadise olarak değil, bizimle birlikte yaşamaya devam eden tarihi/kültürel/geleneksel/manevi değerlerimizin hamurundaki bir maya olarak görebilmemize imkan sağlanmasını" dileyen son sözlere de tüm kalbimizle katılıyor ve devamını ümit ediyoruz.
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

30 Eylül 2018 Pazar

Yazarlar dile geldi...


Kitabın kapağını görür görmez hissettiğim; ilk sayfalara göz gezdirirken, okumayı sürdürdükçe ve nihayet bitirdikten sonra hiç değişmedi.
Bu bir kitap doğru, aynı zamanda görsel bir şölen.
Hikmet Altınkaynak sinema festivallerinin açılış filmlerinden birini çekmiş sanki.
Siyah beyaz fotoğraflarla desteklenmiş söyleşilerle, Türk edebiyatının büyük ve görkemli yapısını oluşturan çınarlar bu kitap belgeselde ardı ardına boy gösteriyor.
Hikmet Altınkaynak, akademisyen kimliği ve yazarlığının yanısıra gazetecilik ve çok sayıda edebiyat dergisinin yöneticiliğini de yapmış.
Onlarca kitap yazan Altınkaynak'ın en önemli yapıtlarından Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü bin yedi yüz şair ve yazarı kapsamaktadır ki, başvuru kaynağı olarak herkesin kütüphanesinde bulundurması gereken bir eser.
Altınkaynak verimli bir yazar, bu kez de Türk edebiyatının önde gelen 38 ustasıyla yapılan söyleşilerinden değerli bir kitap ortaya çıkarmış.
Edebiyatımızdan Portreler kitabında üç bölüm var.
İlk bölümde Şairler ve Yazarlar yer alıyor. Tevfik Fikret'le başlayıp Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Bülent Ecevit, Şükran Kurdakul, Ahmet Oktay Kemal Özer, Yüksel Pazarkaya, Eray Canberk, Ataol Behramoğlu, İnci Asena, Enver Ercan ve Neşe Yaşın'ın bulunduğu 13 ismi kapsıyor. Osmanlı döneminde yaşamış Tevfik Fikret söyleşisi ise onu tanıyan ikinci bir kişi üstünden yapılmış.
1975 yılında Divan Şairi Salih Keramet Nigar Hanım'la yapılmış...
İkinci bölümde Öykücüler ve Romancılar boy gösteriyor.
Aziz Nesin'le başlayan liste Fikret Otyam, Fakir Baykurt, Demirtaş Ceyhun, Ümit Kaftancıoğlu, Bekir Yıldız, Tarık Dursun K., Erdal Öz, Mahmut Alptekin, Ayşe Kulin, Necati Tosuner, Zülfü Livaneli, Sülhi Dölek, Feyza Hepçilingirler, Işıl Özgentürk, Zeynep Aliye, Buket Uzuner, Sibel K. Türker, Faruk Duman'la birlikte 17 isimle tamamlanıyor.
Üçüncü bölüm ise Denemeciler ve Eleştirmenler'e ayrılmış.
Mustafa Nihat Özön, Nurullah Ataç'ın kızı Meral Ataç, Yaşar Nabi Nayır, Vedat Günyol, Yıldız Sertel, Mehmet Fuat, Tahsin Yücel ve Doğan Hızlan.
Yapılan söyleşiler 1970'lerden başlıyor ve günümüze kadar güncellenerek geliyor. Kimileri bir dergide kimileri bir gazetede yayınlanan söyleşilerin bazıları da ilk kez kitapta yer alıyor.
Söyleşi herkesin harcı değildir, birikiminiz yetersizse ve bir de hazırlık yapmadan bu işe kalkışırsanız yalnızca günü kurtarırsınız.
Hikmet Altınkaynak gibi edebiyatın içinden gelen biriyseniz sorular da cevaplar kadar değerli olur.
Üstünden yıllar geçse de güncelliğini yitirmez ve bugün olduğu gibi ilgiyle okunur.
Kişilikleri, sanata bakışları, eserleriyle kitapta yer alan edebiyatçılar arasında bir de siyasetçi var: Bülent Ecevit.
1998'de Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde yapılan söyleşide, "Şiir yazmayı bıraksaydım siyasette ben, ben olmazdım" diyor. Çocukluğundan başlayarak şiire ve kitaba olan düşkünlüğünü anlatıyor.
Söz ustası isimlerin konuşmalarıyla alınan lezzet bir yana her söyleşide o dönemin edebiyat tartışmaları, siyasi tutumlar, polemikleri de okumak başka bir zenginlik katıyor.
Hikmet Altınkaynak'ın kitabı "iyi ki edebiyat var" dedirtiyor.
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

Çinli bilgenin erdem rehberi...

Doğu'nun bilgeliği binlerce yıldır insanoğlunu aydınlatıyor.
Çinli Lao-Tzu'nun yazdığı Tao Te Ching 2 bin 500 yıl öncesinden günümüze dair çok şeyler söylüyor: Sadelik, güzellik, iyilik, alçak gönüllülük, arzuyu yenmek, ölçülü olmak, yetinmek, ustalık. Gazeteci yazar Kerem Çalışkan'ın Türkçeye çevirdiği Tao Te Ching, Taoizmin özüdür, ana kitabıdır. Tao öğretisi dünyanın akışını anlatan, bir değişim dönüşüm felsefesidir.
Lao- Tzu 6. yüzyılda Çin hanedanlığına danışmanlık yaparken Konfüçyüs de yanı başındadır.
Ancak farklı düşünürler ve sürekli çekişirler.
Konfüçyüslük geleneksel bir okul olarak varlığını sürdürmektedir ancak Taoizm bir din olarak Uzakdoğu'da milyonlarca insanın inancıdır.
Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin'de günümüzde 4 din vardır: Budizm, Taoizm, İslam ve Hıristiyanlık.
Taozmin kurucusunun bu kitabı yazış hikayesi de müthiştir: M.Ö. 6. yüzyılda Çin'de artan kaos ve toplumsal huzursuzluk nedeniyle, 81 yaşındaki bilge Lao-Tzu ülkesini terk etmeye karar verir. Honan eyaletinden Batıya doğru giderken bir gümrük memuru onu durdurur. Yaşlı bilgeden bildiklerini ve deneyimlerini yazmasını ister. Lao- Tzu 81 meseli yazıp memura verir ve sonsuzluğa karışır. Kendisinden bir daha haber alınamaz.Kitaba ayrıntılı ve aydınlatıcı bir önsöz yazan Kerem Çalışkan, "Her dizede, kibiri, gururu, yüksekten bakmayı, mal mülk hırsını, kendini bir şey sanmayı yerer. İnsanlara mutavızılığı, alttan almayı, azla yetinmeyi, ölçülü olmayı öğütler. Bu Tao felsefesidir. Türkçede "bir lokma, bir hırka" diye özetlenen geleneksel yaklaşımı çağrıştırır" sözleriyle özetliyor.
Ayrıca her bölümün ardından anlamlarına ve felsefesine ilişkin açıklamalar da yaparak zor bir işin altından başarıyla kalkıyor.
Doğru sözler süslü değildir,
Süslü sözler doğru değildir.
Gayret ikna etmez.
İkna gayretli değildir.
Bilge âlim değildir,
Âlim bilge değildir.
Bilge mal mülk yığmaz.
Başkaları için ne çok şey yaparsa,
O kadar çoğalır o.
Ne kadar çok verirse başkalarına
O kadar sahip olur.
Keskindir Göğün Taosu'nun yolu,
Ama yaralamaz o kimseyi.
Bilge o yolda ilerler salına salına.

(Lao- Tzu son şiirde, daha önce söylediklerinin bir özetini çıkarmış. Sadelik üzerine bir manifesto yazmış. Taocu bilge mal mülk peşinde koşmaz. İnsanların gönlüne girerek, sürekli insanlara bir şeyler vererek, yardım ederek kendi ruhsal varlığını güçlendirir. Bilge böyle zenginleşir. Tao ile bütünleşir. Tao'nun keskin ve zor olan yolunda bilge rahatça, çabalamadan ilerler. Bu son üç dize adeta, Yunus Emre'nin ünlü dizelerini hatırlatıyor: Sırat kıldan incedir/Kılıçtan keskincedir/Varıp anın üstüne/Köşkler kurasım gelir.)
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

26 Ağustos 2018 Pazar

Kuzeyden gelen dedektif

Harry Hole serisinin ortasından başlayıp sonundan ve başından yapılan çevirilerle basılan kitapları nihayet bir sıraya girdi. Norveçli Jo Nesbo'nun ünlü dedektifiyle tanışmadıysanız tam zamanı...


Yazarla okurun buluşması kolay değildir.
Birbirleriyle kurdukları ilişki öyle yıldırım aşkı misali olmaz.
O an kitabın kapağı açıldığı andır.
Sonrası ya sarsılmaz bir bağ ve ömür boyu sürecek ilişkidir. Ya da mesafeli bir duruştur, o zaman geri dönüş mümkündür; başka bir ruh haliyle bir süre sonra yazarla yeniden buluşma imkanı vardır.
Önyargılarla kitaba başlayıp yarıda bırakanlarla, bitirse bile çevresini olumsuz etkileyenlere ise diyecek bir şey yok.
Klasikleri bir yana bırakırsak, tüm dünyada çok satanlar sıralamasını polisiye, bilim kurgu, aşk kitapları belirliyor.
Özellikle polisiyede son 20 yıla damgasını vuran İskandinavya ekolü ise başlı başına incelemeye değer bir vaka.
Nüfusları az, birçok kimsenin yerini zor hatırlayacağı, dünyada siyasi ve ekonomik olarak da çok ağırlığı olmayan refah içindeki, İsveç, Danimarka, Norveç'ten ardı ardına çıkan yazarların kitapları milyonlarca satıyor, dizileri çekiliyor ve filme uyarlanıyor.
Artık klişeleşmiş, birbirinin tekrarı, havalı teknolojiyle donanmış bıkkıntı veren Amerikan polisiyesinden sonra İskandinavlar'ın yeni bir soluk getirdiği kesin.
Neredeyse suç oranı sıfıra yakın soğuk iklim ülkelerinden gelen yazarların ayağı yere basan, uçuk kaçık olmayan, sıradan karakterleri çok sevildi ve tutuldu.
Stieg Larsson'un Millennium serisi tozu dumana katmıştı.
Kitaplarının ulaştığı rakam bir yana üçlemenin dizi ve filmleri de bir o kadar ilgi gördü. Larsson ilk değildi.
Ekolün çıkışı 60'lı 70'li yıllara dayanıyor.
Karı- koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, Martin Beck serisiyle bu trendi başlatan isimler olarak öne çıktı.
Geçtiğimiz günlerde ölen Henning Mankell'in, Wallander serisi de arkasından geliyor.
Danimarkalı yazar Peter Hoeg'in, Bayan Smilla ve Karlar kitabı da 1990'ların başında en çok satanlar arasında yer almıştı.
Son yılların yıldızı ise yine kuzeyden gelen bir adam.
Norveçli uçuk kaçık hırpani bir adam.
Üstüne başına dikkat etmeyen, dışardan bakıldığında her şeyi boşvermiş bir beklentisi olmayan görünümünde ancak içinde fırtınalar esiyor.
Oldukça duygusal, geçmişini bir türlü unutamıyor.
Kız kardeşi, babası, sevgilileri, dostları bir yandadır.
Diğer yanda suçlular ve karanlık dünyası.
O zaman başka biri oluveriyor; dikkatli, kılı kırk yaran, gerekirse otoriteyle çatışan, sonuç alıncaya kadar durmayan bir adam.
Karşınızda Norveçli dedektif Harry Hole.
Onu dünya tanıtan ise Jo Nesbo.
Nesbo 90'lı yıllarda yarattığı karakterinin ünlenmesi için uzun bir süre bekledi.
Serinin beşinci kitabı İngilizceye çevrilince bir anda tanındı.
Türk okurları da Harry Hole'la böyle tanıştı.
 Sağlam bir karakter ve iyi bir yazar vardı, ancak dedektif nasıl biridir, neyi sever, neye kızar, yöntemleri nedir, huyu, suyu pek anlaşılamadı.
Geriye dönüşlerin, imaların, göndermelerin bol bol yer aldığı kitabını okuyanlar, anlam veremediği boşlukların doldurulması için beklemek zorunda kaldı.
Ardı ardına serinin diğer kitapları da çevrilmeye başlandı.
Ancak orada da İngilizce çeviri beklendiğinden Harry Hol'un ortaya çıktığı serinin ilk kitabı Yarasa iki yıl önce basılabildi.
Kafa karışıklığına örnek, geçen yılın sonlarına doğru basılan Hamamböcekleri kitabı ki serinin ikincisi oluyor. (Dokuzuncu kitap Hayalet ise ondan önce piyasadaydı)
Olay yeri Tayland olan Hamamböcekleri'nde, Asya'daki büyük ekonomik krizle, Norveçli bir diplomatın öldürülmesi içiçe geçmiş durumda.
Ve kahramanımız Harry Hole Tayland'ın başkenti Bangkok'tan Oslo'yu ararken otelin telefonunu kullanıyor.
Dışarda ise polis merkezine ya da elçiliğine ulaşmak için ankesörlü telefon kullanıyor.
İnternet e-mail, akıllı telefonlar gibi bugün sıradan görülen teknoloji ise hak getire.
Peki, daha 6 ay önce yeni bir kitap gibi basılan Hamamböcekleri'nde neden hala eski teknoloji kullanılıyor.
Çünkü; bölge ülkelerini sarsan Tayland merkezli kriz 1997'de patlamıştı, Jo Nesbo da kitabını 1998'de yazmış.
Bu durum kitabın sürükleyiciliğine, temposuna, karakterlerin sahiciliğine gölge düşürmüyor.
Arka planda ise bölgenin kanayan yarası çocuk fuhşu, uyuşturucu, acımasız mafya ve ağır bir yoksulluk var.
Tayland bugün de aynı sorunlarla boğuşuyor.
Birbirini izleyen cinayetler; çok uluslu şirketlerin geri kalmış bölgelerdeki vahşi talanı, insanoğlunun bitmek bilmeyen ihtiraslarıyla birleşiyor.
Dedektif Hole ise ülkesindeki diplomatlar, emniyet teşkilatıyla çatışarak binlerce kilometre ötede hiç de alışık olmadığı bir ortamda yapış yapış bir sıcakta delilleri izleyerek, düşünerek, bekleyerek, kah güçle kah sezgileriyle olayı çözüyor.
Jo Nesbo'nun yaşamı da karakteriyle uyumlu...
Çok genç yaşta futbolda yıldızı parlıyor ancak sakatlanarak başka bir yöne savruluyor.
Ekonomi okuduktan sonra Norveç'in ünlü bir rock grubunda solist oluyor.
Şarkı sözleri yazıyor ve sonra yazmaya karar veriyor.
Taksicilik yapıyor, birçok insanla karşılaşıp sohbet etmesinin ilham verdiğini söylüyor.
Yani artık dünyaca ünlü kahramanı dedektif Harry Hole ile Jo Nesbo içiçe geçmiş durumda, kim kimden esinlenmiş diyorsunuz.
Cevabına Sabah Kitap'ta bir söyleşisinde rastgeldim: İsveçli Stieg Larsson ve Henning Mankell ile arasında atmosfer açısından benzerlikler olacaktır. Fakat ben bu yazarlardan, İskandinav polisiye romanlarından ilham almıyorum. Ben ilhamımı Iskandinav edebiyatından Knut Hamsun ve Henrik Ibsen gibi isimlerden alıyorum."
Nesbo'yu ve dolayısıyla karakteri Harry Holle'u zirvede tutan öğrenmek tutkusu. "Hep şüphe duyarak öğrenmek" diyor ve ekliyordu:
"Birçok büyük söz sarf ettim. Aslında kişisel bilgeliğe, büyük cevaplara inanmıyorum. Öğrenmeye, meraka, araştırmaya inanıyorum. Böyle kalmak istiyorum. Yanlışlarımı görebilmeyi ve fikrimi hep değiştirmeyi istiyorum." (Hürriyet Pazar/ Çınar Oskay)
Yabancı eleştirmenlerin "21. yüzyılın en iyi dedektiflerinden Harry Hole, bir polis, ayyaş ve yalnız kurt olarak tümüyle inandırıcı" sözleriyle övdüğü Jo Nesbo ve ünlü karakteriyle tanışmadıysanız şimdi tam zamanı.
50'den fazla dile çevrilen ve 40 milyon satış rakamlarına ulaşan Jo Nesbo'nun Harry Hole kitaplarını okumaya nereden başlayalım diyorsunuz buyrun aşağıdaki listeye...
* Yarasa
* Hamamböcekleri
* Kızıl Gerdan
* Nemesis
* Şeytan Yıldızı
* Kurtarıcı
* Kardan Adam
* Leopar
* Hayalet
* Polis.
* Son kitabı Macbeth ise sonbaharda piyasada olacak.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

27 Temmuz 2018 Cuma

Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil*

Tarihçilerin şeyhi Halil İnalcık ölümünden sonra bile aydınlatmaya devam ediyor. Prof. İnalcık'ın Osmanlı İmparatorluğu başlıklı iki ciltlik kitabı ufuk açıp, ilham veriyor. *(Yunus Emre)

"Halil Hoca bir derya, öğreneceğimiz daha çok şey var."
2017 Şubat'ının kitap ekinde Halil İnalcık'ın "Osmanlı ve Avrupa (Osmanlı Devleti'nin Avrupa Tarihindeki Yeri)" kitabını tanıtırken sözlerimi böyle bağlamışım.
Çok geçmedi, iki ciltlik muhteşem bir külliyatla yine sökün etti.
Halil Hoca, "durun daha bildikleriniz bir şey değil, anlatacaklarım bitmedi" der gibi bizi aydınlatmaya devam ediyor.
Osmanlı İmparatorluğu başlığıyla kutu halinde Kronik Kitap'tan satışa sunulan iki ciltlik eserin ilki, Toplum ve Ekonomi, ikinci cildi ise Sultan ve Siyaset adını taşıyor.
Tarihçilerin şeyhi, kutbu olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık Osmanlı konusunda dünyada önemli bir yere sahip.
Bazı konularda tek dense yeridir.
Yetiştirdiği öğrenciler, kitapları, makaleleri, ders verdiği yerli yabancı üniversitelerdeki saygınlığıyla haklı bir üne sahip.
Emekle, çileyle, zorluklarla ama hiç yılmadan okuyarak, öğrenerek, aktararak vardığı zirve kolay kolay doldurulmaz.
Okuma ve öğrenmeye inancı öyle bir tutkudur ki hayatı boyunca onu terk etmemiştir.
Üç yıl önce yine iki cilt halinde çıkan Tarihe Düşülen Notlar kitabında yer alan genç bir tarihçiyken yaşadığı olay her şeyin özeti gibidir.
1956 yılında İspanya'daki V. Beynelmilel Onomastik (İsim Bilimleri) İlimler Kongresi'nde katılan İnalcık "Yer adları kaynağı olarak Osmanlı Tahrir Defterleri" tebliğini okuyor.
Kongre kapandıktan sonra herkes gezerken o bir hafta boyunca İspanyol arşivlerine girip Türkçe, Arapça vesikaları inceliyor.
Yeni kitabına dönersek sunuş yazısında "Osmanlı Devleti'nin iktisadi, toplumsal ve idari mekanizmalarının temellerinin anlaşılmasına yetecek yoğunlukta araştırmalar" olduğu bilgisi veriliyor.
Toplum ve Ekonomi adıyla sunulan ilk ciltte yer alan 14 makale, 1943-1992 yılları arasında çeşitli yerlerde yayımlanan çalışmalardan oluşuyor.
Osmanlı toplumunun asli unsurlarından sipahiler ve köylülerinden İslam arazi ve vergi sistemine, 15. yüzyılda Rumeli topraklarındaki Hıristiyan sipahilerinden Fatih devrinden önceki tımar sistemine, Osmanlı'nın kuruluş ve inkişaf devrinden 15. yüzyıla kadar Türk topraklarındaki iktisadi vaziyete, Bursa'nın sanayi ve ticaretine dair vesikalara kadar birçok konu yer alıyor. Ayrıca; Hindistan ve İngiltere ile yaşanan pazar rekabeti, örfi-sultani hukuk ile Fatih'in kanunları, Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Tanzimat'ın uygulanması ve sosyal tepkileri, batıdan kültür aktarımı gibi metinler de ayrıntılarıyla işleniyor.
Sultan ve Siyaset adıyla sunulan ikinci cilt ise İnalcık'ın 1960-1994 yılları arasında yayınlanmış erken Osmanlı tarihi, tarih yazımı ve Osmanlı şehir ve hukuk tarihi ile ilgili 15 çalışmasını bir araya getiriyor.
Erken dönemdeki Osmanlı Beyliğinin idaresine en büyük tehditin uçlardan geldiğini örnekleriyle anlattığı ilk makalesinde şu tespiti yapıyor:
"Böylece Osmanlı Devleti mutlak ve merkeziyetçi idareyi o kadar büyük bir başarı ile teşkil etti ki, Avrupa'daki mutlak yönetim teorisyenleri bunu bir model olarak sunmaya çekindiler."
İnalcık daha sonra krize sürüklenmenin sebeplerini de tespit ediyor ve nedenlerini anlatıyor.
Halil Hoca'nın Osmanlı'nın Kuruluşu'nun Bafeus Savaşı'yla başladığı tespiti ve iddiası da hala ortada duruyor.
Bu konudaki makalesi de bilgi, belge ve örneklerle destekleniyor.
Kanıt toplamak için 90'lı yaşlarındayken İznik civarında yorulmak bilmeden yaptığı arazi çalışmaları hala dün gibi aklımdadır.
Fatih Sultan Mehmed hakkındaki en ünlü kitaplardan birisi Alman oryantalist Babinger'e aittir.
Halil İnalcık, Babinger'in çalışmasını ele alarak zaman, mekan ve isimler konusundaki eksiklikleri tespit ediyor.
Kadılık müessesi ve Osmanlı'daki karar alma , arazi ve toprak vergisi ile Osmanlı hukukunun İslamlaşması da başlıca konular arasında.
Osmanlı maliyesinde vergi toplama, irtikap (yani kamu görevlisinin görevini kötüye kullanması) ve rüşvet başlıklı makale ise ibretle okunabilir.
Hala en büyük sorunumuz olan yolsuzluk meselesinin kökeni üç belgeyle anlatılıyor.
Osmanlı idaresindeki Rum Ortodoks Patriğinin statüsü başlıklı makalenin ekinde Kanuni Süleyman'ın dönemin patriğinin Rumeli'deki gezisi için yönetici ve kadılara gönderdiği emrin orjinali yer alıyor.
Devamında ise Hoca'nın muhteşem yorumu.
Bizans İstanbulu'nun İslam şehrine dönüşümü, Galata'nın durumu ile Osmanlı'nın Karadeniz ve Boğazlar üzerindeki kontrolüne yönelik çalışmalar da ilgiyle okunacak bölümler olarak öne çıkıyor.
Halil Hoca'nın en çok yakındığı konulardan biri de Türkçe'nin geçirdiği evrim.
Önsüzünde, eski tarihli makalelerdeki ağır Türkçe' nin özellikle genç okurlar tarafından yadırganacağını belirtiyor ancak dildeki üslup değişikliğinin de ibretle incelenmesi gerektiğini vurguluyor.
Bir röportajında, "Türkçemiz memleketimizin siyasal ve kültürel gelişimleri dolayısıyla son yüzyıl içinde derin değişimler geçirmiştir. 1947'de kullandığım Türkçe ile 2014'te kullandığım Türkçenin ne kadar esaslı farklılıklar gösterdiğini okuyucu görecektir" diyordu.
Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Refik Halid gibi romancıların kullandığı Türkçenin korunması gerektiğini, konuşurken yabancı kelimeler kullanmanın Türk kültürü ve diline ihanet olduğuna da dikkat çekiyordu.
"Memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalıyız. Esas mesele fikir zenginliğidir" diyen Halil Hoca iki yıl önce 100 yaşında bu dünyaya veda ederken bile zihni pırıl pırıldı. Hala, dünyayı zenginleştirmeye, ufuk açmaya, cesaret ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Ne mutlu bize ki onu tanıdık.
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2018 sayısında yayınlanmıştır.)



Semavi Hoca'ya veda...
Halil İnalcık'ın kitabını okurken bir büyük tarihçiyi daha kaybettik.
Türk arkeolojisi ve özellikle de Bizans sanat tarihinin sayılı uzmanlarından dünyaca ünlü bir değerimiz Prof. Semavi Eyice de sessizce bu dünyaya veda etti.
Cenazesi Fatih Camisi haziresinde Halil İnalcık'ın yanına defnedildi.
Son yıllarında yanlış tedavi yüzünden görme yetisini kaybeden Eyice Hoca müthiş belleğiyle özellikle İstanbul'un canlı bir hafızasıydı.
Kitapları, öğrencileri, makaleleri, söyleşileriyle Türk kültür ve sanat tarihine katkıları unutulmazdır. Ancak bir köşede unutulmaktan ve tarihi eser muamelesi görmekten yakınıyordu.
4 yıl önce Semavi Eyice Kitabı: İstanbul'un Yaşayan Efsanesi kitabını yazarken onunla söyleşiyi yapan Selim Efe'ye "Ayrıntıları verirken bir yardım aldı mı" diye sormuştum.
"Hayır, her biri hafızasında sanki dün yaşanmış gibi duruyordu" demişti.
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

17 Haziran 2018 Pazar

İnsanın ve tarihin ruhunu okuyan adam...

Stefan Zweig'ın Bizans'ın Fethi adlı denemesi kitap oldu. Dünyanın kaderini değiştiren bir fethi, bir edebiyatçının kaleminden okumak tarifsiz. 

Kitabın yazarı malum, dünyaca ünlü herkesin bildiği bir isim Stefan Zweig.
Böyle bir kitabı var mı diye düşünürken ilk satırlarda meselenin aslı ortaya çıktı.
Everest Yayınları, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabındaki denemelerden birini kitap haline getirmiş: Bizans'ın Fethi.
Tarihi fotoğraflarla bezenmiş, 86 sayfalık kitabı okumak 20 dakikanızı almıyor, konu da çok iyi bildiğimiz Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul'un Fethi olunca mesele anlaşılıyor.
Yayınevi bir taşla iki kuş vurmuş ve piyasa koşullarını iyi değerlendirmiş.
Malum Mayıs ayındayız, 29'unda fethin yıldönümü kutlanacak.
Üstüne onlarca kitap yazılan, dizilere, filmlere, tiyatro eserlerine konu olan çağ kapatıp yeni bir çağ açan fetih kuşkusuz önemli bir olaydır.
Yalnız bu toprakların değil dünyanın da kaderini değiştirmiştir.
Her ayrıntıyı biliriz bilmesine de o dönemi bir edebiyatçının kaleminden okumak tarifsizdir.
Surların önünde seccade isteyip namaza duran Fatih'in arkasındaki muazzam ordunun da secdeye varışını ya da Avrupa'dan yardım getiren gemilerin Haliç önlerindeki durumunu anlatışı muhteşemdir.
Gemileri önlemek isteyen Türk kalyonları denizde savaşa tutuşurken, surların üstündeki binlerce Bizanslı'nın haykırışları duaları bir yanda, atının üstünde emirler yağdıran genç Sultan Mehmed'in öfkesi diğer yanda...
Zweig o anları öyle bir anlatır ki rüzgarın esintisini, Haliç'teki zincirin seslerini, çığlıkları, gökyüzünü, denizin kokusunu hepsini hissedersiniz.
Fatih'in de aralarında olduğu İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabında Napolyon, Goethe, Handel, Dostoyevski, Tolstoy, Lenin gibi yaratıcı bireylerin o benzersiz anlarına değinir.
"Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar... Olayları anlatırken, gerçekleri değiştirmedim, kendi katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzatılan ellere gereksinim duymaz."
Diğer yandan, Türk halkının en gözde yazarlarından biri, kimseler onu tahtından indiremiyor.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre en çok okuduğumuz yazar yıllardır değişmiyor: Stefan Zweig.
Sözlerinden, kitaplarından alıntılar her yerde karşınıza çıkabilir.
İnternetteki küçük bir gezinti yapın ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Farklı yayınevlerinden kitapları üst üste baskılar yapıyor.
Ve hala en çok satanlar listesinden inmiyor.
Bu ay başındaki listeye baktım, yine üç kitabı birden yer alıyor:
Olağanüstü Bir Gece, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Satranç.
Türkçe'ye çevrilmiş 33 kitabı var.
Benim en sevdiklerim ise kendimce üçleme diye adlandırdığım biyografik denemeleri.
Edebiyatçı ve insani yönleriyle anlattığı 9 yazarla büyük bir yolculuğa çıkarsınız.
Üç Büyük Usta'da Balzac, Dickens ve Dostoyevski...
Kendileriyle Savaşanlar'da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche...
Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar'da Casanova, Stendhal ve Tolstoy...
"Neden bu kadar çok ilgi görüyor ve okunuyor" sorusunu araştıran Tezer Özlü şöyle yazmış: "Zweig'ın bu denli çok okunan, bazı yapıtlarının 30 dile çevrilmiş bir yazar olmasının nedenini, onun derin psikolojinde ve edebiyat kültüründe aramak gerekir. Alman felsefesinin derinliği ve Fransız edebiyatının betimlemeciliğini birleştiren Zweig, insan ruhunun derinliklerinin ve insanın hastalık derecesine varan tutkularının bir çözümleyicisi olmaya çabalamıştır."
Benim için sorunun cevabı ise üstadın sözlerinde:
"Kitaplar, insanları ölümden sonra da birleştiren ve bizi, unutmaya, hayatın bu en büyük düşmanına karşı koruyan biricik araçtır."
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

İki kıtanın ve iki denizin hakimi

Fatih Sultan Mehmed bir cihan imparatorudur. Ve bence Osmanlı'nın da zirvesidir.
İleri görüşlülüğü, cesareti, bilgisi, eğitimi ve tarihe olan tutkusu benzersizdir.
Birçok dili konuşup yazan, İstanbul'u şehir olarak yeniden dünyanın gözdesi haline getiren odur. Topkapı Sarayı'nı yaptıran, giydiği kaftanı bile tasarlayan özel bir insandır.
Batı'nın gözünde ise doğal olarak dehşet bir portre olarak tarif edilir.
O halde Zweig'in kitabı ve yaklaşan 29 Mayıs büyük padişahı daha iyi anlamak için bir fırsat olsun. Onun hakkında yazılan yerli yabancı onlarca kitap sizi bekliyor.
Fatih döneminde yaşamış Bizans tarihçisi Kritovulos bu konudaki en değerli kaynak.
Osmanlı tarihçisi Hammer, Babinger, Yavuz Bahadıroğlu, Feridun M. Emecan ve John Freely ilk aklıma gelenler.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Casuslara casusluk eden adam...


John Le Carre Güvercin Tüneli'nde bu kez yaşam öyküsünü kaleme aldı. Alfa Yayınlarından çıkan kitap, Le Carre hayranlarını çok memnun edecek. Yazar bu kez hayatıyla şaşırtacak

Geçtiğimiz ayın başında İngiltere'de yaşlı bir adamla genç bir kadın parktaki bankta hareketsiz yatar halde bulundu.
Salisbury'de birlikte bir lokantada öğle yemeği yemişlerdi.
Görgü tanıklarına göre; ağızlarından köpükler geldikten sonra gözlerini yuvalarından fırlamışçasına açarak şuurlarını kaybetmişlerdi.
Adam çifte casus eski bir Rus subayı olan Sergey Skripal'di, yanındaki de kızı Yulia...
Noviçok adlı sinir gazıyla zehirlenmişlerdi.
Bu zehir, 1970 ve 80'lli yıllarda Sovyetler Birliği'nde geliştirilmişti.
Kızı kendine geldi ancak 66 yaşındaki baba Skripal'in durumu hala kritik.
Yüksek düzey bir askeri memur olan Sergey Skripal, Avrupa'da faaliyet gösteren Rus ajanların adlarını İngiltere dış istihbaratına vermiş, Rusya'da 13 yıl hapse mahkûm edildikten sonra ajan mübadelesiyle gönderildiği İngiltere'ye yerleşmişti.
Hastanede kimlikleri araştırılınca son yılların en büyük diplomatik skandalı patladı, İngiltere birçok Rus diplomatın sınır dışı edileceğini açıkladı.
Rusya karşılık verdi.
ABD fırsatı kaçırmadı, neredeyse Avrupa'nın tamamı Kanada ve Avustralya dahil birçok ülke Rusları sınır dışı ediyor. 
Tabii ki Rusya'da geri kalmıyor.
Elbette, Soğuk savaş dönemini andıran iki kutuplu dünyaya dönüş mümkün değil. 
ABD ya da Rusya emir verince herkesin arkasında sıralandığı dönemler çok geride kaldı.
Ancak dünyadaki gerginliği de göz ardı etmemek gerek.
Çifte casusluk, zehirlenme, uluslararası kriz tam ona göre "eminim kitabını yazar"diyordum ki John Le Carre'nin arka arkaya üç kitabı birden piyasaya çıktı.
Cinayetin Parıltısı (Kırmızı Kedi Yayınevi) 1962'deki yazdığı ve ünlü kahramanı Smiley'in casusluğa terfi etmeden dedektif olduğu iki kitaptan biri. (Daha önce 1974'te Büyük Kalleş adıyla Milliyet Yayınları Kara Dizi serisinden yayınlanmıştı.)
Casusun Mirası (Kırmızı Kedi Yayınevi) adlı son kitabında ise ünlü karakterlerini bir araya getiriyor.
"Geçmişin hayaletleri hesap sormaya gelmiştir. Zamanında alkışlanan operasyonların; Alec Leamas, Jim Prideaux, Peter Guillam ve George Smiley gibi karakterlerin baş tacı yapıldığı günlerin üzerinden uzun zaman geçmiştir. Soğuk Savaş'ın acımasız istihbarat savaşları ve gerekçeleri, o günleri yaşamamış yeni nesil tarafından hoş karşılanmayacak, masumların ölümü için adalet aranacaktır."
(Yeri gelmişken başta A Small Town in Germany olmak üzere üç kitabı hala Türkçe'ye çevrilmedi.)
Ve nihayet 2 yıl sonra Türkçe'ye çevrilen kendisinin kaleme aldığı gerçek yaşam öyküsü: 
Güvercin Tüneli. (Alfa Yayınları)
Asıl adı David John Moore Cornwell olan John Le Carre, 87 yaşında ve 57 yıldır yazıyor.
Saygın bir yere sahip ve sadık okuyucuları da artıyor.
Nasıl artmasın ki; Soğuk Savaş döneminde çıkış yapan Le Carre kendini sürekli yeniledi.
Olayların akışını kaçırmadı, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla Sovyet Bloku çökünce ortaya çıkan yeni dünya düzenini anlattı.
İngiltere'nin puslu entrikayla dolu havasından Rusya'nın karmaşık, korku atmosferiyle yüklü soğuğuna; Afrika'nın katliamlarla ısınmış sıcağından Panama'nın işbirlikçi kirlenmiş kanalına; Uzakdoğu'nun iç savaşlarıyla nemlenmiş kan banyosundan Almanya'nın arada kalmış çaresiz göçmenlerine kadar her yere el attı.
Beslendiği damar gerçeklerdi ancak sonuçta bunlar birer romandı, kurguydu.
Le Carre, kitabında büyük bir süpriz yapıp kurguların gerçeğe dönüştüğünü gösteriyor.
Yalın, çıplak gerçekleri önünüze koyuyor.
Kitaplarındaki kahramanların gerçek kimliğini kimlerden esinlendiğini, yazma sürecinde yer keşfini nasıl yaptığını, tanıdıklarını, dostlarını tüm içtenliğiyle anlatıyor.
Dünyanın dört bir yanında birçoğu hayranı sadık okuyucusu olan; cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, devlet başkanları, siyasiler, film yönetmenleri, ünlü yıldızlar boy gösteriyor.
Kimler yok ki o sofrada: İngiltere Başbakanı Thatcher, Hollanda Başbakanı Ruud Lubbers, İtalya Cumhurbaşkanı Frencesco Cosssiga, Rus Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, Panama Devlet Başkanı Endara ve diğerleri...
Örneğin Primakov, 1991'deki Birinci Körfez Savaşı patlamadan önce barış için neler yaptığını anlatıyor...
Irak Devlet Başkanı Saddam onun dostudur." Yevgeni yüzüme leke getirme. Beni Kuveyt'ten çıkar" der.
ABD'nin başındaki baba George Bush ve İngiliz Başbakanı'yla görüşmeler sonuçsuz kalır, çünkü savaş istiyorlardı...
On yıl sonra oğul Bush iktidara gelir. Primakov uçağa atlar ve Bağdat'a gider. Eski dostu Saddam'a elinde ne türden kitle imha silahı olursa olsun, bunları emanetten Birleşmiş Milletler'e teslim etmesi için yalvarır. 
Bu defa onu kovan Saddam olur; Amerikalıların bunu yapmaya cesaret edemeyeceklerini gerekçe gösterir, çünkü paylaştıkları çok fazla sır bulunmaktadır.
Ya İtalya Cumhurbaşkanı'na ne demeli. Bakar mısınız Le Carre'ye sorduklarına:
"Toplumlar casussuz yapamazlar mı diye merak ediyordu. Demokrasi olduğu varsayılan bir toplum, casuslarını nasıl kontrol altında tutar diye bilmek istiyordu. Ben ne düşünüyordum. İtalya onları denetlemek için ne yapmalıydı? İtalyan istihbarat servisleri hakkında ne düşündüğümü açık açık, ama lütfen kendi sözcüklerimle anlatabilir miydim? İşlerinin erbabı mıydılar? Onlara not verecek olsam, bu olumlu mu olurdu olumsuz mu?"
Gizli Servis Başkanları, rejim muhalifliğinden sürgünde kalan Nobel Barış Ödülü sahibi Rus fizikçi Saharov, medya devi Rupert Murdoch'la sohbetleri de kitapta kendine yer buluyor.
Le Carre, sofralardan çok hayatın içindedir.
Köstebek romanında Hong Kong'ta teknelerle boğazda geçen bir kovalamaca vardır.
O bölümü evinde güncelliğini yitirmiş bir seyahat rehberinden yazmıştır. Hong Kong'a gidince adayla anakara arasına tünel inşa edildiğini görür.
Yayıncısını arayıp baskıyı durdurmasını ister ve kendine bir söz verir:
"Bir daha hiç bulunmadığım bir yerde geçen sahneyi asla kurgulamayacağıma ant içtim."
Kendisi gibi casusluktan gelme ünlü bir yazar olan Graham Greene'nin "İnsanın çektiği acıyı anlatacaksan, bu yönde bir deneyim kazanmak senin görevin" sözleri kulağında yollara düşer.
Bir gün Vietnam'da Kızıl Kmerler'e karşı savaşın tam ortasında siperde, bir gün Filistin- İsrail sınırında bombalanmış yıkılmış bir evdedir. 
Büyük bir katliam yaşamış ve hala durulmayan Ruanda'da, Kongo'dadır, yukarda bir yerlerde Rusya'da kara para ve mafyanın hakim olduğu zamanlarda diskotekte bir katille sohbettedir.
Eski televizyoncu olan İsrailli Michael Elkins, gözünü kırpmadan öldürdüğü eski Naziler'i anlatır, Necef Çölü'ndeki bir İsrail hapishanesinde Filistinliler'e yardım eden sarışın güzel Alman kadını Brigette'le söyleşidedir.
Ya da 2006'da Almanya'nın kuzeyinde Murat Kurnaz adlı bir Türk'ün hikayesini dinliyordur.
Murat, Bremen'de doğup büyümüş bir Türk-Alman. 2001'deki El Kaide saldırıları sırasında Pakistan'da yakalanıp üç bin dolar karşılığında Amerikalılar'a satılmış. Kandehar'da ABD'nin işkence merkezinde iki ay boyunca elektrik verilmiş, bilincini kaybedene dek dövülmüş, üzerine su dökülerek boğulma hissi yaratılmış, bir kancaya asılmış ve fiziksel gücüne rağmen ölecek hale gelene dek orada tutulmuş. 
Bir yıl süresince onu sorgulayan Alman gizli servisi ve Amerikalılar onun saf ve zararsız biri olduğuna kanaat getirmiş. 
Yine de ABD'nin meşhur Guantanomo hapishanesine gönderilmekten kurtulamamış. 
5 yıl burada tutulduktan sonra Almanya'ya dönebilmiş.
Le Carre dinlediği hayat hikayesini ölümsüzleştiriyor: "İnsan Avı adlı romanımda Murat'la yaşıt, dindaş ve aynı sosyal çevreden gelme, Almanya doğumlu bir Türk var. Adı Melik ve o da işlemediği suçlar yüzünden bir bedel öder. Cüssesi, konuşma tarzı ve davranışları Murat Kurnaz'ınkilerle büyük benzerlikler taşır."
Tolstoy'un Savaş ve Barış'taki savaş sahneleri sarsıcıdır, gerçektir.
Film izler gibi olursunuz, çünkü Toltsoy, Fransız-Rus savaşına subay olarak katılmış ve gözlemlerini yansıtmıştır.
Le Carre'de öyledir; onu sahici kılan da odur. 
Romanlarındaki karakterlerin sağlam, ayağı yere basan, gerçekliği tartışılmaz hikayelerle örülü olmasının nedeni bizzat yerinde gözlemlemiş olması ve yaşamasıdır.
Ayrıntıları atlamaz, çevreyi ve insanları detaylıca tasvir eder.
Yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitapta da romanları gibi herkesi ayrıntılarıyla aktarır: Yüz hatları, kaşı, gözü, davranışları...
En çok merak ettiğim Kim Philby hakkında düşündükleriydi...
Cambridge Beşlisi olarak tarihe geçen çift taraflı ajanların en ünlüsü Philby, diğer 4 kişiyle birlikte İngiliz Gizli Servisi MI6'nın içine Sovyetler tarafından yerleştirilmişti.
1960'larda Philby'nin yolu İstanbul'dan da geçmişti. 
Anılarında, İngiliz elçiliğinde görev yaparken Anadolu yakasındaki bir yalıda kaldığını ve Sovyet gemileriyle nasıl bağlantı kurduğunu anlatır.
Batı'nın yaptığı onlarca operasyonu önceden Sovyetler'e sızdırarak engeller ve yüzlerce kişinin ölümünden sorumlu olduğu ortaya çıkar.
Le Carre, ona olan kızgınlığını gizlemiyor. Zaten Köstebek romanında onun ipliğini pazara çıkarmıştır. Philby'i sorgulayan bir ajanın ona onlattıklarını da yıllar sonra açıklıyor.
Ve onun kaçışına nasıl göz yumulduğunu da gösteriyor.
Le Carre'nin babasıyla hesaplaştığı bir bölüm var ki değme psikolojik esere taş çıkartır.
Üçkağıtçı, kumarbaz, dolandırıcı, sık sık hapse giren, yalancı babasıyla olan ilişkisine Son Casus romanında değinmişti ancak bu kez tam anlamıyla hesaplaşıyor.
Hala kalem kağıt kullanan, çok nadir söyleşi yapan, İngiltere kırsalında münzevi bir hayat yaşayan Le Carre'nin yaşam öyküsünün her bölümü birer kitap gibi okunabilir.
Her birinde başka bir dünya başka bir hikaye var. 
Ve o muhteşem romanlarını nasıl yazdığını da anlıyorsunuz.
25 yaşında resmi olarak İngiliz Gizli Servisi İç İstihbaratı MI5'e girip dört yıl sonra Dış İstihbarat MI6'ya geçer. 1964'te istifa edip ayrıldıktan sonra yolunu çizer: Yazar olacaktır.
Ancak o günden bugüne kendine sürekli sorduğu sorunun yanıtını da verir.
"Bir casus daima casustur; ben kendi yazdıklarıma inanmasam da başkaları inanıyordu, dolayısıyla bununla yaşamayı öğrenmeliydim..."
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

LİZ TAYLOR GECEYİ BÖLÜYOR

Soğuktan Gelen casus romanı çekilirken yaşadıkları ise değme magazinciye taş çıkartır cinsten. Richard Burton başrolündeki karakterin hakkını vermek ve tavsiyelerini dinlemek için onu da çağırır. Le Carre günlerce Dublin'de ünlü aktörle birlikte vakit geçirir. O günlerin ayrıntılarını zevkle okudum, ama bir sahne var ki unutulmaz.
Sarhoş ve vurdumduymaz bir karakteri oynayan Burton'un Berlin Duvarı'nı aşacağı sahne çekilecektir. Dublin halkı da setin arkasındadır. Gecenin pusunda çekim başlamak üzere birden lüks bir araba yanaşır. Gazeteciler, televizyoncular, polis, halk arabaya üşüşür. Gelen güzeller güzeli oyuncu Liz Taylor'dur. Burton'un yeni evlendiği eşi. Ortalık karışır, yönetmen çıldırır... Gerisi kitapta...


FİLMLER VE ŞANSIZLIKLAR

Le Carre, film konusunda şansız bir romancı. Fritz Lang, Sydney Pollack, Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick gibi efsane yönetmenler harekete geçmişler ancak sonunu getirmemişler. Yine de kitapları birçok kez film ve dizi olarak çekilen Le Carre bu konuda yorum yapmamıştır. Beğendiğini ya da tam tersini söylememiştir ancak burada yaptığı bir tespit var ki ümidini koruyor: "İnanıyorum, romanlarımın eni iyi filmleri hiç çekilmemiş olanlardır, ki gün gelecek bu kabul edilecek."
Tinker, Taylor, Soldier, Spy adıyla çekilen 1979 yapımı Alec Guiness'in başrolünde oynadığı dizi bence en iyisidir. Ve devamı olarak çekilen Smiley's People da öyle. İkisini de yıllar önce TRT göstermişti.
Köstebek 2011'de yeniden çekildi başrolünde Gary Oldman vardı. Ancak başarısız bir girişimdi...
Soğuktan Gelen Casus'ta başrolünde Richard Burton oynadı. (1965)
Ölüme Çağrı romanından Casus Kim (1966)
Rus Evi'nde Sean Connery ve Michelle Pfeiffer oynadı. (1990)
Küçük Trampetçi Kız 1984 yapımı. Başrolünde Diane Keaton oynadı.
Bahçıvan kitabından uyarlama Arka Bahçe, (2005)
Panama Terzisi başrollerinde Pierce Brosnan ve Jamie Lee Curtis oynadı. (2001)
2014 yapımı, İnsan Avı romanından uyarlanan Aranan Adam.
2016 yapımı Hain.
BBC'de mini dizi olarak yayınlanan Gece Müdürü (2016)


ROMANLARINDAKİ KAHRAMANLAR...

* Oxford'ta danışman hocası bilge insan Vivian Green, unutulmaz karakteri George Smiley'i bulmasında yardımcı olmuştur
*Bir Öğrenci Gibi'deki Charlie Marshall karakteri Vietnam'da birlikte uçtuğu çılgın bir pilottan esinlenme...
*Bahçıvan'da Tessa, aslında Fransız Yvette Pierpaoli adında kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir çılgın kadın... Vietnam'daki kanlı savaşın içinde tanıdığı Pierpaoli, Kosovalı mültecilere yardıma giderken ölmüş.
* Köstebek'te Jerry Westerby, kuruma çalışan sıradan ajanlardan biridir. Gazeteci, maceracı, cusus ve iyi bir dost. Bir Öğrenci Gibi'de Uzakdoğu'da bir operasyon vardır. Singapur'da bir otelde Peter Simms'le tanışır. Hong Kong, Bangkok ve Saygon'da yine buluşurlar. Le Carre'nin tespiti şu: Onun tükenmez enerjisi, Asya hakkında bildikleri ve Asyalı ruhu varken, Köstebek'te çizdiğim Westerby'i rengarenk bir tabloya aktarmamak elde miydi?
* Küçük Trampetçi Kız'daki Trampetçi Charlie, çatışmanın her iki tarafındaki kahramanların savaşçı duygularını ayağa kaldırıyordu. Charlie için benden 14 yaş küçük üvey kız kardeşim Charlotte Cornwell'den esinlenmiştim. Romanı yazdığım sıralarda tanınmış bir sahne ve televizyon sanatçısıydı. Ama aynı zamanda sol siyasetin militan savunucularındandı.
*Panama Terzisi'ndeki Pendel, Londralı ünlü bir terzi Doug Hayward'tır.
* Rusya'da Petesburg'ta Dima adlı bir suç örgütü lideriyle gece kulübünde görüşür. Beli silahlı adamları, güzel kızlar, kulakları sağır eden müziğin arasında tercüman vasıtasıyla ona sorar: Mister Dima siz gangaster misiniz. İşte Hain romanındaki Dima odur.
* Rusya'daki Özel Öneme Sahip Suçları Araştırma Merkezi'nden İssa Kostoev, İnguş kökenlidir. Halen Rus Parlamentosu'nda. Onunla o bölgelere gitmek üzere iken savaş patlar. "15 yıl sonra İnsan Avı romanımda, sözüm ona teröre karşı savaşa karışmış masum Müslüman Rus genci için Çeçen bir karakter seçtim adına da İssa dedim. İssa Kostoev'e atfen."
*Ve ana yazıda da söz ettiğim gibi aynı romandaki Türk genci Malik de Murat Kurnaz'dır.

15 Nisan 2018 Pazar

Abdülhamid'i anlamak...


I. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddi yol alınmış durumda. Son büyük padişahı ve dönemini okuyarak, anlayarak, tartışarak ve sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz. Tabii ki kitaplar en faydalı yardımcı olacaktır.

623 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu'na damgasını vurmuş padişahlardan en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz II. Abdülhamid'tir.
Atalarından devraldığı tahtta en uzun oturanlardan biriydi.
33 yıl süren yönetimi İttihatçılar tarafından kesilmeseydi belki de Kanuni Süleyman'a yaklaşacaktı.
Bu yıl onun 100. ölüm yıldönümü; birçok etkinlikle anılan II. Abdülhamid için paneller, söyleşiler ve anmalar düzenlendi, düzenleniyor.
Dünyanın dört bir yanına dağılmış hanedan üyeleri bu vesileyle Türkiye'ye geldi.
Hatıraları, düşünceleri, eylemleri, izlediği politikalar, bıraktığı miras, hataları, kişiliği; tarihçiler, akademisyenler ve bilim adamları tarafından ele alındı.
Dizisi ise ilgiyle izleniyor.
Osmanlı tarihinde onun kadar övülen ve bir o kadar da eleştirilen padişah olmamıştır.
II. Abdülhamid, 1876'da emperyal bir imparatorluğun başına geçtiğinde, dünya büyük sarsıntılar yaşamaktaydı.
Hem imparatorluğun hem de Avrupa'nın her anlamda dönüşümler yaşadığı; siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal çalkantıların art arda sıralandığı bir dönemde 34'üncü padişah olarak tahta oturdu.
Saltanatında; yeni resmi ideolojisiyle, siyasi rejimiyle, modernleşme projeleriyle, dış politikasıyla, devlet ve toplum büyük dönüşümler yaşamıştır.
Daha sonra tahta çıkacak kardeşi 5'inci Mehmed ve son olarak Vahdeddin'le imparatorluk tarihe karışacaktı.
"II. Abdülhamid, Osmanlı'nın yıkılışını geciktirmiştir" denmesi boşuna değildir, bu yüzden imparatorluğun son büyük padişahı olarak anılmaktadır.
Şehzadeliğinde padişah amcası Abdülaziz'le büyük bir Avrupa turuna çıkmıştır.
Batılı hayat tarzını, geleneklerini, protokol yöntemlerini görme fırsatı bulmuştu.
Yeni gelişen teknolojileri, buluşları yerinde incelemişti.
Hepsinden önemlisi uluslar arası diplomasinin incelikleri hakkında fikir sahibi olmuştu.
Bütün bu gözlemler ilerde devlet sorumluluğunu yüklendiğinde Sultan'ın çok işine yarayacaktı.
Osmanlı'nın büyük toprak kayıpları yaşadığı bir dönemde başa geçen Abdülhamid, Türk-Rus savaşını kucağında bulmuştu, Yunanistan'la savaşta kaçınılmazdı.
Dünyayı sarsan ekonomik kriz zaten büyük borca girmiş imparatorluğu derinden sarsmıştı.
Mali disiplini sağlayıp; büyük imar, eğitim ve kültür hamlelerini hayata geçirmiştir.
Klasik müziğe, operaya çok düşkündü.
Resme ve çiniciliğe meraklıydı.
Özellikle marangozluğu dillere destandı. Beylerbeyi Sarayı'ndaki yemek takımlarını yapmıştı. İstanbul Müftülüğü binasındaki dolaplar da onun el ürünüdür.
Yıldız Sarayı'ndaki kütüphanesinde onlarca kitap vardı.
Özellikle cinayet ve polisiyeye düşkündü. Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yazarı İngiliz Sir Sir Arthur Conan Doyle'u kabul edip övgüde bulunmuş ve hediye vermiştir.
Uyumadan önce ona kitap okunurdu.
İyi bir eğitim alan Abdülhamid Han, iyi derecede Fransızca, Arapça ve Farsça'ya hakimdi, yabancı devlet adamlarıyla ve diplomatlarla espriler yaparak sohbet ettiği de bilinmektedir.
Dış politikada atalarının izini takip etmiştir. Avrupa'nın dengelerinin boşluklarını tespit etmiş ve bunlardan yararlanmıştır.
Diplomatik zekası elçilerin ve devlet adamlarının dikkatinden kaçmamıştır. (Bu konuda daha fazla bilgi için tarihçi Feroze A. K. Yasamee'nin Abdülhamid'in Dış Politikası/Düvel-i Muazzama Karşısında Osmanlı kitabı.)
Bir başka husus da Cumhuriyet dönemini ziyadesiyle etkilemesidir.
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran siyasi ve askeri kadrolar, Abdülhamid'in kurdurduğu okullardan yetişmiştir.
Birçok yere ilkokullar açılmış, kızların da okuması teşvik edilmiştir.
İlk üniversiteler; tıp, hukuk, ziraat, mülkiye, mühendislik, güzel sanatlar başta olmak üzere askeri mektepler onun zamanında hayata geçmiştir.
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yetişen ürüne göre meslek okullarının da temeli sayılan bağcılık, aşçılık, orman, maden ve ipek böcekçiliğiyle ilgili mektepler açılmıştır.
Değerli tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat'ın değerlendirmesi her şeyi özetlemektedir: "Bugünkü Türkiye'yi kuracak temeller, Sultan Abdülhamid'in iktidar döneminde atılmıştır. Onun zamanında kurulan meslek okulları, ilkokul sisteminin yaygınlaşması, yapılan kara ve demiryolları, kurulan işletmeler ve daha birçok eser, Osmanlı Devleti'ne gerçek manada çağdaş medeniyeti getirmiştir. Bu, doğmakta olan Osmanlı-Müslüman milletinin maddi temelini oluşturmuştur ki, bu temel olmaksızın Cumhuriyet kurulamazdı."
Başta hicaz demiryolları olmak üzere birçok yere tren yolu yapılmıştır.
Haydarpaşa ile Sirkeci garları, askeri binalar, camiler, hastaneler, medreseler, çeşmeler, köprüler ve sayısız imar faaliyeti 2. Abdülhamid'in kalkınmaya verdiği önceliği göstermektedir.
En çok eleştirilen yanı siyasi tarafıydı.
Kanuni Esasi'nin kabul edilmesi, Meclis'in kurulması, Birinci Meşruiyet'in ilanı onun dönemindedir. Ancak Meclis'in feshedilip, hafiye sisteminin kurulması da onun dönemindedir.
O dönemin aydınları tarafından baskı rejimi kurmakla çok yerildi.
Şehzadeliği sırasında önce amcası sonra da abisinin padişahlıktan azledilmesini görmesinin onda derin bir etki yaptığı aşikardır.
Annesini, dedesini ve babasını veremden yitirmesi de sağlığı konusunda hassas olduğunu göstermektedir.
Vehimli biri olması ve Yıldız Sarayı'na çekilmesi son yıllarında yaşadığı zorluklardır.
1909'da tahtan indirilip Selanik'e sürgün giden Abdülhamid, Balkan Savaşı patlayınca Beylerbeyi Sarayı'na yerleşmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'nın başladığını görmüş bittiğini görmeden o yıl yani 1918 Şubat'ında vefat etmiştir.
Cenazesi büyük bir törenle kaldırıldı.
İstanbul sokaklara döküldü; kadınlar pencerelerden, "Bizi refah içinde yaşatan padişahım, bizleri bırakıp da nereye gidiyorsun" diye ağlıyordu.
Savaş yılları boyunca onu tahttan indiren İttihatçıların başta Enver Paşa olmak üzere sık sık görüşlerine başvurduğunu biliyoruz.
Özel doktoru Atıf Hüseyin Bey'in sohbetlerinden tuttuğu günlüğü sayesinde çeşitli meseleler hakkındaki düşünceleri kitap haline getirilmiştir.
Özetle; Abdülhamid bizimdir, bizler de onların devamıyız.
Bu tartışma götürmez bir gerçektir. İmparatorluk ömrünü tamamlamış yerine cumhuriyet gelmiştir. Onlar da bizim bir gerçeğimizdir.
Prof. Şükrü Hanioğlu geçen pazar gazetemizde yayınlanan yazısında önemli bir uyarı yaptı: "II. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddî yol alınmış durumdadır. Buna karşılık onu yaşadığı dönemin tarihî bağlamından çıkartan imaj düzeltimi ise başka bir uca savrulma tehlikesiyle karşı karşıyadır."
Okuyarak, anlayarak, tartışarak ve bugünden o dönemi sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz.
İlber Ortaylı'nın dediği gibi; tarih yakasına yapışılıp hesaplaşılacak bir şey değildir.
(Bu konuda kitap okuma önerileri: Sultan Abdülhamid'in Sırdaşı Tahsin Paşa'nın anıları, Talha Uğurluel'in Payitahtın Son Sahibi II. Abdülhamid Han, Arzu Terzi'nin Abdülhamid'in Mirası-Petrol ve Arazi, Ayşe Osmanoğlu'nun Babam Sultan Abdülhamid.)
(Sabah Kitap ekinin Mart 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

16 Mart 2018 Cuma

Atatürk ve çevresindeki dünya...



Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla farkını ortaya koyuyor. Kitapta Atatürk'ün her hali var. Arka planda yaklaşan savaş ve Cumhuriyet'in ayak sesleri duyuluyor..

Tarih alanında Türkiye'nin uluslararası ismi Prof. İlber Ortaylı uzun yıllardır aileden biri gibi hayatımızda. 
Bizi tarihimizle barıştıran, yeniden sevdiren adam. 
Kitapları onlarca baskı yapıyor, imza günlerinde kuyruklar sokaklara uzanıyor. 
Televizyon programları ilgiyle takip ediliyor, söyleşilerine salonlar yetmiyor, derslerinde anfi dolup taşıyor.
Hoca halkın içindedir hep, birdenbire karşınıza çıkabilir. 
Kaç kez Beşiktaş Çarşısı'nda rastlamışımdır. 
Bir keresinde gazetenin önündeki ışıklarda taksiden inip simitçiden alışveriş yapıp sohbet ettiğini görmüştüm.
Dünyanın dört bir yanını gezip kaleme aldığı seyahat kitapları da deryadır.
Geçenlerde bir söyleşide, "Dünyayı gezin sonra evlenin" demişti ya soruların arkası kesilmeyince eli daha yükseltti: "Evlenin birlikte gezin, mobilyayı sonra alırsınız."
İlber Hoca geçtiğimiz yıl değerli bir ödülle onurlandırıldı.
"Tarihini bilmeyen milletlerin geleceğini de inşa edemeyeceği hakikatinden hareketle, tarihimizin derinlikli biçimde araştırılıp aktarılması, geniş halk kitlelerine sevdirilmesi, yurt içinde ve yurt dışında, başta akademik platformlar ve medya ortamı olmak üzere tüm kesimlerle paylaşılmasındaki değerli katkıları münasebetiyle..." verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün seçiminin ne kadar isabetli olduğu ortada.
Bir dönem kendisine çok yakışan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü de yapan Osmanlı uzmanı İlber Hoca yeni kitabıyla farkını yine ortaya koyuyor.
İstiklal Savaşı'nın lideri ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk kitabını gördüğümde duygularım çevremdekilerden farklı değildi.
Kitabı okurken, "Yeni ne olabilir, bu konuda bilmediğimiz kaldı mı" sorularıyla muhatap oldum.
İlk kez bir biyografi yazan Hoca hem zor hem de kolay bir işe soyunmuş.
Kolay çünkü; bu topraklarda yaşayan her çocuk gibi önce evde, sonra okulda, ve ötesinde hayatınız boyunca Atatürk'le birlikte yaşarsınız.
Ve büyük kalabalıklar gibi merak etmezsiniz, şablonlar hazırdır, size verilmiştir.
Selanik'te doğdu, küçük yaşta babasını kaybetti, askeri okula gitti, subay oldu, savaştı büyük işler yaptı. Ülkemizi düşman işgalinden kurtardı, Cumhuriyeti kurdu, büyük devrimler yaptı.
Şiirler, şarkılar, törenler, bitmek bilmeyen büyük laflar..
12 Eylül darbesinin ilk yılları Atatürk'ün 100. Doğum gününe denk gelmişti. 
Darbeciler bunu öyle bir kullandı ki, çocukluktan gençliğe geçtiğimiz o dönem Atatürk'ü çok sevenler bile "bu kadar da olmaz" diye yakınmıştı.
Zor bir işe soyunmasına gelince; Atatürk adı geçtiğinde gözleri yaşaranları da tanıdım, eleştireni de, birkaç kişi de olsa daha ileri gidip hakaret edeni de.
Bu kitap kime hitap ediyor peki, bence her kesime.
Özellikle günümüzde sosyal medyadaki ahaliye; hiçbir bilgi sahibi olmadan fikri olanlara, üstelik bunu da matah bir şeymiş gibi şişik bir özgüvenle büyük laflarla satanlara...
İlber Ortaylı, her zamanki üslubuyla sohbet eder gibi yazdığı kitabında arka planda çok büyük bir resim ortaya koyuyor.
Bir Balkan çocuğu olan Mustafa Kemal'in Osmanlı'nın en zor dönemlerinde için için kaynayan bir bölgede hangi şartlar altında büyüdüğü, nelerden etkilendiği anlatılıyor.
Büyük resimde ise savaş kokularının yükseldiği Avrupa var. 
Hiç kuşkusuz en çok etkilenen Osmanlı olacaktır. 
Balkan topraklarının birkaç ay içinde Saraybosna'dan Edirne'ye elden gitmesinin travmasını yaşayan bir kuşaktır onlar...
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sürmüştü.
Osmanlı ise 1912'de başlayan Balkan Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na katılıp 8 farklı cephede büyük mücadeleler vermiştir. Bizim için savaş Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 1922'ye kadar kesintisiz tam 10 yıl sürmüştür.
Bu mücadeleyi yapanlar Mustafa Kemal'le birlikte Osmanlı'nın subaylarıydı. 
Bir değil birkaç lisan bilen, iyi yetişmiş, matematikten, coğrafyadan anlayan, dünyaya açık bu fedakar insanlar, cephelerde erken yaşta olgunlaşmıştır.
Gözlem yapmayı iyi biliyorlardı. 
Mustafa Kemal, Afrika'da, Çanakkale'de, Filistin'de, Diyarbakır'da komutanlıklar yapmış halkını tanımıştır.
Balkanlar'daki değişimi, esen yenilikçi rüzgarları yaşamıştır.
Padişahın yaverliğine yükselmiş genç yaşta Avrupa'yı görmüştür.
İlerde Cumhuriyeti kuranlar da bu kadro olacaktı. 
Maliyeci, sağlıkçı, kalem erbabıyla yetişmiş Osmanlı birikimi yeni şekillenen devlette yerlerini alacaktı.
İlber Ortaylı'nın işaret ettiği gibi; değişen vatan ve millet değildi, sadece rejim değişmişti.
Değişimin nasıl karşılandığını da şöyle özetliyor:
"Bizim cumhuriyetimize gelince problemsiz toplum olamayacağını söylemek gerekir. Türk toplumunun fevkalade süratle değiştiğine, birtakım kalıpları da çok fazla değiştirdiğine, bununla birlikte muhafazakar yönlerini muhafaza ettiğine, temelde Ruslar yada İranlılar gibi romantik dönüşümleri değil, ölçülü bir muhafazakarlığı tercih ettiğine inanıyorum. Bu kalıbı anlamayan bir yönetim, bir anlayış ister komünist olsun, isterse onun tam tersi uçta bulunsun, hüsrana uğrar. Türk toplumunun aşırılığı sevmediği açıktır. Temelde tutucu, kalıpları belli bir toplumdur ve bu kalıplar içinde değişimi sever. Bu yüzden de bir saplantısı yoktur, kendine göre bir mobilite (sosyal hareketlilik) biçimi vardır."
Değişim en başta hukuki olarak Osmanlı döneminde başlamıştı. 
Tanzimat'tan beri sürüyor ama tamamlanamıyordu. 
Karlofça'da, Paris Anlaşması'nda devletler hukuku başta olmak üzere, ticaret, ceza, usül kanunları parça alınarak uygulanmaya başlanmıştı. 
Tek hakim sisteminden savcılı avukatlı sisteme geçiş II. Abdülhamid'in devrinde tamamlanmıştır. Nizamiye mahkemeleri, temyiz sistemi, noterlik de keza öyle...
Ancak sistem bir türlü yürümüyor, tatbik edilmesinde sorunlar vardı.
En önemli eksiklerden biri medeni hukuk ve vatandaşlık hukukudur. 
Onlarca yıldır bir türlü tamamlanamayanı Atatürk Cumhuriyetle birlikte nihayete erdiriyor.
Yani ileri sürüldüğü gibi Atatürk gelip her şeyi yerle bir etti, düzeni altüst etti durumu yok. Osmanlı'nın başlattığını devrimlerin üstüne koyarak, eksiğini tamamlayarak, bir düzene sokuyor.
Atatürk'ün hayatı boyunca karar alma ve uygulamadaki ileri görüşlülüğü, defalarca savaş meydanlarında, devletin kurulmasında, devrimlerinde kanıtlanmıştır.
İlber Ortaylı, biyografisinde bu durumun üzerinde dikkatlice duruyor ve geniş örnekleriyle karşılaştırılmalı olarak anlatıyor.
İzmir ve Ege bölgesinin hatta Bursa'nın daha da ötesi İstanbul'un Atatürk sayesinde kurtarıldığını belirten Ortaylı; "yoksa buraları ancak kartpostallarda görebilirdik" diyor.
Çünkü Ankara'da "bu kadarı yeter daha ileri gidip eldekilerden olmayalım" diyenlerle de mücadele edildiğini söylüyor.
Bu kitapta, Atatürk'ün her halleri var. 
Mustafa, Mustafa Kemal, subay, komutan, yaver, gazi, mareşal, Meclis Başkanı ve nihayet Cumhurbaşkanı...
Tarihin bir bölümünü cımbızlayıp çıkarmadan, ideolojik saptırmalar yapmadan, dönemin tüm şartlarını bütünüyle ele alarak mukayeseli olarak değerlendirilmesi herkesin harcı değil. 
Birikim, çok çalışma, emek, sabır ve her şeyden önemlisi vicdanlı bir objektiflik istiyor. 
İlber Hoca bu konuda Türkiye'deki en değerli isim...
Kitabı da cumhuriyetin 100. yılına az bir süre kala bu yolda bir kapı açıyor.
Niye bu kitabı yazdığını Gürsel Göncü'yle söyleşisinde özetlemiş:
"Bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey zamanını inşa eden adamları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demiyorum size, çok sevin de demiyorum istemiyorsanız, ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi taktirde yaşadığınız cemiyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk'ü öğrenmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, 'Nutuk'u açın okuyun' diyorlar... Hayır Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursunuz. Benimki işte böyle bir kitap."
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Şubat 2018 Cumartesi

Arkadaşlarınız çok olsun...

En güzel haber yıl sonunda geldi.
"Türk yayıncılık sektörü tüm zamanların rekorunu kırarak 2017 yılını 60 bin 335 kitapla kapattı."
Haber çok ilgi görmedi ancak üstünde durmaya değer.
Türkiye, uluslararası ve içerdeki krizlere rağmen ekonomik olarak büyüyor.
Siyasi ve jeopolitik ağırlığı da yükseliyor.
Bir toplum için büyük projeler, yollar, fabrikalar, askeri güç önemlidir ancak eğitim ve kültürün geride kalması kabul edilemez.
Bu yüzden yayıncılığın gelişmesini de bunlarla birlikte okumak gerek.
Yeterli mi değil tabii ki, ancak olan biteni de göz ardı edemeyiz.
Kültür-Sanat Servisimizin ISNB Türkiye Ajansı'nın verileriyle hazırladığı habere göre; bu büyük değişim geçtiğimiz yıla göre yüzde 11, 2000 yılına oranla ise yüzde 480 artış göstermiş.
Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin 2015 yılı raporunda ise, Türk yayıncılık sektörü yaklaşık 2.5 milyar dolarlık pazar büyüklüğüyle dünya sıralamasında 11'inci sıraya yükselmiş durumda.
2008 yılında 800 milyon dolarlık yayıncılık sektörü 8 yılda ciro büyüklüğüyle bu sayıyı üçe katlamış durumda.
Tahsis edilen kitap sayısı bakımından da Türkiye'nin 10'uncu büyük ülke olduğunu gösteriyor.
Veriler aynanın öteki yüzünde de iyi şeyler olduğunu gösteriyor.
Yani umutlu olmak için alametler çoktan belirmiş de farkında değilmişiz.
Geçtiğimiz yıl yeni yazarlarla tanışıp ünlü isimlerin yeni romanları, öyküleri, şiirleriyle buluşmuşuz.
Sonu gelmeyen kuyruklarda bekleyip yazarlara kitaplar imzalatıp, sohbetler etmişiz.
Yurdun dört bir yanında düzenlenen fuarlara sergilere akın etmişiz.
Yüzlerce söyleşi, panelde bir araya gelip fikir alışverişinde bulunmuşuz.
Yayınlar konularına göre değerlendirildiğinde yüzde 28'ini eğitim, yüzde 19'unu yetişkin kültür, yüzde 17'sini çocuk-ilk gençlik ve yüzde 16'sını da yetişkin kurgu edebiyatı eserleri takip ediyor. Kitapların yüzde 95'i basılı yayından oluşurken, yüzde 5'ini de e-kitap oluşturuyor.
Yani çok farklı alanlarda okumuşuz ki yayınevleri bu yıl da iyi kitaplar, iyi yazarlar vaat ediyor.
Ne güzel.
Edebiyat bize gerçeklikle yüzleşmeyi ve bir yandan da hayal kurmayı gösterir.
D. J. Salinger, "Bir kitabı okuduktan sonra yazarı ile arkadaş olmak istiyorsanız o, iyi bir kitaptır" der.
Arkadaşlarınız çok olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.)