20 Ocak 2013 Pazar
Mevlana'nın izini süren aşıklar
Yüzyıllar ötesinden gelen manevi ve derinlikli sesin sevdalıları onu ne güzel anlatmışlar.
13. yüzyılda bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasi çalkantılar arasından bir güneş gibi doğdu Mevlana...
Batı'da, Kudüs yolundaki Haçlılar Konstantinopolis'i işgal edip yağmalamışlar; Bizans İmparatorluğu'nun bölünmesine yol açmışlardı. Doğu'da, Cengiz Han'ın Moğol orduları yakıp yıkarak ilerliyordu. Arada kalan çeşitli Türk Beylikleri de kendi aralarında savaşıyordu. Hristiyanlar Hristiyanlarla, Hristiyanlar Müslümanlarla, Müslümanlar da Müslümanlarla çatışmaktaydı. Ne yana dönseniz husumet, hamaset, ıstırap, hırs...
Sonra Mevlana, Anadolu'nun ortasından seslendi:
"Gel, gel, gel!
Ne olursan ol, gel!
Kim olursan ol, gel!
Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel!"
O kapı öyle bir açıldı ki içine alemin en güzel sözleri, sırları, düşünceleri, huzuru, mutluluğu, tevazusu, insanlığı, sevgisi doldu...
"Ben ne Hristiyanım,
Ne Musevi, ne Farisi, ne de Müslüman;
Ne Doğu'danım, ne de Batı'dan.
İkiliği bir kenara koydum,
İki âlemin bir olduğunu gördüm."
Çünkü gücünü aldığı Kuran'ın Maide Suresi'nde, "Allah onları sever, onlarda Allah'ı severler" denmişti.
O mesaj her dinden her dilden milyonlarca yürekle buluştu.
Bugün sevdiğine kavuştuğu günde düğününde Şeb-i Arus'ta biraraya gelen sevdalıları semada ve neyde huzur bulacak...
Hani Hud Suresi 112 ayetinde, "O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye verilen mesajı da çok iyi anlamıştı...
"Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur" diye seslenmişti...
Yaratılmışların en değerlisi olarak şereflendirilen "Eşrefi mahlukat"ın da değerini iyi bilirdi:
"Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir."
Ama şu iki günlük dünyada zalimleşenleri de görüyordu. Kıskançlık, hırs, kibir...
"Başkalarına imrenme,
çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.
Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?"
İnsanoğlunun iç benliğine yolculuğuna da diyecekleri vardı.
"Can konağını aramadaysan, cansın
bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin
bir damla su arıyorsan susun,
zulmün peşindeysen zalimsin
aşkı arıyorsan aşıksın
gönlün neye kapılmışsa osun sen."
Hayattan ne anladığını, gerçek dostun kelime değil mana anlamındaki derinliğini de nasıl da özetlemiş:
"Dostlarım,
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur.
Akıl unutur,
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur."
Ve Şebi Arus'ta Konya'da buluşanlara, milyonlarca sevdalısını da yüzyıllar ötesinden sesleniyor:
"Yetmiş iki millet kendi sırrını bizden dinler.
Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir ney gibiyiz."
Ve kendi geleceğini de tayin ediyor:
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir."
(Bloga koymakta geciktiğim bir yazı... Gazetede ve sitede yayınlandı..)
Trenin sanat yolculuğu
Tren yalnızca raydan ve vagondan mı ibarettir...
Ya garlar, istasyonlar, köprüler, tüneller, hat boyu giden telgraf direkleri...
Tren karadaki ilk toplu taşıma aracıdır. 1800'lü yıllarda insanoğlunun hayatına girmiş, edebiyattan sinemaya, resimden müziğe her alanı etkilemiştir...
İngiliz polisiye romancısı Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'i hem roman hem de film olarak büyük ilgi görmüştür. Kara saplanmış tren kurtarılmayı beklerken bir yandan da işlenen cinayet adım adım çözülmektedir.
Ya Burt Lancater, Sophie Loren, Ava Gardner gibi ünlülerin yer aldığı 1976 yapımı Kassandra Geçidi... Yine müthiş bir gerilim trende çözülmektedir...
1957 yılında çekilen Kwai Köprüsü'nde Japonlar, 2. Dünya Savaşı'nde esir aldığı İngiliz askerlerine bir köprü inşaa ettirmek isterler...
Çünkü üstünden hayati önemi olan bir tren geçecektir.
Yine 2. Dünya Savaşı'nda bu kez Fransa'dayız...
1964 yapımı Tren filminin başrolünde Burt Lancaster bir istasyon şefini oynar...
Naziler savaşı kaybedeceğini anlayınca Paris'teki müzeden ünlü ressamların tablolarını Berlin'e kaçırmak ister, istasyon şefi ve direnişçiler de treni engellemek istemektedir.
Yılmaz Güney'in Sürü filmini unutmak mümkün mü...
1978'de Zeki Ökten'in çektiği film, Güneydoğu'dan Ankara'ya koyunlarını satmak için trenle yola çeken Berivan aşiretinin başından geçenleri nasıl da hüzünle anlatır...
Osmanlı Devleti ilk hattını 1854'te Kahire-İskenderiye arasında açtı. Anadolu'da ise ilk demiryolu İzmir-Aydın arasında 1860'ta yapıldı. En ünlüsü ise İstanbul-Bağdat demiryoludur. II. Abdülhamit döneminde 1888 yılında Almanlarla yapılan anlaşma bu topraklardaki en büyük projeydi.
Sonra Cumhuriyet döneminde "Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" diye 10. yıl marşına bile giren bir seferberlikle tren yaygınlaşmıştır...
Uzun yıllar unutulan ihmal edilen demiryolları son 10 yıldır yeniden canlanıyor. Bu kez kara trenler değil hızlı trenler var...
Bizim içinse tren hep hüzündür. Kavuşmakta vardır ama ayrılık hiç unutulmaz. Tren yavaş yavaş kalkar eller, mendiller sallanır.
Tren uzaklaşır, bir müddet yanında koşarsınız ve sonra boşlukta kaybolur gider...
Orhan Veli Kanık'ta tren sesi bakın ne duygular uyandırmış:
Nereye bu gece vakti?
Güzel tren, garip tren?
Düdüğün pek acı geldi,
Hatıra neler getiren.
Çok mudur mendil sallamam;
Her yolcu az çok aşinam,
Haydi, yolun açık olsun;
Geçtiğin köprüler sağlam,
Tüneller aydınlık olsun.
Nazım Hikmet Memleketimden İnsan Manzaraları'nda o günler nasıl dile gelir:
"Dışarda
peronların orda kalktı 15:45 katarı.
Bu tiren
yataklı vagonuna rağmen
tirenlerin en külüstürüdür,
altı kuruşluk cıgara gibi bir şey" diye anlatır...
Ya da mevsimin değişimi:
"Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği
ve asma yaprağına sarılı barbunya ızgarasıyla gelir
Haydarpaşa garının büfesine bahar..."
14 Ocak 2013 Pazartesi
'Yourgan'dan yorgana...

Gazete okurken dünya liderlerinin yorgancısı Celalettin Akyüz'ü görünce tarihte bir gezinti yapmak kaçınılmaz oldu. Bir zamanlar genç kızların çeyizlerinin, sünnetlerin en önemli parçalarından biri olan yorganlar artık hazır satılan makine üretimi yorgan ve battaniyelere yenildi. Tabii kaçınılmaz olarak bir zamanlar her mahallede bulunan yorgancılıkta tarihe karışıyor...
Yorgan Uygur yazıtlarında "Yourgan" olarak geçiyor. Bu meslek sonra bir geleneğe ve el sanatına da isim olmuş. Doğanın; renklerinin, çiçeklerinin, kuşlarının motiflere dönüşerek odalara yansıdığı mesleğin 20 yıl önce "İstanbul Yorgancı ve Hallaç Esnaf Sanatkarları Odası'na kayıtlı 1200 üyesi varken bugün 200'ü geçmiyor. Evliya Çelebi "Seyahatname"sinde yalnızca Kapalıçarşı'daki yorgancı dükkanlarının sayısını 105 olarak veriyor. Bugün Kapalıçarşı'da bir tek dernek binası kalmış. Dükkanlar ise çeşitli nedenlerle elden çıkartılmış. Oysaki geçmişte en itibarlı mesleklerden biriydi. Bu sanatın ustaları saraylarda, konaklarda, itibar gören, aranan insanlardı.
Geçenlerde ajanslardan birinde yorgancı ustalarından birinin hüzünlü sözlerini okumuştum. Bucaklı Mehmet Ali Arslan 1983 yılında mesleğe başlamış. "Bir yorganı üç gün işleyerek yaptığımız günler geride kaldı. Dolayısıyla artık sanat eseri yorganları görmek çok zor. Vatandaş, zorlu hayat şartları karşısında el işi yorganların karşılığını veremez oldu. Biz de daha az emek harcayarak, dar gelirliler için ekonomik yorganlar dikmeye başladık. Böyle ayakta kalabiliyoruz" diyordu.
Amasyalı Adem Sarı da, "Bizim asıl sıkıntımız mesleğimize yetiştirecek eleman bulamamaktır" diye yakınıyordu. İşin sağlık tarafına da dikkat çekiyordu: "Elyaftan üretilen yorgan, yastık veya yatak içerisinde bakterileri saklıyor, yatan insandan dökülen ölü deriler insan sağlığına zarar veriyor ve bronşit hastalığına sebep oluyor. Yün yorgan ve yatakta ise böyle bir problem yok, tamamen sağlıklı bir seçim. Çünkü yünden üretilen bu ürünlerin içindeki yünler hem yıkanıyor hem de havalandırılabiliyor. Ayrıca yün yatak, yorgan veya yastık insanın vücudundaki fazla elektriği alır ve güne zinde başlamasını sağlar.
Efsanelerden, minyatürlere; atasözlerinden atasözlerinden türkülere kadar konu olmuş, Türk geleneğinde evliliğin ve mutluluğun sembolü haline gelmiş, motiflerinde yüzyıllardır geleneksel Türk zarafetini ve inceliğini yansıtan el yapımı yorganlar az da olsa hala yaşıyor. Cellalettin Akyüz'e Allah uzun ömürler ve sıhhat versin...
16 Kasım 2012 Cuma
Okumayı sevmek ve çizgi romanlar...
Birdenbire karşıma çıktı... Nasıl da mutlu oldum, uzandım ve elime aldım.
Sonra yapraklarını çevirdim...
İşim bitince sahibinden izin isteyip en baştan ağır ağır bir köşede okumaya başladım...
Pırıl pırıl bir kağıt ve de renkli...
Zaman değişti, mekan değişti...
Çok eskiye gittim ilkokul ikinci sınıf yıllarıma...
Onunla ne çok maceralar yaşamıştım.
Bazen gerçekle hayal birbirine karışmış ben oradaki kahraman olmuşum. Bazen "hadi canım bu kadarı da olmaz" yahu demişim.
Ya da bir sözü anlamamış büyüklerime sormuşum...
Haftalıklarımı biriktirip çıkacağı günü sabırsızlıkla beklemiş, yeni maceraları daha dükkanın kapısında hızla elden geçirmişim.
Asıl finali evde yapmak üzere "bir bakayım" diyenleri görmezlikten gelmişim.
Tabi onlar sarı saman kağıda basılmıştı ve siyah beyazdı...
Sonra birikmiş, değiş tokuş yapmaya başlamışım.
İlk ticaretimi yapıp para bile kazandığım olmuş...
Yıllar geçip de geriye baktığım da okumayı sevmeyi onlarla öğrendiğimi artık kesin olarak biliyorum..
Çizgi romanlardan bahsediyorum.
Beni çok eskilere götüren çizgi Kaptan Swing'ti...
Bildiniz değil mi, hani Amerika'nın kurtuluşu için İngilizlerle mücadele eden Ontario Kurtları'nın şefi. Yanında kadim dostları Doktor Sallaso ve Kızılderili Gamlı Baykuş...
Ya diğerleri; Zagor ve Çiko...
Teksas, Tommiks, Tom Braks, Mandreke, Mister No, Kızılmaske, Zembla, Judas, Kinova, Atlantis, Teks, Pekos Bill.
Ardından Red Kit, Tenten... Sonra bizimkiler sökün etti: Tarkan, Karaoğlan, Yüzbaşı Volkan...
Kitapları ve okumayı işte böyle sevdik, onlarla büyüdük.
Sonra yetişkin çağlarımızda klasikler sökün etti.
NTV Yayınları başta olmak üzere birçok yayınevi ünlü romanların çizgilerini nefis bir baskıyla hayatımıza soktu. Dostoyevski'nin Suç ve Cezası, Agahta Christie'nin polisiyeleri ve daha neler neler...
Bugün bilgisayarın, akıllı telefonların tutkunu çocuklar, gençler okumayı çok sevmiyorlar.
Hayır kesinlikle suçlamıyorum, biz de bu dönemde yaşasak farklı olmazdık herhalde ama yine de anne babalara naçizane bir şey söylemek isterim:
Çocuklarınıza daha küçükken çizgi roman okuyun, resimlerini gösterin.
Sonra okumayı öğrendikten sonra teşvik etmeye devam edin.
İlk teması sağlarsanız emin olun gerisi gelir...
Denemeye değer bence...
25 Ekim 2012 Perşembe
"Kurbanınızı keseyim mi?"
Bugün bayram...
Bayram namazı, kurban kesimi, eş dost ziyaretleri olacak...
Her gününüz böyle olsun diyerek, eski bayramları bir analım istedik.
Kılavuzumuz Ramazan'da olduğu gibi yine Sermet Muhtar Alus olacak.
Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşayan bir gazeteci Alus. Gelenekler, görenekler, kültür ve yaşayışa ait öyle güzel şeyler yazmış ki tadına doyulmaz. Lafı uzatmadan bayramınızı kutlayıp kurban kesimiyle sizi başbaşa bırakıyorum...
"Bu iş hemen kahya efendiye, baş ağaya, emekdar taya veya süt nine ayallerine muhavvel. Abdest alıp kurbanı kesileceklerinden her birini, en büyüğünden başlayarak vekaletini alırlar, haremdekiler için mabeyin kapısının önüne gelip aralıktan sorarlardı:
"Tarafınızdan vekiliniz olup kurbanınızı keseyim mi?"
"Kesiniz!.."
Cevabı verildi mi tamam.. Şu da var ki işe sabah başlanacağından alaca karanlıkta ifade almak lazım. Sinirli ve gece uykusu tedirgini hanımefendilerin, öğlenlere kadar uyuyan kerime ve mahdumların vekaletleri bir gece evvelden aradan çıkarılırdı.
İlk vazifesini savan vekil efendi ceketini atıp kolları sıvar, beline yollu peştimalı dolar, çukurun başına gelir. Bir kenarda bilenmiş bıçaklar, satırlar. Bir kenarda öd ağacı yanan buhurda; yanında değirmi değirmi, bir sere eninde verev katlanmış salaşpurlar; gül suyu şişesi; kase dolusu tuz.
Koçun yüzüne gözüne gül suyu serpildikten, ağzına tuzu sunulduktan, gözleri de salaşpurla sarıldıktan sonra (kanlı bezleri kullanıp hayvancağıza kan kokusu duyurmak kat'iyyen mekruh) tepinerek kolay can versin diye bir ayağı bırakılıp üçü bağlandı mı, tekbirle sahibinin namına kurban edildi gitti.
Bir bacağından üfleye üfleye şişirilip yüzüldükten ve ağaç dalına, duvardaki çengele asılıp ortadan ikiye bölündükten sonra sağ tarafı fukaraya, tekkelere, medreselere, imaretlere, komşulara; sol tarafı da çamaşır leğenleriyle eve... Postekilerin en tok ve tüylüleri kaşla göz arasında kahyanın, ağaefendinin, ahçıbaşının, geride kalanlar da Hicaz hattına toplayıcı Belediye kavaslarının.
Artık her konakta, her evde gelsin lop etlerden kavurma, inciklerden tatlı yahni, ciğerlerden külbastı ve tava, işkembelerden çorba, bumbarlardan dolma, paçalardan donma.
Kaç erkek aşçı bulunursa bulunsun, faaliyet harem bölügğü mutfağında. Bu işler hep ekdi büktü, çırak çıkmış kalfa, eski bacılarda.
Kurban etini pek taze et olduğu için midesi ve barsakları zayıflara imtila karın ağrısı yapışını, avuç avuç karbonatlara, papatya menkularına, zamk-ı arabi sularına yanaşışlarını da unutmayalım.
Büyük konaklardan aldıklarının kavurmasını, kıymasını yapıp toprak kavanozlarda senesine kadar idare eden yoksullar sayısızdı."
(Eski günlerde, Akşam, 23 Kanun-ı Sani (Ocak) 1940)
24 Ekim 2012 Çarşamba
"Anadoluyum ben anlıyor musun"*
Anadolu, dünyada en fazla kültürel çeşitliliği bulunduran bir coğrafya ve bu haliyle de başdöndürüyor. Neler neler yok ki içinde; yemek ve mutfak, halk oyunları ve müzik, el sanatları, destanlar, sohbetler, yaşam tarzı, mimari... Saymakla bitmez...
Yaklaşık 2.5 yıl önce, bir albüm dinlemiştim ve ardından da filmi gelmişti. Film derken bir belgesel... Anadolu'nun Kayıp Sesleri... Müzisyen Nezih Ünen 10 yıl önce, bir ekiple kendini Anadolu'ya vuruyor. Amacı modernize edeceği türküler derlemekti, kamera ve mikrofonlara aldığı kayıtlardan da bir film yapacaktı.
Ancak İstanbul'a dönüp kayıtları izleyince Anadolu'nun hala binlerce yıldır suskun kalan kültürleri, müziği, oyunlarına tanık olmanın şaşkınlığını yaşıyor.
Projeyi değiştiren Ünen, 2005'te yeniden yollara düşüyor. Senaryoyu bizzat Anadolu'nun yazdığı bir film için, çünkü onun da dediği gibi projeyi şekillendirmeye çalışırken, projenin kendini şekillendirdiğini görüyor.
Gittiği yerlerde provasız olarak herkes kendi dilinde, şivesinde türkülerini söylüyor. Örneğin Gazel, Barak Havası ve Stran gibi şarkı türleri dünya tarafından hemen hiç bilinmiyor. Nezih Ünen de onlara eşlik eden düzenlemeler yapıyor.
Ortaya gerçekten önemli bir iş çıktı. Geleceğe kalacak harika bir albüm ve belgesel bir film...
Her ne kadar beklenen ilgiyi görmese de bu toprakların sevdalıları onun değerini biliyor...
Bursa'da kılıç kalkandan Karadenizli dört teyzenin türküsüne, Burdur'un yörüklerinden Mardin'de rebap eşliğinde Kürtçe bir sevda türküsüne ki bu kadar olur...
Ya da Karslı aşıkların atışmasından Alevi dedelerin ağıdına, Tokatlı teyzenin güzelim yöre kıyafetleriyle söylediği; küçük yaşımdan beri, alnım kara yazılı" deyişi...
Bitmez ki, o halde sözü getirmek istediğim yere gideyim.
Bir gazetede okuduğum haber, "Bu Toprağın Renkleri, Bursa Köylerinde Yaşam Kültürü" kitabından söz ediyor... Haberi okuyunca işte bunlar aklıma geldi...
Kitap, Bursa'nın 71 köyünü mercek altına alıyor. Bir imparatorluğa başkentlik yapmış ve medeniyetlerin geçiş noktasındaki bir kent için çok değerli bir çalışma yapılmış.
Ayrıca dönemler değiştikçe toplumdaki farklılıklar da sosyoljik olarak ele alınmış.
Son söz Anadolu'dan Kayıp Şarkıları'ndaki Ahmet Yurt'un türküsü olsun:
"Bahçe bizde gül bizdedir
Biz de Mevlanın kuluyuz
72 millet dil bizdedir."
--------------------------------
* Ahmed Arif (Hasretinden Prangalar Eskittim)
Yaklaşık 2.5 yıl önce, bir albüm dinlemiştim ve ardından da filmi gelmişti. Film derken bir belgesel... Anadolu'nun Kayıp Sesleri... Müzisyen Nezih Ünen 10 yıl önce, bir ekiple kendini Anadolu'ya vuruyor. Amacı modernize edeceği türküler derlemekti, kamera ve mikrofonlara aldığı kayıtlardan da bir film yapacaktı.
Ancak İstanbul'a dönüp kayıtları izleyince Anadolu'nun hala binlerce yıldır suskun kalan kültürleri, müziği, oyunlarına tanık olmanın şaşkınlığını yaşıyor.
Projeyi değiştiren Ünen, 2005'te yeniden yollara düşüyor. Senaryoyu bizzat Anadolu'nun yazdığı bir film için, çünkü onun da dediği gibi projeyi şekillendirmeye çalışırken, projenin kendini şekillendirdiğini görüyor.
Gittiği yerlerde provasız olarak herkes kendi dilinde, şivesinde türkülerini söylüyor. Örneğin Gazel, Barak Havası ve Stran gibi şarkı türleri dünya tarafından hemen hiç bilinmiyor. Nezih Ünen de onlara eşlik eden düzenlemeler yapıyor.
Ortaya gerçekten önemli bir iş çıktı. Geleceğe kalacak harika bir albüm ve belgesel bir film...
Her ne kadar beklenen ilgiyi görmese de bu toprakların sevdalıları onun değerini biliyor...
Bursa'da kılıç kalkandan Karadenizli dört teyzenin türküsüne, Burdur'un yörüklerinden Mardin'de rebap eşliğinde Kürtçe bir sevda türküsüne ki bu kadar olur...
Ya da Karslı aşıkların atışmasından Alevi dedelerin ağıdına, Tokatlı teyzenin güzelim yöre kıyafetleriyle söylediği; küçük yaşımdan beri, alnım kara yazılı" deyişi...
Bitmez ki, o halde sözü getirmek istediğim yere gideyim.
Bir gazetede okuduğum haber, "Bu Toprağın Renkleri, Bursa Köylerinde Yaşam Kültürü" kitabından söz ediyor... Haberi okuyunca işte bunlar aklıma geldi...
Kitap, Bursa'nın 71 köyünü mercek altına alıyor. Bir imparatorluğa başkentlik yapmış ve medeniyetlerin geçiş noktasındaki bir kent için çok değerli bir çalışma yapılmış.
Ayrıca dönemler değiştikçe toplumdaki farklılıklar da sosyoljik olarak ele alınmış.
Son söz Anadolu'dan Kayıp Şarkıları'ndaki Ahmet Yurt'un türküsü olsun:
"Bahçe bizde gül bizdedir
Biz de Mevlanın kuluyuz
72 millet dil bizdedir."
--------------------------------
* Ahmed Arif (Hasretinden Prangalar Eskittim)
22 Ekim 2012 Pazartesi
Bir trajedinin 100. yıldönümü
"Akın akın göçmen yığınları geliyor, kenti baştan başa dolduruyordu. Camiler, mescitler, tekkeler... yavaş yavaş doluyor; nerede bir koğuk, nerede bir delik varsa, oraya kucaktaki çocuklarıyla, hasta yaşlılarıyla, annelerinin bacaklarını kavrayarak sızıldanan bebeleriyle, bütün o savaşların ateşlerinden kaçarak sığınacak bir yer arayan Türk-Müslüman muhacirler dolduruyorlardı. (...) Biz bunları hep görürdük. Ah! Çocukluğumun bu acı günleri."
Ünlü romancı Halit Ziya Uşaklıgil'in, Kırk Yıl romanında dile gelen o günler Balkan Savaşı'nı anlatıyor. Üstünden 100 yıl geçmiş.
1912 yılında savaş çıktığında Osmanlı bir Balkan devletiydi. Ancak Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlılar birleşip birçok cephede yüklenince 22 Ekim'deki ilk kurşundan neredeyse 10 gün sonra savaşın kaderi de belli oldu. Trakya elden gitmişti. Bulgarlar Istranca Dağları'na dayanmıştı. Sırplar, Üsküp civarında yükleniyordu. Yunanlılar da Selanik'i almıştı.
Başkent İstanbul bile tehdit altındaydı; Bulgar güçleri, Trakya'yı boydan boya geçmiş Edirne, Tekirdağ düşmüştü. Sonra Çorlu'yu da alıp İstanbul'a doğru yürüyüşe geçmişlerdi.
Batılı devletlerin de devreye girmesiyle masaya oturuldu. Bağımsızlığını ilan eden ülkelerle yapılan anlaşmaların en sonu 1914'te yapıldığında 550 yıldır hüküm sürülen toprakların hepsi gitmişti.
Tek teselli Trakya'nın bir bölümü ve Edirne kurtarılmıştı. O da coğrafi ganimet üzerinde anlaşamayan Balkan Devletleri'nin aralarında savaşa tutuşması sayesinde olmuştu. Bunu fırsat bilen Osmanlı da 1913 Temmuz'unda Edirne'yi geri almıştı. Ama Ege adaları dahil Rumeli artık bir 'tarih' oldu.
Buraya kadar savaşın istatistikleri var ancak bu arada en büyük acıyı ise çoluk çocuk halklar çekti. Trakya, Makedonya, Teselya, Arnavutluk, Kosova başta olmak üzere elden çıkan yerlerden Anadolu'ya 600 bin göçmen geldi.
Ardından da Bulgaristan ve mübadeleyle Yunanistan'dan her şeyini bırakarak göç yoluna çıkan Müslüman ahali. Kurtarabildikleriyle perişan halde ve çeşitli zulümlere uğrayıp nasılsa sağ kalabilmişlerdi. Sivil katilamlar bugün daha yeni yeni gün ışığını çıkıyor ve konuşuluyor.
13 ay süren bu korkunç savaşta yalnız onbinlerce asker ölmedi, milyonlarca Müslüman da büyük acılar vererek göç etmek zorunda kaldı. Daha ayrıntılı bir okuma ve bilgi isterseniz bu trajediye Ekim sayısında geniş bir şekilde yer veren NTV Tarih'i öneririm.
Yalnızca fotoğraflara bakmak bile çok şey anlatıyor...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








