Sayfalar

26 Ocak 2019 Cumartesi

Ve gemi iskeleye yanaştı...


Osmanlı'da denizcilik konusunda kahramanlık hikayeleri dışında bildiklerimiz sınırlıdır. Doç. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları kitabıyla bu alandaki eksikliği giderecek ilk adımı attı; dili, konuları ve belgeleriyle övgüye değer bir çalışma ortaya çıkardı.

Beşiktaş iskelesinin önündeki meydanda tüm haşmetiyle büyük bir denizcinin heykeli ve az ötesinde de türbesi vardır.
Devasa döküm toplar serpiştirilmiştir aralara.
Hemen hizasındaki Deniz Müzesi'yle meydandaki büyük denizci birbirini tamamlar.
Osmanlı'nın Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayreddin Paşa'nın heykeli denizin ufkuna bakarken sonsuz uykudaki bedeni de rivayet olarak nakledilen vasiyetindeki gibidir: Yattığım yerden denizin şıyırtısını işitmek isterim.
Müze, heykel ve türbenin önünden geçerek çıldırtan trafik ve kalabalıkların arasından işine ya da evine gidenler ne düşünürler bilmem ama tarihi topların içine sıkıştırılan çöpler içimi burkar.
İki yıl önce Fransa sahilindeki Nice'ten Monaco'ya giderken keçi yolu gibi bir yerden ulaşılan kayalıklar arasındaki Ortaçağ'dan kalma bir kasabada asılı tabelayı görünce de hüzünlenmiştim.
Plakette dönemin Fransız kralı 1. François ve müttefiki Kanuni Sultan Süleyman'ın 16. yüzyıldaki ortaklığından söz ediliyordu.
1543 yılında Barbaros'un kumanda ettiği Osmanlı-Fransız güçlerinin Savoy Kontluğu'nun sınırındaki bu kasabayı ele geçirdiği yazıyordu.
Yalnız bizim değil Batılı kaynakların da saygınlıkla söz ettiği Barbaros'un kahramanlıkları dışında denizcilik hakkında bilgimiz neredeyse yoktur.
Halbuki Osmanlı karada olduğu kadar denizlerde de boy göstermiştir.
Korsanlar, gemiciler, forsalar, kürekçiler, savaşlar, toplar, yelkenliler, yağmalar, esirler, köleler kimdir?
Bir zamanlar şapelleri, meyhaneleri ve evleriyle esirlerin, kölelerin yaşadığı Haliç kıyısındaki Kasımpaşa'da neler olmuştur.
İşte bu soruların cevabını, hem de çok çok fazlasını bize Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan yeni kitabı Sultanın Korsanları/Osmanlı Akdenizi'nde Gazâ, Yağma ve Esaret, 1500-1700 adlı çalışmasıyla veriyor.
13 YIL SÜREN ARAŞTIRMA
Gürkan'ın bir önceki Sultanın Casusları/16. Yüzyıldan İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları'nın tamamlayıcısı olarak gördüğüm yeni kitabı; dili, örnekleri ve çok yönlülüğüyle övgüyü hak ediyor.
Osmanlı tarihçilerinin kutbu Halil İnalcık Hoca'nın 2005 yılında verdiği konuyla bu alanda çalışmaya başlayan Gürkan, 13 yıl boyunca Osmanlıca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Portekizce, Katalanca, Latince ve Almanca kaynakları elden geçirmiş. Hollandaca ve İsveçce kitaplardan yararlanmış.
Ayrıca Malta, Osmanlı, İspanya ve Venedik arşivlerinden belgeler kullanmış.
Kuru kuruya bir tarih çalışmasının ötesinde; denizcilerin ne yiyip içtikleri, hastalıkları, askeri taktikler, topogrofya, sosyo-ekonomik durumlar ve hepsini tamamlayan çok renkli insan tiplemeleri... Gürkan Hoca, Türkler'in Büyükleri kitabında kendisiyle yapılan söyleşide bu tipleri şöyle anlatıyor :
 Batı müziği sevdasıyla Avrupa'ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak dine dönüp üstüne bir de hacı olan tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi/Don Felipe.
 Hz. İsa'yı Yahudilerin öldürdüğünü duyunca önüne çıkan ilk Yahudi'yi döven ve ondan sonra her gün kilisedeki kandil yağı ve mumları kontrol edip 1-2 akçe adak bırakan sarhoş Rıdvan.
 Dört başarısız kaçış denemesinin ardından anca fidye ile son dakikada esaretten kurtulan meşhur Miguel de Cervantes.
 Fırtınadan sığındığı Veere'de karısıyla çocuklarını gören ve İspanyol gemilerine saldırırken Oranj Dükü'nün bayrağını çeken Küçük Murad Reis ve yıllar sonra Sela'ya kendisini ziyarete gelen kızı Lisbeth Jansssen.
 Esaretten kurtulup memleketine dönerken ufukta korsan gemisi görüp tekrar esarete düşeceği korkusuyla zor günlerde lazım olur diye 20 altın madalyonu bir çırpıda yutan M. Vaillant.
 Sahraaltı Afrikası'ndan Avrupa'ya getirilince Hıristiyan olan, daha sonra korsanların eline düşünce Müslümanlığı seçip yıllar süren münzevi bir yaşamın neticesinde veli muamelesi gören, ancak kırk sene sonra kalbinde tekrar Hz. İsa'yı bulup inancı uğruna ölümü göze alanzenci köle Antonius de Noto.
 Kelime-i şehâdetin anlamını bilmeyen ve Hz. Muhammed'i selefiyle karıştırmakta beis görmeyen bir sürü mühtedi.
 Lampedusa Adası'ndaki bir mağaraya adak adayan Hıristiyan ve Müslüman denizciler ve bu adakları Sicilya'daki Meryem Ana Kilisesi'ne götüren Malta korsanları.
 Kuzey Afrika'ya gidip Müslüman olan ve hakarete uğradığı, sevdiği kızı babasından alamadığı ya da dolandırılıp sakalı yolunduğu için korsanları Hıristiyan kıyılarına getiren müntakim mürtedler.
 Yağmaladıkları Palermo kıyılarındaki mahzenlerden çıkan şarabı içip zom olan ve kıskıvrak yakalanan gaziler,
 Halkın veli mertebesine çıkardığı Hıristiyan doğumlu nev-Müslümanlar, denizcilikten anlamayan yeniçerilere fark ettirmeden rotasını değiştirdikleri gemilerini Hıristiyan limanlarına sokmayı başaran esir denizciler.
Emrah Safa Gürkan'ın kitabı sayesinde Barbaros'un önünden başım dik geçiyorum artık. Neredeyse 5 asır sonra onun şahsında denizcilerin ruhu şad olmuştur.
(Sabah Kitap'ın Aralık 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

20 Aralık 2018 Perşembe

Sabah olup uyanınca...

Fantastik edebiyatın duayen ismi Nazlı Eray'ın yeni kitabı Sinek Valesi Nizamettin'de rüyalarla gerçekler iç içe giriyor, okur kendini bambaşka bir dünyada buluyor. Öykü, okuru aralarında Rihanna, Ronaldo, Medyum Meziyet ve yaşlı kadın Mebrure'nin bulunduğu karakterler eşliğinde renkli bir yolculuğa çıkarıyor.

Ne yaptınız siz böyle Nazlı Hanım.
Zaten kafam karışık, sizin her zamanki gibi okuru "gerçek mi rüya mı" ikileminde bırakan, yeni fantastik kitabınıza başladım ki, her şey içiçe geçti.
Sizi nasıl inandırsam bilmem ki, "mutlu olmak ve insanları mutlu etmek için yazıyorum" demeniz gibi oldu ama bir dinleyin hak vereceksiniz...
Ah Bayım Ah, Geceyi Tanıdım, Kız Öpme Kuyruğu, Hazır Dünya, Eski Gece Parçaları, Yoldan Geçen Öyküler, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Kuş Kafesindeki Tenor, Pasifik Günleri, Orphee, Deniz Kenarında Pazartesi, Arzu Sapağında İnecek Var, Ay Falcısı, Yıldızlar Mektuplar Yazar, Uyku İstasyonu, Bir Yaz Gecesi, Âşık Papağan Barı, İmparator Çay Bahçesi, Örümceğim Kitabı, Elyazması Rüyalar, Ayışığı Sofrası, Aşkı Giyinen Adam, Sis Kelebekleri, şurda dursun.
Sinek Valesi Nizamettin kitabınızın arka kapağındaki özete bakınca anladım ki yine müthiş bir macera bizi bekliyor:
Kahire Saint Simon Mağarası'nda çılgın piyanist David Helfgott'un cinlere verdiği bir konserle başlayan roman, jürinin Cristiano Ronaldo ve Neymar Jr. olduğu bir "Yaşım Kaç?" programı, programda birtakım yaşlı kadınların bu gözde erkekler tarafından hırpalanmaları, kendilerini büsbütün yaşlı hissetmeleri, programın sonsuz coşkusu, Beşiktaş'taki Mahmut Hüdayi Efendi Türbesi'nin avlusunda beliriveren sevgili varlık Nalan ve kısıtlanmış bir iletişim.
Nalan'ı içinin bir boyutunda ve beyninde barındıran yaşlı kadın Mebrure, dünya haritası üstünde çok renkli ve çılgın bir anı yelpazesi, Sultanahmet'teki otoparktaki sinek valesi Nizamettin, aşık olduğu Rihanna ve lokması döküldükten sonra ulaştığı Nizamettin Adası; bir ölüden geriye kalan anı ve eşya yığını.
Helvan karılmış, duan okunmuş bile olsa ölmemiş olabilir misin? Nizamettin'in çelişkisi.
Ziraat'e para yatırınca insan yaşını gence fiksleyen Medyum Meziyet.
Ronaldo ile Roma'da dizdize yemekler...
Sonra "bu kadar da olmaz ki" diyeceksiniz, öğlen saatlerinde tam 12.16'da telefonuma bir mesaj geldi: 9 Kasım'da Volkswagen Arena'da gerçekleşecek olan efsane piyanist "David Helfgott" konser bileti ... üyelerine yüzde 15'e varan indirimle...
Öykünüzle rüyalar ve gerçeklik birbirine karıştı gitti.
Eleştirmenlere göre, sizin öykü ve romanlarınızda; yaşantılar, anılar, duygular, düşünceler, hayaller, rüyalar bir araya gelir, özgün bir büyülü gerçeklik yaratılır.
Sanat deyince dünyada ilk akla gelen İtalyan Umberto Eco sanki sizi tarif etmiş :
"Kurmaca anlatılarda gerçek dünyaya yapılan kesin göndermeler öylesine iç içe geçer ki, romanda bir süre kaldıktan ve haklı olarak fantastik ögelerle gerçekliğe yapılan göndermeleri birbirine karıştırdıktan sonra, okur artık kesin olarak nerede bulunduğunu bilemez."
Ben de bilemedim vallahi...
Türbede namaz kılan kadınların yanından Sultanahmet'e ne zaman ışınlandım, kendimi Ronaldo'nun maçını izlerken ne zaman fark ettim.
Hele o kaprisli kendini beğenmiş Brezilyalı ki benden uzak dursun Neymar'a ne demeli.
Peki o geziler; birdenbire Boğaz'da denize bakarken hangi ara Çin'e giden bir uçakta hostesten kahve istediniz.
Bir burdasınız bir de bakıyoruz Berlin'de, Roma'da ya da St. Petersburg'ta..
İstanbul'un ya da Ankara'nın sokaklarında gezinirken Paris'e, Venedik'e, Cezayir'e, Seul'e, Portekiz'e ne zaman gidiverdiniz.
Hem de ne gitmeler, Viyana'nın altını üstüne getirmişsiniz: Ünlü kafeleri, Mozart çikolatalarını, Schönbrunn Sarayı'nı, İmparatoriçe Sissy'i, Freud'un evini, Stefan Zweig'in fotoğraflarını ne ara gördünüz de böyle ayrıntılı hatırlıyorsunuz.
Nasıl yazıyorsunuz siz öyle, bazen yılda iki kitap birden geliveriyor.
"Bütün her şey ilk cümlenin altında. İlk cümleyi yazacağım zaman, belki ben son cümleyi de biliyorum ama onun farkında değilim. Bir satır sonra ne olacağını bilemeyebilirim. Bir sayfa sonrası benim için bir meçhul olabilir. Gece yattığım zaman ertesi günü merakla düşünürüm. Aslında bütün her şey kafamda oturmuştur. Fakat son anda bir karakter girer romana! Başlangıç çok heyecanlı, sanki bir narın çatlamaya hazır olması gibi... Bitişinde de nar artık ağaçtan düşecektir. Bilinmeyen bir yöne giden bir gemiye yazılmış, yoksul bir tayfa gibiyim aslında. Dünyada anlatabileceğim en güzel şey yazmak. Günde 7 saat çalışıyorum. 22.5 ayda bitiyor bir roman." (Bahar Tanrısever, Cumhuriyet Kitap)
Sayfalar çevrildikçe, insanlar, hayaller, gezintiler, masallar, suretler, gölgeler geçiyor. Ünlü isimler; kimi hayatta olmayan Edith Piaf, Dostoyevski, Stalin gibi kimi de pop magazin dünyasından:
"Bu geceki jüri, Çek top model Bar Rafaeli, Lübnanlı manken Gigi Hadid ve Barbadoslu şarkıcı Rihanna efendim."
Kendi hayatınız, ilişkileriniz, dostlarınız, eşiniz de boy gösteriyor kitaplarınızda cansız nesneler de. Bazen bir resim, mektup ya da aynadan alıp bizi başka dünyalara götürüyorsunuz.
"Ben bütün hayatı bir rüya gibi hatırlıyorum" demişsiniz Esme Aras'la söyleşinizde: Başka bir olay, başka bir gerçeklik de olabilir. Rüya âlemi senin gerçeğin olabilir. Çünkü o da bir dünya.
Siz çok yaşayın Nazlı Hanım.
Bizi rüyasız bırakmayın emi...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN

Nalan'ı düşündüm. Bütün bu yaşadıklarım, bütün bu içine girdiğim değişik dünyalar, tanıdığım insanlar, suretler, gölgeler, hayaller ve gerçekler hep Nalan'ı düşünürken rastladığım şeyler.
Gerçek mi bunlar sanrı mı?
Güzel rüyalar mı, neler hiç bilmiyorum.
 Gecenin gölgeleri çevrelemiş beni, belki o gördüğüm Nalan değil, arada aklıma takılıyor bu. Korkuyorum.
Ya Mebrure?
Nalan'ın öteki sureti, değişik bir kısmı.
 O nedir?
Ne tuhaf şey bu Mebrure.
Bütün anıları bütün birlikte gezdiğimiz dünyaları eksiksiz anlatıyor, ben Nalan'ım diyor ama acaba o kim?
Bu yarı karanlık, rüya kenarlarında dolaşıyorum her gece.
O yeşil koridor, bizi bekleyen Cristiano Ronaldo ve Neymar. Onlar acaba gerçek mi?
 Aklıma bunlar takılıyor. 
Şaşırıyorum.
O yarışma, o birbirine giriş, hakaretler, tacizler, küçümsemeler...

10 Kasım 2018 Cumartesi

Bu senin de hikayendir...

İki kitap birden okuyorum. Babil'den Sonra Yaşayacağız'a ara verip Fıllaname'ye geçiyorum. Yazarları farklı ama birbirlerini tamamlıyorlar sanki. Birinden ötekine geçtiğimde orada bıraktığım öykü devam ediyor gibi geliyor.

Ara Güler'i kim tanımaz yalnızca bizde değil dünyada da fotoğraf denince saygıyla anılır.
Ofset döneminde sayfa hazırlarken haberin görseli yoksa ustanın fotoğrafları hızır gibi yetişirdi.
Arşive dalıp dosyalardan fotoğraf ararken konu ne olursa olsun illa ki bir Ara Güler fotoğrafı önümüze çıkardı.
Siyah beyaz veya renkli İstanbul'dan, Anadolu'dan, dünyanın dört bir yanından yüzler, sokaklar, caddeler, gemiler, kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar çıkardı dosyalardan. Ya o portreler; sanat, edebiyat, resim, siyaset dünyasından yerli yabancı onlarca ünlü isim muhakkak onun kadrajına girmişti.
Bu yıl 90 yaşına giren Ara Güler'in adını taşıyan uluslararası niteliğe sahip bir fotoğraf müzesi açıldı.
Usta fotoğrafçının eserlerinin yanı sıra kişisel notları, eşyaları, fotoğrafçılık malzemeleri, koleksiyonları sergileniyor.
Başka bir kimliği de müze sayesinde ortaya çıktı.
Meğer, yazarlığı da bir o kadar iyiymiş.
60 yıl önce yazdığı öyküler bir kaç kez basılmış olmasına rağmen bir süre önce dergilerde yayınlanmaya başladı.
Büyük ilgi görünce 90'ncı yaşına armağan olarak yeniden basıldı.
Babil'den Sonra Yaşayacağız kitabındaki öykülerine bu kez fotoğrafları da eşlik ediyor.
Ara Güler, "Daha o zamandan görsel bir dünyanın içine düşmüşüm demek" diyor sunuş yazısında ve noktayı koyuyor: Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim kazanıyor ve görsel bir sanat oluyor. Zaten yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların bir tür fotoğraf olduğu görülür.
13 öyküsü tıpkı fotoğrafları gibi, hayata dokunuyor...


Mıgirdiç Margosyan ise Ara Güler'den 10 yaş küçük.
1938 doğumlu, 80'nci yaşına armağan olarak Fıllaname adıyla basılan devasa kitapta ağırlıklı olarak memleketi Diyarbakır'ı ve eğitim için geldiği İstanbul'u anlatıyor.
1500 adet basılan kitapta; herbiri onlarca baskı yapmış Gâvur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen, Biletimiz İstanbul'a Kesildi, Tespih Taneleri ve Tanrı'nın Seyir Defteri eserleri bir araya getirilmiş.
Emre Zeytinoğlu'nun öykü tadındaki müthiş sunuşu ve çizimleri de kitaba ayrı bir değer katıyor.
Margosyan, o zamanlar kedilerin bile Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca'dan anladığı Diyarbakır'da kitaba adını veren Fılla'nın ne anlama geldiğini eşsiz mizahıyla anlatıyor:
Türkçe gâvurun karşılığı Kürtçe fıllaydı. Ama iki dil arasında ortak nokta "haço" olarak tescil edilmişti. Cehü, Yahudilere Kürtçede verilen addı. Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere Moşe diyorduk. Hıristiyanların hepsi toptan gâvur veya fılla oldukları halde kendi içlerinde Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot'tular. Ermeniler ise Süryanilere Asori derlerdi. Müslümanların tüm Hıristiyanlara toptan gâvur demelerine karşılık, Hıristiyanlar da tüm Müslümanlara Dacig diyorlardı. Ama tüm bunların dışında gerçek olan şuydu ki, deliler bir safta, geriye kalan diğerleri, yani Dacigler, gâvurlar, haçolar, Kızılbaşlar, Ezidiler, Ermeniler, Türkler, Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Asoriler, Pırotlar, fıllalar, Moşeler, Cehüler, Dürziler hep beraber diğer saftaydık. Her iki safta yerini almayan bir de Rumlar vardı. Ama, onlardan Diyarbakır'da ilaç için arasanız bir tane dahi bulamazdınız. Köşede bucakta beki kalmıştır, kıtti gibi turşu kurmaya yarar diye aradığınız zaman, boşuna heveslenirsiniz.
Margosyan, babasını, annesini, kardeşlerini, dayılarını, komşularını, arkadaşlarını,  papazlarını, kiliseleri, camileri, esnafı, okulu, karakolu, yemekleri, kışı, sıcağı, duyguları, sevinçleri, üzüntüleri, hayalleri, yoksulluğu, acı gerçekleri kısacası asıl adı Hançepek olan o Gâvur Mahallesi'ni öyle bir anlatıyor ki "bunlar gerçekten yaşandı mı" demekten kendinizi alamıyorsunuz.
"Bana bazen oraya birlikte gittiğim okuyucular, öğrenciler sorarlar, "Bu anlattıklarınız gerçek midir?" derler, ben de derim ki, "Hayal kurmadım hepsi gerçekti, özündeki Diyarbakır bu" onlar da hayret ediyorlar nasıl böyle bir Diyarbakır'ı kaybettik diye..." (Hürriyet Kitap)
Geçen ay düzenlenen TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu Margosyan'dı.
15 yaşında eğitim görmek için İstanbul'a gelse de bağlarını hiç koparmamış memleketiyle.
Onur Konuğu olmaktan hoşnut olmuş ancak "Ben Diyarbakır'ın özüyüm, burası benim bir parçam hiç kopmadım ki" demekten kendini alamıyor.
Ara Güler ve Mıgirdiç Margosyan'ın anlattıkları yalnızca İstanbul'un, Diyarbakır'ın değil, Antep'in, Trabzon'un, Sivas'ın, Adana'nın, Kayseri'nin, Sakarya'nın, Kırklareli'nin de öyküleri. Margosyan kitaplarını okuyan Anadolu'nun değişik yerlerinden insanların "bunlar bizim de hikayemiz" dediklerini söylemişti.
Turşu bile gönderen vardı.
Çok değil 40'lı 50'lı yıllardan söz ediyoruz ben bile çocukluğumun gençliğimin geçtiği Fatih'i bulamıyorum.
Halbuki mahalle kültürü denen şey ha deyince olmuyor.
En iyisi edebiyata, sözcüklere sığınmak, Emre Zeytinoğlu'nun sunuş yazısındaki Béla Balázs'tan yaptığı alıntı her şeyin özeti:
"Bir zamanlar bir ressam vardı. Bir gün bir kır manzarası resmi yaptı. Bu, şahane ağaçlarıyla ve dağlara doğru kıvrıla kıvrıla ilerleyen patikasıyla güzel bir vadiydi. Ressam resmini öyle çok sevdi ki kıvrılarak uzak dağlar arasında kaybolan patikada yürümek için karşı konulmaz bir istek uyandı içinde. Resme girdi ve dağlara doğru ilerleyen patikayı takip etti, bir daha onu gören olmadı."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.)


21 Ekim 2018 Pazar

Bir zaferden fazlası

Anadolu'yu geri dönülmez bir biçimde Türk ve İslam yurdu yapan Malazgirt Savaşı büyük bir coğrafyayı siyasi, kültürel, toplumsal ve dini olarak değiştirmiştir. 12 akademisyenin çalışmalarından oluşan Malazgirt Zaferi kitabı savaşa geniş bir perspektiften bakıyor.

Akçay'ın çıkışında Edremit'e doğru giderken sola bir yol kıvrılır. 
İki taraflı uzanan binlerce zeytin ağacının arasından Kaz Dağları'nın eteklerine doğru giden yolun sonu bir köye varır. 
Burası Kızılkeçili köyüdür. 
Kuzey Ege'yi yurt belleyen Türkmenler'in burayı neden seçtikleri coğrafyaya bakınca hemen anlaşılır. Tarım ve hayvancılık için bereketli topraklar, güvenlik için sırtını dağlara dayamış, öz ötesinde dağlardan gelip denize doğru akan buz gibi sular...
Köyün ortasında ulu bir ağaç vardır. 
Gökyüzünü göremezsiniz. 
Çevresini saran duvarların içinde çay bahçesi ve sevimli bir havuz yer alır ki kartpostal gibidir.
Tam karşısındaki caminin üstündeki 1171 tarihi Anadolu'nun ulu bir çınar gibi büyüyen köklerine kazılıdır.
Ve her seferinde aklıma Malazgirt gelir.
1071'deki savaştan 100 yıl sonrayı gösteren tarih çok şey anlatır.
Aslında Malazgirt'ten önce de Türk boyları Kayseri ve Sivas'a kadar gelip Bizanslılar'la savaşmış. Ancak bu seferler yağma ve vur- kaç şeklindedir.
Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Malazgirt'te kazandığı savaş büyük bir coğrafyanın kaderini değiştirmiştir. 
Bugün Anadolu dediğimiz topraklar o tarihten sonra Türk-İslam yurdu olmuştur.
Çok değil 10 yıl sonra İznik'te devlet kurulmuş, Bizans İstanbul'a hapsolmuştur. 
26 Ağustos'ta devletin büyük bir önemle üstünde durarak kutladığı zafer bunu fazlasıyla hak ediyor.
Ancak etkileriyle Yakındoğu, Ortadoğu ve hatta Avrupa'nın siyasi, kültürel, toplumsal ve dini haritasını değiştiren Malazgirt konusunda ne yazık ki güçlü bir birikime sahip değiliz.
Bize öğretilen kadarıyla Alparslan'ın orduları Bizans imparatoru Diogenes'in yarısı kadardı. 
Cuma günü hutbe okuyan Selçuklu Sultanı Alparslan, beyazlar giyip Türk geleneklerince atının kuyruğunu bağladı. 
Ve şaşırtıcı taktikler uygulayarak savaşı kazandı.
 İmparator esir alındı, özel bir anlaşma yapılarak serbest bırakıldı.
Halbuki savaşın öncesi, kendisi ve sonrasıyla kütüphaneler dolduracak kitaplara, filmlere, dizilere konu olacak malzeme var.
Dönemin önemli kaynaklarından Urfalı Mateos'un, "1080 yılı Martı'na doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu) bulunan bütün Hıristiyan beldeleri Türkler'in istilasına uğradı. Hiçbir vilayet onların işgalinden kurtulamadı... Birçok bölgeler boşaldı. Artık Şark milleti mevcut değildi" kayıtları Malazgirt'in önemini ortaya koyuyor.
Malazgirt'ten sonra Türk ve İslam karakterli büyük göç sırasında alim, derviş, zanaatkar, mutasavvıf, fakih vb. sınıfların gelmesi ile Anadolu tamamen dönüşmüştür.
Kronik Kitap'tan çıkan Malazgirt Zaferi/ Bin Yıllık Miras kitabı tam da bu anlamda değerli bir çalışma yol gösterici bir kılavuz niteliğinde. 
Tarihçi akademisyen Mustafa Alican'ın hazırladığı kitap, Malazgirt konusunda uzman isimlerin araştırmalarını kapsıyor.
Malazgirt kültürü yaratmanın önemine değinen Mustafa Alican'ın sözleri yol haritasını belirliyor:
"Her biri akademi dünyası içerisinden on iki müellifin belirli bir konu bütünlüğü içerisinde çalışarak, adeta tek kalemden çıkmış müstakil bir çalışma ortaya koyar gibi "bütünlüklü bir metin" olarak teşekkül ettirdiği çalışmanın herhalde en mühim yanı, Malazgirt Zaferi'ni salt bir tarihi hadise olarak değil, çağlara biçim veren, yüzyılları kuran ve bir yıllık bir tarihi devrenin her bir evresine sızan bir anlamın kaynağı olarak ele almasıdır."
Kitapta; Malazgirt Savaşı merkez olmak üzere, savaşın mevkii ve cereyanları, Alparslan ve Diogenes'in yaşamları, savaşın psikolojik analizi, sultanın hutbesi, Abbasi Halifesi'nin duası, Anadolu'daki kültürel değişim, İslam tarihinin dönüm noktası gibi başlıklar altında ufuk açıcı bilgiler veriyor. 
Temiz ve akıcı dilini de not etmek gerekiyor.
Ayrıca söz etmek istediğim iki bölüm var ki, tarih meraklıları için muhteşem bir okuma şöleni niteliğinde.
Malazgirt'i referans alan yerli ve milli bir düşünce hareketi olan Anadoluculuk üstüne yapılan araştırma; 1920'lerin Osmanlıcılık, İslamcılık ve Turancılık akımlarıyla ilişkisi üzerinden ele alınıyor. Selçuklu tarihçisi Mükrimin Halil ile Hilmi Ziya'nın başını çektiği bir grup aydının Nisan 1924- Şubat 1925 tarihleri arasında 12 sayı olarak basılan Anadolu Mecmuası'nda ortaya konulan düşünceler arasında yapılan gezintide Türk edebiyatının önemli isimlerine de rast geliyorsunuz: Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Hilmi Ziya Ülken.
Derginin etkili isimlerinden Mehmed Halid, bir yazısında, vatanını adının Anadolu, milletin adının Anadolu Milleti, ülkenin adının da Anadolu Cumhuriyeti olması gerektiğini ileri sürüyordu.
Kitaptaki bir diğer başlık da Malazgirt Zaferi'nin Türk edebiyatındaki izdüşümleri adını taşıyor. 
Bu konudaki destanlar, romanlar, şiirler ve tiyatroların tanıtımı ve içeriği hakkında bilgi veriliyor.
En nihayet; "Malazgirt Zafer'ini olup bitmiş, geçmişte kalmış tarihi bir hadise olarak değil, bizimle birlikte yaşamaya devam eden tarihi/kültürel/geleneksel/manevi değerlerimizin hamurundaki bir maya olarak görebilmemize imkan sağlanmasını" dileyen son sözlere de tüm kalbimizle katılıyor ve devamını ümit ediyoruz.
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

30 Eylül 2018 Pazar

Yazarlar dile geldi...


Kitabın kapağını görür görmez hissettiğim; ilk sayfalara göz gezdirirken, okumayı sürdürdükçe ve nihayet bitirdikten sonra hiç değişmedi.
Bu bir kitap doğru, aynı zamanda görsel bir şölen.
Hikmet Altınkaynak sinema festivallerinin açılış filmlerinden birini çekmiş sanki.
Siyah beyaz fotoğraflarla desteklenmiş söyleşilerle, Türk edebiyatının büyük ve görkemli yapısını oluşturan çınarlar bu kitap belgeselde ardı ardına boy gösteriyor.
Hikmet Altınkaynak, akademisyen kimliği ve yazarlığının yanısıra gazetecilik ve çok sayıda edebiyat dergisinin yöneticiliğini de yapmış.
Onlarca kitap yazan Altınkaynak'ın en önemli yapıtlarından Türk Edebiyatında Yazarlar ve Şairler Sözlüğü bin yedi yüz şair ve yazarı kapsamaktadır ki, başvuru kaynağı olarak herkesin kütüphanesinde bulundurması gereken bir eser.
Altınkaynak verimli bir yazar, bu kez de Türk edebiyatının önde gelen 38 ustasıyla yapılan söyleşilerinden değerli bir kitap ortaya çıkarmış.
Edebiyatımızdan Portreler kitabında üç bölüm var.
İlk bölümde Şairler ve Yazarlar yer alıyor. Tevfik Fikret'le başlayıp Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Bülent Ecevit, Şükran Kurdakul, Ahmet Oktay Kemal Özer, Yüksel Pazarkaya, Eray Canberk, Ataol Behramoğlu, İnci Asena, Enver Ercan ve Neşe Yaşın'ın bulunduğu 13 ismi kapsıyor. Osmanlı döneminde yaşamış Tevfik Fikret söyleşisi ise onu tanıyan ikinci bir kişi üstünden yapılmış.
1975 yılında Divan Şairi Salih Keramet Nigar Hanım'la yapılmış...
İkinci bölümde Öykücüler ve Romancılar boy gösteriyor.
Aziz Nesin'le başlayan liste Fikret Otyam, Fakir Baykurt, Demirtaş Ceyhun, Ümit Kaftancıoğlu, Bekir Yıldız, Tarık Dursun K., Erdal Öz, Mahmut Alptekin, Ayşe Kulin, Necati Tosuner, Zülfü Livaneli, Sülhi Dölek, Feyza Hepçilingirler, Işıl Özgentürk, Zeynep Aliye, Buket Uzuner, Sibel K. Türker, Faruk Duman'la birlikte 17 isimle tamamlanıyor.
Üçüncü bölüm ise Denemeciler ve Eleştirmenler'e ayrılmış.
Mustafa Nihat Özön, Nurullah Ataç'ın kızı Meral Ataç, Yaşar Nabi Nayır, Vedat Günyol, Yıldız Sertel, Mehmet Fuat, Tahsin Yücel ve Doğan Hızlan.
Yapılan söyleşiler 1970'lerden başlıyor ve günümüze kadar güncellenerek geliyor. Kimileri bir dergide kimileri bir gazetede yayınlanan söyleşilerin bazıları da ilk kez kitapta yer alıyor.
Söyleşi herkesin harcı değildir, birikiminiz yetersizse ve bir de hazırlık yapmadan bu işe kalkışırsanız yalnızca günü kurtarırsınız.
Hikmet Altınkaynak gibi edebiyatın içinden gelen biriyseniz sorular da cevaplar kadar değerli olur.
Üstünden yıllar geçse de güncelliğini yitirmez ve bugün olduğu gibi ilgiyle okunur.
Kişilikleri, sanata bakışları, eserleriyle kitapta yer alan edebiyatçılar arasında bir de siyasetçi var: Bülent Ecevit.
1998'de Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde yapılan söyleşide, "Şiir yazmayı bıraksaydım siyasette ben, ben olmazdım" diyor. Çocukluğundan başlayarak şiire ve kitaba olan düşkünlüğünü anlatıyor.
Söz ustası isimlerin konuşmalarıyla alınan lezzet bir yana her söyleşide o dönemin edebiyat tartışmaları, siyasi tutumlar, polemikleri de okumak başka bir zenginlik katıyor.
Hikmet Altınkaynak'ın kitabı "iyi ki edebiyat var" dedirtiyor.
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

Çinli bilgenin erdem rehberi...

Doğu'nun bilgeliği binlerce yıldır insanoğlunu aydınlatıyor.
Çinli Lao-Tzu'nun yazdığı Tao Te Ching 2 bin 500 yıl öncesinden günümüze dair çok şeyler söylüyor: Sadelik, güzellik, iyilik, alçak gönüllülük, arzuyu yenmek, ölçülü olmak, yetinmek, ustalık. Gazeteci yazar Kerem Çalışkan'ın Türkçeye çevirdiği Tao Te Ching, Taoizmin özüdür, ana kitabıdır. Tao öğretisi dünyanın akışını anlatan, bir değişim dönüşüm felsefesidir.
Lao- Tzu 6. yüzyılda Çin hanedanlığına danışmanlık yaparken Konfüçyüs de yanı başındadır.
Ancak farklı düşünürler ve sürekli çekişirler.
Konfüçyüslük geleneksel bir okul olarak varlığını sürdürmektedir ancak Taoizm bir din olarak Uzakdoğu'da milyonlarca insanın inancıdır.
Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin'de günümüzde 4 din vardır: Budizm, Taoizm, İslam ve Hıristiyanlık.
Taozmin kurucusunun bu kitabı yazış hikayesi de müthiştir: M.Ö. 6. yüzyılda Çin'de artan kaos ve toplumsal huzursuzluk nedeniyle, 81 yaşındaki bilge Lao-Tzu ülkesini terk etmeye karar verir. Honan eyaletinden Batıya doğru giderken bir gümrük memuru onu durdurur. Yaşlı bilgeden bildiklerini ve deneyimlerini yazmasını ister. Lao- Tzu 81 meseli yazıp memura verir ve sonsuzluğa karışır. Kendisinden bir daha haber alınamaz.Kitaba ayrıntılı ve aydınlatıcı bir önsöz yazan Kerem Çalışkan, "Her dizede, kibiri, gururu, yüksekten bakmayı, mal mülk hırsını, kendini bir şey sanmayı yerer. İnsanlara mutavızılığı, alttan almayı, azla yetinmeyi, ölçülü olmayı öğütler. Bu Tao felsefesidir. Türkçede "bir lokma, bir hırka" diye özetlenen geleneksel yaklaşımı çağrıştırır" sözleriyle özetliyor.
Ayrıca her bölümün ardından anlamlarına ve felsefesine ilişkin açıklamalar da yaparak zor bir işin altından başarıyla kalkıyor.
Doğru sözler süslü değildir,
Süslü sözler doğru değildir.
Gayret ikna etmez.
İkna gayretli değildir.
Bilge âlim değildir,
Âlim bilge değildir.
Bilge mal mülk yığmaz.
Başkaları için ne çok şey yaparsa,
O kadar çoğalır o.
Ne kadar çok verirse başkalarına
O kadar sahip olur.
Keskindir Göğün Taosu'nun yolu,
Ama yaralamaz o kimseyi.
Bilge o yolda ilerler salına salına.

(Lao- Tzu son şiirde, daha önce söylediklerinin bir özetini çıkarmış. Sadelik üzerine bir manifesto yazmış. Taocu bilge mal mülk peşinde koşmaz. İnsanların gönlüne girerek, sürekli insanlara bir şeyler vererek, yardım ederek kendi ruhsal varlığını güçlendirir. Bilge böyle zenginleşir. Tao ile bütünleşir. Tao'nun keskin ve zor olan yolunda bilge rahatça, çabalamadan ilerler. Bu son üç dize adeta, Yunus Emre'nin ünlü dizelerini hatırlatıyor: Sırat kıldan incedir/Kılıçtan keskincedir/Varıp anın üstüne/Köşkler kurasım gelir.)
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

26 Ağustos 2018 Pazar

Kuzeyden gelen dedektif

Harry Hole serisinin ortasından başlayıp sonundan ve başından yapılan çevirilerle basılan kitapları nihayet bir sıraya girdi. Norveçli Jo Nesbo'nun ünlü dedektifiyle tanışmadıysanız tam zamanı...


Yazarla okurun buluşması kolay değildir.
Birbirleriyle kurdukları ilişki öyle yıldırım aşkı misali olmaz.
O an kitabın kapağı açıldığı andır.
Sonrası ya sarsılmaz bir bağ ve ömür boyu sürecek ilişkidir. Ya da mesafeli bir duruştur, o zaman geri dönüş mümkündür; başka bir ruh haliyle bir süre sonra yazarla yeniden buluşma imkanı vardır.
Önyargılarla kitaba başlayıp yarıda bırakanlarla, bitirse bile çevresini olumsuz etkileyenlere ise diyecek bir şey yok.
Klasikleri bir yana bırakırsak, tüm dünyada çok satanlar sıralamasını polisiye, bilim kurgu, aşk kitapları belirliyor.
Özellikle polisiyede son 20 yıla damgasını vuran İskandinavya ekolü ise başlı başına incelemeye değer bir vaka.
Nüfusları az, birçok kimsenin yerini zor hatırlayacağı, dünyada siyasi ve ekonomik olarak da çok ağırlığı olmayan refah içindeki, İsveç, Danimarka, Norveç'ten ardı ardına çıkan yazarların kitapları milyonlarca satıyor, dizileri çekiliyor ve filme uyarlanıyor.
Artık klişeleşmiş, birbirinin tekrarı, havalı teknolojiyle donanmış bıkkıntı veren Amerikan polisiyesinden sonra İskandinavlar'ın yeni bir soluk getirdiği kesin.
Neredeyse suç oranı sıfıra yakın soğuk iklim ülkelerinden gelen yazarların ayağı yere basan, uçuk kaçık olmayan, sıradan karakterleri çok sevildi ve tutuldu.
Stieg Larsson'un Millennium serisi tozu dumana katmıştı.
Kitaplarının ulaştığı rakam bir yana üçlemenin dizi ve filmleri de bir o kadar ilgi gördü. Larsson ilk değildi.
Ekolün çıkışı 60'lı 70'li yıllara dayanıyor.
Karı- koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, Martin Beck serisiyle bu trendi başlatan isimler olarak öne çıktı.
Geçtiğimiz günlerde ölen Henning Mankell'in, Wallander serisi de arkasından geliyor.
Danimarkalı yazar Peter Hoeg'in, Bayan Smilla ve Karlar kitabı da 1990'ların başında en çok satanlar arasında yer almıştı.
Son yılların yıldızı ise yine kuzeyden gelen bir adam.
Norveçli uçuk kaçık hırpani bir adam.
Üstüne başına dikkat etmeyen, dışardan bakıldığında her şeyi boşvermiş bir beklentisi olmayan görünümünde ancak içinde fırtınalar esiyor.
Oldukça duygusal, geçmişini bir türlü unutamıyor.
Kız kardeşi, babası, sevgilileri, dostları bir yandadır.
Diğer yanda suçlular ve karanlık dünyası.
O zaman başka biri oluveriyor; dikkatli, kılı kırk yaran, gerekirse otoriteyle çatışan, sonuç alıncaya kadar durmayan bir adam.
Karşınızda Norveçli dedektif Harry Hole.
Onu dünya tanıtan ise Jo Nesbo.
Nesbo 90'lı yıllarda yarattığı karakterinin ünlenmesi için uzun bir süre bekledi.
Serinin beşinci kitabı İngilizceye çevrilince bir anda tanındı.
Türk okurları da Harry Hole'la böyle tanıştı.
 Sağlam bir karakter ve iyi bir yazar vardı, ancak dedektif nasıl biridir, neyi sever, neye kızar, yöntemleri nedir, huyu, suyu pek anlaşılamadı.
Geriye dönüşlerin, imaların, göndermelerin bol bol yer aldığı kitabını okuyanlar, anlam veremediği boşlukların doldurulması için beklemek zorunda kaldı.
Ardı ardına serinin diğer kitapları da çevrilmeye başlandı.
Ancak orada da İngilizce çeviri beklendiğinden Harry Hol'un ortaya çıktığı serinin ilk kitabı Yarasa iki yıl önce basılabildi.
Kafa karışıklığına örnek, geçen yılın sonlarına doğru basılan Hamamböcekleri kitabı ki serinin ikincisi oluyor. (Dokuzuncu kitap Hayalet ise ondan önce piyasadaydı)
Olay yeri Tayland olan Hamamböcekleri'nde, Asya'daki büyük ekonomik krizle, Norveçli bir diplomatın öldürülmesi içiçe geçmiş durumda.
Ve kahramanımız Harry Hole Tayland'ın başkenti Bangkok'tan Oslo'yu ararken otelin telefonunu kullanıyor.
Dışarda ise polis merkezine ya da elçiliğine ulaşmak için ankesörlü telefon kullanıyor.
İnternet e-mail, akıllı telefonlar gibi bugün sıradan görülen teknoloji ise hak getire.
Peki, daha 6 ay önce yeni bir kitap gibi basılan Hamamböcekleri'nde neden hala eski teknoloji kullanılıyor.
Çünkü; bölge ülkelerini sarsan Tayland merkezli kriz 1997'de patlamıştı, Jo Nesbo da kitabını 1998'de yazmış.
Bu durum kitabın sürükleyiciliğine, temposuna, karakterlerin sahiciliğine gölge düşürmüyor.
Arka planda ise bölgenin kanayan yarası çocuk fuhşu, uyuşturucu, acımasız mafya ve ağır bir yoksulluk var.
Tayland bugün de aynı sorunlarla boğuşuyor.
Birbirini izleyen cinayetler; çok uluslu şirketlerin geri kalmış bölgelerdeki vahşi talanı, insanoğlunun bitmek bilmeyen ihtiraslarıyla birleşiyor.
Dedektif Hole ise ülkesindeki diplomatlar, emniyet teşkilatıyla çatışarak binlerce kilometre ötede hiç de alışık olmadığı bir ortamda yapış yapış bir sıcakta delilleri izleyerek, düşünerek, bekleyerek, kah güçle kah sezgileriyle olayı çözüyor.
Jo Nesbo'nun yaşamı da karakteriyle uyumlu...
Çok genç yaşta futbolda yıldızı parlıyor ancak sakatlanarak başka bir yöne savruluyor.
Ekonomi okuduktan sonra Norveç'in ünlü bir rock grubunda solist oluyor.
Şarkı sözleri yazıyor ve sonra yazmaya karar veriyor.
Taksicilik yapıyor, birçok insanla karşılaşıp sohbet etmesinin ilham verdiğini söylüyor.
Yani artık dünyaca ünlü kahramanı dedektif Harry Hole ile Jo Nesbo içiçe geçmiş durumda, kim kimden esinlenmiş diyorsunuz.
Cevabına Sabah Kitap'ta bir söyleşisinde rastgeldim: İsveçli Stieg Larsson ve Henning Mankell ile arasında atmosfer açısından benzerlikler olacaktır. Fakat ben bu yazarlardan, İskandinav polisiye romanlarından ilham almıyorum. Ben ilhamımı Iskandinav edebiyatından Knut Hamsun ve Henrik Ibsen gibi isimlerden alıyorum."
Nesbo'yu ve dolayısıyla karakteri Harry Holle'u zirvede tutan öğrenmek tutkusu. "Hep şüphe duyarak öğrenmek" diyor ve ekliyordu:
"Birçok büyük söz sarf ettim. Aslında kişisel bilgeliğe, büyük cevaplara inanmıyorum. Öğrenmeye, meraka, araştırmaya inanıyorum. Böyle kalmak istiyorum. Yanlışlarımı görebilmeyi ve fikrimi hep değiştirmeyi istiyorum." (Hürriyet Pazar/ Çınar Oskay)
Yabancı eleştirmenlerin "21. yüzyılın en iyi dedektiflerinden Harry Hole, bir polis, ayyaş ve yalnız kurt olarak tümüyle inandırıcı" sözleriyle övdüğü Jo Nesbo ve ünlü karakteriyle tanışmadıysanız şimdi tam zamanı.
50'den fazla dile çevrilen ve 40 milyon satış rakamlarına ulaşan Jo Nesbo'nun Harry Hole kitaplarını okumaya nereden başlayalım diyorsunuz buyrun aşağıdaki listeye...
* Yarasa
* Hamamböcekleri
* Kızıl Gerdan
* Nemesis
* Şeytan Yıldızı
* Kurtarıcı
* Kardan Adam
* Leopar
* Hayalet
* Polis.
* Son kitabı Macbeth ise sonbaharda piyasada olacak.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2018 sayısında yayınlanmıştır.)