Sayfalar

8 Şubat 2020 Cumartesi

Martin Beck’in dönüşü ve tarihte gezinti...

Yaz bitti, tatil rehaveti ve yaşananlar güzel bir anı artık.
Önce sofraların tadı değişti, ardından sonbahar geldi…
Turgut Uyar’ın dediği gibi;
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle…
Ama kitapseverlerin zamanı yeni yeni başlıyor.
Diyarbakır, Konya, Elazığ, Ankara fuarları derken derken 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı da kapılarını yarın açıyor.
Şimdi eskimeyen dostlara, yazdan kalan notlar ve yeni havadislerle kavuşmak zamanı…
Polisiyeseverlere bir müjdeyle başlayalım. Komiser Martin Beck, 55 yıl sonra hem de 10 kitaptan oluşan tüm serisiyle geliyor.
Bir dönem 6’sı yayınlanmış yakın zamanlarda da basılan ancak yarım kalan seriye bu kez tamamıyla kavuşuyoruz.
İskandinavya ve kuzey ülkelerindeki polisiye akımın öncüsü olan İsveçli gazeteci- yazar karı koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'den oluşan iki kişilik ekibin ilginç bir hikayesi var.
Birlikte Martin Beck’in 10 kitabını yazan çiftin, komiserimize vedası Per Wahlöö'nün 1975’te ölümüyle sona eriyor.
"DNA tespiti yapalım, bilgisayardan profil eşleşmesine bakalım, internetten araştır, sistemde baktıralım, yüz analizi yapalım, araç takip sinyalini izleyelim, cep telefonu en son nereden sinyal verdi…"
Polis romanları, dizi ya da filmlerindeki bu repliklerin hiçbiri Martin Beck’te yok…
Kanaldaki Kadın adıyla yayınlanan ilk kitap 1964 yılında yazılmış. İsveç’in ünlü kanallarında genç bir kadın cesedi bulunur.
Kimliği, adı, hiç bir veri yok. Martin Beck ve arkadaşları iğneyle kuyu kazar gibi cinayeti çözüyor.
Amerikalı bir yetkiliyle konuşmak için santralden istenen yardım, gidip gelen sesler, parazitler, yanlış anlamalar derken belgelerin gelmesi için günlerce beklemeler...
Türk polisi ve büyükelçiliğinden istenen yardımlar, Ankara’daki iki kişinin ifadeleri de araya karışıyor.
Gerçek bir sorgu ustası, hafızası müthiş Martin Beck’in her olasılığı kimi boşa çıksa da sabırla elden geçirmesi ve soğukkanlı tutumuyla zirveye ulaşan son. 
Ayrıksı Kitap, serinin ikinci kitabı Duman Olan Adam’ı da yayınladı…
Bir polisiye kitap da bizden… 
Canan Al, Casablanca'da aşk ile iş, cinayetle politika, dini çatışmalarla terörün iç içe geçtiği kitabı Araf’ta, gizemini koruyan aile dramlarını anlatıyor. 
Kora Yayın’dan çıkan kitap; cesaret, korku, aşk, kıskançlık, vahşet, merhamet, dürüstlük, yalan, suçlu, suçsuz ekseninde yeni bir soluk getiriyor.

TARİHE YÖN VEREN KİŞİLİKLER

Kronik Kitap, tarihin dehlizlerinde değerli işler yapmayı sürdürüyor.
Hem bir kahraman hem de acımasız bir cani olan Julius Caesar yani Sezar’ın çağdaşları, aşklarıyla hayatı Philip Freeman’ın kaleminden yayınlandı.
MÖ 208’de Alpler’i geçen efsane ve gerçek arasında tarihin en gizemli komutanı Hannibal’i, Profesör Patrick Hunt yazdı.
Bu kez Asya’dayız. Cengiz Han’ın manevi dünyası ve zamanın Türkistan coğrafyası Cengiz Han’ın Ölümsüzlük Arayışı kitabında. 
Taocu bir Çinli olan Ch’ang Ch’un efsane komutanla birlikte geçirdiği zamanların notları…
Cihanşümül ilk Türk devleti Hazarlar... 
Hazar Kağanlığı ve Etrafındaki Dünya’nın yazarı Altay Tayfun Özcan 630 yılında kurulan devletin 300 yıl boyunca tarih sahnesindeki yerini ele alıyor.
İlk elden tanıklıklarla Selahaddin Eyyubi dönemini anlatan Haçlı Seferleri Tarihi, özellikle Kudüs’ün fethi ve ardından gerçekleştirilen 3. Haçlı Seferi’ni ilk elden tanıklıklarla aktarıyor.
Ve olmazsa olmazımız Osmanlılar. 
Hasburg hanedanlarıyla büyük mücadelelerin verildiği dönemlere belgeler ışığında bakıyoruz. 
Tarihçi Prof. M. Tayyip Gökbilgin’in Osmanlı-Macar İlişkileri kitabı iktidar mücadelesinin tüm safhalarını aktarıyor.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2019 sayısında yayınlanmıştır.)


15 Ocak 2020 Çarşamba

İsyan ve istihbarat günlükleri


Yaz aylarında arka arkaya yayımlanan iki kitap, bugünlerde yaşadıklarımızın 110 yıl önce de farklı bir biçimde tekerrür ettiğini kanıtlıyor. Osmanlı'nın özellikle son yüzyılında başını ağrıtan en büyük sorunlarından Ortadoğu'daki durum bazı aktörleri değişse de canlılığını koruyor.

Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde Güvenli Bölge oluşturmak için askeri harekata hazırlanırken, İsyan Günlerinde İstanbul ve İstihbarat Savaşları'nı (Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye ve Lübnan'da Casusluk Faaliyetleri) arka arkaya okudum.
Bir İngiliz arkeologla, İttihatçı bir emniyet müdürü ve istihbaratçının anılarından oluşan kitaplar, bu coğrafyada ekonomik ve askeri açıdan güçlü olmanın yanı sıra tarihsel gelişimin, bilginin de göz ardı edilmemesini öğütlüyor.
İngiliz Sir W. M. Ramsay, 1909 yılında eşi ve kızıyla Anadolu'da arkeolojik çalışmalar yapmak üzere Osmanlı topraklarına gelir ve tam o sırada tarihimize 31 Mart Vakası olarak geçen isyan patlar.
 Sir Ramsay, eşi ve kızıyla hemen başkent İstanbul'a gider.
Tarihi bir ana tanıklık ettiğinin bilincindedir, ailesiyle birlikte 17 gün boyunca tuttukları notlardan oluşan İsyan Günlerinde İstanbul'da, 
İttihatçılarla Ahrar Fırkası yanı sıra liberallerin kavgasını, İstanbul sokaklarındaki çatışmaları, idamları anlatır.
Sultan 2. Abdülhamit'in tahtan indirilip sürgüne gönderilmesi, kardeşi Mehmet Reşat'ın padişah oluşunu ayrıntılarıyla aktarır.
İngiliz arkeoloğa göre, bir grubun isyan çıkarıp ardından Harekat Ordusu'nun el koyup sultanı indirmesinin arkasında Alman tezgahı vardır.
Yazar olaylardan çıkardığı ve kendisini etkileyen üç fikri şöyle özetliyor:
1- Jön Türklerin vatanseverliğine ve fikirlerine olan güveni.
2- Bu ihtilalin doğu- batı çatışmasının bir evresi olduğu, vatansever bir özünün bulunduğu ve ilerleyen süreçte ulusal bir kimlik kazanacağı düşüncesi.
3- Osmanlı'nın şu anki sıkıntılı durumunun İngiltere ve Almanya'nın küresel rekabetinden kaynaklandığı...
Kitabı yayına hazırlayan Dr. Selim Ahmetoğlu'nun önsözde isabetle vurguladığı gibi, Ramsay'le ailesinin şehirdeki kaotik ortama rağmen rahatlıkla her yere girip çıkması ve bilgi toplaması dikkati çekmektedir.
Kendisinin ünlü arkeolog, seyyah ancak asıl görevi Ortadoğu'nun şekillenmesinde oynadığı büyük rolle tanınan İngiliz casusu Gerthurt Bell ile ortak bir kitap yazması da dikkat çeken başka bir yandır.
Ancak 31 Mart Vakası gibi her kesimin farklı bir bakışla tartıştığı bir dönemde aktarılan bilgiler hazine değerinde...

87 YIL SONRA YAYIMA HAZIRLANDI

İstihbarat Savaşları kitabı ise İngiliz Ramsay'in bıraktığı yerden devam ediyor hissi veriyor.
"1909 yılı Nisan ayının ikinci günü İttihatçıların lideri Doktor Nazım Bey'le görüşmeye davet edildim...
31 Mart Vakası'ndan sonra ülkedeki vaziyet oldukça hassas, insanların kafası ise karmakarışıktı."
Sıkı bir İttihatçı olan istihbaratçı ve bir dönem de emniyet genel müdürlüğü yapmış Hüseyin Aziz Akyürek'in anıları bu sözlerle başlıyor.
Bu anılar 1932-33 yılları arasında Lübnan'da yayımlanan el-Ahrar gazetesinde Arapça olarak yayınlanır.
Çeviriyi yapıp yayımlayan Fuat Meydani, Teşkilat-ı Mahsusa'daki görevi nedeniyle Aziz Bey'in adını zikretmekten kaçınıyor ve kurmaca olarak anıyor.
Anıları 87 yıl sonra yayıma hazırlayan Dr. Polat Safi, bu kişinin gerçekten Aziz Akyürek olup olmadığı yolundaki soru işaretlerini giderecek karşılaştırmalı bir tarih okuması yapıyor.
Yazar, Fuat Meydani'ye kaynak temin edenin büyük olasılıkla ünlü anti-siyonist Cevat Rifat Atilhan olduğunu söylüyor.
Belirsizlikleri de ortaya koyuyor ancak kitabın Türk istihbarat tarihi açısından sahip olduğu önemin altı çiziliyor.
1909 ile 1917 arasındaki gelişmeler başkent İstanbul'un da zaman zaman yer almasının yanında ağırlıklı olarak Suriye, Filistin ve Beyrut'ta yoğunlaşıyor.
Bugün de dünyanın kanayan yarası olan bölgede; Hıristiyan gruplardan ayrılıkçı Arap hareketlerine, siyonizm tehlikesinden Osmanlı istihbarat yapılanmasına, İttihatçıların üç liderinden özellikle Cemal Paşa'nın yaptığı pazarlıklara kadar birçok olay aktarılıyor.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde kalan bölgede daha sonra önemli görevlere gelen gerek Osmanlı karşıtı ya da destekçisi isimler de boy gösteriyor.
Özetle; tarihin bilgeliğinde iki iyi kitap...
Dünü, bugünü ve yarını anlamak için...
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Kasım 2019 Pazar

Onlar 'hayır" dedi insanlık kazandı

Alfa Yayınları'nın Hayır serisi; bağımsızlık, özgürlük isteyen, hakları için mücadele eden ilham verici insanların öykülerini anlatıyor. Yeni kitaplarla da devam edecek seride kadın ayrımcılığına, cehalete, şiddete, aşağılanmaya "Hayır" demiş sembol isimler yer alıyor.

"Hayır" nasıl bir kelimedir; öyle çıkıverir ki dilinden güzele, iyiye, mutluluğa yolculuğun ilk kapısı oluverir.
Ya da nemrut, öfke dolu bir sesle kafana tokmak gibi iniverir.
Az ötede, cılız, çekingen, utangaçtır; ancak kafanın salınmasıyla anlatırsın derdini: İstemem, olmaz demeye çalışırsın ya işte onun gibi...
Bazen de isyan edersin "Hayır, hayır, bu kadarı da fazla yeter artık" diye...
Emine Bulut, minik kızının gözü önünde "ölmek istemiyorum" diye çığlıklar atarken erkek olduğuna utanırsın, sanki eski eşinin değil de bıçak senin elindeymiş gibi olursun.
Kadına şiddet neredeyse insanlık tarihi kadar eski.
Fransız Olympe de Gouges anıt kadınlardan biri, 2 yüzyıl önce kadın ayrımcılığına karşı ortaya çıktı.
1789'da yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne kafa tutup isyan etti, "Hani eşitlik bu erkek hakları" dedi.Piç olarak doğmuştu, hayatı hep zorlukla geçti, ama bir an an olsun mücadeleyi bırakmadı.
1791'de Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yazdı, politik mücadelesini bir adım geri atmadan sürdürdü.
İdama mahkum oldu, giyotine kafasını uzatırken, "Vatanın evlatları, ölümümün intikamını alın" diye haykırdı.
Geride yetmişten fazla eser bıraktı.
"Kadınlara Ayrımcılığa Hayır/Olympe de Gauges" kitabını okurken Emine Bulut, Tuğba Erkol, Özgecan ve diğerlerini düşündüm; sanki Fransız kadından bu yana 228 yıl değil de bir arpa boyu yol alınmış gibi geldi.
Kitabın sonuna eklenen Türkiye'deki kadınları koruyan derneklerin adları ve adresleri doğru ve takdir edilesi bir hamle olmuş.
Bu kitap kadınlar için bir başucu kitabı ama en çok da erkekler okusun istiyorum.
 Umarım yakında Meclis'te görüşülecek yasayla birlikte kadınlarımız daha çok korunur ve güvence altında olurlar.
Alfa Yayınları'nın HAYIR serisi tarih boyunca bağımsızlık, özgürlük isteyen, bastırılmak istenen haklara karşı direnen ilham verici insanların öyküleriyle sürüyor.
Kimi bir ulusun önderi oldu, kimi de bir toplumun sesi oldu.
Ama doğru bildiklerinden şaşmadılar.
Arka arkaya çıkan cep kitaplarda her kişilik bir yazar tarafından kaleme alınıyor.
Son bölümde tarihi kişiliğin kronik bilgileriyle, ilgili konunun günümüze kadar hangi aşamalardan geçtiği değerlendiriliyor.
Kimsenin kimseye zulmetmediği bir dünya isteyen Rosa Luxemburg'un Sınırlara Hayır'ı kedisinin gözünden anlatılıyor.
Aydınlanma çağının bilgelerinden Denis Didetoré'nun Cehalete Hayır'ı ise güncelliğini kaybetmeyen bir mücadeleyi ele alıyor.
Kısıtlamalar ve tabular olmadan bilgiyi paylaşmak.
Şiddet içermeyen direnişi, dünyadaki birçok özgürlük ve insan hakları hareketini etkileyen Gandhi'nin mücadelesi ise Şiddete Hayır'la taçlanıyor.
Hindistan'ın bağımsızlığı ve ayrımcılığa karşı savaşıyla tarihe geçen Mahatma (Büyük Ruh) Gandhi şiddetsiz mücadelesiyle, Martin Luther King, Nelson Mandela, Aung San Suu Kyi gibi isimlere de örnek oldu.
Aşağılanmaya Hayır'da Fransa'nın eski kolonilerinde yaşayan halkların çektikleri acılar Aimé Césaire'in ağzından anlatılıyor.
1930'larda başladığı mücadelesi sonucu 2011 yılında Fransa'da Büyük Adamlar mezarında bir levhayla onurlandırıldı.
Serinin basılmakta olan 5 kitabı da yakında raflarda olacak.
*Ölüm Cezasına Hayır/ Victor Hugo
*Baskıya Hayır/ Angelas Davis
*Homofobiye Hayır/ Harvey Milk
*Adaletsizliğe Hayır/ Emile Zola
*Çocukluğun Hor Görülmesine Hayır / Janusz Korczak.
Tarih her zaman dik duranları hatırlar.
Her biri çığır açıcı, mücadeleci, yenilikçi bu kişilikler canları pahasına doğru bildikleri yoldan yürüdüğü için milyonlarca insan geniş hak ve özgürlükler elde edebildiler.
Alfa Yayınları; Maria Curie'nin Yılgınlığa Hayır, Jean Jaurès'nun Savaşa Hayır, Général de Bollardière'in İşkenceye Hayır, Jacques Prévert'in Mevcut Düzene Hayır, Victor Jara'nın Diktatörlüğe Hayır kitaplarını da yayına hazırlıyor ve devamı da gelecek...
"Hayırda hayır vardır" derdi büyüklerimiz.
İşte bu kitapların hayır'ı da böyle bir hayır...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

15 Ekim 2019 Salı

Bütün yollar Beyoğlu'na çıkar...


Turan Akıncı, Cumhuriyet'te Beyoğlu/ Kültür, sanat, yaşam (1923-2003) kitabında tarihçeden yola çıkarak Beyoğlu'nun sanat ve kültür yaşamına odaklanıyor. Ama bundan da önemlisi edebiyatımızın ünlü kalemlerinden yaptığı alıntılarla kitabı tam bir okuma şölenine çeviriyor

Her mevsimini bilirim bu caddenin; ayazını, karını, yağmurunu, güneşini...
Kokularını, ışıklarını, görkemli tarihi binalarını, iş yerlerini ve hiç dinmeyen iki taraflı yürüyen kalabalığını...
Adım başı, tuhaf, karışık, birbirine benzemeyen görüntüler sıralanır.
Aralarına karışırım, ruhuma iyi gelir.
Ve her seferinde ilk kez görüyormuşcasına şaşar kalırım.
Sanki bir filmin sahnesi gibi gelir.
İstanbul bu filmin konusuysa başrolü de hiç kuşkusuz Beyoğlu'dur...
Şairin "Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer" dediği yer burası olsa gerek...
Bizans döneminde karşı yer anlamına Pera demişler.
Konstantinapolis'in 13. mahallesi olan bölgenin ilk sakinleri ise ticaretle uğraşan İtalyanlar'ın ataları Cenevizliler...
Surlarla çevrili Galata ve ünlü kulesinin üst tarafı bağlar ve mezarlıklarla dolu yeşillik alanın gelişmesiyle Beyoğlu ortaya çıkmış.
Adının nereden geldiği konusunda rivayet muhtelif.
Fetihten sonra Fransızlar, Hollandalılar, Venedikliler, Ruslar, İngilizler elçilik binaları inşa etmesi ve Müslüman ahalinin de yerleşmesiyle bugünlere kadar gelen çok kültürlü yapısını korumuş.
Ve o günden beri Beyoğlu çok kimlikli, çok dilli, çok dinli değerleriyle hoşgörünün ve birlikte yaşamanın örneğiyle dünyanın en muhteşem semti...
6-7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi acı zamanları da yaşamış Beyoğlu yine de enternasyonal kimliğiyle dimdik ayakta.
Taksim'deki Atatürk Anıtı'na sırtınızı verin, tam karşı köşede Fransız Konsolosluğu binasını göreceksiniz.
Artık, Grand Rue de Péra, Cadde-i Kebir sonra da İstiklal Caddesi adını alan yerdesiniz.
Sağlı sollu birbirine kesen sokaklarıyla; hanlar, lüks mağazalar, sergiler, müzeler, kütüphaneler, sinemalar, çeşitli mezheplerin kiliseleri, camii, ticarethaneler, tiyatrolar, eğlence yerleri, kitapçılar, kafeler, restoranlar, pastaneler, lokantalar, tatlıcılar, ocakbaşıları, meyhaneler, oteller, elçilikler ve ünlü okullar birbiri ardına sıralanır.Adım başı farklı kokular sizi karşılar, simitçi, kestaneci, mısırcı, midye dolmacısının sesleri sokak müzisyenlerinin ezgilerine karışır.
Halaylar çekilir, horona durulur, ya da billur bir sesin içinde kaybolursunuz...
Zamana meydan okuyan tarihi binaların mimarisine selam durup, Çiçek Pasajı'na ulaşırsınız.
Akordiyon, keman, darbuka seslerine dünyanın bütün dilleri eşlik eder.
Hemen yanındaki pazarda, balıkçılar, kokoreççiler, manavlar, turşucular...
Tezgahlarında ışıl ışıl sallanan lambaların eşlik ettiği İstanbul'un en güzel lezzetleri...
Galatasaray Lisesi'nin tarihi kapısı ve duvarlarını geçip devasa banka binaları, ticaret merkezleri, kilise, sefaretlerin arasına serpiştirilmiş yemek içecek mekanları...
Ve nihayet İstanbul'un ilk ve en eski metrosu 1873'te yaptırılan Tünel binası...
Beyoğlu hiç kuşkusuz çevresini saran Karaköy'ü, Tophane'yi, Maçka'yı, Dolmabahçe'yi Şişhane'yi de etkilemiştir...
Turan Akıncı'nın "Cumhuriyet'te Beyoğlu/ Kültür, sanat, yaşam (1923-2003)" kitabı izlenimlerinden yola çıkarak yazdığım girişten çok daha fazlasını ve ayrıntıyı ele alıyor.
Yazar, tarihçeden yola çıkarak sanat ve kültüre odaklanıyor.
Ama bundan da önemlisi edebiyatımızın ünlü kalemlerinden yaptığı alıntılarla kitabı tam bir okuma şölenine çeviriyor."O yıllarda genç yazarların Beyoğlu'ndan uzak durması düşünülemezdi. Beyoğlu bizim için mağazalarından, sinemalardan, meyhanelerden önce sanat alışverişinin yapıldığı çarşıydı. Öyle bir çarşı ki, orada yeterince bulunmayan, çok şey yitirdiğini sanırdı. Sonra ışıklarıyla, devingen yaşamıyla biraz Batı'ydı. Herkes semtinden, işine ya da durumuna göre belli bir saattte bu caddeye gelir, gelemeyenler beklenir, gözlenirdi. Saat üçte ya da beşte gelenler olurdu. Tiyatro oyuncuları saat on birden sonra görünürlerdi. Sait Faik'se öğle üzeri Beyoğlu'na yetişenlerdendi. Gece yarılarına dek topluca yaşanırdı."
Sabahattin Kudret Aksal Mithat Cemal, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi Hisar, Mithat Cemal, Yahya Kemal, Ahmet Tanpınar, Attila İlhan, Necip Fazıl, Salah Birsel gibi onlarca yazar kitaba konuk oluyor.
Yeşilçam ise bir başka alem...
Beyoğlu, Türk sinemasının doğduğu ve yaşadığı yer..
Sinemalarda gösterilen o zamanın vizyon filmlerinin adları bile yer alıyor.
Lokantaların mönüleri, sahiplerinin hayat hikayeleriyle lezzetleniyor.
Ya gazinolu yıllar.
Zeki Müren'den Behiye Aksoy'a, Bülent Ersoy'dan Müzeyyen Senar'a, İbrahim Tatlıses'ten Zehra Bilir'e, Ajda Pekkan'dan Erol Evgin'e, Orhan Boran'dan Sadri Alışık'a assolist, halk - pop müziği sanatçısı, komedyenin yanı sıra saz üstadlarının yer aldığı onlarca ünlü ismin sahne aldığı dönemler.
Halk ve kadınlar matineleri, devlet adamlarının ziyaretleriyle renklenen anılar denizi...
Ünlü apartmanlar, semtin ünlü aileleri, bankalar ve sonunda yıl yıl önemli olaylarla zenginleşen tarihçe...
Turan Akıncı'nın belgesel film tadındaki kitabı titiz ve değerli bir çalışma.
İstanbul'un gözbebeği Beyoğlu'na bir selam ve saygı niteliğinde...
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

18 Eylül 2019 Çarşamba

Yemeğin izinde...

Kitabı bitirince ünlü düşünür İbni Haldun'un yüzyılları aşan sözü dilimin ucuna geliverdi: Coğrafya kaderdir. Neredeysen oranın iklimi, koşulları, insanı, zorluğu, rahatlığıyla yaşayacaksın. Bu kaçınılmaz" diyor. 
Daha çok jeostratejik anlamda kullanılan bu sözün Ortadoğu coğrafyası için anlamı büyük.
Ama söz konusu yemek olunca hele hele coğrafya da Anadolu olunca "İyi ki kaderimiz" dersem çok mu iddialı olur.
Aynen böyledir; eksiği vardır fazlası yoktur. 
Bu toprakların bereketi, on binlerce yıl geçmişe giden kültürlerle birleşince başka türlü nasıl düşünülebilir. Göç yollarının üstünde, İpek Yolu'nun merkezinde, etrafı denizlerle çevrili, dört mevsimi yaşayan bir coğrafyanın mutfağı da çeşit çeşit olur.
Gazeteci büyüğümüz Mehmet Yaşin uzun süredir yaptığı gurme programlarını bir kitapla taçlandırmış. Remzi Kitabevi tarafından basılan Yumurta Nasıl Kırılır? (Bilgiler, Anılar, Tarifler, Ukalılıklar) kitabında sofralarımızın baştacı; yumurta, domates, et, otlar, balıklar, lahana, turşu, kuru fasulye, soğan, patates, patlıcan, börek, köfte, mantı, makarna, pilav boy gösteriyor. 
Her birinin hikayesi de eşlik ediyor konulara; yazarlardan alıntılar, tarihçesi, dünyadaki örnekler ve tabii ki final her zamanki gibi 'biz bu yemeği nasıl yaparız ve severizle' bitiyor. 
Mehmet Yaşin'in kendi deneyimleri de işin sosu oluyor... 
Yumurta kırmakla olmuyor. Pişirme teknikleri, kıvam, içine koyacağınız malzeme her birinin önemi var.
Buyrun Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde yaşamış ünlü yazarımız Refik Halid Karay'ın yazdıklarına: "Ortadan yumurtayı kaldırırsanız birçok yemek yavan kalır. Hele tatlıların birçoğuna veda etmek mecburiyeti hasıl olur."
Birçoğunun nesli tükenen balıkların daha 15. yüzyıldaki çeşitlerini bilseniz şaşırırsınız.
Eyvah biz ne yaptık denizlerimize diye... 
Kitabın son bölümünde de eşi Ülker Yaşin'in birbirinden lezzetli tarifleri var.
Bu sıkıntılı günlerde içinizi ferahlatacak bir kitap yazmış, ama çorbalara ve tatlılara sanırım yer kalmamış. 
O da galiba bir dahaki sefere.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

Dedektif Remzi öksüz kaldı

Türk polisiye edebiyatına Remzi Ünal karakterini tanıtan Celil Oker'i de kaybettik. 
İlk olarak Yarın dergisinde kısa öykülerle tanıttığı dedektifinin adını göbek adı Remzi ile annesinin kızlık soyadı Ünal'la birleştirerek bulmuştu.
Kahramanını kendi tarifiyle şöyle tanıtmıştı: "Remzi Ünal olur kendileri. Emekli bir Hava Kuvvetleri pilotu, uzun süre sivil uçak uçurmuş ve mesleğinden atılmış birisidir. Hayatını kazanmak için yapar işini. Sıradan ve küçük işler alır, işin ucu cinayetlere varınca, biraz da kendi paçasını kurtarmak için çözmeye çalışır. Öyle adaletin üstünlüğü gibi yüce amaçlar peşinde koşmaz pek. Polislerden, savcılardan, hakimlerden uzak durur." Romanın kahramanı emekli pilot ve özel dedektif Remzi Ünal'ın ilk macerası Çıplak Ceset 1999'da yayımlanmıştı. 
Sonra Kramponlu Ceset (2000), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2005), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Ateş Etme İstanbul (2013) ve 2015'te de Sen Ölürsün Ben Yaşarım'la devam etti.
Celil Oker 1989'dan bu yana öğretim üyeliği yapıyordu. 
Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin en sevilen hocalarından olduğunu öğrencilerinden okudum. 
Alçakgönüllü, bilgisi ve deneyimlerini sakınmadan paylaşan ve iyiliği hedef alan bir aydın olduğunu söylüyorlardı. 
Sanatta yeteneğin az, öğrenmenin ve çalışmanın çok önemli olduğuna inanıyordu. Öğrencileri, dostları ve ailesinin başı sağolsun. 
Biz okurlar da onu sevmiştik. Mekanı cennet olsun.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

27 Ağustos 2019 Salı

Bu gerçek bir veda...

Geçen yıl ölen Philip Kerr'in Dedektif Bernie Günther serisinin 13'üncü kitabı Bir Yunan Hediyesi yayımlandı. Kerr 1989'da başladığı seriye üç kitaptan sonra ara verip 15 yıl sonra yeniden yazmaya başlamıştı. Bernie son kez Nazilerle hesaplaşıyor.

Üç yıl önce ünlü polisiye yazarlarının katıldığı Kara Kitap Festivali için İstanbul'a gelmişti.
Bir oturumda konuşmuş, röportajlar vermişti.
Türk okurunun biraz geç tanıdığı dedektif Bernie Günther'in yaratıcısı Britanyalı yazar Philip Kerr, "Bernie'nin yolu İstanbul'a düşebilir mi" sorusunu "Gelirse şaşırmam" diye yanıtlamıştı.
Ben de kitap ekinde "Dedektif Günther'in ruhu İstanbul'daydı" başlığıyla Philip Kerr'i anlatmıştım. Serinin 11'nci kitabı Sessizliğin Öte Yakası ise yeni yayınlanmıştı.
Ardından Prusya Mavisi çıktı, ben bir ümitle Bernie'nin yolu buralardan geçecek diye beklerken ölüm haberi geldi.
Geçen yıl Philip Kerr daha 62 yaşında iken hayata veda etti.
O da Millenium serisi üç kitabıyla dünyayı kasıp kavuran İsveçli Stieg Larsson gibi erken veda etti. Ancak Larsson kitabının başarısını bile göremeden ölmüştü.
İskoç yazar Philip Kerr ise Dedektif Bernie Günther'i tanıttığı Berlin Üçlemesi olarak da bilinen kitaplarının ilki Mart Menekşeleri'ni 1989'da yazdı.
Sonra 1990'da Solgun Suçlu ve 1991'de Alman Usulü Bir Ağıt ile seriyi tamamladı.
Dedektif Günther günümüzde değil Nazi Almanyası'nın 1930'lu 1940'lı yıllarında iş başındaydı.
Dünyanın gördüğü en büyük felaketlerin yaşandığı milyonlarca insanın öldüğü, yaralandığı İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır.
Eskiden olduğu gibi savaş cephelerde değil sivilleri de içine alan korkunç bir boyuttadır.
Harabeye dönen şehirler, katliamlar, masum insanların acısının yanında "bir cinayetin peşine düşen dedektifin sözü mü olur" demekten kendinizi alamıyorsunuz belki de ancak iyi yazarlık böyle bir şey. Philip Kerr, kurgulamasıyla tüm bu soruların üstesinden geliyor.
Zaten Kerr, kitaplarının yalnızca polisiye değil, polisiyenin sarmaladığı siyasi romanlar olduğu söylüyor.
Hukuk okuyan Philip Kerr, bir süre Almanya'da felsefe eğitimi de görmüş.
Kitaplarını yazmak için İngiliz İstihbarat Servisi'nin savaş sırasında Alman iç politikasıyla ilgili bilgileri topladığı en büyük Holokost arşivini de içeren Weiner Kütüphanesi'nde çılgıncasına çalışmış. Gizli istihbaratın yanısıra, Nazi rejiminden kaçan kişilerin anlatımlarını ve şahit oldukları olayları arşivlediği bu kütüphanede onlarca belgeyi elden geçirmiş.
Her kitap önce basit bir cinayetle başlıyor ama arkasından Nazilerin kodomanlarına, Göring, Himmler gibi isimlere uzanıyor.
"Aslında Avrupa siyaseti ve ahlaki değerleri üzerine yazıyorum. Ama romanlarım polisiye alanına girmiyor desem de saçma olur. Sadece biraz daha fazlasını düşünüyorum. Arkada büyük planlı kitlesel bir katliam yapılırken, önde ceryan eden sıkıcı küçük bir cinayeti çözmenin büyüleyici olduğunu düşünüyorum" diyordu.
Kadınlara bakışı, zekası, kişiliği, fırlamalığı ve o inanılmaz espri gücüyle Bernie Günther, işinin hakkını veriyor.
Vicdanı her daim ona yön veriyor.
Nazi olmamış, ülkesine sadık ama kendi doğrularınca hareket ediyor.
Sonra yazmayı bırakmıştı.
Niye bıraktığını Kara Hafta Festivali'nde açıklamıştı:
O dönem Naziler ile ilgili belge ve olaylara o kadar çok girmiştim ki birden kendimi onların destekçisi ve işbirlikçisi gibi hissetmeye başladım. Bu duyguyu uzun süre üstümden atamadım.
Bu duygu 15 yıl sürmüş, okurlardan gelen baskılar sonucu dedektifi yeniden uyandıran Philip Kerr, ardı ardına Biri ve Öteki, Sessiz Alev, Ölüler Dirilmezse, Sahra Grisi, Ölümcül Prag, Katyn Katliamı, Zagrepli Kadın, Sessizliğin Öte Yakası, Prusya Mavisi'ni yazdı.
Ölümünden sonra bir kitabı daha çıktı. Alfa yayınları Dedektif Bernie Günther'in Serüvenleri'nin 13'üncüsünü bu ay yayınladı: Bir Yunan Hediyesi.
Bernie hayranları için kitabın ayrıntılarına girip keyiflerini bozmak istemem.
Önsüzüyle yetinelim: Yıl 1957. Bernie Günther kimliğini ve kirli geçmişini ardında bırakıp Christof Ganz adıyla Münih'te kendine yeni bir hayat kurmuştur. Çok geçmeden, sevimsiz bir tesadüfle Almanya'nın saygın bir sigorta şirketinde işe başlayıp bir sigorta ödemesini araştırmak üzere Yunanistan'a gönderilince, kendini bir anda karmaşık bir suç ağının ortasında bulur. Batan bir geminin ardından işlenen dehşet verici bir cinayet, yıllar önce, savaş döneminde yaşanan bir zulmün izlerini ortaya çıkarır. Yunan polisiyle zorunlu işbirliğine giren Bernie Günther katili bulup ülkesine dönebilmek için savaşın karanlık tarihiyle ve geçmişiyle korkusuzca yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Tarihle polisiyeyi büyük bir ustalıkla bir araya getiren Kerr, "iyi polisiye iyi edebiyattır" sözünün hakkını veren bir yazardı.
Hatta tutkunu olduğu futbol alanında Scott Manson adında bir dedektif çıkartıp üç kitap yazmıştı. Ama Bernie Günther'in yerini hiç bir şey dolduramaz.
Bilmiyorum bu kadar verimli bir yazarın hala bir yerlerde yedeklediği yeni maceraları vardır belki de.
O zamana kadar elveda ve teşekkürler Philip Kerr, huzur içinde uyu...
(Sabah Kitap Ekinin Haziran 2019 sayısında yayınlanmıştır.)