Edebiyat alanına hızlı giriş yapan yeni bir isim var: Zeynep Göğüş. İlk
romanı Işık Ülkesinden ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan Göğüş, ikinci romanı Zeytin Kuşu'nu yayınladı.
Gazeteci kimliğiyle bir dizi araştırma kitabı bulunan Göğüş ilk romanında kendi
aile tarihinden esintilerle, Rumeli'den İstanbul'a göç eden ve cumhuriyetin
kuruluş sürecinde, kent burjuvazisine dahil olan kalabalık bir ailenin öyküsünü
anlatıyor.
İkinci romanında ise kalemini ve düşlerini serbest bırakmış
gözüküyor.
Zeytin Kuşu, Türkiye'de edebiyat alanında kendine yer arayan çevre
sorunlarına iddialı bir giriş yapıyor.
Olay Gemlik bölgesinde geçiyor.
Zeytincilikle geçinen bir köye birileri mermer ocağı açmaya kalkıyor.
Köyde
arsasını bu güçlü 'mermerciler'e satanlar da var, direnenler de.
Muhtar'ın
aksine köyün imamının, direnenlerden yana olması ve Kuran'dan ayetlerle doğayı
savunması altı çizilmesi gereken bir nokta.
Romanımızın kahramanı, o köyden
yetişen, köyde çiftliği olan, ancak kendisi kentte yaşayan bir kadın: Zeta.
Kocasından miras adı Zeytin'in kısaltılmışı.
Gençliğinde köyün eski ağalarından
birinin oğlu ile evlenen Zeta, eşi ölünce oğlu Bulut, oğlunun kız arkadaşı Seda
ve sorunları ile başbaşa kalıyor.
Üniversite eğitimi de almış ve yıllar
içinde 'aydın' bir kadın kimliğine bürünmüş olan Zeta birden kendini, köydeki
direnişin doğal lideri halinde buluyor.
Neyse ki yalnız değil!
Kocasının eski
arkadaşlarından, 68 kuşağından Adanalı, Zeta'ya destek oluyor ve gönlünü
kaptırıyor.
Zeta böylece bir tür post-68 nostaljisi içinde çevre eylemleri
arasında kendi ilişkisini de yaşıyor.
Fazla kafaya takmasa da, küllenmiş
duygularını kışkırtan bu Adanalı erkek, post- modern aşklar-ilişkiler
galerisinden çıkıp gelen çok tanıdık bir figür gibi kanlı canlı duruyor
romanda.
Oğlu, hurdalardan heykel yapan arayış içinde genç bir sanatçı.
Eserlerinin meraklıları ve alıcıları var.
Ana oğul ilişkisi biraz gerilimli.
Oğlanın kız arkadaşı ile ilişkisi de, günümüzün bir çok genci gibi gel-git'li.
İstanbul'da oturdukları semtteki eski apartmanları için yıkım kararı çıkınca,
oğlan da kendini kentsel dönüşüm kavgası içinde buluyor.Köyde taşçılara,
kentte rantçılara karşı gelişen tepkiler, ana-oğul üzerinden ve
yazar-sanatçı-iletişimci çevrelerin desteği ile bir tür dayanışma içine giriyor.
Arka planda Ortaköy'de Galatasaray Üniversitesi yangını gibi olaylar,
İstanbul'un sosyal tarihinden kesitler sunuyor.
Seda'nın olaylarda yaralanması,
oğlu Bulut'un herşeyi, ilişkisini, annesini ve kendisini yeniden sorgulamasına
yolaçıyor.
Köyde olaylar ve protestolar arasında, Zeta'nın mantosunu giymiş
olan bir kadının bıçaklı saldırıya uğraması gerilimin dozunu arttırıyor.
Yazar
romanda kimseyi öldürmese de, bu tür olaylarda ülkemizde yaşanan şiddete örtülü
bir gönderme yapıyor.
Romanın bir de kötü adamı var.
İstanbul'da genç
sanatçıları destekleyen bir kolleksiyoncu olarak tanınan Sami Bey'in,
zeytinlikte mermer ocağı açmaya çalışan holdingin patronu olduğu ortaya çıkıyor.
Hayatta bu kadar kolay olmasa da, romanda bu işi kolaylaştırıyor.
Sami Bey, sıkı
bir sosyal medya kampanyası ile köydeki zeytinlikten elini çekiyor.
Köyde
kurulan açık hava sergisine, Zeta'nın yaptığı ama o güne kadar gizlediği Zeytin
Kuşu heykelinin taşınması törensel bir ayin havasında gerçekleşiyor.
Belki de
sadece mutlu bir son değil, zor ve maceralı bir başlangıç yaşanıyor.
Farklı
tellerden çalan Zeta ve Adanalı yeni bir aşkın, oğlu yeni bir hayat kurmanın,
zeytinciler markalaşmanın eşiğinde...
Zeytin Kuşu bir aşk romanı mı?
Çevre romanı mı?
Yoksa ruhsal planda ana-oğul ilişkisini didikleyen bir kadın
romanı mı?
Aslında her okur kendi bireysel yaklaşımına göre buna farklı cevaplar
verebilir.
Çünkü Zeytin Kuşu hepsinin üzerinden bağımsızca uçuyor ve gelecek
romanların çekirdeğini toprağa ekercesine bu soruları okurun yüreğinin en
derinlerine bırakıyor...
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2020 sayısında yayınlanmıştır.)
25 Haziran 2020 Perşembe
27 Mayıs 2020 Çarşamba
Âlim, âlemi aydınlatıyor
100 yaşında aramızdan ayrılan Halil İnalcık'ın Fâtih Sultan Mehemmed Han'ı
tarihçilerin pirinin 1950'lerde başladığı Fatih çalışmalarının 60 yıllık
birikimini gözler önüne seriyor
Her 29 Mayıs'ta çocukluğuma dönerim.
Fatih Camisi'nin heybetli yapısının yanındaki padişahın türbesine girerken Peygamberimiz Hz. Muhammed'in sözlerini okur, dua eden devlet ricali ve vatandaşların arasına karışırdık.
Mehteran bölüğünün gösterisinden sonra dev kazanlarda limonata dağıtılırdı.
İstanbul'un fetih kutlamaları bizler için bir bayramdı.
Bu bayramı bize armağan eden, tarihçilerin piri Halil İnalcık Hoca'nın "O olmazsa Osmanlı da olmazdı biz de var olmazdık" tespitiyle andığı Fatih Sultan Mehmed'ti.
Yaklaşık 3.5 yıl önce 100 yaşında kaybettiğimiz Halil Hoca, ölümünden önce Türkiye İş Bankası Yayınları'na teslim ettiği Fatih'i konu alan dev bir külliyatla kültür hayatımızı yine aydınlatıyor.
Üst başlığında; İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kâyser-i Rûm sözleri yer alıyor.
Başlığı ise Halil İnalcık isteğiyle Fâtih Sultan Mehemmed Han olarak konmuş.
Hayatını Osmanlı'ya adayıp tarihini yeniden yazan ve dünyada ufuk açan İnalcık'ın 1950'lerde başladığı Fatih Sultan Mehmed çalışmalarının 60 yıllık birikimi bu kitapta yer alıyor.
Hiçbir yerde yayınlanmamış bölümlerin de yer aldığı 827 sayfalık kitap; hem tarihle amatör olarak ilgilenenler hem de akademik çalışmalar yapanlar için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde...
İmparatorluğun kurucusu Osman Gazi'den başlayarak, sırasıyla Sultan Orhan, I. Murad, Yıldırım Bayezid, Fetret Devri'ndeki iki başlı saltanat, II. Murad ve nihayet II. Mehmed'e kadar bütün Osmanlı sultanlarının Bizans'la ve İstanbul'un fethiyle olan ilişkileri ayrıntılarıyla yer alıyor.
Dönemin tarihçileri ve belgeleriyle desteklenen bu okuma adeta bir belgesel filme dönüşüyor.
"Konstantinopolis, Osman Gazi döneminden başlayarak Osmanlıların uzaktan hayranlıkla seyrettikleri ve bir gün ele geçirmeyi tasarladıkları büyük efsanevi şehir, Kızıl Elma idi" diyen yazar, İstanbul'u ele geçirme planlarının ilk başlangıcı olarak 1305-1306 yılları arasında Aydos Tepesi'ndeki kalenin akın merkezi olarak kullanılmasını gösteriyor.
Sonraki en önemli kazanım ise 1329'daki Palekanon Savaşı'dır.
Gebze yakınlarındaki bölgede, Bizans'a karşı kazanılan bu savaşla Pendik'ten Üsküdar'a kadar bütün sahil boyu Osmanlılar'ın eline geçer.
İkinci tehdit I. Murad'ın Silivri fetihleridir. İlk ciddi kuşatmayı Yıldırım Bayezid yapar sonra, Musa Çelebi ve II. Murad.
Ve nihayet Fatih Sultan Mehmed'le şehir düşer.
Ezcümle Halil Hoca diyor ki, dünya tarihini değiştiren bu büyük olayda yüzyıllara dayanan bir arka plan vardır. Diplomasi, denge politikaları, bazen bir adım geriye bazen de iki adım ileri atılarak fetih sonucuna ermiştir.
Kuşatmadaki kritik üç gün; 20, 21 ve 22 Nisan 1453 tarihlerinde yaşanan bozgun ve moral bozukluğunun ardından genç Sultan'ın bunun altından nasıl kalktığı da ibret verici bir bölüm oluşturuyor.
Fethin kronolojisi ve o dönemin gözlemcilerinin raporu, tarihçilerin notları ayrı bir başlık olarak ele alınıyor.
Bu bahsi kuşatma ve fethi anlatan Osmanlı tarihçisi Neşrî'nin Cihânnüma'sındaki bir beyitle taçlandırarak bitirelim:
Feth-i Konstantiniyye fırsat bulamadılar evvelûn
Feth idüp Sultan II Mehemmed yazdı târih âhirûn.
Osmanlı'yı gerçek anlamda Fatih Sultan Mehmed'in kurduğunu söyleyen Halil İnalcık, imparatorluk tanımını da yapıyor:
"Osmanlı İmparatorluğu öncelikli olarak Türk devlet geleneğini temsil ettiğinden, sonra bir İslam devleti olduğundan ve son olarak da Doğu Roma İmparatorluğu'nun yerini aldığından, imparatorluk anlayışı ilk bakışta bu üç kaynağa dayandırılabilir. Başka bir ifadeyle hakanlık, hilafet-saltanat ve imperium, bize tarihi ipuçlarını verecektir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi bir varlık olduğuna göre, onun imparatorluk karakteri bizim soyut tanımlarımızdan değil, tarihi gerçeğini çözümlenmesinden meydana çıkacaktır."
Halil Hoca'nın bugüne kadar hiçbir yerde yer almamış yazıları da ikinci bölümde yer alıyor.
Osmanlı'nın sağlam bir temel üzerinde emperyal bir güç olmasının, Fatih'in önceki dönemlerden gelen gelişmiş bir bürokrasiyi benimsemesinden kaynaklandığı vurgulanıyor.
Osmanlı bürokratik sistemi olan belgeler, tahrir defterleri, kadı sicilleri, kanunnameler ve vakfiyeler ele alınıyor.
Önemleri dolayısıyla Fatih'in devlet teşkilat ve reaya kanunnameleri metinleri de aynen veriliyor.
Osmanlı döneminin sosyal ve hukuki hayatını yansıtan en önemli kaynaklardan biri de kadı sicilleridir.
Fatih döneminde Bursa kadı sicili burada orijinal haliyle birlikte aktarılıyor.
Araştırma ve İncelemeler bölümünde Fatih döneminde derviş tarikatları, Oğuzculuk, ateşli silahlar, kölelik, Rumlar, Yahudiler ve Cem Sultan hakkında daha önce yayınlanan makaleler de yer alıyor.
"Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir" derler ama âlim, âlemi aydınlatmaya devam ediyor.
Tarihçilerin şeyhi, kutbu olarak anılan Prof.Dr.Halil İnalcık, çok sevdiği Fatih Sultan Mehemmed Han'ın türbesinin haziresinde toprağa verilmişti.
Koca Sultan'a ve büyük alime rahmet ve selam olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2020 sayısında yayınlanmıştır.)
Her 29 Mayıs'ta çocukluğuma dönerim.
Fatih Camisi'nin heybetli yapısının yanındaki padişahın türbesine girerken Peygamberimiz Hz. Muhammed'in sözlerini okur, dua eden devlet ricali ve vatandaşların arasına karışırdık.
Mehteran bölüğünün gösterisinden sonra dev kazanlarda limonata dağıtılırdı.
İstanbul'un fetih kutlamaları bizler için bir bayramdı.
Bu bayramı bize armağan eden, tarihçilerin piri Halil İnalcık Hoca'nın "O olmazsa Osmanlı da olmazdı biz de var olmazdık" tespitiyle andığı Fatih Sultan Mehmed'ti.
Yaklaşık 3.5 yıl önce 100 yaşında kaybettiğimiz Halil Hoca, ölümünden önce Türkiye İş Bankası Yayınları'na teslim ettiği Fatih'i konu alan dev bir külliyatla kültür hayatımızı yine aydınlatıyor.
Üst başlığında; İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kâyser-i Rûm sözleri yer alıyor.
Başlığı ise Halil İnalcık isteğiyle Fâtih Sultan Mehemmed Han olarak konmuş.
Hayatını Osmanlı'ya adayıp tarihini yeniden yazan ve dünyada ufuk açan İnalcık'ın 1950'lerde başladığı Fatih Sultan Mehmed çalışmalarının 60 yıllık birikimi bu kitapta yer alıyor.
Hiçbir yerde yayınlanmamış bölümlerin de yer aldığı 827 sayfalık kitap; hem tarihle amatör olarak ilgilenenler hem de akademik çalışmalar yapanlar için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde...
İmparatorluğun kurucusu Osman Gazi'den başlayarak, sırasıyla Sultan Orhan, I. Murad, Yıldırım Bayezid, Fetret Devri'ndeki iki başlı saltanat, II. Murad ve nihayet II. Mehmed'e kadar bütün Osmanlı sultanlarının Bizans'la ve İstanbul'un fethiyle olan ilişkileri ayrıntılarıyla yer alıyor.
Dönemin tarihçileri ve belgeleriyle desteklenen bu okuma adeta bir belgesel filme dönüşüyor.
"Konstantinopolis, Osman Gazi döneminden başlayarak Osmanlıların uzaktan hayranlıkla seyrettikleri ve bir gün ele geçirmeyi tasarladıkları büyük efsanevi şehir, Kızıl Elma idi" diyen yazar, İstanbul'u ele geçirme planlarının ilk başlangıcı olarak 1305-1306 yılları arasında Aydos Tepesi'ndeki kalenin akın merkezi olarak kullanılmasını gösteriyor.
Sonraki en önemli kazanım ise 1329'daki Palekanon Savaşı'dır.
Gebze yakınlarındaki bölgede, Bizans'a karşı kazanılan bu savaşla Pendik'ten Üsküdar'a kadar bütün sahil boyu Osmanlılar'ın eline geçer.
İkinci tehdit I. Murad'ın Silivri fetihleridir. İlk ciddi kuşatmayı Yıldırım Bayezid yapar sonra, Musa Çelebi ve II. Murad.
Ve nihayet Fatih Sultan Mehmed'le şehir düşer.
Ezcümle Halil Hoca diyor ki, dünya tarihini değiştiren bu büyük olayda yüzyıllara dayanan bir arka plan vardır. Diplomasi, denge politikaları, bazen bir adım geriye bazen de iki adım ileri atılarak fetih sonucuna ermiştir.
Kuşatmadaki kritik üç gün; 20, 21 ve 22 Nisan 1453 tarihlerinde yaşanan bozgun ve moral bozukluğunun ardından genç Sultan'ın bunun altından nasıl kalktığı da ibret verici bir bölüm oluşturuyor.
Fethin kronolojisi ve o dönemin gözlemcilerinin raporu, tarihçilerin notları ayrı bir başlık olarak ele alınıyor.
Bu bahsi kuşatma ve fethi anlatan Osmanlı tarihçisi Neşrî'nin Cihânnüma'sındaki bir beyitle taçlandırarak bitirelim:
Feth-i Konstantiniyye fırsat bulamadılar evvelûn
Feth idüp Sultan II Mehemmed yazdı târih âhirûn.
Osmanlı'yı gerçek anlamda Fatih Sultan Mehmed'in kurduğunu söyleyen Halil İnalcık, imparatorluk tanımını da yapıyor:
"Osmanlı İmparatorluğu öncelikli olarak Türk devlet geleneğini temsil ettiğinden, sonra bir İslam devleti olduğundan ve son olarak da Doğu Roma İmparatorluğu'nun yerini aldığından, imparatorluk anlayışı ilk bakışta bu üç kaynağa dayandırılabilir. Başka bir ifadeyle hakanlık, hilafet-saltanat ve imperium, bize tarihi ipuçlarını verecektir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi bir varlık olduğuna göre, onun imparatorluk karakteri bizim soyut tanımlarımızdan değil, tarihi gerçeğini çözümlenmesinden meydana çıkacaktır."
Halil Hoca'nın bugüne kadar hiçbir yerde yer almamış yazıları da ikinci bölümde yer alıyor.
Osmanlı'nın sağlam bir temel üzerinde emperyal bir güç olmasının, Fatih'in önceki dönemlerden gelen gelişmiş bir bürokrasiyi benimsemesinden kaynaklandığı vurgulanıyor.
Osmanlı bürokratik sistemi olan belgeler, tahrir defterleri, kadı sicilleri, kanunnameler ve vakfiyeler ele alınıyor.
Önemleri dolayısıyla Fatih'in devlet teşkilat ve reaya kanunnameleri metinleri de aynen veriliyor.
Osmanlı döneminin sosyal ve hukuki hayatını yansıtan en önemli kaynaklardan biri de kadı sicilleridir.
Fatih döneminde Bursa kadı sicili burada orijinal haliyle birlikte aktarılıyor.
Araştırma ve İncelemeler bölümünde Fatih döneminde derviş tarikatları, Oğuzculuk, ateşli silahlar, kölelik, Rumlar, Yahudiler ve Cem Sultan hakkında daha önce yayınlanan makaleler de yer alıyor.
"Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir" derler ama âlim, âlemi aydınlatmaya devam ediyor.
Tarihçilerin şeyhi, kutbu olarak anılan Prof.Dr.Halil İnalcık, çok sevdiği Fatih Sultan Mehemmed Han'ın türbesinin haziresinde toprağa verilmişti.
Koca Sultan'a ve büyük alime rahmet ve selam olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2020 sayısında yayınlanmıştır.)
13 Mayıs 2020 Çarşamba
Gölgedeki büyük oyunlar
İlkin Başar Özal, İstihbaratın Kısa Tarihi/Gölge Oyunu kitabında istihbarat
dünyasına el atıyor. Kitapta istihbarat ağının önemi tarihten örneklerle
anlatılırken kurulan casusluk teşkilatlarına, kullanılan istihbarat yöntemlerine
de yer veriliyor.
İstihbaratçı ya da gizemli adıyla casuslar kimdir.
James Bond gibi aksiyonu bol, entrikalarla uğraşan, maceraperest tipler mi, yoksa Sherlock Holmes gibi zekasıyla olayları birbirine bağlayan, bulmacayı çözen biri mi...
Film, dizi ve kitaplardaki kahramanlar o dünyanın ne kadarını aydınlatabilir.
İstihbarat; yeni bilgi ve belge toplamaksa eğer bu işi yapanlar da sırlarla dolu bir hayatın parçasıdır.
İnsanoğlu her daim karşı tarafın ne yaptığını merak etmiştir.
James Bond gibi aksiyonu bol, entrikalarla uğraşan, maceraperest tipler mi, yoksa Sherlock Holmes gibi zekasıyla olayları birbirine bağlayan, bulmacayı çözen biri mi...
Film, dizi ve kitaplardaki kahramanlar o dünyanın ne kadarını aydınlatabilir.
İstihbarat; yeni bilgi ve belge toplamaksa eğer bu işi yapanlar da sırlarla dolu bir hayatın parçasıdır.
İnsanoğlu her daim karşı tarafın ne yaptığını merak etmiştir.
Bu merak hiç geçmez ve bitmez.
İlkin Başar Özal'ın, İstihbaratın Kısa Tarihi/ Gölge Oyunu kitabı, bilgi sahibi olma merakının insanoğlunun başlangıcına kadar gittiğini gösteriyor.
Akademisyen tarihçi- yazar Özal, Kısa Birinci Dünya Savaşı ve Kısa İkinci Dünya Savaşı kitaplarından sonra istihbarat dünyasına el atıyor.
İlk iki kitabı okuduktan sonra bu konuya girmesi kaçınılmazdı gibi geliyor.
Öyle ya; savaşın bir kendisi vardı bir de öncesi ve sonrasıyla toplumun yaşadıkları.
İlkin Başar Özal'ın, İstihbaratın Kısa Tarihi/ Gölge Oyunu kitabı, bilgi sahibi olma merakının insanoğlunun başlangıcına kadar gittiğini gösteriyor.
Akademisyen tarihçi- yazar Özal, Kısa Birinci Dünya Savaşı ve Kısa İkinci Dünya Savaşı kitaplarından sonra istihbarat dünyasına el atıyor.
İlk iki kitabı okuduktan sonra bu konuya girmesi kaçınılmazdı gibi geliyor.
Öyle ya; savaşın bir kendisi vardı bir de öncesi ve sonrasıyla toplumun yaşadıkları.
Hepsi birbiriyle
bağlıdır, hayatın akışı gereği bir önceki sonrakini etkileyerek ya tarih
sahnesinden çekilir ya da başka bir şeye dönüşerek ilerler.
Bilgi buradaki bağlantıdır, o da istihbarattır.
Bilgi buradaki bağlantıdır, o da istihbarattır.
Bu kadar basit mi değil elbette, ama onu iyi
kullanan her zaman öne geçmiştir.
İhmal edenleri ve olması gerektiği kadar ciddiye almayanların düştüğü durumu da işin hakkını verenleri de tarihler yazıyor.
İlkin Başar Özal, en eski istihbarat kanıtlarının Mezopotamya'da Fırat kenarında bulunan bir kil tabletinde bulunduğunu söylüyor.
İhmal edenleri ve olması gerektiği kadar ciddiye almayanların düştüğü durumu da işin hakkını verenleri de tarihler yazıyor.
İlkin Başar Özal, en eski istihbarat kanıtlarının Mezopotamya'da Fırat kenarında bulunan bir kil tabletinde bulunduğunu söylüyor.
Eh, kitabın dili ve üslubu edebi bir roman lezzetinde olunca
da tarih, bilgi, istihbarat iç içe geçiyor.
Senaryosu, çekimleri, oyuncuları müthiş bir film gibi akan kitapta; Eski Mısır, Yunan, Çin, Hindistan'da istihbarat ağının önemi örnekleriyle yer alıyor.
Büyük İskender'in ya da Roma İmparatorluğu'nun güçlü imparatorları Sezar ile Agustus'un casusluk teşkilatları, kurdukları birimler ve zaafları.
Din adamlarının hatta peygamberlerin kullandığı istihbarat yöntemleri.
Amerikan iç savaşında Kuzeyliler ile Güneylilerin çekişmeleri, birbirlerine karşı kullandıkları taktikler...
Senaryosu, çekimleri, oyuncuları müthiş bir film gibi akan kitapta; Eski Mısır, Yunan, Çin, Hindistan'da istihbarat ağının önemi örnekleriyle yer alıyor.
Büyük İskender'in ya da Roma İmparatorluğu'nun güçlü imparatorları Sezar ile Agustus'un casusluk teşkilatları, kurdukları birimler ve zaafları.
Din adamlarının hatta peygamberlerin kullandığı istihbarat yöntemleri.
Amerikan iç savaşında Kuzeyliler ile Güneylilerin çekişmeleri, birbirlerine karşı kullandıkları taktikler...
Örneğin köleleri ciddiye almayan Güney'in başına gelen felaketler,
siyah adamların iç savaştaki rolleri, İngilizler'e karşı kazanılan bağımsızlık
savaşında yurtsever kadınların rolü...
Orta Çağ Avrupası'nda; İngiltere, Fransa, İspanya ve Venedikliler'in birbirlerine karşı hasmane tutumları...
Orta Çağ Avrupası'nda; İngiltere, Fransa, İspanya ve Venedikliler'in birbirlerine karşı hasmane tutumları...
Japonya'daki Ninja teşkilatı...
Çarlık Rusyası'ndaki casusluk teşkilatı, Almanlar'ın sahneye çıkışları.
Osmanlı'nın İttihat ve Terakki'si döneminde başlayan casusluk faaliyetleri.
Ve yüzyılın başında patlayan Birinci Dünya Savaşı, ardından görece barış içinde geçen ancak casusluğun zirve yaptığı dönemler.
Ve kaçınılmaz son olarak İkinci Dünya Savaşı'nda yaşananlar.
Bolşevikler'in iktidarında Sovyetler Birliği'ndeki yapılanma, ünlü istihbarat kuruluşu KGB'nin temellerinin atıldığı vahşi dönemler.
Stalin'in acımasız teşkilatlarınca katledilen milyonlarca insan...
Dünyanın iki bloğa ayrıldığı Soğuk Savaş dönemindeki Berlin Duvarı, komünist Çin...
Ekonomik casusluğun öne çıktığı teknoloji çağı, internetle birlikte sırların güvensizliği...
Tabii ki, Arabistanlı Lawrence'den Mata Hari'ye, Rosenbergler'den Aldirch Ames'e, Berişa'dan Julian Asange'a, ünlü Cambrige Beşlisi; Harold Kim Philby, Anthony Blunt, Guy Burgess, Donald Mclean ve John Cairncroos'a kadar bu soğuk ve acımasız dünyanın aktörleri de baş oyuncular olarak yerini alıyor.
Teknik alandaki bütün gelişmelere rağmen insan istihbaratı bilgi toplamada vazgeçilmezdir diyen yazar, bir insanı casus olmaya iten beş faktörü şöyle sıralıyor: Para, ideoloji, uzlaşma imkanı yaratmak, ego ve uğradığı şantaj.
Gizli eylemler, operasyonlar, karşı casusluk, yanıltma, insan zaaflarından yararlanma, çift taraflı ajan kullanma, araç ve gereçler, gelişen teknoloji, telgraf, balonlar, tren, uçak, şifreler, dinleme cihazları, gizli kodlar, kameralar, ayakkabı topuğuna konulan cihazlar, hediyeliklere ustaca yerleştirilmiş böcekler, ucu zehirli şemsiyeler, casus uçaklar, bilgisayarlar derken internet ve siber casusluğa kadar geldik.
Çarlık Rusyası'ndaki casusluk teşkilatı, Almanlar'ın sahneye çıkışları.
Osmanlı'nın İttihat ve Terakki'si döneminde başlayan casusluk faaliyetleri.
Ve yüzyılın başında patlayan Birinci Dünya Savaşı, ardından görece barış içinde geçen ancak casusluğun zirve yaptığı dönemler.
Ve kaçınılmaz son olarak İkinci Dünya Savaşı'nda yaşananlar.
Bolşevikler'in iktidarında Sovyetler Birliği'ndeki yapılanma, ünlü istihbarat kuruluşu KGB'nin temellerinin atıldığı vahşi dönemler.
Stalin'in acımasız teşkilatlarınca katledilen milyonlarca insan...
Dünyanın iki bloğa ayrıldığı Soğuk Savaş dönemindeki Berlin Duvarı, komünist Çin...
Ekonomik casusluğun öne çıktığı teknoloji çağı, internetle birlikte sırların güvensizliği...
Tabii ki, Arabistanlı Lawrence'den Mata Hari'ye, Rosenbergler'den Aldirch Ames'e, Berişa'dan Julian Asange'a, ünlü Cambrige Beşlisi; Harold Kim Philby, Anthony Blunt, Guy Burgess, Donald Mclean ve John Cairncroos'a kadar bu soğuk ve acımasız dünyanın aktörleri de baş oyuncular olarak yerini alıyor.
Teknik alandaki bütün gelişmelere rağmen insan istihbaratı bilgi toplamada vazgeçilmezdir diyen yazar, bir insanı casus olmaya iten beş faktörü şöyle sıralıyor: Para, ideoloji, uzlaşma imkanı yaratmak, ego ve uğradığı şantaj.
Gizli eylemler, operasyonlar, karşı casusluk, yanıltma, insan zaaflarından yararlanma, çift taraflı ajan kullanma, araç ve gereçler, gelişen teknoloji, telgraf, balonlar, tren, uçak, şifreler, dinleme cihazları, gizli kodlar, kameralar, ayakkabı topuğuna konulan cihazlar, hediyeliklere ustaca yerleştirilmiş böcekler, ucu zehirli şemsiyeler, casus uçaklar, bilgisayarlar derken internet ve siber casusluğa kadar geldik.
Hepsi de
savaşların ve politikanın araçları olarak kullanıldılar ve kullanılmaya devam
edecek.
Peki, insanoğlunun bunca yıllık kazanımları ne olacak.
Özgürlük,
bağımsızlık, insan hakları, hukuk vs...
İlkin Başar Özal bir Latin ozanın dizeleriyle beni endişelendiren duruma yanıt veriyor:
Gözetleyenleri kim gözetleyecek?
İlkin Başar Özal bir Latin ozanın dizeleriyle beni endişelendiren duruma yanıt veriyor:
Gözetleyenleri kim gözetleyecek?
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2019 sayısında yayınlanmıştır.)
8 Şubat 2020 Cumartesi
Martin Beck’in dönüşü ve tarihte gezinti...
Yaz bitti, tatil rehaveti ve yaşananlar güzel bir anı artık.
Önce sofraların tadı değişti, ardından sonbahar geldi…
Turgut Uyar’ın dediği gibi;
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle…
Ama kitapseverlerin zamanı yeni yeni başlıyor.
Diyarbakır, Konya, Elazığ, Ankara fuarları derken derken 38. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı da kapılarını yarın açıyor.
Şimdi eskimeyen dostlara, yazdan kalan notlar ve yeni havadislerle kavuşmak zamanı…
Polisiyeseverlere bir müjdeyle başlayalım. Komiser Martin Beck, 55 yıl sonra hem de 10 kitaptan oluşan tüm serisiyle geliyor.
Bir dönem 6’sı yayınlanmış yakın zamanlarda da basılan ancak yarım kalan seriye bu kez tamamıyla kavuşuyoruz.
İskandinavya ve kuzey ülkelerindeki polisiye akımın öncüsü olan İsveçli gazeteci- yazar karı koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'den oluşan iki kişilik ekibin ilginç bir hikayesi var.
Birlikte Martin Beck’in 10 kitabını yazan çiftin, komiserimize vedası Per Wahlöö'nün 1975’te ölümüyle sona eriyor.
"DNA tespiti yapalım, bilgisayardan profil eşleşmesine bakalım, internetten araştır, sistemde baktıralım, yüz analizi yapalım, araç takip sinyalini izleyelim, cep telefonu en son nereden sinyal verdi…"
Polis romanları, dizi ya da filmlerindeki bu repliklerin hiçbiri Martin Beck’te yok…
Kanaldaki Kadın adıyla yayınlanan ilk kitap 1964 yılında yazılmış. İsveç’in ünlü kanallarında genç bir kadın cesedi bulunur.
Kimliği, adı, hiç bir veri yok. Martin Beck ve arkadaşları iğneyle kuyu kazar gibi cinayeti çözüyor.
Amerikalı bir yetkiliyle konuşmak için santralden istenen yardım, gidip gelen sesler, parazitler, yanlış anlamalar derken belgelerin gelmesi için günlerce beklemeler...
Türk polisi ve büyükelçiliğinden istenen yardımlar, Ankara’daki iki kişinin ifadeleri de araya karışıyor.
Gerçek bir sorgu ustası, hafızası müthiş Martin Beck’in her olasılığı kimi boşa çıksa da sabırla elden geçirmesi ve soğukkanlı tutumuyla zirveye ulaşan son.
Ayrıksı Kitap, serinin ikinci kitabı Duman Olan Adam’ı da yayınladı…
Bir polisiye kitap da bizden…
Canan Al, Casablanca'da aşk ile iş, cinayetle politika, dini çatışmalarla terörün iç içe geçtiği kitabı Araf’ta, gizemini koruyan aile dramlarını anlatıyor.
Kora Yayın’dan çıkan kitap; cesaret, korku, aşk, kıskançlık, vahşet, merhamet, dürüstlük, yalan, suçlu, suçsuz ekseninde yeni bir soluk getiriyor.
TARİHE YÖN VEREN KİŞİLİKLER
Kronik Kitap, tarihin dehlizlerinde değerli işler yapmayı sürdürüyor.
Hem bir kahraman hem de acımasız bir cani olan Julius Caesar yani Sezar’ın çağdaşları, aşklarıyla hayatı Philip Freeman’ın kaleminden yayınlandı.
MÖ 208’de Alpler’i geçen efsane ve gerçek arasında tarihin en gizemli komutanı Hannibal’i, Profesör Patrick Hunt yazdı.
Bu kez Asya’dayız. Cengiz Han’ın manevi dünyası ve zamanın Türkistan coğrafyası Cengiz Han’ın Ölümsüzlük Arayışı kitabında.
Taocu bir Çinli olan Ch’ang Ch’un efsane komutanla birlikte geçirdiği zamanların notları…
Cihanşümül ilk Türk devleti Hazarlar...
Hazar Kağanlığı ve Etrafındaki Dünya’nın yazarı Altay Tayfun Özcan 630 yılında kurulan devletin 300 yıl boyunca tarih sahnesindeki yerini ele alıyor.
İlk elden tanıklıklarla Selahaddin Eyyubi dönemini anlatan Haçlı Seferleri Tarihi, özellikle Kudüs’ün fethi ve ardından gerçekleştirilen 3. Haçlı Seferi’ni ilk elden tanıklıklarla aktarıyor.
Ve olmazsa olmazımız Osmanlılar.
Hasburg hanedanlarıyla büyük mücadelelerin verildiği dönemlere belgeler ışığında bakıyoruz.
Tarihçi Prof. M. Tayyip Gökbilgin’in Osmanlı-Macar İlişkileri kitabı iktidar mücadelesinin tüm safhalarını aktarıyor.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2019 sayısında yayınlanmıştır.)
15 Ocak 2020 Çarşamba
İsyan ve istihbarat günlükleri
Yaz aylarında arka arkaya yayımlanan iki kitap, bugünlerde yaşadıklarımızın 110 yıl önce de farklı bir biçimde tekerrür ettiğini kanıtlıyor. Osmanlı'nın özellikle son yüzyılında başını ağrıtan en büyük sorunlarından Ortadoğu'daki durum bazı aktörleri değişse de canlılığını koruyor.
Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde Güvenli Bölge oluşturmak için askeri harekata hazırlanırken, İsyan Günlerinde İstanbul ve İstihbarat Savaşları'nı (Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye ve Lübnan'da Casusluk Faaliyetleri) arka arkaya okudum.
Bir İngiliz arkeologla, İttihatçı bir emniyet müdürü ve istihbaratçının anılarından oluşan kitaplar, bu coğrafyada ekonomik ve askeri açıdan güçlü olmanın yanı sıra tarihsel gelişimin, bilginin de göz ardı edilmemesini öğütlüyor.
İngiliz Sir W. M. Ramsay, 1909 yılında eşi ve kızıyla Anadolu'da arkeolojik çalışmalar yapmak üzere Osmanlı topraklarına gelir ve tam o sırada tarihimize 31 Mart Vakası olarak geçen isyan patlar.
Sir Ramsay, eşi ve kızıyla hemen başkent İstanbul'a gider.
Tarihi bir ana tanıklık ettiğinin bilincindedir, ailesiyle birlikte 17 gün boyunca tuttukları notlardan oluşan İsyan Günlerinde İstanbul'da,
İttihatçılarla Ahrar Fırkası yanı sıra liberallerin kavgasını, İstanbul sokaklarındaki çatışmaları, idamları anlatır.
Sultan 2. Abdülhamit'in tahtan indirilip sürgüne gönderilmesi, kardeşi Mehmet Reşat'ın padişah oluşunu ayrıntılarıyla aktarır.
İngiliz arkeoloğa göre, bir grubun isyan çıkarıp ardından Harekat Ordusu'nun el koyup sultanı indirmesinin arkasında Alman tezgahı vardır.
Yazar olaylardan çıkardığı ve kendisini etkileyen üç fikri şöyle özetliyor:
1- Jön Türklerin vatanseverliğine ve fikirlerine olan güveni.
2- Bu ihtilalin doğu- batı çatışmasının bir evresi olduğu, vatansever bir özünün bulunduğu ve ilerleyen süreçte ulusal bir kimlik kazanacağı düşüncesi.
3- Osmanlı'nın şu anki sıkıntılı durumunun İngiltere ve Almanya'nın küresel rekabetinden kaynaklandığı...
Kitabı yayına hazırlayan Dr. Selim Ahmetoğlu'nun önsözde isabetle vurguladığı gibi, Ramsay'le ailesinin şehirdeki kaotik ortama rağmen rahatlıkla her yere girip çıkması ve bilgi toplaması dikkati çekmektedir.
Kendisinin ünlü arkeolog, seyyah ancak asıl görevi Ortadoğu'nun şekillenmesinde oynadığı büyük rolle tanınan İngiliz casusu Gerthurt Bell ile ortak bir kitap yazması da dikkat çeken başka bir yandır.
Ancak 31 Mart Vakası gibi her kesimin farklı bir bakışla tartıştığı bir dönemde aktarılan bilgiler hazine değerinde...
87 YIL SONRA YAYIMA HAZIRLANDI
"1909 yılı Nisan ayının ikinci günü İttihatçıların lideri Doktor Nazım Bey'le görüşmeye davet edildim...
31 Mart Vakası'ndan sonra ülkedeki vaziyet oldukça hassas, insanların kafası ise karmakarışıktı."
Sıkı bir İttihatçı olan istihbaratçı ve bir dönem de emniyet genel müdürlüğü yapmış Hüseyin Aziz Akyürek'in anıları bu sözlerle başlıyor.
Bu anılar 1932-33 yılları arasında Lübnan'da yayımlanan el-Ahrar gazetesinde Arapça olarak yayınlanır.
Çeviriyi yapıp yayımlayan Fuat Meydani, Teşkilat-ı Mahsusa'daki görevi nedeniyle Aziz Bey'in adını zikretmekten kaçınıyor ve kurmaca olarak anıyor.
Anıları 87 yıl sonra yayıma hazırlayan Dr. Polat Safi, bu kişinin gerçekten Aziz Akyürek olup olmadığı yolundaki soru işaretlerini giderecek karşılaştırmalı bir tarih okuması yapıyor.
Yazar, Fuat Meydani'ye kaynak temin edenin büyük olasılıkla ünlü anti-siyonist Cevat Rifat Atilhan olduğunu söylüyor.
Belirsizlikleri de ortaya koyuyor ancak kitabın Türk istihbarat tarihi açısından sahip olduğu önemin altı çiziliyor.
1909 ile 1917 arasındaki gelişmeler başkent İstanbul'un da zaman zaman yer almasının yanında ağırlıklı olarak Suriye, Filistin ve Beyrut'ta yoğunlaşıyor.
Bugün de dünyanın kanayan yarası olan bölgede; Hıristiyan gruplardan ayrılıkçı Arap hareketlerine, siyonizm tehlikesinden Osmanlı istihbarat yapılanmasına, İttihatçıların üç liderinden özellikle Cemal Paşa'nın yaptığı pazarlıklara kadar birçok olay aktarılıyor.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde kalan bölgede daha sonra önemli görevlere gelen gerek Osmanlı karşıtı ya da destekçisi isimler de boy gösteriyor.
Özetle; tarihin bilgeliğinde iki iyi kitap...
Dünü, bugünü ve yarını anlamak için...
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.)
10 Kasım 2019 Pazar
Onlar 'hayır" dedi insanlık kazandı
Alfa Yayınları'nın
Hayır serisi; bağımsızlık, özgürlük isteyen, hakları için mücadele eden ilham verici insanların öykülerini anlatıyor. Yeni kitaplarla da devam
edecek seride kadın ayrımcılığına, cehalete, şiddete, aşağılanmaya "Hayır" demiş
sembol isimler yer alıyor.
"Hayır" nasıl bir kelimedir; öyle çıkıverir ki dilinden güzele, iyiye, mutluluğa yolculuğun ilk kapısı oluverir.
Ya da nemrut, öfke dolu bir sesle kafana tokmak gibi iniverir.
Az ötede, cılız, çekingen, utangaçtır; ancak kafanın salınmasıyla anlatırsın derdini: İstemem, olmaz demeye çalışırsın ya işte onun gibi...
Bazen de isyan edersin "Hayır, hayır, bu kadarı da fazla yeter artık" diye...
Emine Bulut, minik kızının gözü önünde "ölmek istemiyorum" diye çığlıklar atarken erkek olduğuna utanırsın, sanki eski eşinin değil de bıçak senin elindeymiş gibi olursun.
Kadına şiddet neredeyse insanlık tarihi kadar eski.
Fransız Olympe de Gouges anıt kadınlardan biri, 2 yüzyıl önce kadın ayrımcılığına karşı ortaya çıktı.
1789'da yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne kafa tutup isyan etti, "Hani eşitlik bu erkek hakları" dedi.Piç olarak doğmuştu, hayatı hep zorlukla geçti, ama bir an an olsun mücadeleyi bırakmadı.
1791'de Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yazdı, politik mücadelesini bir adım geri atmadan sürdürdü.
İdama mahkum oldu, giyotine kafasını uzatırken, "Vatanın evlatları, ölümümün intikamını alın" diye haykırdı.
Geride yetmişten fazla eser bıraktı.
"Kadınlara Ayrımcılığa Hayır/Olympe de Gauges" kitabını okurken Emine Bulut, Tuğba Erkol, Özgecan ve diğerlerini düşündüm; sanki Fransız kadından bu yana 228 yıl değil de bir arpa boyu yol alınmış gibi geldi.
Kitabın sonuna eklenen Türkiye'deki kadınları koruyan derneklerin adları ve adresleri doğru ve takdir edilesi bir hamle olmuş.
Bu kitap kadınlar için bir başucu kitabı ama en çok da erkekler okusun istiyorum.
Umarım yakında Meclis'te görüşülecek yasayla birlikte kadınlarımız daha çok korunur ve güvence altında olurlar.
Alfa Yayınları'nın HAYIR serisi tarih boyunca bağımsızlık, özgürlük isteyen, bastırılmak istenen haklara karşı direnen ilham verici insanların öyküleriyle sürüyor.
Kimi bir ulusun önderi oldu, kimi de bir toplumun sesi oldu.
Ama doğru bildiklerinden şaşmadılar.
Arka arkaya çıkan cep kitaplarda her kişilik bir yazar tarafından kaleme alınıyor.
Son bölümde tarihi kişiliğin kronik bilgileriyle, ilgili konunun günümüze kadar hangi aşamalardan geçtiği değerlendiriliyor.
Kimsenin kimseye zulmetmediği bir dünya isteyen Rosa Luxemburg'un Sınırlara Hayır'ı kedisinin gözünden anlatılıyor.
Aydınlanma çağının bilgelerinden Denis Didetoré'nun Cehalete Hayır'ı ise güncelliğini kaybetmeyen bir mücadeleyi ele alıyor.
Kısıtlamalar ve tabular olmadan bilgiyi paylaşmak.
Şiddet içermeyen direnişi, dünyadaki birçok özgürlük ve insan hakları hareketini etkileyen Gandhi'nin mücadelesi ise Şiddete Hayır'la taçlanıyor.
Hindistan'ın bağımsızlığı ve ayrımcılığa karşı savaşıyla tarihe geçen Mahatma (Büyük Ruh) Gandhi şiddetsiz mücadelesiyle, Martin Luther King, Nelson Mandela, Aung San Suu Kyi gibi isimlere de örnek oldu.
Aşağılanmaya Hayır'da Fransa'nın eski kolonilerinde yaşayan halkların çektikleri acılar Aimé Césaire'in ağzından anlatılıyor.
1930'larda başladığı mücadelesi sonucu 2011 yılında Fransa'da Büyük Adamlar mezarında bir levhayla onurlandırıldı.
Serinin basılmakta olan 5 kitabı da yakında raflarda olacak.
*Ölüm Cezasına Hayır/ Victor Hugo
*Baskıya Hayır/ Angelas Davis
*Homofobiye Hayır/ Harvey Milk
*Adaletsizliğe Hayır/ Emile Zola
*Çocukluğun Hor Görülmesine Hayır / Janusz Korczak.
Tarih her zaman dik duranları hatırlar.
Her biri çığır açıcı, mücadeleci, yenilikçi bu kişilikler canları pahasına doğru bildikleri yoldan yürüdüğü için milyonlarca insan geniş hak ve özgürlükler elde edebildiler.
Alfa Yayınları; Maria Curie'nin Yılgınlığa Hayır, Jean Jaurès'nun Savaşa Hayır, Général de Bollardière'in İşkenceye Hayır, Jacques Prévert'in Mevcut Düzene Hayır, Victor Jara'nın Diktatörlüğe Hayır kitaplarını da yayına hazırlıyor ve devamı da gelecek...
"Hayırda hayır vardır" derdi büyüklerimiz.
İşte bu kitapların hayır'ı da böyle bir hayır...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2019 sayısında yayınlanmıştır.)
"Hayır" nasıl bir kelimedir; öyle çıkıverir ki dilinden güzele, iyiye, mutluluğa yolculuğun ilk kapısı oluverir.
Ya da nemrut, öfke dolu bir sesle kafana tokmak gibi iniverir.
Az ötede, cılız, çekingen, utangaçtır; ancak kafanın salınmasıyla anlatırsın derdini: İstemem, olmaz demeye çalışırsın ya işte onun gibi...
Bazen de isyan edersin "Hayır, hayır, bu kadarı da fazla yeter artık" diye...
Emine Bulut, minik kızının gözü önünde "ölmek istemiyorum" diye çığlıklar atarken erkek olduğuna utanırsın, sanki eski eşinin değil de bıçak senin elindeymiş gibi olursun.
Kadına şiddet neredeyse insanlık tarihi kadar eski.
Fransız Olympe de Gouges anıt kadınlardan biri, 2 yüzyıl önce kadın ayrımcılığına karşı ortaya çıktı.
1789'da yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne kafa tutup isyan etti, "Hani eşitlik bu erkek hakları" dedi.Piç olarak doğmuştu, hayatı hep zorlukla geçti, ama bir an an olsun mücadeleyi bırakmadı.
1791'de Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yazdı, politik mücadelesini bir adım geri atmadan sürdürdü.
İdama mahkum oldu, giyotine kafasını uzatırken, "Vatanın evlatları, ölümümün intikamını alın" diye haykırdı.
Geride yetmişten fazla eser bıraktı.
"Kadınlara Ayrımcılığa Hayır/Olympe de Gauges" kitabını okurken Emine Bulut, Tuğba Erkol, Özgecan ve diğerlerini düşündüm; sanki Fransız kadından bu yana 228 yıl değil de bir arpa boyu yol alınmış gibi geldi.
Kitabın sonuna eklenen Türkiye'deki kadınları koruyan derneklerin adları ve adresleri doğru ve takdir edilesi bir hamle olmuş.
Bu kitap kadınlar için bir başucu kitabı ama en çok da erkekler okusun istiyorum.
Umarım yakında Meclis'te görüşülecek yasayla birlikte kadınlarımız daha çok korunur ve güvence altında olurlar.
Alfa Yayınları'nın HAYIR serisi tarih boyunca bağımsızlık, özgürlük isteyen, bastırılmak istenen haklara karşı direnen ilham verici insanların öyküleriyle sürüyor.
Kimi bir ulusun önderi oldu, kimi de bir toplumun sesi oldu.
Ama doğru bildiklerinden şaşmadılar.
Arka arkaya çıkan cep kitaplarda her kişilik bir yazar tarafından kaleme alınıyor.
Son bölümde tarihi kişiliğin kronik bilgileriyle, ilgili konunun günümüze kadar hangi aşamalardan geçtiği değerlendiriliyor.
Kimsenin kimseye zulmetmediği bir dünya isteyen Rosa Luxemburg'un Sınırlara Hayır'ı kedisinin gözünden anlatılıyor.
Aydınlanma çağının bilgelerinden Denis Didetoré'nun Cehalete Hayır'ı ise güncelliğini kaybetmeyen bir mücadeleyi ele alıyor.
Kısıtlamalar ve tabular olmadan bilgiyi paylaşmak.
Şiddet içermeyen direnişi, dünyadaki birçok özgürlük ve insan hakları hareketini etkileyen Gandhi'nin mücadelesi ise Şiddete Hayır'la taçlanıyor.
Hindistan'ın bağımsızlığı ve ayrımcılığa karşı savaşıyla tarihe geçen Mahatma (Büyük Ruh) Gandhi şiddetsiz mücadelesiyle, Martin Luther King, Nelson Mandela, Aung San Suu Kyi gibi isimlere de örnek oldu.
Aşağılanmaya Hayır'da Fransa'nın eski kolonilerinde yaşayan halkların çektikleri acılar Aimé Césaire'in ağzından anlatılıyor.
1930'larda başladığı mücadelesi sonucu 2011 yılında Fransa'da Büyük Adamlar mezarında bir levhayla onurlandırıldı.
Serinin basılmakta olan 5 kitabı da yakında raflarda olacak.
*Ölüm Cezasına Hayır/ Victor Hugo
*Baskıya Hayır/ Angelas Davis
*Homofobiye Hayır/ Harvey Milk
*Adaletsizliğe Hayır/ Emile Zola
*Çocukluğun Hor Görülmesine Hayır / Janusz Korczak.
Tarih her zaman dik duranları hatırlar.
Her biri çığır açıcı, mücadeleci, yenilikçi bu kişilikler canları pahasına doğru bildikleri yoldan yürüdüğü için milyonlarca insan geniş hak ve özgürlükler elde edebildiler.
Alfa Yayınları; Maria Curie'nin Yılgınlığa Hayır, Jean Jaurès'nun Savaşa Hayır, Général de Bollardière'in İşkenceye Hayır, Jacques Prévert'in Mevcut Düzene Hayır, Victor Jara'nın Diktatörlüğe Hayır kitaplarını da yayına hazırlıyor ve devamı da gelecek...
"Hayırda hayır vardır" derdi büyüklerimiz.
İşte bu kitapların hayır'ı da böyle bir hayır...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2019 sayısında yayınlanmıştır.)
15 Ekim 2019 Salı
Bütün yollar Beyoğlu'na çıkar...
Turan Akıncı, Cumhuriyet'te Beyoğlu/ Kültür, sanat, yaşam (1923-2003) kitabında tarihçeden yola çıkarak Beyoğlu'nun sanat ve kültür yaşamına odaklanıyor. Ama bundan da önemlisi edebiyatımızın ünlü kalemlerinden yaptığı alıntılarla kitabı tam bir okuma şölenine çeviriyor
Kokularını, ışıklarını, görkemli tarihi binalarını, iş yerlerini ve hiç dinmeyen iki taraflı yürüyen kalabalığını...
Adım başı, tuhaf, karışık, birbirine benzemeyen görüntüler sıralanır.
Aralarına karışırım, ruhuma iyi gelir.
Ve her seferinde ilk kez görüyormuşcasına şaşar kalırım.
Sanki bir filmin sahnesi gibi gelir.
İstanbul bu filmin konusuysa başrolü de hiç kuşkusuz Beyoğlu'dur...
Şairin "Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer" dediği yer burası olsa gerek...
Bizans döneminde karşı yer anlamına Pera demişler.
Konstantinapolis'in 13. mahallesi olan bölgenin ilk sakinleri ise ticaretle uğraşan İtalyanlar'ın ataları Cenevizliler...
Surlarla çevrili Galata ve ünlü kulesinin üst tarafı bağlar ve mezarlıklarla dolu yeşillik alanın gelişmesiyle Beyoğlu ortaya çıkmış.
Adının nereden geldiği konusunda rivayet muhtelif.
Fetihten sonra Fransızlar, Hollandalılar, Venedikliler, Ruslar, İngilizler elçilik binaları inşa etmesi ve Müslüman ahalinin de yerleşmesiyle bugünlere kadar gelen çok kültürlü yapısını korumuş.
Ve o günden beri Beyoğlu çok kimlikli, çok dilli, çok dinli değerleriyle hoşgörünün ve birlikte yaşamanın örneğiyle dünyanın en muhteşem semti...
6-7 Eylül olayları ve Varlık Vergisi gibi acı zamanları da yaşamış Beyoğlu yine de enternasyonal kimliğiyle dimdik ayakta.
Taksim'deki Atatürk Anıtı'na sırtınızı verin, tam karşı köşede Fransız Konsolosluğu binasını göreceksiniz.
Artık, Grand Rue de Péra, Cadde-i Kebir sonra da İstiklal Caddesi adını alan yerdesiniz.
Sağlı sollu birbirine kesen sokaklarıyla; hanlar, lüks mağazalar, sergiler, müzeler, kütüphaneler, sinemalar, çeşitli mezheplerin kiliseleri, camii, ticarethaneler, tiyatrolar, eğlence yerleri, kitapçılar, kafeler, restoranlar, pastaneler, lokantalar, tatlıcılar, ocakbaşıları, meyhaneler, oteller, elçilikler ve ünlü okullar birbiri ardına sıralanır.Adım başı farklı kokular sizi karşılar, simitçi, kestaneci, mısırcı, midye dolmacısının sesleri sokak müzisyenlerinin ezgilerine karışır.
Halaylar çekilir, horona durulur, ya da billur bir sesin içinde kaybolursunuz...
Zamana meydan okuyan tarihi binaların mimarisine selam durup, Çiçek Pasajı'na ulaşırsınız.
Akordiyon, keman, darbuka seslerine dünyanın bütün dilleri eşlik eder.
Hemen yanındaki pazarda, balıkçılar, kokoreççiler, manavlar, turşucular...
Tezgahlarında ışıl ışıl sallanan lambaların eşlik ettiği İstanbul'un en güzel lezzetleri...
Galatasaray Lisesi'nin tarihi kapısı ve duvarlarını geçip devasa banka binaları, ticaret merkezleri, kilise, sefaretlerin arasına serpiştirilmiş yemek içecek mekanları...
Ve nihayet İstanbul'un ilk ve en eski metrosu 1873'te yaptırılan Tünel binası...
Beyoğlu hiç kuşkusuz çevresini saran Karaköy'ü, Tophane'yi, Maçka'yı, Dolmabahçe'yi Şişhane'yi de etkilemiştir...
Turan Akıncı'nın "Cumhuriyet'te Beyoğlu/ Kültür, sanat, yaşam (1923-2003)" kitabı izlenimlerinden yola çıkarak yazdığım girişten çok daha fazlasını ve ayrıntıyı ele alıyor.
Yazar, tarihçeden yola çıkarak sanat ve kültüre odaklanıyor.
Ama bundan da önemlisi edebiyatımızın ünlü kalemlerinden yaptığı alıntılarla kitabı tam bir okuma şölenine çeviriyor."O yıllarda genç yazarların Beyoğlu'ndan uzak durması düşünülemezdi. Beyoğlu bizim için mağazalarından, sinemalardan, meyhanelerden önce sanat alışverişinin yapıldığı çarşıydı. Öyle bir çarşı ki, orada yeterince bulunmayan, çok şey yitirdiğini sanırdı. Sonra ışıklarıyla, devingen yaşamıyla biraz Batı'ydı. Herkes semtinden, işine ya da durumuna göre belli bir saattte bu caddeye gelir, gelemeyenler beklenir, gözlenirdi. Saat üçte ya da beşte gelenler olurdu. Tiyatro oyuncuları saat on birden sonra görünürlerdi. Sait Faik'se öğle üzeri Beyoğlu'na yetişenlerdendi. Gece yarılarına dek topluca yaşanırdı."
Sabahattin Kudret Aksal Mithat Cemal, Abdülhak Hamid Tarhan, Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi Hisar, Mithat Cemal, Yahya Kemal, Ahmet Tanpınar, Attila İlhan, Necip Fazıl, Salah Birsel gibi onlarca yazar kitaba konuk oluyor.
Yeşilçam ise bir başka alem...
Beyoğlu, Türk sinemasının doğduğu ve yaşadığı yer..
Sinemalarda gösterilen o zamanın vizyon filmlerinin adları bile yer alıyor.
Lokantaların mönüleri, sahiplerinin hayat hikayeleriyle lezzetleniyor.
Ya gazinolu yıllar.
Zeki Müren'den Behiye Aksoy'a, Bülent Ersoy'dan Müzeyyen Senar'a, İbrahim Tatlıses'ten Zehra Bilir'e, Ajda Pekkan'dan Erol Evgin'e, Orhan Boran'dan Sadri Alışık'a assolist, halk - pop müziği sanatçısı, komedyenin yanı sıra saz üstadlarının yer aldığı onlarca ünlü ismin sahne aldığı dönemler.
Halk ve kadınlar matineleri, devlet adamlarının ziyaretleriyle renklenen anılar denizi...
Ünlü apartmanlar, semtin ünlü aileleri, bankalar ve sonunda yıl yıl önemli olaylarla zenginleşen tarihçe...
Turan Akıncı'nın belgesel film tadındaki kitabı titiz ve değerli bir çalışma.
İstanbul'un gözbebeği Beyoğlu'na bir selam ve saygı niteliğinde...
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2017 sayısında yayınlanmıştır.)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)














