Sayfalar

28 Aralık 2023 Perşembe

İstiklal Madalyası'nın öteki yüzü...

Milli Mücadele'nin simgelerinden olan İstiklal Madalyası'nın ve genel olarak madalyaların hikayesine ne kadar vakıfız? Prof. Dr. Mesut Uyar 'Bir Asrın Ardından, İstiklal Madalyaları' kitabında tarihin en gösterişli madalyalarının öyküsünü anlatıyor.

İstiklal Madalyası neyi çağrıştırır, aklınıza ilk ne gelir.
Mesela, belediye otobüslerindeki bir uyarı levhasıdır.
"Ön sıralar İstiklal madalyası sahibi gazilere, yaşlılara, hamilelere ve çocuklulara yer veriniz" mealindeki yazıyı, yaşı 40'ın üzerindekiler çok iyi hatırlar.
Resmi bayramlarda illa ki gözünüze çarpar, göğsündeki madalyayı gururla taşıyan eski askerlerdir.
Peki, yüzyılı aşkın bir süredir hayatımızda olan Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyeti simgeleyen bu madalyaların hikayesi nedir.
Başarıyı, kahramanlığı, cesareti ve liyakatı temsil eden bu objelerin tarihteki yeri, toplumdan topluma değişiyor.
Kime, ne amaçla, ne için verildiği dönemin koşullarına göre değişiklik gösteriyor.
Askeri tarihçi Prof. Dr. Mesut Uyar, İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Bir Asrın Ardından, İstiklal Madalyaları kitabında, merkezine İstiklal Madalyası'nı alarak geçmişten bugüne madalyaların tarihini ele alıyor.
Bu kitabın yazılması fikri, İstiklal Sergisi'nin açılmasıyla doğuyor.
Aile yadigarı iki İstiklal Madalyası'nın Türkiye İş Bankası Müzesi'ne bağışlanması yeni bir serginin açılmasına önayak olur.
Bir Asrın Ardından: Cepheler, İnsanlar, ve Büyük Zafer Sergisi.
Ve ülke genelinde yapılan bir çağrıyla, ailelerden dedelerinin madalyaları, beratları ve o döneme ait belgeleri sergilenmek üzere ödünç istenir.
Geri dönüş inanılmazdır, üç yüz madalya gönderilir ki, bunların arasında 2. Cumhurbaşkanı İnönü ve 3. Cumhurbaşkanı Bayar'ın da vardır.
Yüzlerce belge, fotoğraf ve nesne verilir.
Ziyaretçilerin özellikle İstiklal Madalyası bölümünden etkilendiği görülünce, kitap fikri doğar.
İşte elimizdeki kitap böyle bir arka planın sonucudur.
Madalya ve nişanlar, Avrupa'da 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkıyor.
Başlardaki amaç, önemli bir lider ve hadiseyi hatırlatmaktı.
Anı madalyaları sonraları imparatorların görsel bir propaganda aracına dönüşüyor.
Hükümranlık ve gücün yani bağımsız bir devlet olmanın görsel bir ilanı haline geliyor.
İlk askeri madalyalar, 18. yüzyıllarda savaşa katılan ve sadakatla görevini yapan askerlere verilir.
Birer savaş hizmet madalyasıdır.
1789'da İsveç Kralı III. Gustav'ın cesur askerler için özel bir madalya ihsas etmesi, bir ilk kabul ediliyor.
Böylece halen geçerli olan üçlü bir ayrım ortaya çıkar: Kahramanlık ve başarı madalyaları, savaş hizmet madalyaları ve hatıra madalyaları.
Büyük bir askeri sisteme sahip Osmanlı İmparatorluğu da sivil ve askerlerin, devlete, hükümdara sadakatini; liyakat, başarı, cesaret ve kahramanlıkla ödüllendirmiştir.
Terfi, arazi (timar) ve para ödüllerine ilave olarak görsel ve vücut üstünde taşınabilen mükafatlar da verilmiştir.
En bilineni hiyat giydirilmesi ki şahısların özel bir kıyafet veya kürk ile ödüllendirilmesidir.
Savaşta tehlikeli görevler için gönüllü olan askerlere "serdengeçti" unvanı ve özel kavuğunun verilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Osmanlı'da ilk madalya benzeri obje, I. Mahmut'un 1730'larda yaptırdığı ve Feriha Madalyası'dır.
Altından yapılmış dikdörtgen şeklinde bir kolye gibi takılan bir levhadır.
Batı'daki ilk madalyalar gibi hükümdara itaat ve sadakat sembolü olarak verilirdi.
III. Selim'in, 1799'da Amiral Nelson'a verdiği Hilal Nişanı, ilk gerçek Osmanlı madalyası olarak kabul edilir.
Sonra 1801'de dört sınıflı Vaka-i Mısriye Madalyası ihsas edilmiş ve yararlılığı görülen İngiliz subay ve askerlerine dağıtılmıştır.
Batı tarzı ödüllendirme, II. Mahmut'un kendi mineli resmini taşıyan ve Tasvir-i Hümayun adıyla bilinen kolye nişanlarını üst düzey devlet adamları ve önemli kurumlara vermesiyle başlıyor.
Osmanlı subay ve askerlerine yönelik ilk savaş hizmet madalyasını da II. Mahmut ihsas ediyor.
Arnavutluk'ta savaşan subay ve askerlere verilmek üzere 1824'te çıkarılan Cam-i Nusret (İşkodra) Madalyası üç sınıflıdır.
Madalya Osmanlı'ya geç geliyor ancak kısa sürede devlet ve topluma nüfuz ediyor.
Peki ne zaman yaygınlaştı.
Prof. Uyar şu tespiti yapıyor: "Madalya ve nişanların bir hiyerarşi içinde fonksiyon ve çeşitlilik kazanması ve belirli kurallar içinde herkesin ulaşabileceği bir ödül haline gelmesi II. Abdülhamit döneminde gerçekleşmiştir. Sultan, kendisi ve devletin otorite ve saygınlığını güçlendirmek için madalya ve nişanlardan bilinçli ve sistematik bir şekilde istifade etti. Liyakat, başarı, kahramanlık, cesaret ve feragat ödüllendirildi, hatta farklı kategoriler için özel madalyalar ihsas edildi. Kadınlara mahsus ilk nişan da bu dönemde uygulanmaya kondu. Nüfuzlu devlet adamları, uzak eyaletlerin ayan ve aşiret reisleri, Müslüman ve gayrimüslim cemaatlerin üst düzey din adamları ve kanaat önderleri, büyükşehirlerin ayan ve ileri gelenleri, silah bırakmış asiler Abdülhamit'in madalya ve ihsana boğdukları arasındaydı. Yabancı diplomat, devlet adamı, tüccar ve askerler bolca ödüllendirildi. Ordu ve toplumun geri kalanı da ihmal edilmedi. Uzak diyarlarda zor koşullarda canı pahasına görev yapan askerler, kahramanlık ve savaş hizmet madalyalarıyla taltif edilirken okul ve medrese hocalarıyla okullarını derece ile bitiren başarılı öğrenciler de madalya almaktaydı. Başarılı mühendis, işadamı, mimar, doktor, çiftçi ve zanaatkarlar da unutulmamıştı."
Ancak toplumun her kesimine madalya verilmesi yoğun rekabet ve enflasyona sebep olur.
Gögüsteki madalya ve nişan sayısı o kişinin sultanla ve devletle geliştirdiği yakın ilişkilerin göstergesi olarak algılanır.
Bunun üzerine sahte berat ve madalya üretilip satılmaya başlanır.
Muhalifler için ise madalya bir nefret simgesidir.
Ancak II. Meşrutiyet'i ilan ettiklerinde, Abdülhamit döneminde eleştirdikleri madalyayı bol bol kullanır.
Birinci Dünya Savaşı patlayınca madalya ile ödüllendirme öne çıkar.
Alman Demir Haç Madalyası örnek alınarak yıldız şeklinde ve kırmızı renkli üretilen Harp Madalyası hem savaşın hem de Çanakkale zaferinin simgesi haline gelir.     
Osmanlı İmpatarluğu işgal edilince Mustafa Kemal ve arkadaşları ilk Meclis'i kurup mücadeleye başlar.
İstiklal Madalyası da yeni bir devletin doğuşunun görsel simgelerinden biri olacaktır.
Mustafa Kemal bizzat bu iş için uğraşır.
İlk teşebbüs encümende reddedilir.
Daha sonra bir kanun tasarısı daha hazırlanır.
Ekim 1920'de görüşülmeye başlanan tasarıya göre; madalya dört sınıflı olacaktı.
Metal kısmı hepsinde aynı olacak, ama veriliş gerekçesine göre dört farklı kurdelesi bulunacaktı.
Cephe için kırmızı, cephe gerisi için beyaz, milletvekillerine yeşil, hem cephede hem Meclis'te görev alanlara kırmızı-yeşil kurdele belirlenir.
28 Kasım'da Meclis'teki görüşmeler bir hayli sert geçer.
Sol görüşlü vekiller, saltanatın ve istibdatın simgesi olarak gördükleri madalyaya karşı çıkar.
Muhalif ikinci grup ise madalyaya değil zamanlamaya itiraz ediyordu.
Bursa ve İzmir işgal edilmiştir, ülkenin bağımsızlığı söz konusu iken madalya uygun olmazdı.
Üçüncü grup ise madalyayı destekliyor ancak milletvekillerine sadece Meclis'e seçildikleri için verilmesine karşı çıkıyordu.
Destekleyenlerin de şekille ilgili istekleri vardı.
Bu ortamda yapılan ilk oylama yeter sayısı bulunamadığından ertesi güne ertelendi.
Mustafa Kemal'in devreye girmesiyle bazı vekiller ikna edildi.
Tasarı, 29 Kasım'da 36 ret ve 2 çekimser oya karşı 54 kabul oyuyla kanunlaştı.
İstiklal Madalyası Kanunu, 4 Nisan 1921'de Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
İlk madalyalar Sakarya Zaferi sonrasında Meclis'in onayıyla 234 kişiye verilir.
İlk İstiklal Madalyası rütbe sırasına göre en kıdemli subay Yusuf İzzet (Met) Paşa olur.
Aynı zamanda milletvekili olduğundan ilk kırmızı-yeşil kurdeleli madalya da ona verilir.
Albay Selahattin Adil ise ilk kırmızı kurdeleli madalyayı alır.
Bir başka ilk ise beyaz kurdeleli İstiklal Madalyası ile taltif edilen 5. Tümen doktoru Yarbay Çengelköylü Ali Rıza Bey'dir.
Beyaz kurdeleli bir başka kahraman ise 156. Alay fahri müftüsü Kırkağaçlı Kamil Efendi'dir.
Ancak madalya henüz imal edilmediğinden Meclis başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa'nın imzaladığı madalya beratları törenle takdim edilir.
Kurtuluş Savaşı döneminde 1570 civarında madalya verilir.
Ancak ağırlık Büyük Taarruz'a katılanlarda olduğu için diğer cephelerdeki asker ve sivilleri üzer.
Özellikle Kuvayi Milliyeciler'in talepleri 1924'teki kanun ile giderilir.
Gögsün neresine takılacağı, mirasın kime kalacağı şartları da belirlenir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra tasarım yarışması ve şeklinin üzerinde yapılan görüşmelerden sonra Darphane 10 bin adet madalya üretir.
Ve üretilen elips şeklindeki ilk madalyalar 1925'te törenle Meclis'te takılır.
Daha sonra kurum ve şehirlere de madalya verilir.
Kurtuluş Savaşı'ndaki yararlılıkları dolayısıyla Trabzon, Samsun ve İnebolu kayıkçı loncalarına beyaz kurdeleli madalya verilir.
Maraş şehri 1925'te ödüllendirildi, Gaziantep ise uzun süren bir mücadeleyle 2008'de alabilir.
Kuleli Askeri Lisesi'nin yanı sıra 151 alay da madalya almaya hak kazandı.
Toplam 6920 madalya veren Meclis, bu görevi Milli Savunma Bakanlığı'na devreder.
1930'larda genç subaylar için kızgınlık ifadesiydi, çünkü makamlarını terk etmeyen yaşlı subaylar terfilerini engelliyordu.
27 Mayıs darbesinde Celal Bayar'ın madalyasına el konulacak ancak mahkeme kararıyla geri verilecekti.
Madalyanın toplumun gözündeki prestiji ve statüsü yıllar içinde arttı.
Son yıllarda Kurtuluş Savaşı'nın yüzüncü yıldönümlerini anıyoruz.
Ve gelecek yılda Cumhuriyet'in 100. yılını kutlayacağız.
Bu günlerde İstiklal Madalyası'nın simgesel önemi de artmaktadır.
İstiklal Madalyası nesilden nesile aktarılarak canlı bir organizma gibi aramızda yaşıyor, yaşamaya devam edecek.
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

Masaldan trajediye: Şehzade Yusuf İzzeddin


Şehzade el üstünde de tutuldu, gözetim altında bir hayat da sürdü. Bir dönem veliaht ilan edilen, geleceğin padişahı muamelesi gören şehzade, yaşadığı buhran sonrasında intihar etti. Prof. Ali Akyıldız, filmi gibi hayatlarını kaleme alırken Osmanlı'nın son günlerine de ışık tutuyor.

Osmanlı büyük bir imparatorluktu, yüzyıllarca hüküm sürdü.
İyi ve sağlam bir bürokrasisi vardı.
Payitaht İstanbul'dan en ücra yerlere kadar devletin ağırlığı hissedilirdi.
Değerleri, kültürü ve hukukuyla çok dilli, çok dinli, onlarca etnik halkı kaynaştırmıştı.
Padişahlar, bu sistemi gözetirdi.
Kurallar katıydı ancak ara sıra esnetilirdi.
Örneğin şehzadelerin hayatı başlarda çok zordu.
Devletin esenliği ve taht kavgasına neden olmaması için öldürülürdü.
Zaman içinde bu durum değişti.
Daha çok gözetim altında tutulmaya başlandılar.
1.Ahmed döneminden sonra da şehzadelerin çocuk sahibi olması saray tarafından yasaklandı.
Ta ki Abdülaziz'e kadar.
1857'de bir erkek çocuğu olduğunda ağabeyi Sultan Abdülmecid, şehzadenin bu sırrını bilmesine rağmen görmezden geldi.
4 yıl sonra şehzade Abdülaziz tahta geçince çocuk sahibi olduğunu kamuoyuna açıkladı.
Yusuf İzzedin, Osmanlı şehzadeleri arasında inişli çıkışlı hayatıyla, ilginç bir kişilik olarak tarihteki yerini aldı.
Osmanlı tarihinde saygın isimlerden biri olan Prof. Dr. Ali Akyıldız, yeni kitabı Yusuf İzzedin/ İkbal, İdbar, İntihar'da şehzadeyle birlikte imparatorluğun bir dönemine ışık tutuyor.
Prof. Akyıldız, 10 yıl önce Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi için Yusuf İzzeddin maddesini kaleme alırken, ilginç yaşam öyküsü ilgisini çekiyor ve araştırmalarını derinleştiriyor.
Kitap fikri de o zaman aklına düşüyor.
Araştırma, olgunlaştırma, hazırlık ve titiz çalışmayla en nihayet kitap 10 yıl sonra basılıyor.
Osmanlı'nın ekonomisinden teşkilatlanmasına, padişah kızlarından paşalarına, hareminden bürokrasisine, ulaşımından yönetim biçimine varan yazdığı onlarca kitabıyla değerli ödüllere layık görülen Ali Akyıldız Hoca'nın yabancı basına, hatıralara, arşiv belgeleri ve literatüre dayanarak hazırladığı son çalışması da önemli bir eser.
Kitabın ana fikrinden yola çıkarak şehzadenin ikbali; yani yüksek bir makama ya da iyi bir duruma erişmesi, doğumundan dört yıl sonra babasının 1861 yılında padişah olmasıyla başlıyor.
Olumsuz ve gizli tutulan hayatı bir anda masalsı bir ihtişama dönüşüyor.
4 yaşında askeriyeye kaydediliyor.
7 yaşında özel bir daire hazırlatılıp Harbiye Mektebi'ne veriliyor.
7 yaşında yüzbaşı, 9 yaşında binbaşı, 10 yaşında yarbay, 11 yaşında albay, 13 yaşında mirliva (şimdiki tuğgeneral rütbesi) ve 15 yaşında da Hassa Ordusu müşiri, yani mareşal olmasını sağlanıyor.
Bu durumun meşruiyet kılıfı ise hazırdır.
Rütbe verme istekleri askerlerden gelmektedir.
Şehzade, kışlaları gezerek denetim yapar.
Okulların sınav ve ödül törenlerine katılır.
Hepsi gazetelerin birinci sayfalarında yer alır.
İkbalin; Yusuf İzzeddin üzerinden döndüğünü gören, devlet adamları, yabancı işadamları, Saray ve hükümetin yanı sıra onu da ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.
Yazarlar, eserlerini padişahla birlikte şehzadeye de ithaf ve takdim eder.
Bürokratlar, kışla, yeni kasaba ve kazalara onun adını verir, hediyeler gönderir.
Ancak Sultan Abdülaziz'in taht veraset sistemini oğluna göre hazırlaması trajik bir sonla biter.
Bir ihtilalle tahttan indirilen Abdülaziz; intihar ve öldürülme tartışmaları hâlâ süren kısa bir süreçte hayatını kaybeder.
Kitapta çok iyi özetlendiği gibi; her ikbal ve zirve aynı zamanda bir idbar ve zeval noktasını gösterir.

Talihsizlik, bahtsızlık, işlerin ters gitmesi anlamına gelen idbarı uzun bir süre yaşar.
Şehzade Yusuf İzzeddin 19 yaşındadır.
Kısa süren V. Murad ve sonrasındaki II. Abdülhamid döneminde gözlerden uzak, hafiyelerin sıkı denetimi altında 33 yıl süren bir inziva hayatı geçirir.
Bu dönemi başa geçme hayalleriyle geçiren şehzadenin şansı bu kez Sultan Abdülhamid'in tahtı kaybetmesiyle tekrar döner.
İttihatçılarla teması kesmeyen Yusuf İzzeddin, gelecekten haber veren şeyhler ve astrologların oyunlarına da alet olur.
Yaşlı ve hasta olan Sultan Mehmed Reşad'ın durumu yıldızını parlatır.
II. Meşrutiyet döneminde veliaht olarak ilan edilip görev ve sorumlulukları, resmiyete dökülür.
Bürokratlar ve yabancı elçilerle resmi olarak görüşmeye başlar.
Geleceğin hükümdarı olarak, yabancı devlet adamlarının ziyaretlerindeki törenlere katılır, ziyafet ve toplantılarda yer alır.
Sultan Reşad'a yurt içi gezilerinde eşlik eder.
Orduya moral vermek için Balkan Savaşı sırasında Edirne'ye, Çatalca'ya ardından 1. Dürnya Savaşı'nda Çanakkale cephesine gider.
Padişahı temsilen yurt dışı gezilerine çıkar ve bu Osmanlı tarihinde ilk kez olmaktadır.
Londra, Paris, Sofya, Belgrad, Roma, Berlin gibi başkentlerdeki ziyaretlerde üst düzeyde ağırlanır.
Ancak tahtın bir numaralı varisinin iniş ve çıkışlarla dolu hayatı yeni bir evreye girer.
Önce eşinin ölümü ardından geç çıkan yirmilik dişinden dolayı oluşan yarayı kanser sanmasıyla vehimleri artar, psikolojisi hızla bozulur.
Ve son noktayı İttihatçılar'ın onu veliahtlıktan ıskat ettiğini düşünmesi koyar.
Yurtdışına tedaviye gönderilir ancak savaş nedeniyle tedavisi İstanbul'da devam eder.
Paranoyak bir halde herkesten, sadrazamdan, Ayan Meclisi üyelerinden, mebuslardan, İttihat ve Terakki liderlerinden, memurlardan, şeyhülislamdan ve nihayet padişahtan ıskat edilmediğine dair güvence mektupları alır ve kasada saklar.
Ancak vehimleri bitmez, 1916 yılında iki intihar mektubu yazıp bileklerini keserek intihar eder.
Prof. Akyıldız'ın son dönem Osmanlı şehzadelerinin en zenginlerinden biri ve belki de birincisi dediği şehzadenin; tahvillerin yanı sıra, konak, köşk, çiftlik, kasır, dükkan gibi gayrımenkullerini de ele alıyor.
Şehzadenin ön planda olduğu kitabın büyük fotoğrafında ise Osmanlı'nın son dönemlerine damga vuran olaylar, kişiler, gelişmeler yer alıyor.
Masaldan trajediye ibretlik bir hayat, film şeridi gibi akıyor.
(Sabah Kitap Ekinin Eylül 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

19 Eylül 2023 Salı

İstanbul hepimizin artık ağlamasın...


Kadim şehir İstanbul, insanıyla, tarihi ve kültürüyle her dönem dünyanın gözde kentlerinden biri oldu. Şairlerin mısralarına, edebiyatçıların satırlarına işlendi. Lakin bu kıymetli şehir için yapılacak daha çok şey var. Sanat tarihçisi ve İstanbul sevdalısı Haldun Hürel, İstanbul Ağlayan Şehir kitabında, şehrin tarihi ve kültürel birikiminin daha da görünür kılınması için neler yapılması gerektiğini anlatıyor.


Herkesin bir İstanbul'u var.
Nazım Hikmet, "Gülden güzel kokan Arnavutköy çileği/ ve asma yaprağına sarılı barbunya ızgarasıyla gelir/Haydarpaşa Garı'nın büfesinde bahar" dizeleriyle ölümsüzleştirir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı dönemi, işgal zamanları ve Cumhuriyet dönemini arka plan yaptığı romanlarından en ünlüsü Huzur'da, Mümtaz'ın gözüyle kadim kenti doğasıyla, tarihiyle, kültürüyle anlatır.
Mehmet Rauf'un Eylül romanı ise bir başka alemdir.
Boğaziçi'nin eşsiz kıyıları, balıkları, fırtınası, vapuru ve koruları Suat ve Necip'in aşkıyla dile gelir.
Attila İlhan, imparatorluğun başkentini Dersaadet'te Sabah Ezanları'nda başta olmak üzere birçok romanında ve şiirlerinde büyük resim olarak yerleştirir.
Ya seyyahlar; Roma-Germen İmparatorluğu'nun İstanbul'a gönderdiği elçinin maiyetindeki din adamı Salomon Schweigger, 1577'de geldiği İstanbul'da geçirdiği dört yıldan izlenimleri Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla kitaplaştırdı.
1715 yılında İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'na büyükelçi olarak atadığı Edward Wortley Montagu'nun eşi Layd Montagu, yıllarca yaşadığı imparatorluktaki anıları Türkiye Mektupları oldu.
1891-1918 yılları arasında İstanbul'da yaşamış gazeteci Friedrich Schrader'in Konstantinopol (İstanbul) kitabı da doyumsuzdur.
Kadim kente aşık olan eskilerden daha yakın zamanlara gelirsek...
John Freely, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi'nde hocalık yaptı.
İstanbul ve Türkiye'yi karış karış gezdi.
5 ciltlik muhteşem bir külliyat yazdı.
Osmanlı'nın son zamanlarına tanıklık etmiş ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerini yaşamış Balıkçı Nazırı Ali Rıza Bey'in Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, aynı ekolden Sermet Muhtar Alus'un eski İstanbul'u anlatan onlarca kitabını sayabiliriz...
Gelenek ve görenekleriyle; doğumdan ölüme, sofra adabından yemek pişirmeye, aşk- meşke kadar 19. yüzyılın eski İstanbul'unu günümüze taşıdılar.
Türk edebiyatının degerli kalemi Beşir Ayvazoglu'nun Bir Atespâre Bin Yangın ise İstanbul'a bir saygı duruşudur.
Evliya Çelebi'den Orhan Veli'ye, Baki'den Bedri Rahmi'ye, Mehmed Akif'ten Nazım Hikmet'e, Necip Fazıl'dan Ahmet Ümit'e, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Orhan Pamuk'a kadar birçok yazar ve şairin konuk olduğu kitap geçmişten bugüne mesajlar taşır.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun "İstanbul deyince aklıma bir masal gelir/ Bir varmış, bir yokmuş." mısralarının izinden giden Haldun Hürel, sayısız İstanbul kitaplarına bir yenisini ekledi.
"Bir tarafı ağlayan bir tarafı gülen şehir" dediği İstanbul'un sırlarına, efsanelerine, doğasına, tarihine, insanına ve en çok da kültür- sanatının peşine düşüyor.
Haldun Hürel tam anlamıyla bir kültür sanat adamı...
Kardeşleriyle kurduğu Anadolu rock müziğinin babalarından Üç Hürel topluluğunun bateristi olarak yıllarca müzikle uğraştı.
Şimdilerde öğretim üyesi olarak sanat tarihi hocalığı yapıyor.
Ancak İstanbul sevdası hepsine ağır basıyor.
Aslında birbirini tamamlıyor diyelim.
İstanbul Ağlayan Şehir (Kapı yayınları) kitabında neler mi var:
Elinde kahve fincanı dolu tepsisiyle koşuşturan kahveci yamağından Boğaziçi'ne aheste kürek süzülüp duran "köşklü" kayığına, odun iskelesinde sepetini dolduran hamalından Tekfur Sarayı önündeki kuş satıcısına, Galata'daki meyhanecisinden sur dibinde elindeki "esrar kabağı" ile mest olmaya çalışan bitirimine, Çıplak Osman'dan nüktedan doktor Nafiz Bey'e, komiser Hüsamettin'den Hıdiv Abbas Hilmi Paşa'ya, Gülhane Parkı'nın yeşilliklerinden Ortaköy'deki Yahya Efendi korusunun ağaçlarına...
Bizanslı Teodora'dan Osmanlı Kösem Sultan'a, Lucas Notaras'tan Ebussuud Efendi'ye, "büyücü" Cinci Hüseyin'den Bizans komutanı Belisarios'a, laleden güle, sümbülden bülbüle...
Şehrin efsaneleri, menkıbeleri, doğası, tarihi, kültürü, insanı hiç kuşkusuz binlerce yıldır büyük bir birikimle bugünlere gelmiş ve değerine değer katmış.
Ancak; devasa sorunları, gittikçe içinden çıkılmaz hale gelen yaşam şartları, trafiği, tozu, dumanı, kalabalığı arasından kendi deyişiyle 'altın kutularda saklanan eşsiz mücevher değerindeki tarihinden' yola çıkarak çok önemli bir katkı sağlıyor.
Farklı bir bakış açısı sunup, eksikleri ve hataları saptayıp, çözüm önerilerini sıralıyor ki bu da kitabı başka bir yere koyuyor.
Şehir estetiği, çevre temizliği ve tarihi eserlerin korunması konularında ne tür sorunlarla karşılaşacağız diye çıktığı gezide önerilerini sıralıyor...
Sultanahmet ve Beyazıt Meydanları, Divanyolu, Aksaray, Eminönü gibi tarihi meydanların ağır araç yükünden, otoparklar ve gelişigüzel yapılmış binalardan kurtarılıp tarihine yakışır şekilde düzenlenmesi..
Karaköy-Azapkapı güzergahı, Haliç-Unkapanı'na uzanan yolun iyileştirilmesi, surlar, tabelalar, tarihsel damgası yedi tepeli şehire yakışacak manzara terasları, Mimar Sinan'ın "çıraklık eserim" dediği Şehzade Mehmet külliyesi "kalfalık eserim" dediği Süleymaniye Külliyesi arasında bir Sinan rotası oluşturulması, Yenikapı'daki Teodosios limanının tarihi bir parka dönüştürülmesi, Sultanahmet hipodromundaki Bizans kültür mirası üç anıt eserin tanıtım kitabelerinin elden geçirilip yeniden düzenlenmesi, 2600 yıllık Yılanlı Sütun'un orijinal bir kopyasının yanına konulmasını öneriyor.
Bizans ve Osmanlı döneminin yerleşim ve çarşı merkezleri Kumkapı-Laleli-Kadırga'daki devasa işyerleri, büyük afiş panoları, ışıklı tabelalar, korkunç boyutlardaki taşıt trafiği, gürültülü, estetik yoksunu binalar ve yaya kaldırımlarının gelişigüzel işgali bu bölgeyi perişan etmiştir.
Buradaki tarihi semtler ve varlıkların öne çıkarılması, bölgenin gezilebilir ve anlaşılabilir olmasının önemine dikkat çekiyor.
Tarihi yarımadanın Marmara Denizi kıyısındaki güney mahallesi olan yalı bünyesindeki Türk ve gayrımüslim mabetleriyle, ahşap konut yapılarının ele alınıp yeniden düzenlenmesi...
Fiziki olarak halen ayakta olan bu yapıların ihya edilmesiyle kültür ve turizme yönelik turlar ve mekanların açılmasının yapacağı katkıyı vurguluyor.
Saraçhane Meydanı'ndaki radyo kutusu gibi duran devasa çirkin Belediye Binası'nın yıkılıp, arazisinin tarih-kültür parkına dönüştürülmesi için vaktin geldiğini söylüyor.
Aksaray- Topkapı hattındaki büyük binalar bir yana estetikten yoksun herkesin kafasına göre uyguladığı tabela kirliliği, Beyazıt Meydanı'ndaki otopark çirkinliği, Dolmabahçe Sarayı çaprazındaki Hacı Emin Külliyesi yanındaki boş arsa ve Bezmialem Camisi'nin kıyısındaki pespaye duran kayıkhanenin durumu içler acısı, Galata Köprüsü'nün Eminönü ayaklarının kara ile bağlantı bölümlerindeki beton kaldırımın çirkinliği de göze batanlar olarak duruyor...
"Kadıköyü'nün kıyıları mütena bir semt köşesi mi yoksa başıboş bir arsa mı" diye soran Hürel, şehrin her tarafına olduğu gibi burada da yaya ve yol düzenlemesinin önemine dikkat çekiyor.
Ha keza Asya tarafındaki en eski Türk yerleşim yeri Üsküdar Meydanı ve çevresi de ilgi bekliyor.
Boğaziçi kıyılarındaki başta Cihangir, İstinye, Arnavutköy, Yeniköy, Beykoz sırtalarındaki 'düpedüz gecekondu" dediği çirkin yapılara da bir dur denmeli.
Eminönü-Beyazıt arasındaki çarşılar bölgesi, Tahtakale civarları, Fatih merkezi, Vefa-Zeyrek semtleri, Eyüpsultan, eski Galata, Fener-Balat-Ayvansaray üçlemesinde tarihi yüzlerin öne çıkarılması için çalışılması.
Dış bölgeler yani banliyölerdeki Gebze, Küçük ve Büyük Çekmeceler, Başakşehir, Alibeyköy, Çamlıca, Dragos, Ümraniye, Dudullu, Tuzla gibi tarihi mekanlara ulaşmak için kapsamlı güzergah düzenlemesi.
Haydarpaşa Limanı'nın etrafındaki doklar ve beton siloların kaldırılıp gezi alanları ve manzara terasları oluşturması.
Sayıları iyice azalan tarihi binaların, özenle tanıtımının yapılması ve ilgi çekici hale getirilmesini istediği yapıları da sıralıyor.
Süleymaniye Külliyesi ve çevresi, Fener Rum Lisesi, Karaköy'deki Osmanlı Bankası ve diğer binalar, Sütlüce Mezbahası, Tünel'deki Botter ve Sirkeci'deki Vlora hanları, Büyük postanie, Degucis köşkü, Sirkeci ve Haydarpaşa garları, Sepetçiler Kasrı, Kamondo merdivenleri, Galatasaray'daki Çiçek Pazarı, Çemberlitaş'taki 2. Mahmut Türbesi, gözde eserlerdir, azami dikkat ve özen gösterilerek çok daha fazla görünür kılınmalıdır.
Yaşayan tarih önerisi olarak yandan çarklı vapurların yapılması, büyük ilgi çeken İstiklal Caddesi'ndeki nostaljik tramvayın benzerlerinin kısa ve düz rotalar olarak Kabataş-Beşiktaş, Harbiye-Mecidiyeköy, Eminönü-Unkapanı, Saraçhane-Edirnekapı arasında hizmet vermesi. Ayrıca şehir ulaşımının tarihi parçası olan atlı tramvayın hizmete sokulması da öneriler arasında...
Şehrin ilginç özellikler taşıyan kültürel varlıklarının tespit edilerek, ziyaret edilmesi için işaretlenmesini istiyor ki, verdiği örnekler öyle şirin ve sevimli ki tebessüm yaratıyor:
İstanbul'un en uzun isimli camisi. Şehzadebaşı'ndaki Büyükşehir Belediye binasının yanı başında 1546 tarihli Kadı Hüsamettin Efendi Çamaşırcı Hacı Mustafa Efendi On Sekiz Sekbanlar Camisi.
En dar sokak. Kuruçeşme'de Alaylı Sokağı eni 89.5 santim.
En dar kaldırım. Karaköy'de Kemeraltı Caddesi'nin Vekilharç Sokağı ile buluşup köşe yaptığı yaya kaldırım kısmı, 5 santim.
En küçük cami. Rami yolunda Akif Efendi Camisi.
En eski çeşme 1495 tarihli Samatay'daki Davutpaşa Çeşmesi.
Liste uzayıp gidiyor...
Ve "sürekli kazma kürek sallanan, beton makineleri çalıştırılan İstanbul hiç kimsenin babasının çiftliği değildir" diyerek son noktayı koyuyor:
İstanbul hepimizin şehri, tapusu bizim...
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

EL VERİN AYAĞA KALDIRALIM...

Sultanahmet ve Beyazıt Meydanları, Divanyolu, Aksaray, Eminönü gibi tarihi meydanların ağır araç yükünden, otoparklar ve gelişigüzel yapılmış binalardan kurtarılıp tarihine yakışır şekilde düzenlenmesi..
Karaköy-Azapkapı güzergahı, Haliç-Unkapanı'na uzanan yolun iyileştirilmesi, surlar, tabelalar, tarihsel damgası yedi tepeli şehire yakışacak manzara terasları, Mimar Sinan'ın "çıraklık eserim" dediği Şehzade Mehmet külliyesi "kalfalık eserim" dediği Süleymaniye Külliyesi arasında bir Sinan rotası oluşturulması, Yenikapı'daki Teodosios limanının tarihi bir parka dönüştürülmesi, Sultanahmet hipodromundaki Bizans kültür mirası üç anıt eserin tanıtım kitabelerinin elden geçirilip yeniden düzenlenmesi, 2600 yıllık Yılanlı Sütun'un orijinal bir kopyasının yanına konulmasını öneriyor.
Bizans ve Osmanlı döneminin yerleşim ve çarşı merkezleri Kumkapı-Laleli-Kadırga'daki devasa işyerleri, büyük afiş panoları, ışıklı tabelalar, korkunç boyutlardaki taşıt trafiği, gürültülü, estetik yoksunu binalar ve yaya kaldırımlarının gelişigüzel işgali bu bölgeyi perişan etmiştir.
Buradaki tarihi semtler ve varlıkların öne çıkarılması, bölgenin gezilebilir ve anlaşılabilir olmasının önemine dikkat çekiyor.
Tarihi yarımadanın Marmara Denizi kıyısındaki güney mahallesi olan yalı bünyesindeki Türk ve gayrımüslim mabetleriyle, ahşap konut yapılarının ele alınıp yeniden düzenlenmesi...
Fiziki olarak halen ayakta olan bu yapıların ihya edilmesiyle kültür ve turizme yönelik turlar ve mekanların açılmasının yapacağı katkıyı vurguluyor.
Saraçhane Meydanı'ndaki radyo kutusu gibi duran devasa çirkin Belediye Binası'nın yıkılıp, arazisinin tarih-kültür parkına dönüştürülmesi için vaktin geldiğini söylüyor.
Aksaray- Topkapı hattındaki büyük binalar bir yana estetikten yoksun herkesin kafasına göre uyguladığı tabela kirliliği, Beyazıt Meydanı'ndaki otopark çirkinliği, Dolmabahçe Sarayı çaprazındaki Hacı Emin Külliyesi yanındaki boş arsa ve Bezmialem Camisi'nin kıyısındaki pespaye duran kayıkhanenin durumu içler acısı, Galata Köprüsü'nün Eminönü ayaklarının kara ile bağlantı bölümlerindeki beton kaldırımın çirkinliği de göze batanlar olarak duruyor...
"Kadıköyü'nün kıyıları mütena bir semt köşesi mi yoksa başıboş bir arsa mı" diye soran Hürel, şehrin her tarafına olduğu gibi burada da yaya ve yol düzenlemesinin önemine dikkat çekiyor.
Ha keza Asya tarafındaki en eski Türk yerleşim yeri Üsküdar Meydanı ve çevresi de ilgi bekliyor.
Boğaziçi kıyılarındaki başta Cihangir, İstinye, Arnavutköy, Yeniköy, Beykoz sırtalarındaki 'düpedüz gecekondu" dediği çirkin yapılara da bir dur denmeli.
Eminönü-Beyazıt arasındaki çarşılar bölgesi, Tahtakale civarları, Fatih merkezi, Vefa-Zeyrek semtleri, Eyüpsultan, eski Galata, Fener-Balat-Ayvansaray üçlemesinde tarihi yüzlerin öne çıkarılması için çalışılması.
Dşı bölgeler yani banliyölerdeki Gebze, Küçük ve Büyük Çekmeceler, Başakşehir, Alibeyköy, Çamlıca, Dragos, Ümraniye, Dudullu, Tuzla gibi tarihi mekanlara ulaşmak için kapsamlı güzergah düzenlemesi.
Haydarpaşa Limanı'nın etrafındaki doklar ve beton siloların kaldırılıp gezi alanları ve manzara terasları oluşturması.
Sayıları iyice azalan tarihi binaların, özenle tanıtımının yapılması ve ilgi çekici hale getirilmesini istediği yapıları da sıralıyor.
Süleymaniye Külliyesi ve çevresi, Fener Rum Lisesi, Karaköy'deki Osmanlı Bankası ve diğer binalar, Sütlüce Mezbahası, Tünel'deki Botter ve Sirkeci'deki Vlora hanları, Büyük postanie, Degucis köşkü, Sirkeci ve Haydarpaşa garları, Sepetçiler Kasrı, Kamondo merdivenleri, Galatasaray'daki Çiçek Pazarı, Çemberlitaş'taki 2. Mahmut Türbesi, gözde eserlerdir, azami dikkat ve özen gösterilerek çok daha fazla görünür kılınmalıdır.
Yaşayan tarih önerisi olarak yandan çarklı vapurların yapılması, büyük ilgi çeken İstiklal Caddesi'ndeki nostaljik tramvayın benzerlerinin kısa ve düz rotalar olarak Kabataş-Beşiktaş, Harbiye-Mecidiyeköy, Eminönü-Unkapanı, Saraçhane-Edirnekapı arasında hizmet vermesi.




29 Haziran 2023 Perşembe

Darbe, şaibeli bir ölüm, tartışmalı mahkeme...


Yakın tarihimizin önemli olaylarından Yıldız Mahkemesi'ni Cumhuriyet Savcısı İbrahim Çiçek yeniden ele alıyor. Mahkeme safhaları ve usulüyle ilgili hukukçu kimliğiyle önemli saptamalar yapıyor. İddianame, dava süreci, temyiz aşaması ve gerekçeli kararlar ayrıntılarıyla inceleniyor.

Osmanlı Padişahı Abdülaziz'in darbeyle tahttan indirilişi ve ölümündeki şaibe tarihimizin en önemli olaylarından biridir.
Bu iki vakayı soruşturup yargılama yapan Yıldız Mahkemesi'nin sonuçlarının yankıları günümüzde hala sürmektedir.
Bir süre önce TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu'nda, Ergenekon davalarında bu vakalar ve Yıldız Mahkemesi konu edilmiştir.
İstanbul Cumhuriyet Savcısı İbrahim Çiçek, Yıldız Mahkemesi kitabıyla tarihimizin bir dönemine daha el atıyor.
Harbiye Nazırı Mahmut Paşa Suikastı kitabında olduğu gibi çok tartışılan bu döneme hukukçu kimliğiyle ışık tutuyor.
Çiçek, olayların iyi anlaşılması için öncelikle tarihi arka planı anlatıyor.
1861 yılında tahta çıkan Abdülaziz'in döneminde yapılanlar bugünlere kadar uzanmıştır ve bir anlamda kurum ve kuruluşların alt yapısını hazırlamıştır.
Ülkenin imarı, ulaşım, sanayileşme, ordunun özellikle de donanmanın modernizasyonu, hukuki altyapı, mahkemelerin kurulması ve eğitim konusunda önemli işler başarıldı.
Haliç'te tersane kuruldu, yeni gelişmelere uygun olarak, buharlı ve zırhlı gemiler alındı.
İlk defa posta pulu kullanıldı, Galata Tüneli yapıldı, tramvay işletilmeye başlandı.
Doğu Ekspresi'nin son durağı Sirkeci Garı'nın temelleri atıldı, demiryolları inşaası hız kazandı, telgraf şebekesi genişletildi.
Askeri Rüştiye Mektepleri ve Osmanlı Bankası açıldı.
Danıştay, Adliye Teşkilatı, ceza, cinayet, hukuk mahkemelerinin kararlarını denetleyen İstinaf Mahkemesi ve Temyiz Mahkemesi ile gümrüklerle ilgili Rüsumat Eminliği kuruldu.
Vilayet ve sancaklar yeni bir teşkilata tabi tutuldu, Sayıştay kuruldu.
Osmanlı'nın medeni hukuk kurallarını derlediği Mecelle Kanunu yürürlüğe girdi.
Sanayi Okulu, Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi), Darüşşafaka, Maden Mektebi, Kız Öğretmen Okulu açıldı.
İlk modern itfaiye teşkilatı kuruldu.
Avrupa'ya ziyaret için giden ilk padişahtır.
Fransa, İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde görkemli törenlerle ağırlanan Abdülaziz yaklaşık 2 ay süren gezisinden sonra kısa sürede birçok alanda reformları, yatırımları hayata geçirdi.
Özellikle askeri alanlardaki yapılanma devletin borçlanmasını da arttırdı.
Bütçe açığının önlenmesi için alınan Tenzil-i Faiz Kararıyla Osmanlı tahvillerinin değerinin düşmesi, Selanik Vakası ya da Kız vakası olarak bilinen olay patladı.
İki Fransız ve Alman konsolosların öldürülmesiyle Avrupa ülkeleri ve Rusya ile ilişkiler bozuldu.
Gerginlik arttı, taviz verilmek zorunda kalındı.
Balkanlar'da huzursuzluk başladı, dış güçlerin kışkırtmasıyla milliyetçilik cereyanı büyüdü, isyanlar oldu.
Başkaldırmalar güçlükle bastırıldı ancak ok yaydan çıkmıştı.
İçerde de Jön Türk hareketi hız kazandı, muhalifler güçlenmeye başlandı.
Talebe-i Ulûm Hareketi (Softa İsyanı) ile hükümetin düşürülmesi için düğmeye basıldı.
Medrese öğrencileri örgütlenip kışkırtılarak padişaha zorla yeni atamalar yaptırıldı.
Bir süre sonra Abdülaziz tahttan indirildi ve 4 gün sonra da ölüm haberi geldi.
İntihar mı etti, öldürüldü mü tartışmaları arasında V. Murat tahta çıkarıldı.
Ancak onun da şizofren olduğu ortaya çıkınca 2. Abdülhamit padişah oldu.
Yeni padişah, amcası Abdülaziz'in darbeyle tahtan indirilişi ve ölümüyle ilgili her şeye şahit olmuştu.
Bir soruşturma başlattı, tanıklar dinlendi, raporlar elden geçirildi ve Abdülaziz'in ölümünden 5 yıl sonra resmi olarak savcılık tahkikata başladı.
Subaylar görev yerlerinde, askerlikten ayrılanlar köylerinde bulunup gözaltına alındı.
İçlerinde Abdülhamit'in akrabalarıyla evli yöneticiler de vardı.
İzmir valisi olarak görev yapan Mithat Paşa'nın gözaltına alınması ise uluslararası bir skandala yol açacak şekilde olmuştu.

Yazar İbrahim Çiçek, bilgi, belge ve geniş okumalardan sonra sırasıyla şu sorulara yanıt arıyor.
Sultan Abdülaziz'e nasıl darbe yapıldı?
Devrik padişah Abdülaziz intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü?
Çerkez Hasan darbeci paşalara nasıl suikast düzenledi?
Sultan V. Murat, 93 gün sonra neden tahttan indirildi?
Mithat Paşa, Yıldız Mahkemesi'nde Sultan Abdülaziz'i darbeyle devirdikten sonra öldürmekle nasıl suçlandı?
Mithat Paşa ile bu cinayet arasında nasıl bir bağlantı kuruldu?
Yıldız Mahkemesi hukuki mi, yoksa siyasi midir?
Yıldız Mahkemesi tarafından idamına karar verilenler ve diğerlerinin cezasında son sözü söyleyen Sultan Abdülhamit ne karar verdi?
İdamına karar verilenler arasında bulunan Mithat Paşa, Taif Kalesi'nde hastalıktan mı öldü, boğduruldu mu?
Raporlar, günlükler, mektuplar, mahkeme zabıtları, dönemin ve bugünün tarihçilerinden alıntılarla her görüş ortaya konuyor.
Örneğin, Abdülaziz'in ölümüyle ilgili doktor raporlarında kimi intihar kimi de ağırlıklı olarak 'suikast' diyor.
İbrahim Çiçek, en çok tartışılan mahkeme safhaları ve usüluyla ilgili olarak da hukukçu kimliğiyle önemli saptamalar yapıyor.
İddianame, dava süreci, temyiz aşaması ve gerekçeli kararlar ayrıntılarıyla yer alıyor.
Yıllardır tartışılan Yıldız Mahkemeleri'nin tarafsızlığıyla ilgili bölümde ise tarihçilerin bir kısmı darbe ve cinayet yargılanmakla birlikte; 2. Abdülhamit'in bunu fırsata çevirdiği görüşünde.
Bazı tarihçiler ise mahkemenin siyasi bir hesaplaşma olduğunu; Abdülaziz'in intihar ettiğini, ancak bunun bahane edilerek saltanat darbesi yapmak isteyenlere bir daha böyle bir şeye kalkışmamaları için ibret dersi verildiğini öne sürmüştür.
O zamandan bugüne ülkemiz birçok badire atlattı, darbeler yaşadı.
Çok değil 6 yıl önceki kalkışma bile ibret dersinin alınmadığını gösteriyor.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

Polisiye dünyasında gezinti...


Önümüz yaz, polisiye tutkunları için biriktirdikleri kitapların okuma süresi. Yılın öne çıkanlarından bakıldığında kaçanlara polisiye turuna çıktık. Unutmayın: İyi polisiye iyi edebiyattır.

Romalıların en çok ilgi gören dalı polisiyeleridir.
Polisiyeler de birçok türden ayrılmıştır.
Klasikler, başrolde bir dedektif olan seriler, cinayet ve suçun yaygın olduğu polisler, (ki bazı yaşlarını başının aldığı ya da genç, umut vaat eden parlak isimlerdir.)
Ve casus külliyatı, orada her ülkenin gücüne göre oluşum durumları vardır.
Güncel konular eşliğinde maceralar gider.
Ayrıca parçaların çalışan elemanları da bazen bu kadarı da olmaz diyeceğiniz işlere imza atar.
En ince ayrıntıya kadar uyumlaştıran eğilen, bilgisayar, DNA, internet, göz merceğinden onlarca veri alan ekipler işbaşındadır.
Uzaydan gelen bilgiler anında ultra sistemlerde kullanılır.
Amerikalıların dizi ve romanlarındaki bu kusursuz dedektifler, polislerin modern zamanların gözlerideleridir, ancak bir şey eksiktir: Ruh...
Harry Bosch ve Komiser Kolombo gibi efsaneleri ise ayrı tutmak gerekir.
O zaman soruşturmaların tıkandığı zaman sığınılan polisiyenin muhteşem repliğinin anının zamanıdır: Her şeyin en baştan ele alındığı...
Klasik polisiyeler onun döneminin gözdesidir.
Mary Roberts Rinehart'ın, "Polisiye öyküsü, iç içe geçmiş iki öyküden oluşur: olup bitenin öyküsü ve görünürde olup bitenin öyküsü" saptaması her şeyin özetidir...
Klasik Polisiye Öyküler kitabı bu olay babalarından 5 efsanenin öyküsüne yer veriyor.
Her biri polisiyenin tohumlarını atmış, ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yaratıcısı Arthur Conan Doyle'un, Agatha Chirstie'nin bile esinlendiği öyküler yazılmıştır.
Dil, tasvirler, olayların aktarımı, suç ve suçlular, güvenlik güçlerinin ya da dedektiflerin tarzları, mizahı, entelektüel halleri öne çıkıyor.
1824 doğumlu Wilkie Collins, ilk modern İngiliz polisiye romanı The Moonnstone'un yazarı olarak tarihe geçti.
Onun Polis Memuru ve Aşçı öyküsünü çok seveceksiniz.
Lenton Çiftliği Soyguncuları öyküsüyle Arthur Morrison..
İngiliz yazar ve gazeteci 1863 doğumlu.
Özel dedef olmaya karar veren Londralı avukat Martin Hewit karakterinin yazarı...
Morrison, o dönem Arthur Conan Doyle'un güçlü bir edebiyat rakibi olarak ilgi görüyor.
Anna Katharina Green, polisiyenin anası olarak kabul edilen ABD'li yazar 1846 doğumlu...
Agatha Christie'nin de ilham aldığı, daha Sherlock'un ortada yokken polisiye türü geniş bir okur kitlesi kazandığı Green, Yakut ve Kazan öyküsüyle kitapta yer alıyor.
1877 doğumlu William Hope Hodgson, bir hayalet avcısı olan dedektifi Thomas Carnacki'ye hayat verdi.
Canavarın Geçidi öyküsünde onu tanıdığının tam zamanı...
40 yaşında Birinci Dünya Savaşı cephesinde hayatını kaybetti.
1868 doğumlu İngiliz yazar Ernest Bramah, mizah, polisiye, bilimkurgu ve doğaüstü eserler verdi.
Diyonisos Sikkesi öyküsü kör dedektifi Max Carrados, ilk kez okurla buluştuğu metin olarak tarihe geçti...
Emsallerinden Oluşan Bir Jüri öyküsünün yazarı 1876 doğumlu Susan Glaspell, Amerikan feminist hareketinin liderlerinden...
İki kadın kahramanın suçuyla, adaletle, hukukla, etikle olan ilişkisiyle yer alıyor.
Öyküdeki cinayetin gerçek hayattaki ilham kaynağı 1900 yılındaki John Hossack'ın cinyetidir.
Polisiyenin kraliçesi olarak anılan, Agatha Christie ile aynı dönemde yaşamış Dorothy L. Sayers'in Sahi Kitap'tan çıkan Bu Kimin Cesedi kitabı da klasikler arasındadır.
Aristokrat dedektifi Lord Peter Wimsey'in zekası ve uçlarda gezinen mizah anlayışıyla vakayı ayırmasi muhteşemdir.
Hızla çürük doğru gelirken, İskandinav polisiyesi öne çıkmaya başlıyor. Kuzey ülkelerindeki polisiye başlangıcının öncüsü olan İsveçli gazeteci-yazar ve aynı zamanda kar koca olan Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, Komiser Martin Beck'le patlama yaptı. 1960'lardaki maceralar ne yazık ki, bay Per Wahlöö'nün ölümüyle 10 kitap sürebildi.
Bu serinin tüm güncel günleri eksiksiz olarak 56 yıl sonra Türkçe'ye çevrildi.     
Onun yine İsveçli Henning Mankell'in efsane dedektifi Kurt Wallander Serisi, sıralı olarak 8 ardışık kitaba kadar geldi.
Dizi ve filmden çekilen Wallender serisi dünya çapında bir sürü topladı.
35 yıl önce, 1987'de İskoçya'da Edinburgh'un kişisel olarak kovalamaya başlayan Dedektif John Rebus'un maceraları da olağan olarak yayınlanıyordu.
İngiliz yazar Ian Rankin'in soruşturması, Özel Hava Birliği'nden eğitim görmüş sıkı bir eski asker.
Bir yanda katiller, bir yanda tarihi ve özellikleriyle ünlü Edinburgh sokakları...
Rankin, geçmişle hesaplaşmayı da ihmal etmiyorsunuz.
İskoç asıllı İngiliz Philiph Kerr, Dedektif Günther'e Naziler'in altında ve Almanya Avrupa'da tarih eşliğinde inanılmaz işler yaptırdı.
Ancak Kerr, 12'nci kitaptan sonra erken yaşta hayata veda etti.
Ancak bu yılın sürprizlerinden biri yaşandı.
Son kitabı ölümünden çok sonra bulundu ve yayınlandı.
Fırlama, zeki, durumuyla dalga geçen Günther, Metropolis'le son kez sahne aldı.
Ah Bernie Gunther, ne güzel abimizdin sen.
Norveçli Jo Nesbo'nun filmlere dizilere konu olan karakteri Dedektif Harry Hole kitapları da çok dile çevrildi.
90'lı yıllarda başlayan maceraları temposunu düşürmeden sürüyor.
İsveçli çift, Alexandra Coelho Ahndoril ile Alexander Ahndoril'in dedektif Joona Linna serisinde 5. kitabı yayınlandı.
Lars Kepler takma adıyla yayınlanan kitapların sağlam içerikleriyle şaşırtıyor ve ilgiyi sürdürüyor.
Alman Wolfgang Schorlau, günümüzün yakıcı teknikleri Georg Dengler'le çözüyor.
Gücün, paranın, uluslararası komploların, derin yapıların içine dalıp hesaplaşıyor.
Yeni çıkan 5'inci kitap Kreuzberg Blues ile günümüzün en yakın meselesini ele alıyor.
Kovid salgınının çevresinde, konut spekülasyonu ve barınma hakkı mücadelesinin bir tarafında hırslı yöneticiler, bir yanda dar gelirli sahipleri var.
Dengler olaya el atar.
Uzakdoğu polisiyesi de bu yılın sürprizlerindendi.
Japon polisiyesinin ünlü isimleri Şiro Hamao ve Edogawa Rampo nefesleri kesen hikayeleriyle başlıyor.
Arkada yayımlanan Rus Boris Akunin'in Dedektif Erast Fandorin'leri, Suriyeli Rafik Schami'nin Kardinalin Gizli Misyonu, Finlandiyalı Max Seeck'in Cadı Avcısı, İsveçli efsane polisiye yazarı Arne Dahl'ın Özgürlük romanı da iyi kitaplardı.
Amerikalı polisiye yazarı Donna Leon'un Dedektif Brunetti'nin desteklediği ilk romanı Opera Cinayeti piyasaya çıktı.
İtalyan polisiye efsanesi Andrea Camilleri'nin Komiser Montalbano serisi ise 3. kitaba ulaştı.
Yerlilerden Tuna Kiremitçi'nin Bir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi'nin ikinci kitabı Perinin Ölümü'nde sanat piyasası suçla sarsılıyor.
Tuna Serim'in Masum Cinayetler'i, Çağatay Yaşmut'un Bir Başkomiser Galip polisiyesi serisinden Felsefe Cinayetleri sürükleyici ve farklı şekilde hazırlanmış kitaplar...
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2022'de yayınlanmıştır.)