Sayfalar

21 Haziran 2024 Cuma

'Hepsini yakın, Tanrı masum olanları ayırır!'


Ortaçağ'da başlayıp 1800'lerin sonuna kadar insan yakan, işine gelmeyene 'şeytan' damgası vuran Avrupa'yı anlatıyor 'Tarihteki Garip Vakalar'. Sürpriz ise, çevirmeninin Sabahattin Ali olması!

Roma'nın yıkılmasından sonra yaklaşık bin yıllık bir dönem Ortaçağ olarak adlandırılır.
Avrupa bugünlere, bu uzun dönemdeki savaşların yanısıra, sosyolojik, toplumsal ve kültürel şekillenmesiyle geldi.
Özellikle erken dönem Ortaçağ çok acımasızdı; kilisenin mutlak hakimiyeti her şeyin üstündeydi, kraliyet ve soylular, halkın canına okuyordu.
Alman tarihçi Max Kemmerich'in o dönemi anlattığı kitabı; kilise kayıtları, seyyahların notları, gazeteler, devletin resmi belgeleri ve vesikalara dayanıyor.
Kitap 1910 tarihli, Türkçe'ye 1936'da Tarihte Garip Vakalar olarak çevrilmiş.
Sağlık işleri ve temizlik, Roma Katolik kilisesi ve dinsizler, Ahlak, Harp ve Askerlik, Hak ve Adalet, Hekimlik, Fikir hürriyeti, İzdivaç, Şeref ve haysiyet, Misyonerler ve koloniler, Din ve iman, Seyahatlar, keşifler, icatlar, Mübarek eşya, Sihirbazlarla mücadele, Edep ve terbiye, eski zamanlarda modern şeyler başlıkları altında yüzlerce bilgi ve anekdot aktarılıyor.
Dinden çıkma ve afaroz gibi yöntemler başlarda çok acımasızdır.
Bir bölgede ne kadar insanın dinsiz olduğu konusunda ihtilaf çıkar, kesin emin değildirler.
Emir şöyle gelir: "Hepsini yakın, nasılsa Tanrı masum olanları ayırır."
Bu yöntem, sonraları hırsızlara, isyancılara uygulanmaya başlar.
1813 yılına kadar Berlin'de yakarak öldürme devam etmektedir.
Mezhepler arası çatışma da korkunçtur.
Protestan Almanya'da Katolikler ikinci sınıf sayılır, birçok haklarından mahrumdurlar.
Katolik Fransa'da ise Protestanlık şeytanla bir demektir.
Yahudiler ise tüm Avrupa'da en aşağıdaki sınıftır.
Sokağa çıkmaları bile izne tabidir.
Alman tarihçi bu konuda Müslümanlar'ın tavrını da yazmaktan geri kalmaz.
Wedel isimli müverrih kitabında; "Tek din muhakkak lazımdır çünkü insanları birbirine sevdiren ve birbirinden nefret ettiren dindir" yolunda mütalalaarda bulunmakla beraber Türklerin vicdan hürriyetine hürmetleri hakkında şunları söylemekten kendini alamamaktadır: "Türkler kendi dinlerine sadık ve bu din üzerinde münakaşa etmeyecek kadar imanlı iseler de hiçbir zaman başka dinde olanları zorla ihtida ettirmeye kalkmazlar, din düşmanlarını takip ve zulüm etmezler, bilakis herkesi kendi vicdanının istediği şeyi yapmakta ve istediği dine salik olmakta serbest bırakırlar. Bunun için birçok kimseler Türklerin hakimiyeti altına girmeye koşuyorlar ve bu yüzden onların devleti büyüyor.
Kitabın en ilgi çekici yanı ve süprizi ise çeviriyi yapanın ünlü edebiyatçımız Sabahattin Ali olması.
Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna gibi hâlâ en çok okunanlar arasında olan klasiklerin yazarı Sabahattin Ali, böyle dört çeviriye imza atmış.
Hapisten çıktıktan sonra işsiz olan Ali'ye dönemin bakanlarından birinin desteğiyle çeviri işi teklif edilir.
Çeviri o zamanlar adet olduğu üzere 1936'da partinin yayın organı Ulus'ta tefrika edildikten sonra Tercümeler Kütüphanesi serisinin on ikinci kitabı olarak yayınlanır.
Kitap, 1952'de Varlık Yayınları'nın cep kitapları serisinde yayınlandıktan 71 yıl sonra yeniden okurlara sunuldu.
Timaş Tarih'ten çıkan kitabı yayına hazırlayan Hüseyin Bargan, hem yazar hem de çeviren hakkında ayrıntılı bilgiler veriyor.
Edebiyatımızın büyük isimlerinden Sabahattin Ali'nin portresi, sanatçı kimliği, fikirleri ve genç yaşta hazin bir şekilde biten yaşamının ele alınması kitabı daha da zenginleştiriyor.
(Sabah Kitap, Şubat 2023 sayısında yayınlanmıştır.)

Polisiye Akdeniz'e indi...


İngiliz Michael Dibdin'in İtalyan müfettişi Aurelio Zen serisinin ilk üç kitabı yayımlandı. Mafya, yozlaşmış siyaset, entrikalar, Akdenizlilere özgü rahatlık, hantal bürokrasi ve suçluların dünyasında bir adam o. Polisiyeye yeni bir soluk getiren usta işi bir anlatımla Zen'in maceralarının tadı damağınızda kalacak.

Polisiye romanın yönü son yıllarda İtalya'ya çevrildi.
Komiser Montalbano, Brunetti derken Zen'de sökün etti.
Yayınevlerinin de hakkını teslim etmek lazım.
Eskiden olduğu gibi çok satarlardan birkaçını yayınlanıp bırakmıyorlar.
Dünyaca ünlü polisiye serileri en başından düzenli olarak basılıyor ve daha da önemlisi tamamlanıyor.
Montalbano serisinin yazarı Andrea Camilleri, adından da anlaşılacağı gibi İtalyan'dır.
Dedektifi ülke topraklarında değil Sicilya adasındadır.
Brunetti ise Venediklidir.
Yazarı Donna Leon uzun yıllar İtalya'da yaşamış bir ABD'lidir.
Burada dersler vermiş, klasik müzikle ilgilenmiştir.
1992'de başladığı serisi büyük ilgi görünce 30 kitabı aşmıştır.
Aurelio Zen'e gelirsek; onun çalışma sahası İtalya'nın her yeridir.
Yaratıcısı İngiliz Michael Dibdin, İtalya Perugia Üniversitesi'nde 4 yıl ders verdikten sonra ülkeden ayrıldı ve Komiser Zen'i yazmaya başladı.
Büyük ilgi gören ilk kitabı uluslararası bir ödül kazandı.
1988'de Altın Hançer Ödülü alan Fare Kral (Alfa Yayınları) romanıyla tanıştığımız dedektifimiz Zen, ötekilerin aksine öyle ahım şahım biri değildir.
Farklıdır, ötekilerden yani her şeyin dedikodusunu yapan, sürekli mızmızlanıp, şikayet edenlerden ayrıdır.
Neyin olup olmayacağının farkındadır, gerçekçidir, ayakları sağlam basar.
Öyle büyük beklentileri yoktur. 40'ını aşmış, başkent Roma'da emekli olsam da kurtulsam tadında takılmaktadır.
Ancak sezgileri kuvvetlidir, düşüncelerini sistematik bir şekilde ilerletip adım adım sonuca ulaşır.
Raporların, dosyaların bir işe yaramadığını bilir ancak satır aralarındaki bir ayrıntıyı yakalamakta ustadır.
Bir işe başladığında tuttuğunu koparır, gözü karadır.
Sonuç alıncaya kadar bazen sistemin dışına çıkar, yasadışı yollara başvurmaktan çekinmez.
Babası İkinci Dünya Savaşı'nda Rus cephesinden geri dönmemiştir, onu büyük zorluklarla, yoksullukla büyüten annesine sadakatla bağlıdır, kısa bir evlilikten sonra hâlâ onunla yaşamaktadır.
Venediklidir, memleketi burnunda tutar, annesinin isteğiyle eski mobilyalarına kadar her şeylerini Roma'ya taşımışlardır.
Gelecek vaat eden bir polisken onu masa başına mahkum eden olay ise İtalya Başbakanı Aldo Moro'nun 1978'de Kızıl Tugaylar Örgütü tarafından öldürülmesidir.
Moro, dünyanın da yakından takip ettiği kaçırılmadan 55 gün sonra bir arabanın bagajında öldürülmüş olarak bulunmuştu.
İşte kahramanımız da Moro'yu arayan ekiptedir.
Başbakanın izini bulacakken amirlerinin hatası onun başına patlar.
Sonrasında tepkileri dindirmek için kurban edilenler arasında Zen'de vardır.
1980'lerin başıdır, İtalya'da bir yandan silahlı örgütler bir yandan da mafya cirit atmaktadır.
Kaçırılıp fidye istemeler neredeyse sıradanlaşmıştır.
Hakimler, savcılar gözdağı vermek için işadamları, zengin çocukları da para sızdırmak için kaçırılır.
Büyük pazarlıklar sonunda yüklüce alınan paralara rağmen çoğunlukla da öldürülür.
Toplumda büyük bir yılgınlık ve umutsuzluk vardır.
Herkes şikayet etmektedir, geç gelen trenler, işini yapmayan savsaklayan görevliler ve bir de Akdenizli olmanın getirdiği rahatlık, vurdumduymazlıkla birleşince ortaya çıkan tablodan herkes gibi Zen de nasibini alır.
İşte böyle günlerden birinde bir telefon çalar.
Perugia'da ünlü işadamı Milleti kaçırılmıştır.
Kentin ileri gelenlerinden biri başkentteki siyasi bağlantılarıyla temas kurar.
Kitap bir dizi telefon konuşmasıyla başlıyor.
Daha isimleri karakterleri bilmeden neler olduğunu, olabileceğini anlıyorsunuz.
Telefondaki ses isyan ediyor:
"Mucize falan istediğim yok, senatör. Benim istediğim adalet. Yoksa bu ülkede adaletin sağlanması için mucize mi gerekiyor?"

Tıpkı Marguez'in Kırmızı Pazartesi romanındaki gibidir, herkes sonucun ne olduğunu bilir ancak kamuoyunu oyalamak gerekmektedir.
Nasıl olsa bir sonuç çıkmayacaktır, Zen yasak savmak için alalacele oraya gönderilir.
Daha varmadan ünü oraya ulaşmıştır.
Yani kızakta olduğu, iş olsun torba dolsun diye geldiği bellidir.
Yabancılara olan nefret de cabası...
Polis departmanından lokantalara kadar her yerde istenmediği hissettirilir.
Mafyanın "omerta" kuralları kentin her yerine sirayet etmiştir.
Dedikodular, imalar, bilir gibi yapmalar, uzun uzun konuşup aslında hiçbir şey söylemeyenler; bir şekilde herkes susarak, gizleyerek ya da açıkça olmasa bile onaylayarak kaçırılmaya dahildir.
Polis, yargı, diğer görevliler, kentin zenginleri, siyasetçileri hatta babaları kaçırılan Milletti ailesinin dört çocuğu bile bu durumdadır.
İçlerinden biri genç ve hırslı bölge savcısı farklıdır.
Her şeyin farkındadır.
Durumu bir metaforla açıklar.
Kitaba adını da veren Fare Kral'ın tarifini yapar:
"Fare kral, çok fazla sayıda fare çok küçük bir yerde ve çok büyük baskı altında yaşadığında ortaya çıkan bir şeydir (...) kuyruklarından birbirine bağlanmış otuz kadar fareden meydana gelen yaratığa fare kral denir (...) Hepsinin en belalısı, en yırtıcısı ve acımasızı (...) Fare kral kendi kendisini yönetir. Herhangi bir tehdide otomatik olarak ve etkili biçimde karşılık verir. Her bir fare, diğerlerinin çıkarlarını savunur. Her birinin gücü, diğerlerinin de gücüdür..."
Zen'e vakayı çözebilmek için işbirliği teklif eder, hatta kördüğümü çözmek için kuraldışına çıkılmasını gerektiğini açık açık söyler.
Siyasi entrikalardan en rezil cinsel sapkınlığa kadar onlarca mesele kentin tarihine eklemlenmiş bir canlı organizma gibi ortaya çıkar.
Karakterleri adım adım tanıdıkça olaylar birbirine bağlanır.
Zen ikinci kitap İntikam'da, ultra zengin yozlaşmış bir işadamının Sardunya'da çok iyi korunan villasında öldürülmesine el atıyor.
Tabii ki siyasi bağlantılar, haksız kazançlar, mafya, yerel polisle birlikte yeni bir maceraya atılıyor.
Üçüncü kitap Örgüt ise Vatikan'ın gizemli dünyasında geçiyor.
Prens Ruspanti, Roma'daki Aziz Petrus Şapeli'nde düşerek ölünce onlarca soru, bir cevap bekliyor.
Vatikan'ın ruhanileri cevabın intihar olmasını istiyor O gün nöbetçi olan Zen işe koyuluyor.
Michael Dibdin, iyi bir yazar, polisiyenin olmazsa olmazlarına sadık.
Kurduğu anlatımın gerek dil gerekse düşünsel olarak hakkını çok iyi veriyor.
Birden çok anlatımla kurduğu örgüler dikkatli bir okumayı gerektiriyor.
Eğer kaçırırsanız, Zen'in "ah ben bunu nasıl anlamadım" diyerek tökezlediği satırları okurken, kendinizi de o durumda bulabilirsiniz.
O ipucunu ıskaladığınız için dönüp tekrar bakmaya gerek duyabilirsiniz.
Kahramanı Zen'i de yavaş yavaş tanıtıyor.
Çocukluğunu, hayallerini, arzularını, savruluşlarını, duygularını, ironi dolu esprilerini atmosfere ustaca yerleştiriyor.
Yazar Micheal Dibdin, 1988'den öldüğü 2007'ye kadar 11 Müfettiş Aurelio Zen kitabı yazdı.
Her birinde dedektifini başka bir kente gönderdi. Lehçeleri, tarihi, birbirlerine olan bakış açıları, hissettikleri, duyguları, yemekleri, şarapları, pizzası, makarnası, futbolu ve daha birçok şeyiyle ülkenin ruhuna öylesine hakimdir ki, İtalyanlar'ı bile şaşırttı. Ekonomik, kültürel, siyasal, sosyolojik durumu da romanlarına ustaca katınca Zen serisi nefis bir Akdeniz salatasına dönüşüyor.
Tadı damağınızda kalacak.
(Sabah Kitap, Ocak 2023 sayısında yayınlanmıştır.)

29 Aralık 2023 Cuma

Bu Cumhuriyeti böyle kurduk...


Prof. Dr. Halil İnalcık'ın 1956-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde verdiği Türk İnkılap Tarihi dersinin notları kitap haline getirildi. İnalcık kitabında esaretten bağımsızlığa giden zorlu mücadeleyi bugüne ışık tutacak şekilde anlatıyor.

Halil İnalcık'ın adının önüne arkasına bir şey eklemeye gerek var mıdır?
Osmanlı tarihi konusunda dünyada saygın bir yere sahip olan Prof. İnalcık, kitapları, makaleleri, Türkiye'de ve yurt dışındaki üniversitelerde verdiği dersleriyle bir efsanedir.
Türk tarihçiliğinin bir önceki kuşağından Prof. Dr. Fuad Köprülü'nün öğrencisidir.
O da bilgilerini yeni nesillere aktarmıştır.
Aralarında Prof. Dr. İlber Ortaylı, Doç. Emrah Safa Gürkan gibi değerli tarihçiler olmak üzere, vali, kaymakam, devlet görevlisi olacak yüzlerce öğrenci yetiştirmiştir.
Yurt dışındaki ünlü üniversitelerde ders verdiği yabancı öğrencileri de unutmamak gerek.
O ki, Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterilmiştir.
Halil Hoca'nın Osmanlı konusunda Batı'daki önyargıları ve kabulleri yıkması bu alandaki öncülüğünün kanıtıdır.
Neredeyse bu tarihi yeniden yazdı desem abartı olmaz.
İnalcık Osmanlı ve Avrupa kitabında şöyle diyordu: "15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı'ya referansta bulunmaksızın raison d'etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır. Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı'nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur."
Halil İnalcık'ın akademik dünyadaki ağırlığını ABD'li sosyal bilimci Immanuel Wallerstein özetlemişti: "Onu dar anlamda bir 'tarihçi' olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir... Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur."
Çalışkan, titiz, dur durak bilmeden bir ömrü böyle kullanabilmek herkesin harcı değildir.
İlerlemiş yaşına rağmen tarihi mekanları gezerdi.
2016'da vefat ettiğinde 100 yaşındaydı.
Son nefesine veren kadar çalışıp, üretmekten geri kalmadı.
Son 3 yıldır Kurtuluş, Kuruluş aşamalarında yüzyıllar deviriyoruz.
Ve adım adım Cumhuriyetin 100. Yılına doğru gidiyoruz.
İnalcık da yaşı itibarıyla, bu zaman dilimindeki her olayın tanığı olmuştu.
İşte yeni kitabı, bu dönemi bir vatandaş ve aydın olarak anlatıyor.
Milli Mücadele Tarihi, 1956-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde zorunlu ders olarak okutulan Türk İnkilap tarihi dersinin kitap haline getirilmesinden oluşuyor.
Bu dersleri takip eden pek çok öğrenci sonraki yıllarda Türkiye'nin siyasi, idari, iktisadi, mali ve dış politika alanlarından önemli sorumluluklar üstlenmiş ve tanınmış kişiler olacaktır.
Ona göre; inkılap tarihimizi anlamak için 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet'ten başlamak gerekiyor.
Memleketin savrulduğu, arka arkaya suikastların olduğu, sürekli hükümetin değiştiği istikrarsız bir dönemdir bu.
İttihatçıların idareye el koyduğu ve en nihayet Birinci Dünya Savaşı'na sürüklendiğimiz acı dolu günler yaşanır.
O dönemdeki siyasi hayatın güçlü akımlarını ele alan İnalcık hoca; Osmanlıcık, İslamcılık ve Türkçülüğü inceliyor.
Her birinin beslendiği damar ve etkileşimde olduğu akımlar arasında en gerideki Türkçülüktür.
Yalnızca Türk dili ve kültürel alanda kendini göstermektedir.

Ancak işgal, savaşlar ve kurtuluş mücadelesindeki kırılma anlarında bu akım iyice güçlenecektir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya çıkışıyla başlayan süreç; Amasya Genelgesi ve Erzurum Kongresi'yle sürecek ardından nihai kararın alındığı Sivas Kongresi'yle dünyaya mücadelenin başladığı duyurulacaktır.
Bu arada Mondros ve Sevr Anlaşmalarıyla yıkım hızlanmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması, düzenli ordunun oluşturulması, 1 ve 2. İnönü Savaşları, Sakarya Meydan Muharebesi ve büyük bir zaferle sonuçlanan son noktanın konulduğu Büyük Taaruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi.
Ardından galip olarak eli güçlenen TBMM'nin Mudanya Mütarekesi ile dünyaya varlığımızı ve bağımsızlığımızı tescil ettirdiğimiz Lozan Konferansı ve Anlaşması...
Bu dönemlerde kırılma noktaları vardır.
Halkın mücadele gücünün yükseldiği, yekvücut olduğu anlardır: İstanbul ve İzmir'in işgalleri gibi.
Ancak Halil Hoca'nın özellikle üstünde durduğu Sakarya Savaşı'dır.
Mustafa Kemal Paşa'nın tarihe geçen, "Hatt-ı müdafa yoktur, sath-müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadan terk olunamaz" emrini verdiği savaş neden önemlidir: "Sakarya Muharebesi, Türklüğün Anadolu'da, yaşayışını sağlayan tarihimizin en kesin sonuçlu savaşlarından biridir. Bu savaş, Selçuk Türklerinin Anadolu kapılarını açtıkları Malazgirt Savaşı'ndan da büyüktür. Çünkü bu savaşta yeni bir yurt açmaya gidenler değil, bin yıllık yurdunu, ocağını, en kutsal varlıklarını savunan bir milletin hayatı ve geleceği kurtarılmıştı. Bu savaş, dünya tarihinde yaşamak azminde olan bir milletin, bütün dünyanın maddi kuvvetlerini yenecek bir kudret ve zafere erişeceğini ispat eden bir savaştı. Bütün Asya ve Afrika milletlerine ümüti ve kurtuluş vadeden bir zaferdi. Bu yüzden bu savaş yalnız Türk tarihinde değil, bütün dünya tarihinde en önemli savaşlardan biriydi..."
Milli Mücadele dönemi bugünümüze ışık tutuyor ve yeni bir yüzyıl için de rehber oluyor.
Halil Hoca'nın kitabı, Cumhuriyetin 100. Yılını kutlamaya hazırlanırken, bu topraklarda yaşayan her vatandaş için çok değerli bir eser.
(Sabah Kitap 2022 Aralık sayısında yayınlanmıştır.)

Selanik ve Girit, Osmanlı geçmişiyle barışıyor...


Selanik ve Girit'in, Osmanlı dönemindeki izlerini süren iki değerli kitap, bu şehirlere bir kez daha odaklanmamızı sağlıyor. Tarihçi ve akademisyenlerin yazdığı kitaplar Türk tarihinde bu şehirlere verilen önemi ortaya koyuyor.

OSMANLI Balkanlar'da yüzyıllarca kaldı, fethettiği yerlere damgasını vurdu.
İslam medeniyetini, Anadolu kültürünü götürdü.
Mührünü sağlamlaştırmak için Müslüman tebaasını oralara taşıyıp iskan ettirdi.
Payitaht (başkent) İstanbul başta olmak üzere, İzmir, Kahire, Beyrut, Belgrad, Şam gibi şehirler imparatorluğun yönetim, ticaret ve kültürel merkezleriydi.
Özellikle liman kentleri ekonomik olarak çok önemliydi.
Selanik ve bir ada olan Girit de Osmanlı'nın gözde bölgeleriydi.
Yunanlı hukukçu, tarihçi ve sosyolog Meropi Anastassiadou, Selanik / Tanzimat Çağında Bir Osmanlı Şehri /1830-1912 kitabında, imparatorluğun çok dilli, çok dinli dönemine odaklanıyor.
"İmparatorluğun diğer şehirlerinin çoğu gibi Selanik de bir mozaikti" diyor ve ekliyor: "Kentin göbeğindeki çarşıda, Ortodoks Rumlar, Müslüman Türkler, Mühtediler, Sırplar, Bulgarlar, Gregoryen Ermeniler, Arnavutlar, ya da Çingeneler ve özellikle de Sefarad Yahudileri yan yana görünürdü."
Bir Selanikli olarak geçmişin izlerini arıyor; sokaklarını, meyhanelerini, limanını, sosyetik muhitlerini, orta sınıfın takıldığı yerleri, caddelerini, mahalleleri, kalesini, bulvarlarını, tarihi yerlerini, kiliseleri, müzelerini her bir köşesini bildiğini ancak bir şeylerin eksik kaldığını vurguluyor.
Bir tarihçi ve akademisyen olarak da soruyor: 500 yıl boyunca burada olan Osmanlı neden görmezden geliniyor.
Balkan Savaşı'yla başlayıp, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'yla devam eden yılların sonunda şehrin mozaiği giderek seyrekleşiyor.
Yunanistan'ın kontrolüne geçen şehirden en büyük göçe zorunlu olarak Müslümanlar çıkıyor.
Ardından kanlı hesaplaşmalarla Bulgarlar.
Ve İkinci Dünya Savaşı'yla birlikte iyice azalmış Yahudi nüfus da eriyor.

Yazar tam da bu noktada kitabının amacını özetliyor:
"Yıkık minareler, çıkartılan sokak levhaları, terk edilen binalar, şehrin Yunanlılaştırılmasına dair yasal tedbirler. Tarihçiler de bu duruma katkıda bulundular. Eğer bugün Bizans Selanik'ine dair yapılan çalışmalar binlerce ise Osmanlı dönemine ait araştırmalar da o kadar azdır... Son zamanlarda Yunanistan ve diğer ülkelerdeki şair, romancı, kent uzmanı, tarihçi gibi bir kısım aydın kişiler bu unutma eğilimine karşı gelmektedirler. Eser, gösterilen bu kolektif çalışmaya katkıda bulunmak ve Selanik'in 1912'ye kadar bir Osmanlı şehri olduğunu, çoğunlukta olan Yahudi unsurunun ve Bizans'ın mirasçısı olan Ortodoks Yunan unsurunun yanı sıra sadece idare ve orduda değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve kültürel hayatta da Türk unsurunun var olduğunu unutmak isteyenlere bunu unutmamalarını hatırlatmak amacındadır."
Şehrin idari yapılanmasına, yönetimine, ekonomik yaşamın mekanizmalarına, toplumsal örgütlenmesine, renkli demografik dokusuna Osmanlı'nın damga vurduğunu belirterek, o izlerin peşine düşüyor.
Yaptığı araştırmalar doğal olarak Osmanlı'nın hüküm sürdüğü geniş bir coğrafyayı kapsıyor.
Kitabın bilgi, belge, yaşanmışlık kokan içeriğinin kaynağı da baş döndürüyor: Selanik Makedonya Tarih Arşivi, Selanik Üniversitesi Kütüphanesi, Kudüs Ben-Zui Enstitüsü, Türk Tarih Kurumu, İstanbul Belediye Kütüphanesi. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Versay ve Paris Milli Kütüphaneleri, Doğu Medeniyetleri ve Dilleri Enstitüsü, Fransız Dışişleri Bakanlığı ve Nantes Diplomatik Arşivi ile Lazaris Ailesinin Özel Arşivi ve Dünya İsrail İttifakı Arşivleri...
Özellikle muazzam bürokrasisiyle her şeyi kayıt altına alan Osmanlı'nın Salnameleri, Şeriye Sicilleri, Tereke ve Vakıf Defterleri kitabın ana malzemelerini oluşturuyor.
Müslümanlar basma, çorap ve peştemal üretiminde; Hıristiyanlar kürk, kebe, çarık, papuç üretiminde; Yahudiler ise çuha, hazır, giyim, havlu üretimi ve terzilikte yoğunlaşır.
Müslümanlar boza, helva ve leblebi yapımında, debbag ve sarraç gibi mesleklerde; Hıristiyanlar helvacı, leblebici, börekçi, bahçıvan, meyhaneci, şerbethaneci, tabib, bezirci gibi mesleklerde; Yahudiler un, üzüm, kümes hayvanı, tütün, kahve, limon, tatil ve şeker satıcılığında, cam işçiliği, parfüm üretimi, saatçilik, kuyumculuk, kitapçılık, tenekecilik gibi mesleklerde çoğunluğu teşkil etmektedir.
Kozmopolit şehir Selanik, Tanzimat Fermanı'yla birlikte Osmanlı'nın ticaret ve kültürel atılımında büyük gelişmeler gösterdi.
Yeni fikirlerin doğduğu, tartışıldığı, hayata geçirildiği modernleşmenin merkezi oldu.
Yunanlı tarihçi, şehrinin tarihini neredeyse dünyanın dört bir yanında ararken bizlere de soruyor:
"Mustafa Kemal'in doğduğu, 1908'deki ikinci anayasanın beşiği, Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi Türk milli edebiyatının laboratuvarı Selanik Türkler'in kalbinde önemli bir yer tutar.
Selanik, yayınlarda politik ve kültürel tarihiyle ilgili sık sık yer alır. Ancak Müslümanlar'ın yaşamını gösteren çalışmalar eksiktir."
(Sabah Kitap Kasım 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

Çağırdın geldim Girit...

Selanik gibi Osmanlı'nın uzun yıllar hakimiyetinde kalan Girit Adası'nın tarihi de değerli akademisyenler Prof. Dr. Ayşe Nükhet Adıyeke ile Dr. Nuri Adıyeke'nin imzasını taşıyor.
İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Kısa Girit Tarihi, 30 yıllık bir çalışmanın ürünü.
Suyun iki tarafındaki araştırmacılar, akademisyenler, tarihçiler Selanik de olduğu gibi Osmanlı geçmişinin izlerini sürüyor.
Tarihçi çiftin, Girit üzerine ortak ve ayrı olarak yazdıkları birçok kitabı var.
Önsözde vurguladıkları gibi; Girit kültürü kendine özgüdür.
İçinde, eski dönemlerden Miken, Minos, Roma, Hellen, Bizans ve biraz da Arap kültürü barındırır.
Ortaçağ ve hemen sonrasında, bu kadim kültürün üstüne kalın bir Venedik kültürü katmanı eklenmiştir.
Bu senteze son olarak da Osmanlı kültürü katıldı.
Bütün bunlar Akdeniz mirasının özgün bir parçası haline gelen Girit kültürünü oluşturdu.
Bu kültürün Osmanlı dönemini ayrıntılı olarak ele alan kitap, Giritli Müslümanlar'ın adadaki yaşamlarını ve nihayet, Yunanistan'a ilhakıyla acılı ve zorlu süreci de aktarıyor.
Kitapın girişinde yer alan ikinci kuşak Giritli bir ailenin çocuğu Prof. Dr. Ayşe Lahur Kırtunç'un şiiri, Ege coğrafyasında yaşananların hüznünü özetliyor:

Çağırdın geldim, Girit!
geri getiremedim türbeden giden kemikleri
bakarım Resmo'nun eski evlerine
acaba hangisi, hangisi diye.

vazgeçtim evi barkı aramaktan
o arabadan inip herkese sarılan
çizmeli Giritliyi görünce,
umurunda değildi trafiği tıkamak
adamın ruhu / işte o aradığım evi taşıyordu
üstelik dedeme çok benziyordu.

(Sabah Kitap Kasım 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

28 Aralık 2023 Perşembe

İstiklal Madalyası'nın öteki yüzü...

Milli Mücadele'nin simgelerinden olan İstiklal Madalyası'nın ve genel olarak madalyaların hikayesine ne kadar vakıfız? Prof. Dr. Mesut Uyar 'Bir Asrın Ardından, İstiklal Madalyaları' kitabında tarihin en gösterişli madalyalarının öyküsünü anlatıyor.

İstiklal Madalyası neyi çağrıştırır, aklınıza ilk ne gelir.
Mesela, belediye otobüslerindeki bir uyarı levhasıdır.
"Ön sıralar İstiklal madalyası sahibi gazilere, yaşlılara, hamilelere ve çocuklulara yer veriniz" mealindeki yazıyı, yaşı 40'ın üzerindekiler çok iyi hatırlar.
Resmi bayramlarda illa ki gözünüze çarpar, göğsündeki madalyayı gururla taşıyan eski askerlerdir.
Peki, yüzyılı aşkın bir süredir hayatımızda olan Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyeti simgeleyen bu madalyaların hikayesi nedir.
Başarıyı, kahramanlığı, cesareti ve liyakatı temsil eden bu objelerin tarihteki yeri, toplumdan topluma değişiyor.
Kime, ne amaçla, ne için verildiği dönemin koşullarına göre değişiklik gösteriyor.
Askeri tarihçi Prof. Dr. Mesut Uyar, İş Bankası Yayınları'ndan çıkan Bir Asrın Ardından, İstiklal Madalyaları kitabında, merkezine İstiklal Madalyası'nı alarak geçmişten bugüne madalyaların tarihini ele alıyor.
Bu kitabın yazılması fikri, İstiklal Sergisi'nin açılmasıyla doğuyor.
Aile yadigarı iki İstiklal Madalyası'nın Türkiye İş Bankası Müzesi'ne bağışlanması yeni bir serginin açılmasına önayak olur.
Bir Asrın Ardından: Cepheler, İnsanlar, ve Büyük Zafer Sergisi.
Ve ülke genelinde yapılan bir çağrıyla, ailelerden dedelerinin madalyaları, beratları ve o döneme ait belgeleri sergilenmek üzere ödünç istenir.
Geri dönüş inanılmazdır, üç yüz madalya gönderilir ki, bunların arasında 2. Cumhurbaşkanı İnönü ve 3. Cumhurbaşkanı Bayar'ın da vardır.
Yüzlerce belge, fotoğraf ve nesne verilir.
Ziyaretçilerin özellikle İstiklal Madalyası bölümünden etkilendiği görülünce, kitap fikri doğar.
İşte elimizdeki kitap böyle bir arka planın sonucudur.
Madalya ve nişanlar, Avrupa'da 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkıyor.
Başlardaki amaç, önemli bir lider ve hadiseyi hatırlatmaktı.
Anı madalyaları sonraları imparatorların görsel bir propaganda aracına dönüşüyor.
Hükümranlık ve gücün yani bağımsız bir devlet olmanın görsel bir ilanı haline geliyor.
İlk askeri madalyalar, 18. yüzyıllarda savaşa katılan ve sadakatla görevini yapan askerlere verilir.
Birer savaş hizmet madalyasıdır.
1789'da İsveç Kralı III. Gustav'ın cesur askerler için özel bir madalya ihsas etmesi, bir ilk kabul ediliyor.
Böylece halen geçerli olan üçlü bir ayrım ortaya çıkar: Kahramanlık ve başarı madalyaları, savaş hizmet madalyaları ve hatıra madalyaları.
Büyük bir askeri sisteme sahip Osmanlı İmparatorluğu da sivil ve askerlerin, devlete, hükümdara sadakatini; liyakat, başarı, cesaret ve kahramanlıkla ödüllendirmiştir.
Terfi, arazi (timar) ve para ödüllerine ilave olarak görsel ve vücut üstünde taşınabilen mükafatlar da verilmiştir.
En bilineni hiyat giydirilmesi ki şahısların özel bir kıyafet veya kürk ile ödüllendirilmesidir.
Savaşta tehlikeli görevler için gönüllü olan askerlere "serdengeçti" unvanı ve özel kavuğunun verilmesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Osmanlı'da ilk madalya benzeri obje, I. Mahmut'un 1730'larda yaptırdığı ve Feriha Madalyası'dır.
Altından yapılmış dikdörtgen şeklinde bir kolye gibi takılan bir levhadır.
Batı'daki ilk madalyalar gibi hükümdara itaat ve sadakat sembolü olarak verilirdi.
III. Selim'in, 1799'da Amiral Nelson'a verdiği Hilal Nişanı, ilk gerçek Osmanlı madalyası olarak kabul edilir.
Sonra 1801'de dört sınıflı Vaka-i Mısriye Madalyası ihsas edilmiş ve yararlılığı görülen İngiliz subay ve askerlerine dağıtılmıştır.
Batı tarzı ödüllendirme, II. Mahmut'un kendi mineli resmini taşıyan ve Tasvir-i Hümayun adıyla bilinen kolye nişanlarını üst düzey devlet adamları ve önemli kurumlara vermesiyle başlıyor.
Osmanlı subay ve askerlerine yönelik ilk savaş hizmet madalyasını da II. Mahmut ihsas ediyor.
Arnavutluk'ta savaşan subay ve askerlere verilmek üzere 1824'te çıkarılan Cam-i Nusret (İşkodra) Madalyası üç sınıflıdır.
Madalya Osmanlı'ya geç geliyor ancak kısa sürede devlet ve topluma nüfuz ediyor.
Peki ne zaman yaygınlaştı.
Prof. Uyar şu tespiti yapıyor: "Madalya ve nişanların bir hiyerarşi içinde fonksiyon ve çeşitlilik kazanması ve belirli kurallar içinde herkesin ulaşabileceği bir ödül haline gelmesi II. Abdülhamit döneminde gerçekleşmiştir. Sultan, kendisi ve devletin otorite ve saygınlığını güçlendirmek için madalya ve nişanlardan bilinçli ve sistematik bir şekilde istifade etti. Liyakat, başarı, kahramanlık, cesaret ve feragat ödüllendirildi, hatta farklı kategoriler için özel madalyalar ihsas edildi. Kadınlara mahsus ilk nişan da bu dönemde uygulanmaya kondu. Nüfuzlu devlet adamları, uzak eyaletlerin ayan ve aşiret reisleri, Müslüman ve gayrimüslim cemaatlerin üst düzey din adamları ve kanaat önderleri, büyükşehirlerin ayan ve ileri gelenleri, silah bırakmış asiler Abdülhamit'in madalya ve ihsana boğdukları arasındaydı. Yabancı diplomat, devlet adamı, tüccar ve askerler bolca ödüllendirildi. Ordu ve toplumun geri kalanı da ihmal edilmedi. Uzak diyarlarda zor koşullarda canı pahasına görev yapan askerler, kahramanlık ve savaş hizmet madalyalarıyla taltif edilirken okul ve medrese hocalarıyla okullarını derece ile bitiren başarılı öğrenciler de madalya almaktaydı. Başarılı mühendis, işadamı, mimar, doktor, çiftçi ve zanaatkarlar da unutulmamıştı."
Ancak toplumun her kesimine madalya verilmesi yoğun rekabet ve enflasyona sebep olur.
Gögüsteki madalya ve nişan sayısı o kişinin sultanla ve devletle geliştirdiği yakın ilişkilerin göstergesi olarak algılanır.
Bunun üzerine sahte berat ve madalya üretilip satılmaya başlanır.
Muhalifler için ise madalya bir nefret simgesidir.
Ancak II. Meşrutiyet'i ilan ettiklerinde, Abdülhamit döneminde eleştirdikleri madalyayı bol bol kullanır.
Birinci Dünya Savaşı patlayınca madalya ile ödüllendirme öne çıkar.
Alman Demir Haç Madalyası örnek alınarak yıldız şeklinde ve kırmızı renkli üretilen Harp Madalyası hem savaşın hem de Çanakkale zaferinin simgesi haline gelir.     
Osmanlı İmpatarluğu işgal edilince Mustafa Kemal ve arkadaşları ilk Meclis'i kurup mücadeleye başlar.
İstiklal Madalyası da yeni bir devletin doğuşunun görsel simgelerinden biri olacaktır.
Mustafa Kemal bizzat bu iş için uğraşır.
İlk teşebbüs encümende reddedilir.
Daha sonra bir kanun tasarısı daha hazırlanır.
Ekim 1920'de görüşülmeye başlanan tasarıya göre; madalya dört sınıflı olacaktı.
Metal kısmı hepsinde aynı olacak, ama veriliş gerekçesine göre dört farklı kurdelesi bulunacaktı.
Cephe için kırmızı, cephe gerisi için beyaz, milletvekillerine yeşil, hem cephede hem Meclis'te görev alanlara kırmızı-yeşil kurdele belirlenir.
28 Kasım'da Meclis'teki görüşmeler bir hayli sert geçer.
Sol görüşlü vekiller, saltanatın ve istibdatın simgesi olarak gördükleri madalyaya karşı çıkar.
Muhalif ikinci grup ise madalyaya değil zamanlamaya itiraz ediyordu.
Bursa ve İzmir işgal edilmiştir, ülkenin bağımsızlığı söz konusu iken madalya uygun olmazdı.
Üçüncü grup ise madalyayı destekliyor ancak milletvekillerine sadece Meclis'e seçildikleri için verilmesine karşı çıkıyordu.
Destekleyenlerin de şekille ilgili istekleri vardı.
Bu ortamda yapılan ilk oylama yeter sayısı bulunamadığından ertesi güne ertelendi.
Mustafa Kemal'in devreye girmesiyle bazı vekiller ikna edildi.
Tasarı, 29 Kasım'da 36 ret ve 2 çekimser oya karşı 54 kabul oyuyla kanunlaştı.
İstiklal Madalyası Kanunu, 4 Nisan 1921'de Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
İlk madalyalar Sakarya Zaferi sonrasında Meclis'in onayıyla 234 kişiye verilir.
İlk İstiklal Madalyası rütbe sırasına göre en kıdemli subay Yusuf İzzet (Met) Paşa olur.
Aynı zamanda milletvekili olduğundan ilk kırmızı-yeşil kurdeleli madalya da ona verilir.
Albay Selahattin Adil ise ilk kırmızı kurdeleli madalyayı alır.
Bir başka ilk ise beyaz kurdeleli İstiklal Madalyası ile taltif edilen 5. Tümen doktoru Yarbay Çengelköylü Ali Rıza Bey'dir.
Beyaz kurdeleli bir başka kahraman ise 156. Alay fahri müftüsü Kırkağaçlı Kamil Efendi'dir.
Ancak madalya henüz imal edilmediğinden Meclis başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa'nın imzaladığı madalya beratları törenle takdim edilir.
Kurtuluş Savaşı döneminde 1570 civarında madalya verilir.
Ancak ağırlık Büyük Taarruz'a katılanlarda olduğu için diğer cephelerdeki asker ve sivilleri üzer.
Özellikle Kuvayi Milliyeciler'in talepleri 1924'teki kanun ile giderilir.
Gögsün neresine takılacağı, mirasın kime kalacağı şartları da belirlenir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra tasarım yarışması ve şeklinin üzerinde yapılan görüşmelerden sonra Darphane 10 bin adet madalya üretir.
Ve üretilen elips şeklindeki ilk madalyalar 1925'te törenle Meclis'te takılır.
Daha sonra kurum ve şehirlere de madalya verilir.
Kurtuluş Savaşı'ndaki yararlılıkları dolayısıyla Trabzon, Samsun ve İnebolu kayıkçı loncalarına beyaz kurdeleli madalya verilir.
Maraş şehri 1925'te ödüllendirildi, Gaziantep ise uzun süren bir mücadeleyle 2008'de alabilir.
Kuleli Askeri Lisesi'nin yanı sıra 151 alay da madalya almaya hak kazandı.
Toplam 6920 madalya veren Meclis, bu görevi Milli Savunma Bakanlığı'na devreder.
1930'larda genç subaylar için kızgınlık ifadesiydi, çünkü makamlarını terk etmeyen yaşlı subaylar terfilerini engelliyordu.
27 Mayıs darbesinde Celal Bayar'ın madalyasına el konulacak ancak mahkeme kararıyla geri verilecekti.
Madalyanın toplumun gözündeki prestiji ve statüsü yıllar içinde arttı.
Son yıllarda Kurtuluş Savaşı'nın yüzüncü yıldönümlerini anıyoruz.
Ve gelecek yılda Cumhuriyet'in 100. yılını kutlayacağız.
Bu günlerde İstiklal Madalyası'nın simgesel önemi de artmaktadır.
İstiklal Madalyası nesilden nesile aktarılarak canlı bir organizma gibi aramızda yaşıyor, yaşamaya devam edecek.
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

Masaldan trajediye: Şehzade Yusuf İzzeddin


Şehzade el üstünde de tutuldu, gözetim altında bir hayat da sürdü. Bir dönem veliaht ilan edilen, geleceğin padişahı muamelesi gören şehzade, yaşadığı buhran sonrasında intihar etti. Prof. Ali Akyıldız, filmi gibi hayatlarını kaleme alırken Osmanlı'nın son günlerine de ışık tutuyor.

Osmanlı büyük bir imparatorluktu, yüzyıllarca hüküm sürdü.
İyi ve sağlam bir bürokrasisi vardı.
Payitaht İstanbul'dan en ücra yerlere kadar devletin ağırlığı hissedilirdi.
Değerleri, kültürü ve hukukuyla çok dilli, çok dinli, onlarca etnik halkı kaynaştırmıştı.
Padişahlar, bu sistemi gözetirdi.
Kurallar katıydı ancak ara sıra esnetilirdi.
Örneğin şehzadelerin hayatı başlarda çok zordu.
Devletin esenliği ve taht kavgasına neden olmaması için öldürülürdü.
Zaman içinde bu durum değişti.
Daha çok gözetim altında tutulmaya başlandılar.
1.Ahmed döneminden sonra da şehzadelerin çocuk sahibi olması saray tarafından yasaklandı.
Ta ki Abdülaziz'e kadar.
1857'de bir erkek çocuğu olduğunda ağabeyi Sultan Abdülmecid, şehzadenin bu sırrını bilmesine rağmen görmezden geldi.
4 yıl sonra şehzade Abdülaziz tahta geçince çocuk sahibi olduğunu kamuoyuna açıkladı.
Yusuf İzzedin, Osmanlı şehzadeleri arasında inişli çıkışlı hayatıyla, ilginç bir kişilik olarak tarihteki yerini aldı.
Osmanlı tarihinde saygın isimlerden biri olan Prof. Dr. Ali Akyıldız, yeni kitabı Yusuf İzzedin/ İkbal, İdbar, İntihar'da şehzadeyle birlikte imparatorluğun bir dönemine ışık tutuyor.
Prof. Akyıldız, 10 yıl önce Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi için Yusuf İzzeddin maddesini kaleme alırken, ilginç yaşam öyküsü ilgisini çekiyor ve araştırmalarını derinleştiriyor.
Kitap fikri de o zaman aklına düşüyor.
Araştırma, olgunlaştırma, hazırlık ve titiz çalışmayla en nihayet kitap 10 yıl sonra basılıyor.
Osmanlı'nın ekonomisinden teşkilatlanmasına, padişah kızlarından paşalarına, hareminden bürokrasisine, ulaşımından yönetim biçimine varan yazdığı onlarca kitabıyla değerli ödüllere layık görülen Ali Akyıldız Hoca'nın yabancı basına, hatıralara, arşiv belgeleri ve literatüre dayanarak hazırladığı son çalışması da önemli bir eser.
Kitabın ana fikrinden yola çıkarak şehzadenin ikbali; yani yüksek bir makama ya da iyi bir duruma erişmesi, doğumundan dört yıl sonra babasının 1861 yılında padişah olmasıyla başlıyor.
Olumsuz ve gizli tutulan hayatı bir anda masalsı bir ihtişama dönüşüyor.
4 yaşında askeriyeye kaydediliyor.
7 yaşında özel bir daire hazırlatılıp Harbiye Mektebi'ne veriliyor.
7 yaşında yüzbaşı, 9 yaşında binbaşı, 10 yaşında yarbay, 11 yaşında albay, 13 yaşında mirliva (şimdiki tuğgeneral rütbesi) ve 15 yaşında da Hassa Ordusu müşiri, yani mareşal olmasını sağlanıyor.
Bu durumun meşruiyet kılıfı ise hazırdır.
Rütbe verme istekleri askerlerden gelmektedir.
Şehzade, kışlaları gezerek denetim yapar.
Okulların sınav ve ödül törenlerine katılır.
Hepsi gazetelerin birinci sayfalarında yer alır.
İkbalin; Yusuf İzzeddin üzerinden döndüğünü gören, devlet adamları, yabancı işadamları, Saray ve hükümetin yanı sıra onu da ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.
Yazarlar, eserlerini padişahla birlikte şehzadeye de ithaf ve takdim eder.
Bürokratlar, kışla, yeni kasaba ve kazalara onun adını verir, hediyeler gönderir.
Ancak Sultan Abdülaziz'in taht veraset sistemini oğluna göre hazırlaması trajik bir sonla biter.
Bir ihtilalle tahttan indirilen Abdülaziz; intihar ve öldürülme tartışmaları hâlâ süren kısa bir süreçte hayatını kaybeder.
Kitapta çok iyi özetlendiği gibi; her ikbal ve zirve aynı zamanda bir idbar ve zeval noktasını gösterir.

Talihsizlik, bahtsızlık, işlerin ters gitmesi anlamına gelen idbarı uzun bir süre yaşar.
Şehzade Yusuf İzzeddin 19 yaşındadır.
Kısa süren V. Murad ve sonrasındaki II. Abdülhamid döneminde gözlerden uzak, hafiyelerin sıkı denetimi altında 33 yıl süren bir inziva hayatı geçirir.
Bu dönemi başa geçme hayalleriyle geçiren şehzadenin şansı bu kez Sultan Abdülhamid'in tahtı kaybetmesiyle tekrar döner.
İttihatçılarla teması kesmeyen Yusuf İzzeddin, gelecekten haber veren şeyhler ve astrologların oyunlarına da alet olur.
Yaşlı ve hasta olan Sultan Mehmed Reşad'ın durumu yıldızını parlatır.
II. Meşrutiyet döneminde veliaht olarak ilan edilip görev ve sorumlulukları, resmiyete dökülür.
Bürokratlar ve yabancı elçilerle resmi olarak görüşmeye başlar.
Geleceğin hükümdarı olarak, yabancı devlet adamlarının ziyaretlerindeki törenlere katılır, ziyafet ve toplantılarda yer alır.
Sultan Reşad'a yurt içi gezilerinde eşlik eder.
Orduya moral vermek için Balkan Savaşı sırasında Edirne'ye, Çatalca'ya ardından 1. Dürnya Savaşı'nda Çanakkale cephesine gider.
Padişahı temsilen yurt dışı gezilerine çıkar ve bu Osmanlı tarihinde ilk kez olmaktadır.
Londra, Paris, Sofya, Belgrad, Roma, Berlin gibi başkentlerdeki ziyaretlerde üst düzeyde ağırlanır.
Ancak tahtın bir numaralı varisinin iniş ve çıkışlarla dolu hayatı yeni bir evreye girer.
Önce eşinin ölümü ardından geç çıkan yirmilik dişinden dolayı oluşan yarayı kanser sanmasıyla vehimleri artar, psikolojisi hızla bozulur.
Ve son noktayı İttihatçılar'ın onu veliahtlıktan ıskat ettiğini düşünmesi koyar.
Yurtdışına tedaviye gönderilir ancak savaş nedeniyle tedavisi İstanbul'da devam eder.
Paranoyak bir halde herkesten, sadrazamdan, Ayan Meclisi üyelerinden, mebuslardan, İttihat ve Terakki liderlerinden, memurlardan, şeyhülislamdan ve nihayet padişahtan ıskat edilmediğine dair güvence mektupları alır ve kasada saklar.
Ancak vehimleri bitmez, 1916 yılında iki intihar mektubu yazıp bileklerini keserek intihar eder.
Prof. Akyıldız'ın son dönem Osmanlı şehzadelerinin en zenginlerinden biri ve belki de birincisi dediği şehzadenin; tahvillerin yanı sıra, konak, köşk, çiftlik, kasır, dükkan gibi gayrımenkullerini de ele alıyor.
Şehzadenin ön planda olduğu kitabın büyük fotoğrafında ise Osmanlı'nın son dönemlerine damga vuran olaylar, kişiler, gelişmeler yer alıyor.
Masaldan trajediye ibretlik bir hayat, film şeridi gibi akıyor.
(Sabah Kitap Ekinin Eylül 2022 sayısında yayınlanmıştır.)