Sayfalar

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim 1923: Ahmed'ini arayan ana


Cumhuriyet'in 86. kuruluş yıldönümü için bir şeyler söylemek istiyordum ki... Sevgili arkadaşım Melih Şabanoğlu'nun yazısını gördüm... Bugünlere dair çok mesajı olan bir yazı...

Falih Rıfkı Atay. Büyük savaşların birincisi patladığında henüz 20 yaşında idealist, kalemi kuvvetli bir İttihatçı’ydı Falih Rıfkı. O da her okumuş Osmanlı genci gibi askere yazıldı seferberlik ilan edildiğinde. Harbiye Mektebi’nde (bugün İstanbul Harbiye’deki Askeri Müze Binası) yedek subay (ihtiyat zabiti) eğitimi görürken Kudüs’teki 4. Ordu karargâhına tayin edildi, ordu komutanı Cemal Paşa’nın ısrarıyla.
Aynı zamanda Bahriye Nâzırı da (Denizcilik Bakanı) olan 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa iktidardaki İttihat Terakki’nin en etkili üç paşasından birisiydi, Enver ve Talât Paşalar’la birlikte. Cemal Paşa’nın özel kaleminde çalışırken Süveyş Kanalı’ndan Hicaz’a, Lübnan’dan Şam ve Halep’e kadar bütün Suriye Cephesi’ni gezdi, dolaştı komutanıyla birlikte.
“Karargâhın içinde “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e gözyaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.
Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk.İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine allahaısmarladık!
Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşiyor.
Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir.
Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Haleb’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun , boş ve terkedilmiş vatan parçasının üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, bırakılırsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüzbinlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.
İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i, yüz bin Ahmed’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor.
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa Ahmed’ini görsen ona da soracaksın:
- Ahmed’imi gördün mü?
Hayır. Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu’ya, Batı’dan, Doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed’ini soruyor… Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed….
Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek…”
Falih Rıfkı Atay, 1918 Ekimi’nde bozgun havası içinde Şam’dan İstanbul’a dönerken gördüklerini böyle aktarmıştı adını Kudüs’te görev yaptığı karargâhın bulunduğu Zeytin Dağı’ndan alan kitabında.
Cumhuriyet 86 yıl önce Ahmed’in, yüz bin Ahmed’in harcanmaması için ilan edilmişti. Ahmed’le ne kazanacağımızı anasına anlatmak için. Ahmed’in anasına onu övündürecek bir haber verebilmek için.
Ama. Onca sene geçti aradan ama, hâlâ veremedik galiba Ahmed’ini, Ahmedler’ini arayan anaya, analara onları övündürecek bir şey.

25 Ekim 2009 Pazar

Nice yıllara...


Bugün 25 Ekim, oğlumun doğum günü... Artık büyüdü 13'ü bitiriyor, fotoğraftaki gibi sıra dışı olsun. Kitapları, doğayı, müziği, insanları sevsin.. Saygılı ama haksızlık karşısında da bükülmesin....
Ona Bülent Ecevit'in çevirisiyle Rudyard Kipling'in Adam Olmak şiirini armağan ediyorum...

Çevrende herkes şaşırsa,
Bunu da senden bilse,
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
Hem kendine güvenirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan,
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana,
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
İkisine de vermeyebilirsen değer,
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
Kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
Koyulabilirsen işe yeniden,
Döküp ortaya varını yoğunu,
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
Direncinden başka bir şeyin kalmasa da,
Herkesin bırakıp gittiği noktada,
Sen dayanabilirsen tek
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen,
Unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
Dost da düşman da incitmezse seni
Ne küçümser ne büyültürsen çevreni
Her saatin her dakikasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyi ile dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Öğreten güzel adam için...


1980 darbesinin karanlık yıllarıydı. Üstünden 5, 6 yıl geçmişti. O günlerde bir ışık gibiydi Ünsal Hoca... Bir anda ortaya çıkmış haktan hukuktan, özgürlükten söz etmeye başlamıştı. "Kör olmayın" diyordu "çevrenize iyi bakın ve anlayın." İletişim kavramını onunla pekiştirdik biz. Bahariye Moda Sineması'ndaki bir panelde salonun tıklım tıklım halini hatırlarım, sarı bir kazak vardı üstünde... Makaleleri, konuşmaları, kitapları, çevirileri bizim gibi daha 20'li yaşlarının başındakiler için bulunmaz bir nimet gibiydi. Zihnimizi açıyordu, gelecek aydınlık oluyordu. Okuyorduk, tartışıyorduk ve inanıyorduk...
Prof. Ünsal Oskay'ın ölüm haberini aldığımda işte bunları düşündüm... Ve onun şahsında o zor günlerde müziğiyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla, dürüstlükleri ve onurlarıyla dimdik duran eğilip bükülmeyen nice değerli insanı anmak istedim..
Oskay'ın gazeteci oğlunun dokunaklı ve anlamlı veda yazısının finali çok ama çok anlamlıydı:
"Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, ondan tek bir isteğim var. Babamı Melville'in, Cervantes'in, Ece Ayhan'ın, Aşık Veysel'in, Baudelaire'in, Walter Benjamin'in yanına götür. Babamın başını okşasınlar. Ona sarılsınlar..."

Terim'in istifası: Şeyh uçmaz, müritleri uçurur


Fatih Terim en sonunda ayrıldı. Ayrılmalıydı çünkü milli takımda misyonu bitti. Aslında farkında değil ama Türkiye'ye döndüğünden beri  sürekli düşüyor. 2002'de Galatasaray'ın başına geçtiğinde basın toplantısında gözlük sapını ağzına koyarak soruları yanıtlarken ki görüntüsü aklımdan gitmiyor. İçimden bir an "bu kibir iyi değil, hiç de iyi olmayacak" diye geçirdiğimi anımsıyorum. Nitekim öyle oldu, başarıya ve öğrenmeye aç Terim gitmiş yerini "her şeyi bilirim ve öğretirim" diyen birine bırakmıştı. Kötü transferler ve kötü sonuçlarla sezon sonu beklenmeden 2004 sezonunun sonuna dağru ayrılmak zorunda kalmıştı. Yeniden milli takıma döndüğünde de işler iyi gitmedi. 2006 Dünya kupası play of maçında İsviçre ile çıkan gerginliğin baş nedeniydi. Zor da olsa gidilen 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Hıncal Uluç'un deyimiyle 7-7 atılan zarlarla yarı final oynattı. Birçok maçın son dakikalarda çevrilmesi başta türlü nasıl açıklanabilir. Bu eleştiriler onun hala Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük ve en başarılı teknik direktör olmasını engellemiyor ama ego ve kibir orada durdukça işi çok zor.
Birikimi ve inanılmaz hırsıyla daha çok şey yapabilir ama önce kendiyle hesaplaşması lazım...
Yunus Emre'nin dediği gibi
"Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır..."

21 Ekim 2009 Çarşamba

NEYSE


Arşivimi karıştırırken yıllar önceden kalan bir yazıya gözüm ilişti. Başlığa bakmak bile okumak için yeterli bir neden olur sanırım. Yazı şair Haydar Ergülen'in... Bir sözün anlamı üzerine düşünmek için...

'Neyse' demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. Bazen 'gibi yapmak' da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. İnsan 'neyse' demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. Kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. Uzatacak ne var, insan 'neyse' demeye başladığında, 'ne sabahtır bu mavilik ne akşam' duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. İkindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. Hiçbir şey 'neyse' demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.
Sizin de 'neyse' demekten, 'peki' demekten yorulduğunuz olmuyor mu? 'Neyse' demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? İnsan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. Unutma! Unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. Unutarak yaşamak: 'Neyse' demek mi? Her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. Geri alıyorum söylediğimi, 'neyse' demek 'Bu da geçer ya hu' demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.
Çok yorgunum hatırlamaktan demek, belki de başka hiçbir şey dememek. Attila İlhan'ın dediği gibi: "İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur/ tutsak ustura ağzında yaşamaktan" demek. Yazı da yorar bazen insanı, 'neyse' diye yazmak bile ağır gelir, kelimeler eline gelmez olur, 'nasip' diye baktığın kelimeler bile gönülsüz, uzak durur yazıya. (Bakınız: 'Neyse' adlı bu yazı.)
Yalnızca yazı mı, şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır. Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen 'neyse' yorgunluğunu taşır. Tomris Uyar'ın unutulmaz hikâyesi 'Metal Yorgunluğu'nu okuduysanız, beni daha iyi anlarsınız. Uçakların yorgunluğunu anlatmak için kullanılan bu deyimden, insanın düşmesini, kelimelerin düşmesini de anlayabilirsiniz. Metal yorgunluğu sürtünmeden kaynaklanıyorsa, insanın yorgunluğu da karşılaşmaktan, çarpışmaktan, kelimelerin yorgunluğu, insanın acısını alır diye, ağır cümlelere, dizelere bir teselli olarak yerleştirilmekten neden kaynaklanmasın? 'Neyse' diye başlayan bir yazı ne anlatabilir?
'Neyse' diye bir yazıyı okuyan bunda ne bulabilir? 'Neyse' diye yazan, yazmış bulunmakla kurtulabilir mi bu duygudan? 'Neyse' diye yazmanın ne faydası var? Hiç. Şimdi 'neyse' demek iyi midir? İsterseniz iyi olsun, biri 'hiç' diye, biri 'terörist' diye öldürülen iki çocuğun henüz sıcak gözleri üstümüzdeyken...
Burası da kalbin, vicdanın, hiç yorulmasını beklemediğimiz şeylerin yorulduğu yerdir, insan hatırlamaktan, hatırlatmaktan yorulur.
Belki bu yazıyı unutmak en iyisi, ben unutmaya hazırım, isterseniz siz de unutun. Kelimeler beni bağışlasın, cümleler özrümü kabul etsin, siz de üzerinde durmayıp 'neyse' derseniz... 'Hali pür melal'im anlaşılmş olur: İnsan bazen en çok kendinden yorulur!

20 Ekim 2009 Salı

Bugün söyle yarın unut



Bu topraklarda en çok konuşulan üstünde en çok yorum yapılan yegane şey futbol… Ama en çok da maç sonrası bitmek tükenmek bilmeyen futbolla alakası olmayan muhabbetler… Hele televizyonda ve basındaki yorumlara bakınca sokaktaki taraftar daha mantıklı deme noktasına geliyoruz ki pes…
Yaz, söyle nasıl olsa unuturlar zaten önümüzdeki maça kadar daha çok şeyler olur.

Biri bir yere transfer edilir, onun üstünden de birçok polemik çıkar.
O arada gelecek hafta bambaşka şeyler yazılabilir çünkü sayın yorumcumuz da çoktan unutmuştur yazdıklarını söylediklerini...
Basındaki bu ufuksuzluk ve kendini yenileyememe yalnızca sporda değil her alanda hissediliyor. Bunu daha ayrıntılı ele alıp konuşmak ve tartışmak lazım…
Yeri gelmişken anımsatalım…
Sevgili Ragıp abi (Duran) “apoletlimedya” blogunda bu konuda gazeteciler için önemli ve ders alınacak uyarılar yapıyor.
Konuyu dağıtmadan pazar akşamı oynanan Galatasaray Trabzonspor maçını dönelim...
Maçı izlerken bir an bile sonucun farklı olacağını düşünmedim. Durum 2-2’ye geldiğinde bile… Bizim bütünden cımbızlama yöntemiyle yazan spor adamlarımız Trabzon’un maç berabere iken kaçırdığı üçüncü gol fırsatını konuşuyor.
E peki daha maçın ilk 15 dakikasında Kewell’in iki, Gökhan’ın direkte patlayan şutunu ne yapacağız, bir anda sonuç 5-0 olabilirdi…
Yani o olasılıksa bu ne…
Tabi ki Galatasaray’ın zaafları var oyundan düşüyor şu bu...
16 maçta bir beraberlik bir yenilgi alan Rijkaard gibi dünya çapında bir hocaya yapılan eleştirilere söyleyecek çok sözümüz var ama daha yeni yeni ısınıyoruz. Sıra oraya da gelecek...
Neyse...
“B planı yok” diye iki haftadır Galatasaray’a yüklenen ahkam kesicilerin bu hafta da yenildi diye Fener’e yöneldiklerini görünce ne diyeceğini şaşırıyor insan…
Balık hafızalı topluma balık hafızalı medya...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Güneşin sofrasındayız



Siteyi öğrenme aşamasında yayınlanmış eski yazılarımı yükledim. Hem bir arşiv oluşsun hem de yararlanmak isteyenler için bir anlamda belge olsun diye… Eski yazıların birçoğu kitap, müzik ve spor tarihi ağırlıklı, bu anlamda belki karınca kararınca katkı sağlayabilirse ne mutlu… Bundan sonra hayatın her alanında yazıp çizeceğiz tartışacağız... Blogu oluşturma aşamasında teşvik edip neredeyse başımın etini yiyen Bilge ve Sezgin’e de teşekkür borçluyum… Onlar olmasaydı çok zor olurdu. Hem içerik hem de dizaynı hazırlarken çok emekleri var. Sağ olsunlar. Onların da çok güzel blogları var... Şık ve zekice işler yapıyorlar... Artık yeni bir şeyler söylemek söyleme zamanı artık...
Yüzyıllar öncesinden seslenen büyük ozan Yunus Emre'dir ışığımız...
"Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize"