Sayfalar

13 Kasım 2009 Cuma

Bir İstanbul Masalı

Fausto Zonaro.... Galata Limanı

"İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş..."

"Baylar yarın sabah şafak sökerken İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz..."
İtalyan gazeteci Edmondo De Amicis'in vapuru Marmara Denizi'nde ilerlerken kaptan bekledikleri müjdeyi işte bu sözlerle verir. O geminin yolcuları arasında Ruslar, İngilizler, İtalyanlar, Yahudiler, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler, Müslümanlar vardır.
Onlarda da bir heyecan dalgası yaratır bu sözler...
İstanbul'u görmek... Şehrin ilk silüetlerinin tadını çıkarmak...
De Amicis bu sözden sonra hiç uyuyamadığını heyecandan ne yapacağını bilemediğini yazıyor kitabında... Ve sonra İstanbul'u anlatan onlarca gezginin anılarını tek tek anımsıyor...
"İstanbul insanda en ufak bir şüphe uyandırmaz; en tedbirli yolcular bile, orada herhangi bir hayal kırıklığı yaşamayacaklarını bilirler... Söz konusu olan nostaljik anılar ya da alışagelmiş bir hayranlık değildir. Bu, önünde şair ve arkeologların, büyükelçilerin, dükkan sahiplerinin, prenses ve denizcilerin, kuzeyin ve güneyin evlatlarının hayretle eğildikleri, evrensel ve egemen bir güzelliktir. Bütün dünya, buranın yeryüzündeki en güzel yer olduğunu düşünür."
Amicis bu ünlü övgüleri tek tek sıraladaktan sonra gemi mürettebatına yani onun deyimiyle sıradan insanlara soruyor. Böyle insanların kelimeler yetersiz kaldığında hayretlerini göstermekte kullandıkları ağır ve abartılı jestlere sığındıklarını aktarıyor.
Başdümenci son noktayı koyuyor:
"İnanın bana beyefendi, İstanbul'a güzel bir sabahta varmak, bir insanın hayatındaki en büyük anlardan biridir."
Fakat sis vardır, yoksa yanıp tutuştuğu hayali gerçek olamayacak mıdır?
Kaptan, siste bile başka güzeldir der ama ya o kuşku..
Adalar geçildikten iki saat sonra ilk silüetler görülür ama bir şey ifade etmez...
Sonrasını Amicis anlatıyor:
Baktım ve hayret dolu bir çığlık attım. Devasa bir silüet, uzun boylu ve hiçbir ağırlığı yokmuş hissi veren, sislerin arasında bir "tepenin zirvesinden yükselerek muhteşem bir şekilde göğe doğru yuvarlanan, gümüşi noktaları güneşin ilk ışınlarıyla parıldayan dört zarif, azametli minarenin ortasına kondurulmuş bir kütle: Ayasofya. Sis dört bir yanda aralanıyor ve gediklerinin arasından camiler, kuleler, yer yer yeşil alanlar ve üst üste binmiş evler parıldıyordu. Biz yolumuza devam ettikçe şehir de ayaklanıyordu sanki. Dalları olmayan dev palmiye ağaçlarından oluşan bir koru gibi bir arada toplanmış başka devasa kubbeler ve minareler de büyük bazilikanın önünde ve çevresinde parlamaya başlamıştı."
Sonra bütün haşmetiyle Topkapı Sarayı, ardından Galata ve Pera hemen arkada Üsküdar, az ötede Kadıköy...
Ve işte orada elinizi uzatıp tutacak mışsınız gibi Haliç...
Amicis bütün bunları öyle anlatıyor ki, nefesiniz kesiliyor...
Ve sonra bir çağrı yapıyor. Öyle bir çağrı ki kıskançlık yanında ne kelime:
"Krallar, prensler, hükümdarlar, zenginlik ve talihle kutsanmış hepiniz, size nasıl acıdım bir bilseniz: O anda güvertedeki yerim, sizin bütün hazinelerinizin bir araya gelmesinden bile daha değerliydi. Gözlerimin önündeki manzarayı, bir imparatorluğa bile değişmezdim."
Ah unutmadan bu satırlar İtalyan gezginin 1874 yılındaki seyahatinden.
Ne değişti ki İstanbul böyledir işte yüzyıllar geçse de her haliyle sarıp sarmalar. Aynı görüntüye, silüte; günün farklı saatlerinde, farklı mevsimlerde baktığınızda her zaman ilk kez bakmış gibi olursunuz.
Ya İstanbul'un ruhuna girmek... Arkeolojik bir kazı yapar gibi keşfetmek...
O da sizi bekliyor...
Yazımıza eşlik eden Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun şiiriyle son noktayı koyalım:
"İstanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar"

İSTANBUL'UN GELECEĞİ

De Amicis yüzyıllar öncesinden İstanbul'un güzelliğini kaybedeceğini tasvir ediyor. Yemyeşil Bakırköy'ün doğal tarih müzesine dönüşeceğini varsayıyor. Ne bilsin oraların böyle bir taş yığınına döneceğini...
"Valide Sultan köprüsünden İstanbul'u seyrederken aklıma sıklıkla aynı soru geldi: Acaba bu şehir bir iki yüzyıl içinde ne hale gelecek? Çok yazık... Güzelliğin modern medeniyet kurban edilmesi süreci o zamana kadar çoktan tamamlanmış olur. İstanbul'u gelecekteki haliyle görebiliyorum, yeryüzünün en güzel şehrinin kalıntıları üzerinde, Doğu'nun Londrası, kesvetli ve tehdiktar bir görkemle yükselecek. tepeler bir hizaya gelecek, korular kesilicek, parlak renklere boyalı evlerin yerinde yeller esecek, ufuk her taraftan yüksek ve sert hatlı apartman bloklarıyla kapanmış olacak, işçilerin konutları ve atölyeler binlerce fabrika bacası ve çan kulesinin arasında tek tük kalacak. Uzun, düz ve düzenli caddeler İstanbul'u ızgara gibi on devasa semte bölecek, telgraf telleri, gürültülü kentin çatıları üstünde, tıpkı kocaman bir örümcek ağı gibi, çaprazlar örecek, Valide Sultan köprüsünün üstünden gün boyunca silindir şapkalar ve kasketlerden oluşan siyah bir sel akacak, Topkapı'nın gizemli tepesi bir zooloji parkına, Yedi Tepe kalesi bir hapishaneye, Hepdomon (Bakırköy) bir doğal tarih müzesine dönüşecek. Hepsi biraraya gelince sonuç sımsıkı, geometrik, faydalı, gri ve çirkin bir şehir olacak. Kocaman karanlık ve daimi bir bulut Trakya'nın güzel ve artık ne dindarların dualarının, ne aşıkların şefkatli bakışlarının ne de şairlerin şarkılarının yükselmeyeceği göğünü örtecek... Bu imge gözümün önünde canlanınca, kalbim ağırlaşıyor, ama sonra kendimi şu düşünceyle teselli ediyorum: Kimbilir belki de yirmibirinci yüzyılda balayını bu şehirde yapacak bir İtalyan gelin 'İstanbul'un bu kadar değişmesi ne kadar yazık olmuş. Büyükannemin dolabında rastladığım kurtçukların yediği o kitapta anlatılan şehirle hiç alakası yok' diye haykırmaz."

4 Kasım 2009 Çarşamba

Diyarbakırspor başkanı himmet mi bekliyor?

Diyarbakırspor, Gaziantepspor'a dış sahada yenildikten sonra başkan hemen oracıkta yönetim kurulunu toplayıp kararını verdi: "Takımı ligden çekiyoruz, Galatasaray maçına çıkmayacağız. Blöf yapmıyoruz, ırkçı sloganlar durmadıkça oynamayacağız."
Düşüncemizi sonunda değil hemen söyleyelim:
"Sayın başkan bu kararı almak sizi de yönetim kurulunuzu da aşar."
Nitekim eğrisi doğrusuna geldi ve karar geri çekildi.
Üstelik maç çok temiz geçmiş, hakem hatalı değil, Diyarbakırspor son dakikalarda iki golle maçı kaybetmiş...
Maç sonrası tartışma çıktıktan sonra bir grup slogan atmış hepsi bu...
Olan biteni anlamak aslında çok zor değil?
Diyarbakırspor Başkanı himmet bekliyor. Sporun ve mücadelenin hakkını vermek yerine "mağduru oynamak" istiyor.
Evet, bu kadar net...
Doğru, Başkan çok zor koşullarda bir takım yarattı, iki günde ortaya çıkan takımın parası ödenmiyor... Uçan kuşa borçları var... Üstelik gidilen her yerde ki... Bu yıllardır böyle, ırkçı sloganlarla karşılanıp terörist muamelesi yapılıyor...
Ama bir dakika...
Türkiye artık eskisi gibi tepkisiz değil...
Çok değil bir ay önce Bursaspor maçında Diyarbakırspor'a yapılan çirkin saldırı, Türkiye'yi ayağa kaldırdı.
Köşelerde, "Diyarbakır ligde istemiyorsanız Türkiye'de istemiyorsunuz"la başlayıp "Bu ülkenin mozaiğini bozmayın"a varan birbirinden sağduyulu sesler yükseldi. Uğur Dündar, Diyarbakırspor formasıyla ana haberi sundu. CHP Genel başkanı Baykal, Diyarbakırspor formasıyla memleketi Antalya'da maça gitti. O hafta Diyarbakır'la maçları olan kulüp başkanları yeşil kırmızı forma giydi.
Başkan açık oturumlara davet edilip konuşturuldu. Bu aslında ona ve Diyarbakırspor'a sahip çıkmak demekti...
Sözü yine buraya getirmek üzere şöyle 13 yıl önceye bir dönelim..
1996 yılının 25 Mayıs'ı... Birinci lige yükselecek üçüncü takımı belirleyecek maçta Diyarbakırspor ve Zeytinburnuspor, Ankara'da play-off maçı oynuyor. Ertesi sezon Galatasaray'a gelecek Ümit Davala'da Diyarbakır forması giyiyor.
İstanbul'dan gidip izlediğim maçta Zeytinburnuspor, Diyarbakırspor'u 1-0 yenip birinci lige çıkıyor. Basın tribününde Emin Çölaşan da var. Ve ertesi gün Hürriyet gazetesindeki köşesinde "Diyarbakırspor'un bir şekilde birinci lige çıkarılması gerektiği, bunun terörle mücadelede çok önemli olduğu" şeklinde bir yazı yazıyor. TV'lerin ana haber bülteni ve gazetelerin birinci sayfası Diyarbakırspor'un durumunu tartışıyor.
Ortam o kadar sevimsiz ve spordan uzaklaşıyor ki dayanamayıp o günlerde Cumhuriyet gazetesinde "Generalin himmeti ve Diyarbakırspor" başlıklı bir yazı yazmıştım.
12 Eylül darbesinin generali Kenan Evren'in isteğiyle Türkiye Kupası'nı kazanan Ankaragücü'nün birinci lige çıkarılmasını örnek gösterip "bunu mu istiyorsunuz" demiştim.
Oysa 1970'li yıllarda birinci lige çıkan Diyarbakırspor, Doğu ve Güneydoğu'nun tek temsilcisi sıfatıyla inanılmaz bir sempati toplamıştı. "Yeşil kırmızı Şarkın yıldızı" sloganıyla İstanbul'da üç büyüklerle oynadığında taraftarı İnönü Stadı'nın yarısını doldururdu.
Şimdi yıllar sonra aynı soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten istenen bir himmet mi?
Eski Yunan'da sporcu yere düştüğü zaman topraktan aldığı güçle doğrulur ve mücadeleye yeniden başlarmış...
Başkan Çetin Sümer, sporun ve onun verdiği gerçek değerlerin içinden kalmalı...
Akıl aldığı, yolundan gitmeye çalıştığı kişileri de iyi seçmeli...
Spora "Kazanmak için her yol mübahtır" felsefesiyle bakan memleketlisi Aziz Yıldırım'ın yerine Diyarbakır'ın yetiştirdiği ünlü ozan Ahmed Arif'e kulak versin...
"Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol.
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni."

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim 1923: Ahmed'ini arayan ana


Cumhuriyet'in 86. kuruluş yıldönümü için bir şeyler söylemek istiyordum ki... Sevgili arkadaşım Melih Şabanoğlu'nun yazısını gördüm... Bugünlere dair çok mesajı olan bir yazı...

Falih Rıfkı Atay. Büyük savaşların birincisi patladığında henüz 20 yaşında idealist, kalemi kuvvetli bir İttihatçı’ydı Falih Rıfkı. O da her okumuş Osmanlı genci gibi askere yazıldı seferberlik ilan edildiğinde. Harbiye Mektebi’nde (bugün İstanbul Harbiye’deki Askeri Müze Binası) yedek subay (ihtiyat zabiti) eğitimi görürken Kudüs’teki 4. Ordu karargâhına tayin edildi, ordu komutanı Cemal Paşa’nın ısrarıyla.
Aynı zamanda Bahriye Nâzırı da (Denizcilik Bakanı) olan 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa iktidardaki İttihat Terakki’nin en etkili üç paşasından birisiydi, Enver ve Talât Paşalar’la birlikte. Cemal Paşa’nın özel kaleminde çalışırken Süveyş Kanalı’ndan Hicaz’a, Lübnan’dan Şam ve Halep’e kadar bütün Suriye Cephesi’ni gezdi, dolaştı komutanıyla birlikte.
“Karargâhın içinde “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e gözyaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.
Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk.İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine allahaısmarladık!
Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşiyor.
Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir.
Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Haleb’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.
Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:
- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.
Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun , boş ve terkedilmiş vatan parçasının üstünden geçseydi!
- Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır.
Eğer kalırsa, bırakılırsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüzbinlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz.
İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i, yüz bin Ahmed’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor.
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı?
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa Ahmed’ini görsen ona da soracaksın:
- Ahmed’imi gördün mü?
Hayır. Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu’ya, Batı’dan, Doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed’ini soruyor… Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed….
Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek…”
Falih Rıfkı Atay, 1918 Ekimi’nde bozgun havası içinde Şam’dan İstanbul’a dönerken gördüklerini böyle aktarmıştı adını Kudüs’te görev yaptığı karargâhın bulunduğu Zeytin Dağı’ndan alan kitabında.
Cumhuriyet 86 yıl önce Ahmed’in, yüz bin Ahmed’in harcanmaması için ilan edilmişti. Ahmed’le ne kazanacağımızı anasına anlatmak için. Ahmed’in anasına onu övündürecek bir haber verebilmek için.
Ama. Onca sene geçti aradan ama, hâlâ veremedik galiba Ahmed’ini, Ahmedler’ini arayan anaya, analara onları övündürecek bir şey.

25 Ekim 2009 Pazar

Nice yıllara...


Bugün 25 Ekim, oğlumun doğum günü... Artık büyüdü 13'ü bitiriyor, fotoğraftaki gibi sıra dışı olsun. Kitapları, doğayı, müziği, insanları sevsin.. Saygılı ama haksızlık karşısında da bükülmesin....
Ona Bülent Ecevit'in çevirisiyle Rudyard Kipling'in Adam Olmak şiirini armağan ediyorum...

Çevrende herkes şaşırsa,
Bunu da senden bilse,
Sen aklı başında kalabilirsen eğer,
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır,
Hem kendine güvenirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan,
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana,
Düşlere kapılmadan düş kurabilir,
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
İkisine de vermeyebilirsen değer,
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz,
Kandırabilir diye safları, dert edinmezsen,
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
Koyulabilirsen işe yeniden,
Döküp ortaya varını yoğunu,
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
Direncinden başka bir şeyin kalmasa da,
Herkesin bırakıp gittiği noktada,
Sen dayanabilirsen tek
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen,
Unutmayabilirsen halkı, krallarla gezerken
Dost da düşman da incitmezse seni
Ne küçümser ne büyültürsen çevreni
Her saatin her dakikasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyi ile dünya önüne serilir
Üstelik oğlum, adam oldun demektir...

Öğreten güzel adam için...


1980 darbesinin karanlık yıllarıydı. Üstünden 5, 6 yıl geçmişti. O günlerde bir ışık gibiydi Ünsal Hoca... Bir anda ortaya çıkmış haktan hukuktan, özgürlükten söz etmeye başlamıştı. "Kör olmayın" diyordu "çevrenize iyi bakın ve anlayın." İletişim kavramını onunla pekiştirdik biz. Bahariye Moda Sineması'ndaki bir panelde salonun tıklım tıklım halini hatırlarım, sarı bir kazak vardı üstünde... Makaleleri, konuşmaları, kitapları, çevirileri bizim gibi daha 20'li yaşlarının başındakiler için bulunmaz bir nimet gibiydi. Zihnimizi açıyordu, gelecek aydınlık oluyordu. Okuyorduk, tartışıyorduk ve inanıyorduk...
Prof. Ünsal Oskay'ın ölüm haberini aldığımda işte bunları düşündüm... Ve onun şahsında o zor günlerde müziğiyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla, dürüstlükleri ve onurlarıyla dimdik duran eğilip bükülmeyen nice değerli insanı anmak istedim..
Oskay'ın gazeteci oğlunun dokunaklı ve anlamlı veda yazısının finali çok ama çok anlamlıydı:
"Eğer gerçekten bir Tanrı varsa, ondan tek bir isteğim var. Babamı Melville'in, Cervantes'in, Ece Ayhan'ın, Aşık Veysel'in, Baudelaire'in, Walter Benjamin'in yanına götür. Babamın başını okşasınlar. Ona sarılsınlar..."

Terim'in istifası: Şeyh uçmaz, müritleri uçurur


Fatih Terim en sonunda ayrıldı. Ayrılmalıydı çünkü milli takımda misyonu bitti. Aslında farkında değil ama Türkiye'ye döndüğünden beri  sürekli düşüyor. 2002'de Galatasaray'ın başına geçtiğinde basın toplantısında gözlük sapını ağzına koyarak soruları yanıtlarken ki görüntüsü aklımdan gitmiyor. İçimden bir an "bu kibir iyi değil, hiç de iyi olmayacak" diye geçirdiğimi anımsıyorum. Nitekim öyle oldu, başarıya ve öğrenmeye aç Terim gitmiş yerini "her şeyi bilirim ve öğretirim" diyen birine bırakmıştı. Kötü transferler ve kötü sonuçlarla sezon sonu beklenmeden 2004 sezonunun sonuna dağru ayrılmak zorunda kalmıştı. Yeniden milli takıma döndüğünde de işler iyi gitmedi. 2006 Dünya kupası play of maçında İsviçre ile çıkan gerginliğin baş nedeniydi. Zor da olsa gidilen 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Hıncal Uluç'un deyimiyle 7-7 atılan zarlarla yarı final oynattı. Birçok maçın son dakikalarda çevrilmesi başta türlü nasıl açıklanabilir. Bu eleştiriler onun hala Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük ve en başarılı teknik direktör olmasını engellemiyor ama ego ve kibir orada durdukça işi çok zor.
Birikimi ve inanılmaz hırsıyla daha çok şey yapabilir ama önce kendiyle hesaplaşması lazım...
Yunus Emre'nin dediği gibi
"Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır..."

21 Ekim 2009 Çarşamba

NEYSE


Arşivimi karıştırırken yıllar önceden kalan bir yazıya gözüm ilişti. Başlığa bakmak bile okumak için yeterli bir neden olur sanırım. Yazı şair Haydar Ergülen'in... Bir sözün anlamı üzerine düşünmek için...

'Neyse' demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir, geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır. Bazen 'gibi yapmak' da iyidir, bazen öyledir, bazen geçer, hiçbir zaman geçmez. İnsan 'neyse' demeyi hayli geç öğrenir, belki de geç değildir, tam vaktindedir. Kimi bunda bir olgunluk bulsa da, bulunan şey zorunluluktan başka bir şey değildir. Uzatacak ne var, insan 'neyse' demeye başladığında, 'ne sabahtır bu mavilik ne akşam' duygusunun da, yavaş yavaş ondan geçtiğini kabul etmeye de başlamış demektir. İkindinin akşam alacası dediğimiz o garip vakte değdiği yerdedir. Hiçbir şey 'neyse' demenin niye bunca dokunaklı olduğunu o ıssızlık anı kadar iyi anlatamaz.
Sizin de 'neyse' demekten, 'peki' demekten yorulduğunuz olmuyor mu? 'Neyse' demenin, sanki her şeyi, herkesi, hayatı bağışlıyormuş gibi görünen, oysa unutmaktan, sineye çekmekten, uzaklaşmaktan başka bir şey olmayan kolaycılığı ağır gelmiyor mu? İnsan, ne kendini bağışlıyor gerçekte, ne de bir başkası gibi gelen hayatı, yalnızca unutmayı seçiyor. Unutma! Unutarak yaşayabilirsin diyor, içimizde varsa bir ses, belki de yaşarsan unutursun. Unutarak yaşamak: 'Neyse' demek mi? Her şeyi unutmak, kendini de unutmak için. Geri alıyorum söylediğimi, 'neyse' demek 'Bu da geçer ya hu' demek değil, kimse beni hatırlamasın, ben kendimi çoktan unuttum demek.
Çok yorgunum hatırlamaktan demek, belki de başka hiçbir şey dememek. Attila İlhan'ın dediği gibi: "İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur/ tutsak ustura ağzında yaşamaktan" demek. Yazı da yorar bazen insanı, 'neyse' diye yazmak bile ağır gelir, kelimeler eline gelmez olur, 'nasip' diye baktığın kelimeler bile gönülsüz, uzak durur yazıya. (Bakınız: 'Neyse' adlı bu yazı.)
Yalnızca yazı mı, şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır. Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen 'neyse' yorgunluğunu taşır. Tomris Uyar'ın unutulmaz hikâyesi 'Metal Yorgunluğu'nu okuduysanız, beni daha iyi anlarsınız. Uçakların yorgunluğunu anlatmak için kullanılan bu deyimden, insanın düşmesini, kelimelerin düşmesini de anlayabilirsiniz. Metal yorgunluğu sürtünmeden kaynaklanıyorsa, insanın yorgunluğu da karşılaşmaktan, çarpışmaktan, kelimelerin yorgunluğu, insanın acısını alır diye, ağır cümlelere, dizelere bir teselli olarak yerleştirilmekten neden kaynaklanmasın? 'Neyse' diye başlayan bir yazı ne anlatabilir?
'Neyse' diye bir yazıyı okuyan bunda ne bulabilir? 'Neyse' diye yazan, yazmış bulunmakla kurtulabilir mi bu duygudan? 'Neyse' diye yazmanın ne faydası var? Hiç. Şimdi 'neyse' demek iyi midir? İsterseniz iyi olsun, biri 'hiç' diye, biri 'terörist' diye öldürülen iki çocuğun henüz sıcak gözleri üstümüzdeyken...
Burası da kalbin, vicdanın, hiç yorulmasını beklemediğimiz şeylerin yorulduğu yerdir, insan hatırlamaktan, hatırlatmaktan yorulur.
Belki bu yazıyı unutmak en iyisi, ben unutmaya hazırım, isterseniz siz de unutun. Kelimeler beni bağışlasın, cümleler özrümü kabul etsin, siz de üzerinde durmayıp 'neyse' derseniz... 'Hali pür melal'im anlaşılmş olur: İnsan bazen en çok kendinden yorulur!