Sayfalar

13 Mart 2011 Pazar

Ahmet Şık’ı çok mu seviyorsunuz!

Ahmet, gözaltına alınırken, "Dokunan yanar arkadaşlar" diye bağırmıştı...

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmaları artık Türkiye’deki kavganın ve iktidar hesaplaşmasının başka bir evreye girdiğini gösteriyor.
Ahmet’le 90'lı yılların başında Cumhuriyet’te çalıştık.
Ben yazişlerinde gece sorumlusuyken o polis muhabiriydi.
Bir yandan da üniversiteye devam ediyordu.
Çalışkan, yerinde duramayan, dürüst biriydi. Nasıl da koştururdu haber için.
Nedim’i de dostları ve arkadaşları iyi biri diye anlatıyor ve kefil olduklarını söylüyor.
Ama ben size Ahmet’ten söz etmek istiyorum…
Bir gün pikajda (daha bilgisayarlı sisteme geçilmemişti.) sayfaları yetiştirmeye çalışırken koşarak içeri girdi ve montajların makineye dairesine indiği kapağı görmedi, takıldı.
Tam böğrüne neredeyse ihmalden açıkta bırakılmış bir demir girecekti.
Çok acı çekiyordu ama hala haberi bize anlatmaya çalışıyordu.
Sonra yıllar sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde bir konferansta karşılaştık.
Aynı masaya düşmüştük yemekte, uzun uzun sohbet edip hasret gidermiştik.
Onu Radikal’deki iyi işleriyle hatırlıyorum, sonra gazetede sanıyorum fazla mesaiyle ilgili hakkını aramaya kalkınca onu işten attılar. Bir dönem sonra Alev Er onu Aktüel’de işe almak isteyince engellendi. Çünkü patronlar onu kara listeye almıştı.
Sonra Nokta dergisinde ortaya çıktı, Darbe Günlükleri’ni yayınladılar.
Sarıkız, Ayışığı gibi darbe planlarını kamuoyuna duyurduklarında kıyamet koptu. Dergi basıldı sonra da kapatıldı, Ahmet bir kez daha işsiz kaldı. Daha sonra Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmaya başladı. Ta ki tutuklanana kadar.
Hem de ne tutuklama, bugün Ergenekon davasına gönülden destek verenlerin dahi “Ne oluyor, bu mudur” diye sordukları bir gerekçeyle Silivri’de yatıyor şimdi.
Ahmet ki Ergenekon davasına desteğini Ertuğrul Mavioğlu’ya kitap yapıp ortaya koymuş birisi.
Şimdi Ergenekon örgütü suçlamasıyla içerde.
Savcı yasanın ona verdiği yetkiyle asıl gerekçeyi açıklamıyor.
Yani o da biz de bilmiyoruz ne olduğunu iyi mi…
Bugün Ahmet için belden aşağı vuranlara sözüm yok, onlar en iyi bildikleri işi yapıyorlar..
Ama o timsah gözyaşı dökenler yok mu. Patronları için onu kurban edip işsiz kaldığında gıklarını çıkarmayanlar…
Şimdi onun üstünden demokrasi insan hakları dersi veriyorlar ya deli oluyorum...
Ooof oofff…..
Sosyalistti Ahmet ve hep öyle kaldı…
Ne güzel…

Fatih Camisi'ndeki tören ve Erbakan....


Çocukluktan başlayıp gençlik yıllarımıza ve şimdi orta yaşı geçtiğimiz uzun bir döneme damgasını vurdu Necmettin Erbakan…
O dönemden Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş’i de sayarsak bir tek Süleyman Demirel kaldı geriye…
Parlak ve başarılı bir mühendisten siyasetçiye dönüşen acayip bir figürdü…
Türkiye’nin gündemine Siyasal İslam’ı yerleştiren ve yetiştirdiği kadroların bugün ülkeyi yönetmesine de bakarsak Erbakan’ın önemi anlaşılabilir…
İslami hareketin gerçek doğum yeri olan Fatih’te büyümüş biri olarak tüm gelişmelerin yaşayarak tanığı oldum…
Fatih Camisi’nin ikinci kapısının karşısına denk düşen Halıcılar Caddesi’nde otururken ilkokuldaydım… Ve tam o köşede Fevzipaşa Caddesi’nde açılan Huzur Giyim ilk tesettür mağazasıydı. Sonra Draman ve Çarşamba’da örgütlenen Milli Selamet Partisi’nin gençlik örgütü Akıncılar ağırlığını hissettirmeye başlamıştı.
Sol örgütler; Maocular, Sovyet yanlıları, üçüncü yolcular yani Enver Hocacılar diye bölünüp hem kendi aralarında hem de ülkücülerle çatışırken, İslamcılar yavaş yavaş geliyordu.
Bir bakıyordunuz daha dün top oynadığınız sohbet ettiğiniz birisi kirli sakal, şalvarla gezmeye başlamış.
Bir gün Pertevniyal Lisesi’nde okurken o çocuklardan biri tanımadığım birileriyle birden çevremi sarıp tehdit etmişti..
Sanırım hava atmak istemişti ama durum buydu işte…

İstanbul’dan ziyade muhafazakar Anadolu’da iyi örgütlenen Erbakan’nın MSP’si klasik sağ söylemin silahlarını ele geçirmiş üstüne bir de din gibi çok önemli bir faktörü eklemişti.
Konya, Erzurum gibi kentler bir yana Diyarbakır gibi her zaman solcu ve isyancı ruha sahip yerde bile inanılmaz bir tabana sahip olmuştu. Kürtler’deki dindar kesimi de bayağı etkilemişti..
Hayatımızı altüst eden faşist Milliyetçi Cephe hükümetlerinde iki kez Başbakan Yardımcılığı yapan Erbakan’ı asıl devlete taşıyanın sosyal demokratların olması da hazin bir durum…
1973’te Ecevit’le iktidarı paylaşan Erbakan yıllarca örgütlenmesini sürdürüp bürokraside de etkinlik sağladı..
Attığı hayali temeller, komik sözleri de unutulmaz tabi ki…
12 Eylül darbesi onu da devirdi ancak geri gelmesi uzun sürmedi…
Çünkü attığı tohum büyümüştü. Has adamlarından Özallı yıllar başladı..
Özal acımasız vahşi bir liberaldi pek onun izini sürmedi ama Müslüman kimliğini de öne çıkarmayı severdi…
Sonrası malum…
Hırslı biriydi, ağır hasta halde partiyi geri aldı ve ölene kadar da lider kaldı
Bugün arkasından ölümü üstüne yazılıp çiziyor.
Cenazesine olan katılım ve görüntüler çok şey anlatıyor.
Onunla ilgili dizi yazıyı yayına hazırlarken, televizyonda, fotoğraflarda izlediğim Fatih Camisi bana işte bunları düşündürdü…


21 Şubat 2011 Pazartesi

Ve nihayet Bal: Yusuf, O'na döndü...


"Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı.
Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı.
Dönüş yalnız O'nadır"
Teğabun (Aldanma) Suresi (3. ayet)

Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi'nin son filmi Bal, Berlin'den Altın Ayı ödülüyle dönünce birdenbire ilgi çekti. Beşiktaş, Levent, Mecidiyeköy gibi önemli bir bölgede tek sinemada gösterilmesi ne kadar hazin. Ancak dördüncü haftasına kadar vizyonda kalması da gerçekten şaşırtıcı. Gerçi her seansta 10 kişiden fazlası yoktu ama olsun.
Bir önceki yazıda üçlemenin iki filmi Yumurta ve Süt'ü ele alırken Bal'ı da izlersem klasik bir roman okumuş gibi olacağım demiştim. Gerçekten öyle oldu. Bal, görüntüleri, seslendirmesi ve senaryosuyla diğer iki filmin tamamlayıcısı ve ikisini de aşan bir film olmuş. İlk iki filmi izleyenler Bal da birçok sorunun yanıtını buldu. Ve Bal'dan ötekilere gönderme yapan ince mesajları anladı.
Bal kendi başına da tek film olarak müthiş ve etkileyici bir görsel şölen..
Ve bu üçlemeyi baştan sona ya da sondan başa doğru da izlemek değişik tatlar bırakacaktır...
Türkiye'de ve Avrupa'da çıkan eleştirilerin birçoğunu okudum.
Benim bakış açım ise Yönetmen Kaplanoğlu'nun da çok istediği gibi manevi mesajları ele almak olacak...
Dini kitaplarda ve halkların dilinde Yusuf'un hikayesi çok önemli bir yer tutar.
Urfa yöresinde bu öykü dini kaside olarak yer alır ve Sıra Geceleri'nin vazgeçilmezleri arasındadır.
Türküsü de ünlü sanatçılar tarafından söylenmektedir.
"Ben bir Yakup idim kendi halimde
Mevla'mın kelamı vardır dilimde
Yusuf'u kaybettim Kenan elinde..."
(Ahmet Uzungöl-Urfa türküsü)
Filmdeki Yusuf da tıpkı Yusuf Peygamber gibi rüyalar görmektedir. Babası Yakup'a söz eder onlardan o da yüksek sesle ve her yerde söylememesini tembih edip kulağına fısıldamasını ister. Kuran'daki Yusuf Suresi'nde bu durum şöyle anlatılır:
4. Bir zamanlar Yusuf, babasına (Ya'kub'a) demişti ki: Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.
5. (Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.
6. İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya'kub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
Bal'daki küçük Yusuf'un kaderi kutsal kitaptaki gibi önce binbir çile ve zahmetten sonra Mısır'a sultanlık olmuyor ancak manevi hazzı hissetmemek mümkün değil...
Yusuf; gerek 40'lı yaşlarındaki Yumurta'da gerek 20'li yaşlarındaki Süt'te ve 7 yaşlarındaki Bal'da hep bir arayış içinde...
Bu arayış baba figürüyle özdeş.
Seçilen mekanlar ve doğa görüntüleri ise tüyler ürpertici.
Filmde sessizliğin sesini dinliyorsunuz...
Bu da filmin ruhani havasını çok iyi yansıtıyor.
Ve tabii ki Yusuf'u oynayan minik Bora Atlas'ın olağanüstü halleri.
Kaplanoğlu'nun seçimi tam isabet...
Ve finalde Yusuf'un en büyük acıyla doğaya dönüşü..
Birçok ayette olduğu gibi Necm Suresi 42. ayet finali çok iyi anlatıyor:
"Şüphesiz en son varış Rabbinedir."

Not: Üstünden uzun bir süre geçti biliyorum, el atıp bir kenara koyduğum yazılardan biri... Ama silmeye de kıyamadım...

Soyadı gibiydi Gülgeç, güldü ve geçti gitti

Böyle gülen adam görmemiştim, sürekli espri yapar ve ortalığı çınlatan bir sesle gülerdi.  Cumhuriyet gazetesinde geçen o unutulmaz günlerde giriş katındaki karikatürcüler ekibi herkesin uğrak yeriydi. Çünkü sohbet, gırgır ve neşe hiç eksik olmazdı. Hele gazete içi dedikoduların onların dilinde ne hale geldiğini hepimiz merak ederdik. İsmail Gülgeç, Kamil Masaracı, Kemal Gökhan Gürses, Semih Poroy ve diğerleri...
Çalışırdık, üretirdik ve gülerdik hem de ağız dolusu...
Türkiye'nin zor günleriydi ancak biz Cumhuriyet gazetesinde daha vazonun kırılmadığı günlerde Hasan Cemal'in liderliğinde sadece ve sadece gazetecilik yapardık Başka türlüsünü bilmezdik çünkü...
İşte o günlerin müthiş ekibindeki adamlardan biriydi İsmail Gülgeç. İki ayağındaki eksikliğine rağmen koltuk değnekleriyle nasıl hızlı giderdi inanamazdınız. Özel yapılan direksiyondan idare edilen arabasını da bir kullanırdı ki...
Bir gün beni Cağaloğlu'ndan Sirkeci'ye bıraktı, abartmıyorum nefesim kesildi. Bir daha tövbe etmiştim...
Yazı İşleri Müdürümüz Okay abi (Gönensin) ile nasıl kapışırlardı. Geçenlerde yazdı zaten, odasına dalar çığlık kıyamet Okay abi kaçar o kovalardı...
Çizgileri ve zeka dolu esprileriyle süslenen karikatürleri hala müthiştir...
Hele kazaları ve sürücüleri eleştirdiği bir tanesi var ki hala aklımda...
İlk karedeki şöfor kare kare değişerek en sonunda at üstündeki akıncılara dönüyordu.
Sevgili kardeşim gazeteci Vedat Danacı'nın da dayısıydı...
Şöyle bir geçmişe baktım da son iki yılda ne çok insanı uğurladık yolu Cumhuriyet'ten geçmiş..
İlhan Selçuk, Turhan Selçuk, Sander abi, Mehmet Sucu, Abdül abi, Deniz Som... Ve en son İsmail abi...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Türk Telekom Arena'da ilk akşam


Göçmen kuşlar misali gibi göç ediyor Ali Sami Yen ahalisi… Bir zamanlar Mecidiyeköy’e giderdik şimdi paralel yönde kuzeyi gösteriyor levhalar… Metro istasyonundaki yönümüz de ters istikamette artık. Sanayi durağı yeni noktamız. Zaten çok da aranmıyoruz, sarı kırımızı bir renk denizinin peşine takılmak yeterli… Tren geliyor tıklım tıklım; itiş kakış biniyoruz. Normal yolcuların şaşkınlıktan gözleri büyümüş. Vagon da zıplayıp şarkılar söyleniyor. “Yeni Malatyaspor ve mekan oynatıyor abi” en gözde sloganlar. “Vagonu sallamayın”anonsunu da kim duyar kim takar ki… Sanayi’den sonra aktarma için yürüyüş başlıyor. Yeni treni bekliyoruz ve görünür görünmez kıyamet kopuyor: “Alemin kralı geliyor.”

Kısa bir yolculuktan sonra Arena heyecanı başlıyor. Anons ve yönlendirmelerle yürüyoruz. Haeni Orhan Veli’nin şiiri gibi: “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” Ve karşınızda tüm görkemiyle stadyum. Yeni yuvamız.
Ali Sami Yen’de üç beş kapıdaki itiş kakışa yıllardır alışıktık, ama burada durum farklı.
Yüzlerce turnike var ancak elinizdeki bilet hangi kapıya aitse barkod onu okuduğu için oradan girmek zorundasınız. Biletimle beş kez bir aşağıya bir yukarıya yollanıyorum yok, nafile. Neyse çok sürmüyor. Biri halime acıyıp bakıyor ve buyurun burası diyor. Daha yetişmemiş belli ki. Tam Nasrettin Hoca türbesi gibi. Gibi fazla aynen öyle: Kapısı var etrafı açık. Sürgülü bir kapıdan içeri girip koca alanda tam köşede üç adet turnikenin önünde duruyorum. Biri bileti alıyor, öbürü turnikeyi boşa çeviriyor, ben yandaki geniş alandan içeri giriyorum.
VIP salonu şık erkekler ve kadınlarla dolu… İşadamı Cem Hakko, takımın basketbol hocası Oktay Mahmudi, efsane futbolcu Popescu, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ilk göze çarpanlar… Tuvaletlerde sıra yok, yemekler ve içcecekler gayet temiz ve güzel. Serviste fena sayılmaz. Uyarılara rağmen herkes püfür püfür sigara içiyor.

Boşken Başkan Polat eşliğinde gezdiğimiz Arena’ya adım attığımız an görüntü tüyler ürpertici. Işıklar, sesler, ambians gerçekten nefes kesiyor. Kenan Doğulu konseri, söylenin aksine başarısız bir gösteri. Başbakan’a gösterilen tepki ve TOKİ Başkanı’nın o kızgınlıkla kulübü aşağılamasıyla yaşananlar ise geceyi zehir ediyor. Başbakan ve Başkan Polat stadı terk ediyor.
Ali Sami Yen’deki alışkanlıklar burada da sürüyor. Başkan, futbolcu herkes yuhalanıyor Stat muhteşem ama seyirci eski… Yani Batı Cephesi’nde yeni bir şey yok.
Eski hoca Rijkaard’a jest olsun diye açılışa çağrılan Ajax’la yapılan tatsız tuzsuz maç bitmeden yola düşüyoruz.
Önce metroyu deniyoruz. Ancak güvenlik endişesiyle gruplar halinde alındığı için kalabalığı yarıp inşaat halindeki yollardan kendimizi Maslak- Zincirlikuyu yoluna atıyoruz.
Artık kim kalmış ve izliyorsa stadyumda şenlik sürüyordu. Havai fişekler geceyi aydınlatıyor. Dönüp bakıyorum ve o an aklımdan Ali Sami Bey, Metin Oktay, Baba Gündüz geçiyor. Galatasaray tarihinin ve taraflı tarafsız her sporseverin saydığı o güzel insanlar…
Biz Ali Sami Yen’den buraya göçerken acaba o insanların karakterini, alçak gönüllüğünü, rakibe karşı olan saygısını, ahlakını da getirecek miyiz.

Not: İş yoğunluğundan 21 Aralık 2010'da Adnan Polat'ın daveti üzerine gezdiğimiz Arena'dan izlenim ve fotoğrafları, Ali Sami Yen'e vedayı ve 15 Ocak'taki protesto ve gelişen olayları da yazacağım.. Bir de benden dinleyin..

11 Ocak 2011 Salı

Yorumsuz



Ne zaman dara düşsem nefes alamaz hale gelsem liman gibi onlara sığınırım. Statükoya, her türlü güce karşı tek başlarına direniyorlar. İyi de ediyorlar. Ortakokuldayken cuma günlerini zor ederdik. O muhteşem Gırgır dergisi elden ele gezerdi. Satışı bir zamanlar dünyanın en çok satan üçüncü büyük mizah dergisine ulaşmıştı. Kimler yoktu ki... Ekibin kaptanı Oğuz Aral başta olmak üzere kardeşi Tekin Aral, Nuri Kurtcebe, Altan Erbulak ve niceleri... Avanak Avni, Zalim Şevki, Gaddar Davut, Tarzan karakterleri unutulur mu? Bugünlerde tek başlarına muhalefet yapan Leman, Penguen, Uykusuz kadroları Oğuz Aral ekolünden geliyor.
İşte yılın son günü Penguen'in kapağı...Ne çok şey anlatıyor...
Bir de duyuru: Leman dergisi 1000'nci sayı için çok özel hazırlandı. 10 yılı devirip efsane Gırgır'ı bile geçtiler...
Koleksiyon yapılacak, saklanacak bir sayı olacak benden söylemesi...

23 Aralık 2010 Perşembe

Fotoğraf Peşinde Bir Ömür: Erdoğan Köseoğlu


Haliç... 1979

Türkiye siyasetinin en karmaşık dönemleri ve ülkenin büyük bir dönüşüm geçirdiği 1970'lerden 2000'li yılların başına kadar olan süreci objektif arkasından takip ederek, tarihe fotoğraf olarak notlar düşen Erdoğan Köseoğlu'nun çektiği karelerden bazıları bir kitapta toplandı. 1972'de babasının da fotomuhabiri olarak çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi'nde göreve başlayan Erdoğan Köseoğlu, fotomuhabirlik geleneğinin en önemli ustalarından...


Mesleğindeki mükemmelliyetçiliğiyle tanınan Köseoğlu, son yıllarını hastalıkla mücadele ederek geçiriyor.
"Fotoğraf Peşinde Bir Ömür" kitabı da bir süredir bitkisel hayatta olan Erdoğan Köseoğlu'na Cumhuriyet Gazetesi'nde birlikte çalıştığı arkadaşlarından bir saygı duruşu niteliğinde.
Köseoğlu'nun objektifiyle tanıklık ettiği toplumsal, siyasal olaylardan seçilen fotoğraflardan oluşan albümle Cumhuriyet çalışanları hem "Erdoğan abi"lerine bir teşekkür sundu, hem de 1970'ten günümüze Türkiye'nin tarihinin küçük bir fotoğraf arşivini biraraya getirdi. Köseoğlu'yla bir dönem Cumhuriyet Gazetesi'nde birlikte çalışan ancak şimdiyse çeşitli yayın organlarında farklı kademelerde görev yapan Mehmet Yaşin'den Ali Acar'a, Reha Öz'den Muharrem Aydın'a, Ender Erkek'ten Şükran Soner'e kadar pekçok isim de Köseoğlu'nu anlatan yazılarıyla albüme renk kattı."

Onun için çıkarılan kitabın sunuşunda böyle yazıyor... Fotoğraf albümüne ağır ağır düşüne düşüne bakarken her bir karede nelere neler gizli bir bilseniz... Ne hayatlar; acılar, sevinçler. Kürt sığınmacının yüzündeki o hüzün ve memesine yapıyan bebeği. Ya da okula başlayan çocuğun ağlamasına eklenen annesinin utangaç gülüşü....
Birinci Körfez Savaşı'nda Saddam Hüseyin'in saldırdığı Kürtler kuzeye doğru kaçtı. Kürtler Türkiye sınırında çok acılar çekmişti.. Yıl 1991...

Toplumsal olaylardan 12 Eylül darbesinden sonra kurulan sıkıyönetim mahkemelerine... Siyasetçilerden işçilere, gecekondulardan lüks semtlere uzanan gezinti. O tanıklıklar ki Türkiye'nin de tarihi aslında. Bir gazetecinin, bir fotoğarf emekçisinin gözünden...

 1980 1 Mayıs mitingi... 1977'deki kanlı 1 Mayıs'tan sonra izin verilmediği  için korsan gösteriler düzenleniyor. Daha sonra malum 12 Eylül darbesi olacak... İşçi sınıfı başta olmak üzere halkın üzerine karanlık ve acı bir dönem çökecek...

Canım siyah beyaz fotoğraflar...
O ölümsüz kareleri çeken Erdoğan abi'yi bir yazıya ya da bir fotoğrafa sığdırmak mümkün mü... Ya insanlığı sevecenliği her daim gülümseyen yüzü.Cumhuriyet gazetesinde yıllarca birlikte çalıştığımız Erdoğan abinin bir kez olsun sesini yükselttiğini görmedim.
Tez iyileş Erdoğan abi...

Geçtiğimiz TÜYAP Kitap Fuarı'nda Köseoğlu’nun “Fotoğraf Peşinde Bir Ömür” sergisi de açıldı. Sergiyi gezenler Erdoğan Köseoğlu’nun objektifinden Türkiye tarihinin 1970’lerden 2000’lere 30 yıllık sürecine de tanıklık etti. Bir süredir bitkisel hayatta olan Köseoğlu’nun Cumhuriyet gazetesindeki arkadaşları tarafından hazırlanan “Fotoğraf Peşinde Bir Ömür” adlı albümden seçkinin yanı sıra genellikle İstanbul’un farklı yüzlerinin göründüğü fotoğraflar da yer alıyor.
Not: Blogtaki fotoğrafların büyük ve orjinal halini görmek için üstünü tıklayın