Sayfalar

16 Kasım 2012 Cuma

Okumayı sevmek ve çizgi romanlar...


Birdenbire karşıma çıktı... Nasıl da mutlu oldum, uzandım ve elime aldım.
Sonra yapraklarını çevirdim...
İşim bitince sahibinden izin isteyip en baştan ağır ağır bir köşede okumaya başladım...
Pırıl pırıl bir kağıt ve de renkli...
Zaman değişti, mekan değişti...
Çok eskiye gittim ilkokul ikinci sınıf yıllarıma...
Onunla ne çok maceralar yaşamıştım.
Bazen gerçekle hayal birbirine karışmış ben oradaki kahraman olmuşum. Bazen "hadi canım bu kadarı da olmaz" yahu demişim.
Ya da bir sözü anlamamış büyüklerime sormuşum...
Haftalıklarımı biriktirip çıkacağı günü sabırsızlıkla beklemiş, yeni maceraları daha dükkanın kapısında hızla elden geçirmişim.
Asıl finali evde yapmak üzere "bir bakayım" diyenleri görmezlikten gelmişim.
Tabi onlar sarı saman kağıda basılmıştı ve siyah beyazdı...
Sonra birikmiş, değiş tokuş yapmaya başlamışım.
İlk ticaretimi yapıp para bile kazandığım olmuş...
Yıllar geçip de geriye baktığım da okumayı sevmeyi onlarla öğrendiğimi artık kesin olarak biliyorum..
Çizgi romanlardan bahsediyorum.
Beni çok eskilere götüren çizgi Kaptan Swing'ti...
Bildiniz değil mi, hani Amerika'nın kurtuluşu için İngilizlerle mücadele eden Ontario Kurtları'nın şefi. Yanında kadim dostları Doktor Sallaso ve Kızılderili Gamlı Baykuş...
Ya diğerleri; Zagor ve Çiko...
Teksas, Tommiks, Tom Braks, Mandreke, Mister No, Kızılmaske, Zembla, Judas, Kinova, Atlantis, Teks, Pekos Bill.
Ardından Red Kit, Tenten... Sonra bizimkiler sökün etti: Tarkan, Karaoğlan, Yüzbaşı Volkan...
Kitapları ve okumayı işte böyle sevdik, onlarla büyüdük.
Sonra yetişkin çağlarımızda klasikler sökün etti.
NTV Yayınları başta olmak üzere birçok yayınevi ünlü romanların çizgilerini nefis bir baskıyla hayatımıza soktu. Dostoyevski'nin Suç ve Cezası, Agahta Christie'nin polisiyeleri ve daha neler neler...
Bugün bilgisayarın, akıllı telefonların tutkunu çocuklar, gençler okumayı çok sevmiyorlar.
Hayır kesinlikle suçlamıyorum, biz de bu dönemde yaşasak farklı olmazdık herhalde ama yine de anne babalara naçizane bir şey söylemek isterim:
Çocuklarınıza daha küçükken çizgi roman okuyun, resimlerini gösterin.
Sonra okumayı öğrendikten sonra teşvik etmeye devam edin.
İlk teması sağlarsanız emin olun gerisi gelir...
Denemeye değer bence...

25 Ekim 2012 Perşembe

"Kurbanınızı keseyim mi?"


Bugün bayram...
Bayram namazı, kurban kesimi, eş dost ziyaretleri olacak...
Her gününüz böyle olsun diyerek, eski bayramları bir analım istedik.
Kılavuzumuz Ramazan'da olduğu gibi yine Sermet Muhtar Alus olacak.
Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşayan bir gazeteci Alus. Gelenekler, görenekler, kültür ve yaşayışa ait öyle güzel şeyler yazmış ki tadına doyulmaz. Lafı uzatmadan bayramınızı kutlayıp kurban kesimiyle sizi başbaşa bırakıyorum...
"Bu iş hemen kahya efendiye, baş ağaya, emekdar taya veya süt nine ayallerine muhavvel. Abdest alıp kurbanı kesileceklerinden her birini, en büyüğünden başlayarak vekaletini alırlar, haremdekiler için mabeyin kapısının önüne gelip aralıktan sorarlardı:
"Tarafınızdan vekiliniz olup kurbanınızı keseyim mi?"
"Kesiniz!.."
Cevabı verildi mi tamam.. Şu da var ki işe sabah başlanacağından alaca karanlıkta ifade almak lazım. Sinirli ve gece uykusu tedirgini hanımefendilerin, öğlenlere kadar uyuyan kerime ve mahdumların vekaletleri bir gece evvelden aradan çıkarılırdı.
İlk vazifesini savan vekil efendi ceketini atıp kolları sıvar, beline yollu peştimalı dolar, çukurun başına gelir. Bir kenarda bilenmiş bıçaklar, satırlar. Bir kenarda öd ağacı yanan buhurda; yanında değirmi değirmi, bir sere eninde verev katlanmış salaşpurlar; gül suyu şişesi; kase dolusu tuz.
Koçun yüzüne gözüne gül suyu serpildikten, ağzına tuzu sunulduktan, gözleri de salaşpurla sarıldıktan sonra (kanlı bezleri kullanıp hayvancağıza kan kokusu duyurmak kat'iyyen mekruh) tepinerek kolay can versin diye bir ayağı bırakılıp üçü bağlandı mı, tekbirle sahibinin namına kurban edildi gitti.
Bir bacağından üfleye üfleye şişirilip yüzüldükten ve ağaç dalına, duvardaki çengele asılıp ortadan ikiye bölündükten sonra sağ tarafı fukaraya, tekkelere, medreselere, imaretlere, komşulara; sol tarafı da çamaşır leğenleriyle eve... Postekilerin en tok ve tüylüleri kaşla göz arasında kahyanın, ağaefendinin, ahçıbaşının, geride kalanlar da Hicaz hattına toplayıcı Belediye kavaslarının.
Artık her konakta, her evde gelsin lop etlerden kavurma, inciklerden tatlı yahni, ciğerlerden külbastı ve tava, işkembelerden çorba, bumbarlardan dolma, paçalardan donma.
Kaç erkek aşçı bulunursa bulunsun, faaliyet harem bölügğü mutfağında. Bu işler hep ekdi büktü, çırak çıkmış kalfa, eski bacılarda.
Kurban etini pek taze et olduğu için midesi ve barsakları zayıflara imtila karın ağrısı yapışını, avuç avuç karbonatlara, papatya menkularına, zamk-ı arabi sularına yanaşışlarını da unutmayalım.
Büyük konaklardan aldıklarının kavurmasını, kıymasını yapıp toprak kavanozlarda senesine kadar idare eden yoksullar sayısızdı."
(Eski günlerde, Akşam, 23 Kanun-ı Sani (Ocak) 1940)

24 Ekim 2012 Çarşamba

"Anadoluyum ben anlıyor musun"*

Anadolu, dünyada en fazla kültürel çeşitliliği bulunduran bir coğrafya ve bu haliyle de başdöndürüyor. Neler neler yok ki içinde; yemek ve mutfak, halk oyunları ve müzik, el sanatları, destanlar, sohbetler, yaşam tarzı, mimari... Saymakla bitmez...
Yaklaşık 2.5 yıl önce, bir albüm dinlemiştim ve ardından da filmi gelmişti. Film derken bir belgesel... Anadolu'nun Kayıp Sesleri... Müzisyen Nezih Ünen 10 yıl önce, bir ekiple kendini Anadolu'ya vuruyor. Amacı modernize edeceği türküler derlemekti, kamera ve mikrofonlara aldığı kayıtlardan da bir film yapacaktı.
Ancak İstanbul'a dönüp kayıtları izleyince Anadolu'nun hala binlerce yıldır suskun kalan kültürleri, müziği, oyunlarına tanık olmanın şaşkınlığını yaşıyor.
Projeyi değiştiren Ünen, 2005'te yeniden yollara düşüyor. Senaryoyu bizzat Anadolu'nun yazdığı bir film için, çünkü onun da dediği gibi projeyi şekillendirmeye çalışırken, projenin kendini şekillendirdiğini görüyor.
Gittiği yerlerde provasız olarak herkes kendi dilinde, şivesinde türkülerini söylüyor. Örneğin Gazel, Barak Havası ve Stran gibi şarkı türleri dünya tarafından hemen hiç bilinmiyor. Nezih Ünen de onlara eşlik eden düzenlemeler yapıyor.
Ortaya gerçekten önemli bir iş çıktı. Geleceğe kalacak harika bir albüm ve belgesel bir film...
Her ne kadar beklenen ilgiyi görmese de bu toprakların sevdalıları onun değerini biliyor...
Bursa'da kılıç kalkandan Karadenizli dört teyzenin türküsüne, Burdur'un yörüklerinden Mardin'de rebap eşliğinde Kürtçe bir sevda türküsüne ki bu kadar olur...
Ya da Karslı aşıkların atışmasından Alevi dedelerin ağıdına, Tokatlı teyzenin güzelim yöre kıyafetleriyle söylediği; küçük yaşımdan beri, alnım kara yazılı" deyişi...
Bitmez ki, o halde sözü getirmek istediğim yere gideyim.
Bir gazetede okuduğum haber, "Bu Toprağın Renkleri, Bursa Köylerinde Yaşam Kültürü" kitabından söz ediyor... Haberi okuyunca işte bunlar aklıma geldi...
Kitap, Bursa'nın 71 köyünü mercek altına alıyor. Bir imparatorluğa başkentlik yapmış ve medeniyetlerin geçiş noktasındaki bir kent için çok değerli bir çalışma yapılmış.
Ayrıca dönemler değiştikçe toplumdaki farklılıklar da sosyoljik olarak ele alınmış.
Son söz Anadolu'dan Kayıp Şarkıları'ndaki Ahmet Yurt'un türküsü olsun:
"Bahçe bizde gül bizdedir
Biz de Mevlanın kuluyuz
72 millet dil bizdedir."
--------------------------------
* Ahmed Arif (Hasretinden Prangalar Eskittim)

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir trajedinin 100. yıldönümü



"Akın akın göçmen yığınları geliyor, kenti baştan başa dolduruyordu. Camiler, mescitler, tekkeler... yavaş yavaş doluyor; nerede bir koğuk, nerede bir delik varsa, oraya kucaktaki çocuklarıyla, hasta yaşlılarıyla, annelerinin bacaklarını kavrayarak sızıldanan bebeleriyle, bütün o savaşların ateşlerinden kaçarak sığınacak bir yer arayan Türk-Müslüman muhacirler dolduruyorlardı. (...) Biz bunları hep görürdük. Ah! Çocukluğumun bu acı günleri."
Ünlü romancı Halit Ziya Uşaklıgil'in, Kırk Yıl romanında dile gelen o günler Balkan Savaşı'nı anlatıyor. Üstünden 100 yıl geçmiş.
1912 yılında savaş çıktığında Osmanlı bir Balkan devletiydi. Ancak Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlılar birleşip birçok cephede yüklenince 22 Ekim'deki ilk kurşundan neredeyse 10 gün sonra savaşın kaderi de belli oldu. Trakya elden gitmişti. Bulgarlar Istranca Dağları'na dayanmıştı. Sırplar, Üsküp civarında yükleniyordu. Yunanlılar da Selanik'i almıştı.
Başkent İstanbul bile tehdit altındaydı; Bulgar güçleri, Trakya'yı boydan boya geçmiş Edirne, Tekirdağ düşmüştü. Sonra Çorlu'yu da alıp İstanbul'a doğru yürüyüşe geçmişlerdi.
Batılı devletlerin de devreye girmesiyle masaya oturuldu. Bağımsızlığını ilan eden ülkelerle yapılan anlaşmaların en sonu 1914'te yapıldığında 550 yıldır hüküm sürülen toprakların hepsi gitmişti.
Tek teselli Trakya'nın bir bölümü ve Edirne kurtarılmıştı. O da coğrafi ganimet üzerinde anlaşamayan Balkan Devletleri'nin aralarında savaşa tutuşması sayesinde olmuştu. Bunu fırsat bilen Osmanlı da 1913 Temmuz'unda Edirne'yi geri almıştı. Ama Ege adaları dahil Rumeli artık bir 'tarih' oldu.
Buraya kadar savaşın istatistikleri var ancak bu arada en büyük acıyı ise çoluk çocuk halklar çekti. Trakya, Makedonya, Teselya, Arnavutluk, Kosova başta olmak üzere elden çıkan yerlerden Anadolu'ya 600 bin göçmen geldi.
Ardından da Bulgaristan ve mübadeleyle Yunanistan'dan her şeyini bırakarak göç yoluna çıkan Müslüman ahali. Kurtarabildikleriyle perişan halde ve çeşitli zulümlere uğrayıp nasılsa sağ kalabilmişlerdi. Sivil katilamlar bugün daha yeni yeni gün ışığını çıkıyor ve konuşuluyor.
13 ay süren bu korkunç savaşta yalnız onbinlerce asker ölmedi, milyonlarca Müslüman da büyük acılar vererek göç etmek zorunda kaldı. Daha ayrıntılı bir okuma ve bilgi isterseniz bu trajediye Ekim sayısında geniş bir şekilde yer veren NTV Tarih'i öneririm.
Yalnızca fotoğraflara bakmak bile çok şey anlatıyor...

26 Eylül 2012 Çarşamba

Kalpten kalbe bir yol vardır


Çoktandır bekliyorduk, elimiz yüreğimizdeydi. Hastalığı iki yıldır çok ilerlemişti, sonunda o an geldi ve Neşet Baba'da sonsuzluğa göçtü gitti. Ardından yazılanlara ve konuşulanlara bakınca ne çok seveni varmış diye avundum. İçten, samimi ve yüreğe dokunan yazılardı ki liste Cengiz Çandar'dan Sırrı Süreyya'ya, Can Dündar'dan Ahmet Hakan'a kadar uzanıyordu...
Böyle durumlarda insan kendisiyle hesaplaşıyor, ben de Neşet Ertaş'ı ilk ne zaman dinledim ve sevdim diye düşündüm. Barış Manço'nun yorumuyla Gönül Dağı'nı anımsıyorum acaba öyle mi başladı yoksa zaten hep yanımızdaydı da farkında mı değildik.
Galiba her ikisi de...
Hani Gönül Dağı'ndaki dizeler gibi...
"Kalpten kalbe bir yol vardır bilinmez."
Onun sazından sözünden taşanlar gizli bir yol bulmuş içimize işlemişti...
Ne yana dönsek onunla karşılaşıyorduk. Neşet Ertaş çok meşhur değildi ama türkülerini okumayan kalmamıştı ki... Zeki Müren'den başlayıp Barış Mançolara kadar sayın sayabildiğiniz kadar...
Yalnız kendi bestelerini değil ünlü anonim türküleri de söylerdi.
Ama o kadar kendine özgüydü ki, çalışı da öyle..
Mührü Gözlüm ya da Dane Dane Benleri Var'ı bir kez daha dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız...
Çektiği onca çileli ve garip hayatın ardından küsüp Almanya'ya yerleşmişti.
Onca yıl sonra Kalan Müzik'in sahibi Hasan Saltık onu bulup ikna etti ve yurduna döndü...
Bütün külliyatını elden geçirip düzenli bir şekilde bizlere armağan eden Hasan Saltık ona da bize de büyük bir iyilik yaptı.
2000 yılında Açık Hava Tiyatrosu'nun dolduran binlerce kişiye görünce nasıl memnun ve mutluydu bir bilseniz...
"Ayağınızın türabı, gönlünüzün hizmetçisiyim" deyip durdu.
Sonra saatlerce çalıp söyledi, binlerce kişilik bir koroyla...
Unutulmamıştı, altın yere düşse de değerinden kaybeder mi hiç...
Kaç gündür türkülerini dinliyorum, Çiçek Dağı, Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Yalan Dünya, Köprüden Geçti Gelin ve illa ki Gönül Dağı...
Neşet Baba, dünya yolculuğunu bitirdi o artık başka bir alemde...
Orada Ali Ekber Çiçek, Mahsuni, Nesimi, Pir Sultan Abdallarla buluştu.
Ne diyordu bir türküsünde:
"Sen benden geçtin ama
Ben senden geçemiyom."
Ya işte böyle Neşet Baba, sen bizden geçtin ama biz senden nasıl geçelim...

25 Eylül 2012 Salı

Fotoğrafın peşinde bir hayat...


Biliyorum çok söz ettim bu köşede ama haberi okuyunca yine Ahmet Hamdi Tanpınar geçmişten çıkıp geliverdi. Hani "Beş Şehir" kitabında anlattığı Bursa'da Zaman bu habere ne kadar da çok uyuyor. Sayfanın manşetini süsleyen Uluslararası Fotoğraf Festivali ya da özgün adıyla Bursa Fotofest bir kentin sanata ve kültüre verdiği değerin önemini gösteriyor.
Ne güzel, festival, Uludağ Üniversitesi'nin bünyesinden çıkıp halkın, yerel yönetimin ve sivil toplumun sahiplenmesiyle hak ettiği yere geliyor.
Fotoğraf denince dünyada akla gelen üç isimden biri Ara Güler başta olmak üzere birçok ünlü konuk, atölye çalışmaları, imza günleri, sergiler... Bunları okumak bile fotoğraf ve sinema tutkunu olarak beni ziyadesiyle mutlu etti.
Haberi yazıp fotoğraflarını çekene dikkat ettiniz mi?
Emin Özmen. O da bir karenin peşine düşen hayatlardan biri...
O bir Anadolu çocuğu, ailesinin kısıtlı imkanlarıyla önce Fizik Mühendisliği okuyor ancak yarı yolda durup hayallerinin peşine düşüyor.
Fotoğrafçılık okumaya karar veriyor ve İstanbul'a geliyor. Staj yapmak için Sabah gazetesinin kapısından içeri girdiğinde tanıdım Emin'i...
Hayat onun için kolay değildi, bir yandan işini yapıyor bir yandan da okuluna devam ediyordu. Maddi zorluklar da onu zorluyordu...
Sonra bir gün Avusturya'dan güzel bir haber geldi. Değişim programıyla burslu bir yıl fotoğrafçılık eğitimi gördü..
Döndü geldi, kaldığı yerden devam ediyor. Somali'ye gitti. İç savaşın ve kuraklığın pençesindeki bir halkın dramına tanıklık etti.
Bir annenin açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocuğuna bakışını, hastane demeye bin şahit isteyen yerlerde şifa bekleyenleri çekti...
O yıl Türkiye'de ilan edilen seferberlikle Somali'ye yardım yağdı. Başbakan bir heyetle orayı ziyaret etti.
O acıların paylaşılmasında Emin'in payı hiç kuşkusuz çok büyüktü...

Emin'in çektiği fotoğraflar Taksim Metrosu'nda sergilendi...

Japonya deprem ve tsunamiyle yerle bir olduğunda ilk gidenler arasındaydı...
Depreme alışık da olsa bir halkın çaresizliğini gözler önüne serdi.
Mavi Marmara'yla Filistin'e yardım götüren gemi saldırıya uğradığında oradaydı...
En son yanı başımızdaki iç savaşı izledi. Suriye'nin en önemli kentlerinden Halep'te Esad'ın askerleri muhaliflerle çatışırken olayların tam ortasında kaldı.
Çektiği kareler ve yazılarıyla dünya basının bile ilgisini çekti.
Amerika Birleşik Devletleri'nin önemli yayın organları ve dünya ajansları Emin'in çektiği fotoğrafları kullandı...
Emin'in yanısıra gazetemizin genç fotoğrafçıları Deniz, Şuheda, Murat, deneyimli abileri İlhami, Erhan ve tabii ki şefleri Kutup Dalgakıran'la birlikte haberlere can veriyor, anlamlandırıyor...
Bir kareyle hayatları, olayları sığdırıp önünüze getiriyorlar...
Haberi okurken fotoğrafın yanındaki imzaya dikkat edin...
Onlar gazetemizin ve tabii ki diğer gazetelerin de gerçek emekçileri..
İyi ki varlar...

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Olimpiyat'ın ekipler amiri


10 bin metrenin bitiş çizgisine vardığında Londra Olimpiyat Stadı'nda kıyamet kopuyordu. 27.30.43'lük derecesiyle altın madalyayı kazanan Britanya'dan Mo Farah'ın sevinci ise görülmeye değerdi. Çelimsiz, sıska ve ufak tefek bu siyah adam ağladı, zıpladı, yerlere yattı. Sonra da hemen ardından ikinci gelen Amerikalı beyaz adamın kucağına zıplayıverdi. İri Amerikalı da onu gülerek kucaklayıp bir süre taşıdı.
Sonra küçük bir kız ona doğru koşmaya başladı. Mo ona sarıldı, ekrandaki bir başka dev adam ise "Farah'ın üvey kızı" dedi ve kanal bir anda reklama gitti.
Hemen TRT'yi açtım. Spiker, "Kızın kim olduğunu araştırıyorum size bilgi vereceğim" diyordu. Sonra hemen o kanala döndüm. Orada Mo'nun inanılmaz hayat hikayesi başlamıştı...
Kanal Eurosport, anlatan da sporcular kadar övgüye layık müthiş bir insan Caner Eler'di...
Caner'i Türkiye, özellikle bisiklet tutkunları çok iyi biliyordu. Ancak bizlere olimpiyatı sevdiren o inanılmaz üçlüden Hıncal Uluç yazınca hayat hikayesi de ortaya çıktı. (Diğer iki isim de rahmetli olmuş Kenan Onuk ve Cüneyt Koryürek'ti.)
2009'daki Fransa Bisiklet Turu'nu izleyen Hıncal abi o günlerde Caner'den söz ediyor:
"Bu nasıl bir bilgi birikimi, bu nasıl bir dersini en iyi çalışma, bu nasıl bir seyirciye saygıdır?..
Tur bir kentten geçiyor.. Şaraplarıyla ünlü.. Caner o şarabın özelliklerini anlatıyor bize.. Niye farklı, niye ünlü..
Ertesi gün bir köy var kenarda.. "Burası adını meşhur bir peynire vermiştir" diye başlıyor.. O peynirin tadını, kokusunu değil sadece, nasıl yapıldığını da anlatıyor..
Bir gün, bir dağ etabından geçerken, öte dağda yangın mı ne var.. Uçaktan bir şey atıyorlar yangına.. Atılan maddenin kimyasal formülünü de söylemez mi, anında?..
Yani adam ansiklopedi yahu.. Ve her gün ayrı yarışmacıyla ayrı dilde yapılan röportajları anında tercüme ediyor.. Kaç dil biliyor acaba?..
Son gün.. Paris.. Concorde'dan Şanzelize'ye giriyor yarışçılar, Paris caddelerinde.. "Sağda bir kitapçı vardır" diye onu bile anlatıyor..
Pes ki, pes!.."
Sonra gazetemizin Sağlık Editörü Esra Tüzün onunla söyleşiye gidince bir azim öyküsü ortaya çıkıyor.
Caner İTÜ'de okurken 20 yaşında kemik kanserine yakalanıyor. Tam 8 yıl, kemoterapi, radyoterapi görüyor. Saatler süren 5 büyük ameliyatla kesilme aşamasına gelen bacağı kurtuluyor, protez takılıyor. Sonra öyle bir ayağa kalkıyor ki koltuk değnekleriyle bütün Avrupa'yı geziyor. İngilizce ve Fransızca'ya bir de İtalyanca, İspanyolca ve Almanca'yı ekliyor.
Sonra Eurosport'a başvurmuş. Sporun her dalına meraklı. Atletizm, bisiklet, yüzme, çim hokeyi, tenis gibi pek çok spor dalı ile ilgileniyor. "Futbol da var tabii" diyor. Kanserle uzun süre savaşan spor spikerlerinin duayeni Kenan Onuk'un örnek aldığı isimlerden biri olduğunu söylüyor. Ses eğitimi almamış ancak müthiş dedikleri hafızasına güvenerek spikerliğe başladığını söylüyor.
Bir süredir yazılı basın da onu keşfetmiş durumda. Wimbledon Tenis Turnuvası'nda Federer'in çocukluğuna dair bilgiler verirken ya da Amerikan Basketbol Ligi NBA'da Los Angeles Lakers'in bu yıl ne yapacağını, yahut da futbol analizi yaparken dinleyebilir ya da okuyabilirsiniz... Sıradan bir maçı bile verdiği bilgilerle, anlattığı ilginç hikâyelerle bir şölene çeviriyor, anlatımındaki coşku hiç bir şekilde düşmüyor.

4 YIL ÖNCE ELENDİ YIKILMADI

Unutmadım tabii ki Mo Farah'ın müthiş hikayesini... 2008'de Çin'de düzenlenen olimpiyatlarda 5000 metrede madalyaya aday görülürken elemelerde veda etmişti. Farah o gün hedefini 2012 olimpiyatları olarak belirlemişti. Ve tarih 4 Ağustos'u gösterirken İngiltere adına Londra'da hayallerini gerçekleştirdi. Bitiş çizgisinden birinci geçen Farah, hedefler uğrunda verilen akılcı emeğin karşılıksız kalmayacağını hisseden ve izleyenlere hissettiren önemli atletlerden biri oldu.
Ana yazıda da söz etmiştim. Caner Eler, Mo'ya koşan çocuğunun üvey kızı olduğunu söyledikten sonra pistte hamile bir kadın belirdi. Caner, "İşte eşi, ikizlerine hamile" dedi ve tatlı tatlı anlatmaya başladı. Mo Farah, savaş yüzünden Somali'den 8 yaşında İngiltere'ye göç etmiş. Büyükbabası bankacı imiş, annesi orada kalmış ama o babası ve kardeşiyle İngiltere'ye kaçmış.
Caner yarışı anlatırken tek tek ayrıntılı bilgiler verdikten sonra atletler starta gelince sesini olabildiğine kısıyor: Ve yarış başlıyor" diyor çünkü konstrasyonu bozmak istemiyor. Siz de ekran başında havaya giriyorsunuz. Ve start verildiğinde onlarla birlikte heyecanla bizi de alıp götürüyor...
Bugünlerde nefes kesen yarışlarla devam eden olimpiyatları izlerken sesi biraz daha açın ve Caner'le birlikte keyfini çıkarın.



"Sonsuza kadar yaşayacakmış gibi öğrenin"

Caner Eler, Esquire dergisindeki söyleşide hayata bakışını nasıl da güzel özetlemiş:
Hayata farklı gözlerle bakmanın, kişiyi bilgili kılabileceğini öğrendim. Küçük bir çocukken dahi en sevdiğim şey, bir Dünya küresindeki ülkeleri ezberlemeye çalışmaktı. Öğrenmeye dair, bitmek bilmez bir açlığım vardı. Şimdi de, her gün yeni bir şeyler öğrenmediğimde çok rahatsız oluyorum. Ama öte yandan, faturamı ödemeyi, dostlarımın doğum günlerini unutabiliyorum. Öyle zannedildiği gibi, sayfalarca bilgiyi ezberleyerek yayına çıkmıyorum. Sadece, öğrendiğim bilgileri bir araya getiriyorum.
Ne kadar çok alana hitap ederseniz, o kadar çok şey bilebileceğinizi öğrendim. Tek kanallı dönemlerde, sporun her dalına dair programlara yer verilirdi. Ancak kanal sayısının artmasıyla, reklam gelirleri, içerikten daha önemli olmaya başladı. Futbol, maddi anlamda daha fazla getirisi olan bir spor dalı olduğu için, ağırlığı da fazla olmaya başladı. Bu anlamda, çalıştığım kanaldan çok memnunum. Çünkü burada; bisiklet, atletizm, tenis, yüzme gibi organizasyonlarda bile spikerlik yapma fırsatım oluyor. Böylece, bu alanlardaki bilgilerimi taze tutabiliyorum.
Türkiye'de, karşı görüşlere değer verilmediğini öğrendim. Bizde, maalesef, son derece çarpık bir taraftar kültürü var. Desteklediğimiz takımlara dair yorumları da, hep bu taraftarlık kültürü bağlamında değerlendiriyoruz.
Spor medyasında geçmişten bu yana süregelen düzenin, seyirciyi yanlış yönlendirebileceğini öğrendim. Zira şu an, spor medyasında adı geçen yorumcuların çoğunun spor bilgisinin, futboldan ibaret olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlamayın; böyle olmasından rahatsız da değilim. Ancak, Türk insanının spor kültürü, yeni yeni oluşuyor. Bu yüzden de, izleyicilerin, spor dalları hakkında yanlış fikirlere sahip olmamaları adına; sporun her dalından anlayanların bu işi yapmalarını dilerdim.
Ciddi ve tehlikeli bir hastalıkla mücadele etmenin, hayatı daha az ciddiye almanıza neden olabileceğini öğrendim. Hastalıktan önce, her şeyi kendime dert ederdim. Ama hastalığımdan sonra, herhangi bir şeyi dert etsem de, beş dakika sonra bu derdimi unutuyorum. Daha sağlıklı, daha az stresli yaşıyorum.
Ne kadar plan yaparsanız yapın; koşulların ve durumların, sizi bambaşka bir yere taşıyabileceğini öğrendim. Mesela benim içimde, her zaman spora yakın bir yaşantı sürdürmek vardı; hatta bu yüzden, basketbolcu olmak istiyordum. Ancak bir de baktım ki, spor spikeri oluyorum. Yine de, işimden çok memnunum. Fakat işinden memnun olan o kadar az insan var ki, onların yanında, işimden memnun olduğumu söylemeye korkuyorum.
Ne yaşarsanız yaşayın; ailenizin, daima yanınızda olacağını öğrendim. Hastalık sürecimden sonra, ağabeylerimle, baba-oğul ilişkisine benzer bir ilişki kurmaya başladığımı fark ettim. Babamı küçük yaşlarda kaybettiğim için, bu ilişki bana çok iyi geldi. Ancak tedavi, karakterimi de çok değiştirdi. Üşengeçlik, erteleme gibi kötü alışkanlıklar da kazandım.
Sevdiğiniz işi yaparken, kendinizi kaptırabileceğinizi öğrendim. Fransa Bisiklet Turu'nu anlatırken, kendimi yerçekimsiz ortamda gibi hissediyorum. Turu anlatırken, kulaklığımı takıyorum ve başka hiçbir şey duymuyorum. Kendimi kaptırıyorum; hatta dinleyicileri de düşünmeden, içimden geldiği gibi anlatıyorum. Çünkü izleyiciye, savunmadığım ya da inanmadığım bir şeyi, inanıyormuş gibi söylememin yanlış olacağını düşünüyorum. Spikerlik, uzun soluklu bir iştir; foyanız, er geç ortaya çıkar.
Futbolu ve diğer spor organizasyonlarını öykülerle ilişkilendirerek anlatmanın, kadınların hoşuna gideceğini öğrendim. Son dönemlerde, kadınların, bisiklet ve tenise ilgisi arttı. Bu durumu değerlendirmek için, onlara kuralları anlatmak yerine; oyunların keyifli taraflarını göstermeye çalışmanın daha mantıklı olacağını düşünüyorum. Mesela, bisiklet yarışlarını anlatırken; sporcunun kullandığı bisikletin markasından bahsetmenin, ara ara küçük magazin bilgilerine yer vermenin, kadınlara ilginç geleceğini düşünüyorum.
İnsanın, çevresinde ilham alacağı birilerinin olmasının çok önemli olduğunu öğrendim. Kenan Onuk, Tanıl Bora, Yiğiter Uluğ, Kaan Kural, Bağış Erten, Banu Yelkovan, Uğur Vardan, Mehmet Demirkol gibi isimlerden çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum.
Hayattan; hayatın gereksiz hezeyanlar için kısa olduğunu, her anı güzel değerlendirmek gerektiğini öğrendim. Bu anlamda, Mahatma Gandhi'nin şu sözüne katılıyorum: "Yarın ölecekmiş gibi yaşayın, sonsuza kadar yaşayacakmış gibi öğrenin."