19 Mart 2013 Salı
Tehlikenin farkında mıyız?
Başbakan'ın üç çocuk istemesi Türkiye'nin 2050'lere doğru nüfusunun yaşlanmaya başlayacağı endişesinden kaynaklanıyor. Bugün Avrupa'nın en genç ve en dinamik nüfusuna sahibiz. Ancak kentleşmenin artması ve refah durumuna bağlı olarak aileler, artık çok çocuk istemiyor. Tek olsun ya da iki ona da "iyi şartlar sağlayayım yeter" diye düşünüyorlar. Eh haksız değilller...
Ancak benim derdim başka; çocuk bir ya da beş fark etmez ona nasıl bakıyoruz ve yetiştiriyoruz ve hepsinden önemlisi nasıl bir beslenme alışkanlığı veriyoruz...
Haşmet abi (Babaoğlu) geçen hafta içinde çocuklar üstüne bir değerlendirme yaptı. Obeziteye dikkat çektiği yazısında sömestir tatili sırasında bir termal otelin havuzunda gördüklerine şaşırmıştı:
"Ben diyeyim yüz çocuk; siz deyin iki yüz çocuk; bağırış çığırış içinde havuzdaydı.
Yaşları yediyle on iki arasındaki çocukların yarısından fazlasının basbayağı obez ya da obezitenin eşiğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmek inanılmazdı."
Uzmanlar, "Türkiye'de iki milyon çocuk obez ve büyük bir bölümü de obezleşme tehdidi altında" diye yıllardır uyarıyor.
Ancak yeterince ciddiye alınmadığı belli ki sayı hızla artıyor. Her gün yeni birinden bu tür yakınmalar duyuyoruz.
Bu uyarıları kentlerin en kalabalık yerlerindeki bilboardlara asmak lazım. Medyanın konuyu daha fazla ele alması lazım, okulların da aktif olarak devreye girmesi gerek.
Bu konuda sorumlululuğu ilk sırada olan ailelere gelirsek...
Çocuk her şeyi ilk orada görüyor; oturmayı kalkmayı, saygıyı sevgiyi...
İşte meselenin bam teli tam da orası...
Çünkü artık anne babalar da büyüklerinin yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak gelen yolunu bırakmış, hazır kültürün dayattığı beslenme alışkanlığına esir olmuş durumda...
Hangi yağda kızartıldığı meçhul patates dağları, nasıl piştiği belirsiz hamburgerler, devasa gazlı içecekler bol tuz ve hangi kimyasalla karıştığı belirsiz ketçap, mayanoz eşliğinde tüketiliyor.
Diyelim ki siz onlardan değilsiniz, yan komşu, eş, dost, akrabadan biriyle çıkılan bir gezide alışverişte kaçınılmaz olarak kendinizi orada buluyorsunuz. Sıkıysa öbür çocuk yerken siz kendi çocuğunuzu engelleyin.
Diyelim ki orayı atlattınız, markete girdiniz.
Hadi bakalım bir sınav daha, daha girişte en az 8-10 reyon çikolata, cips, gazlı içecek, abur cuburla dolu bölümü atlatın atlatabilirseniz...
Gerçek gıda en arkada çünkü...
Geçen gün içlerinde ünlü profesörler ve gıda uzmanlarının da bulunduğu bir açık oturumda bu ilk bölüm çöplük olarak tanımlandı...
Sağlık Bakanlığı okul kantinlerinde obeziteye yol açan sağlıksız ürünleri yasakladı.
Ancak bu yetmez, işadamlarının da içinde olacağı büyük bir konsensüs oluşturup marketteki düzenlemelere kadar bu konuda ciddi adımlar atılmalı...
Bakın Haşmet abi, yedi ila 12 yaş arasında çocuklardan söz ediyor.
Büyüyünce ne olacak? Sonra diyetisyenler arasında savrulup duracaklar. Ve bir zaman sonra vücut alarm verecek. Çünkü çocukluktaki yanlışlık ömür boyu tetikte durmalarını gerektirecek.
Onlar da çözüm olmayınca mide kelepçesi taktırmalar, ameliyatla yağ aldırmalar devreye gierecek...
Hasılı kelam durum çok önemli... Daha çok konuşacağız ve konuşmalıyız da...
Başka bir konu daha var ki Haşmet abi meseleyi "Bizim çocukların asıl ruhları obezleşiyor!" diye özetliyor...
Aileleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini tüketici gibi algıladıklarını, yiyip içmeleri gibi havayı, suyu, mekanı, hazları, arzuları, başka ne varsa hepsini bir anda yutup sindirdiklerini söylüyor.
Ffinal cümlesini herkesin durup durup okuyup üstünde çok iyi düşünmesi gerekiyor:
"Bedensel obezite zor olsa da iyileşir, hale yola koyulur.
Fakat şu ruhsal obez çocukların yetişkin hallerini düşünüyorum da, korkuyorum doğrusu!"
'Y Kuşağı' ne istiyor ne bekliyor
Teknolojiye düşkünler ve yeni olanın peşindeler. Mücadeleci değil esnekler, büyük davaların peşinden koşmuyorlar zevk almak daha önemli. Aileye değer veriyorlar, arkadaş fikirleri de öncelikli. Marka seviyorlar ve aferin bekliyorlar. Onlara "Y Kuşağı" deniyor. Türkiye nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan bu kuşak esnek bir tanımla 1980'le 2000 yılları arasında doğan kuşağı kapsıyor. Pazarlama şirketi İpsos KGM'nin Türkiye'deki Y Kuşağı'nı araştırması boşuna değil, çünkü tüketim çılgınlığının zirve yaptığı günümüzde şirketler onların özelliğini merak ediyor.
1925-1945'li yıllarda doğan kuşağa Sessiz ya da Savaş kuşağı deniyor.
1950'den sonrakiler Baby Boomers diye anılıyor. Doğum hızındaki büyük artış terimiyle anılan kuşak, dünyayı politik olarak etkileyen 68'lileri de kapsıyor.
Onların çocukları X Kuşağı, ekonomik krizler ve işsizliğe tanık oldukları için kayıp kuşak da deniyor.
Ve bugün 30'lu yaşlara gelen Y Kuşağı... En önemli özellikleri teknolojiyi çok iyi kullanmaları ve kendilerine olan güven olarak tanımlanıyor.
İşte İPSOS KGM şirketi 'Ayna' adını verdiği projesiyle pazar potansiyelini müşterileri için araştırmış, onlara ayna tutup video ile kanlı canlı olarak raporlamış. Geleceğin yöneticileri olacak bu kitle geçmiş kuşaklardan farklı dinamiklerle yaşıyor; etkisini, tüketimden iş gücüne, her alanda hissettiriyor.
Kuşağın eğilimleri, davranışları, hisleri, hayata bakışları ekonomik anlamda çok şey ifade edebilir ancak bize sosyoljik olarak da çok şey anlatıyor.
İşte araştırmadan öne çıkanlar:
* En ayırt edici özellikleri teknolojiye düşkünlükleri. En önemli bilgi edinme kaynakları internet. Uzun, derinlikli, içine dalınıp araştırılacak bilgi kaynakları değil, kolay ulaşılabilecek küçük bilgi paketleri arıyorlar.
*Her zaman farklı ve yeni olanı arıyorlar. Bu tercih kıyafetlerinde de gittikleri mekânlarda da internet üzerindeki paylaşımlarında da kendini gösteriyor.
* Farklı olmak, ayrışmak önemli ama başka bir dinamik de dışlanmamak için çok farklılaşmaktan çekinmeleri.
*Esneklik arıyor, kendini ifade edebileceği ortamlarda olmak istiyor. Belirgin ve sert kurallardan, çerçevesi belli şartlardan kaçıyor.
* Bir bariyerle karşılaştığında topyekûn bir mücadeleye girmek yerine çevresinden nasıl dolaşabileceğini bulmaya çalışıyor.
*Kendi mutluluklarını birçok şeyden daha öncelikli görüyorlar. Büyük davaların peşinden koşmuyorlar; farklı deneyimler yaşamak, iyi vakit geçirmek, hayattan zevk almak onlar için daha önemli. Gündemlerini birebir hayatlarını etkileyen, o gün orada olan konular oluşturuyor. Dikkat süreleri çok kısa ve dikkatlerini çekmek aslında zor.
*Çok belirgin bir deneyim paylaşımı kültürü var, hem dijital ortamda hem de dışarıda kendi deneyimleri üzerine fikir paylaşmayı seviyorlar
* Bir karar verirken de geleneksel pazarlama kanalları yerine, arkadaş fikirlerine, forumlardaki yorumlara daha çok dikkat ediyorlar.
*Geçmiş kuşaklardan farklı olsalar da Türkiye'deki Y kuşağının yine geleneksel bir tarafı var. Aile bu kişiler için önemini koruyor.
* Aileyi hem bir rol model olarak alıyorlar hem de bir destek ünitesi olarak görüyorlar.
* Aileden bekledikleri başka bir şey ise eşitlikçi ve özgür bir ilişki, birçok alanda olduğu gibi aileden de baskı gördüklerinde uzaklaşıyorlar.
*Farklılaşmak için markaları kullanıyor. Marka tercihlerini çoğu zaman fonksiyonel sebeplerle açıklasalar bile, markalarla duygusal seviyede de bir ilişki kuruyorlar.
* Genel olarak 'akıllı alışverişçi olmak' istiyorlar, beğendikleri markaları, ürünleri iyi fiyata aldıklarında kendilerini 'başarılı' hissediyorlar.
* Markalara ilgileri çok yüksek ama sadakatleri düşük.
*Y kuşağının hayatının birçok alanında ortaya çıkan bir tema da hız. Hayat çevrelerinde çok hızlı akıyor, zevkler, ilgi alanları çok çabuk değişiyor.
*Başarı önemli ama bu başarının görünür olması daha önemli. Bir anlamda daha fazla 'aferin' bekleyen bir nesil. Olumlu geri bildirim ile motive oluyorlar.
7 Şubat 2013 Perşembe
Boğaz'da alevler ve tarihimiz...
Çocuktum, bir kış günüydü...
Fatih'teki evimizde tek kanallı siyah beyaz televizyonu izliyorduk ailece...
Biz çocuklar salonun en kısmında oturuyorduk, büyükler daha geride sohbet edip ara sıra da göz ucuyla ekrana bakıyordu.
Yani her ailede yaşandığı gibi bir gündü. Birden bir ışık göründü ve sonra bağrışmalar...
Perdeyi aralayınca karşı evden çıkan alevleri görmem bugün bile çok net olarak hafızamda duruyor. Mahalleli çığlık çığlığa bağırıyordu, evdeki bir anne ve üç çocuğun akibetiydi herkesi endişeye sürükleyen. Evin reisinin geceleri çalıştığı bilindiği için onları merak ediyorduk. Anne, televizyondan kıvılcım çıkınca üç çocuğunu alıp sokağa fırlamıştı...
İtfaiye yangını söndürdüğünde küle dönen simsiyah evden çıkan kesif is kokusu hala genzimi yakar...
O gün de öyle oldu, televizyonda Galatasaray Üniversitesi'nden çıkan alevleri görünce içim boşaldı, anılar koptu geldi...
Boğaz'ın en güzel yerindeki okulda okumadım ancak birkaç kez ders vermeye, söyleşilere ya da tanıdık hocalarla buluşmaya gitmiştim. Her yerinden tarih fışkıran ve bir eğitim yuvasına çok yakışan bir yerdi...
Galatasaray Lisesi'nin ilkokul bölümü ve sonra ortaokulun yatakhanesi olarak uzun yıllar hizmet vermişti.
Osmanlı döneminde İbrahim Tevfik Efendi Sarayı olarak anılan yer gibi neler neler vardı...
Yıllardır vapurla geçerim Boğaz'dan ve tek tek bakmaktan kendimi alamam...
Sirkeci'deki Sepetçiler Kasrı, tüm görkemiyle Dolmabahçe Sarayı hemen yanında bugün Başbakanlık Ofisi olarak kullanılan mekan, hemen yanında önceki yıl cayır cayır yanan Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, ilerleyince bir zamanların Atik Ali Paşa Yalısı'nın yerine alan Four Seasons Hoteli. Daha önce Et Balık Kurumu'nun deposu olarak kullanılmış...
Yanıbaşında Beşiktaş Anadolu Lisesi, sonra artık ek binalarıyla Kempinski Çırağan Hotel olarak yükselen Çırağan Sarayı...
Biraz daha ilerleyoruz. Denizcilik Yüksek Okulu, sonra Galatasaray Üniversitesi ve arasında yalnızca bir duvar bulunan Kabataş Lisesi...
Yatakhaneleri ve derslikleriyle iki görkemli yapı...
Feriye Lokantası'ndan sonra Ortaköy'de Boğaziçi Köprüsü'nün altındaki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu...
O da bir gece alevlere teslim oldu, yıkıldı ve şimdi otel oluyor...
Karşı kıyılarda Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı ve niceleri...
Her iki yakada canım yalılar...
Her biri nelere nelere tanıklık etmiş.
Ezcümle diyorum ki; ne olur artık is kokusu duymayalım...
Bundan sonrakilere kıymayalım...
Fatih'teki evimizde tek kanallı siyah beyaz televizyonu izliyorduk ailece...
Biz çocuklar salonun en kısmında oturuyorduk, büyükler daha geride sohbet edip ara sıra da göz ucuyla ekrana bakıyordu.
Yani her ailede yaşandığı gibi bir gündü. Birden bir ışık göründü ve sonra bağrışmalar...
Perdeyi aralayınca karşı evden çıkan alevleri görmem bugün bile çok net olarak hafızamda duruyor. Mahalleli çığlık çığlığa bağırıyordu, evdeki bir anne ve üç çocuğun akibetiydi herkesi endişeye sürükleyen. Evin reisinin geceleri çalıştığı bilindiği için onları merak ediyorduk. Anne, televizyondan kıvılcım çıkınca üç çocuğunu alıp sokağa fırlamıştı...
İtfaiye yangını söndürdüğünde küle dönen simsiyah evden çıkan kesif is kokusu hala genzimi yakar...
O gün de öyle oldu, televizyonda Galatasaray Üniversitesi'nden çıkan alevleri görünce içim boşaldı, anılar koptu geldi...
Boğaz'ın en güzel yerindeki okulda okumadım ancak birkaç kez ders vermeye, söyleşilere ya da tanıdık hocalarla buluşmaya gitmiştim. Her yerinden tarih fışkıran ve bir eğitim yuvasına çok yakışan bir yerdi...
Galatasaray Lisesi'nin ilkokul bölümü ve sonra ortaokulun yatakhanesi olarak uzun yıllar hizmet vermişti.
Osmanlı döneminde İbrahim Tevfik Efendi Sarayı olarak anılan yer gibi neler neler vardı...
Yıllardır vapurla geçerim Boğaz'dan ve tek tek bakmaktan kendimi alamam...
Sirkeci'deki Sepetçiler Kasrı, tüm görkemiyle Dolmabahçe Sarayı hemen yanında bugün Başbakanlık Ofisi olarak kullanılan mekan, hemen yanında önceki yıl cayır cayır yanan Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, ilerleyince bir zamanların Atik Ali Paşa Yalısı'nın yerine alan Four Seasons Hoteli. Daha önce Et Balık Kurumu'nun deposu olarak kullanılmış...
Yanıbaşında Beşiktaş Anadolu Lisesi, sonra artık ek binalarıyla Kempinski Çırağan Hotel olarak yükselen Çırağan Sarayı...
Biraz daha ilerleyoruz. Denizcilik Yüksek Okulu, sonra Galatasaray Üniversitesi ve arasında yalnızca bir duvar bulunan Kabataş Lisesi...
Yatakhaneleri ve derslikleriyle iki görkemli yapı...
Feriye Lokantası'ndan sonra Ortaköy'de Boğaziçi Köprüsü'nün altındaki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu...
O da bir gece alevlere teslim oldu, yıkıldı ve şimdi otel oluyor...
Karşı kıyılarda Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı ve niceleri...
Her iki yakada canım yalılar...
Her biri nelere nelere tanıklık etmiş.
Ezcümle diyorum ki; ne olur artık is kokusu duymayalım...
Bundan sonrakilere kıymayalım...
Başarının ölçüsü hep kazanmak mıdır?
Bursaspor'a tarihinin en büyük başarısını kazandıran Ertuğrul Sağlam da gitti.
Evet bazen gitmek iyidir, hem kendin için hem de takım için, kan değişikliğinin faydası olur..
Niye, neden gibi soruları uzattıkça uzatabiliriz.
Ama buradaki durum Türk futbolunun özeti gibi...
Biz, futbol dahil birçok konuda bugünden yarına her şeyin düzeleceğini sanmak gibi bir yanılgı içindeyiz. Sistem, organizasyon, istikrar ve çalışmanın sonucunda başarının geleceğini biliriz bilmesine de son kertede hepsini bir yana atar ve yine başa döneriz.
Peki bakalım Ertuğrul Sağlam ne yapmış, Türk futbolunda 4 takımın hegomanyası var, aslında 3 İstanbullu'nun demek daha doğru. Çünkü Trabzonspor 28 yıldır şampiyonluğun uzağında. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın ambargo koyduğu şampiyonluğu ellerinden almış.
Ve tarihe 5. şampiyon olarak geçmiş...
Sağlam, futbolu bıraktıktan sonra memleketinin takımı Samsunspor'da, Kayserispor ve daha sonra Beşiktaş da önemli işler yaptı.
Sonra da Bursaspor'un ekonomisi, gücü, taraftarı ve tarihini arkasına alarak bilgisi ve çalışkanlığıyla şampiyonluğu yakaladı.
Yani şapkadan tavşan falan çıkarmamış, olması gerekenler biraraya gelince başarı gelmiş. Çıtayı yükseltince beklentiler de doğal olarak yükseldi. Kulüp büyük paralar kazandı...
İşte filmin koptuğu yer de tam burası...
Bursaspor yönetimi, ileri gelenleri, camia, taraftar sivil toplum öncüleri biraraya gelip bir vizyon ortaya koymaları gerekirdi. Bakın, hamasi nutuklardan, işte transfer için "şu kadar para ayırdık, şunu aldık bunu aldık" demeçlerinden söz etmiyorum.
Örneğin Şampiyonlar Ligi'nde başarısız sonuçlar alındı, çok doğal çünkü ilk kez katılıyorsunuz. Tecrübe kazanıldı, bu az buz bir şey değil, sonraki yıllarda üstüne konarak biraz daha ilerlersiniz.
Sağlam kadroda istikrarı bozan oyuncuları gönderip yerine yenilerini aldı. Bu bazen tutar bazen de tutmaz... Sağlam'ın hakkını vermek lazım takımı her zaman iyi ve bir sistemle oynadı...
Ayrıca karşınızda büyük kulüpler var ve onlar da boş durmuyor. Başarısız sonuçlar arka arkaya gelince Ertuğrul Sağlam da baskılara dayanamayıp bıraktı...
Halbuki kenti, camiayı, takımı çok iyi tanıyan biri olarak ve yaşadıklarından ders çıkarıp yönetimle el ele verip gelecek yılın planlamasını yapabilirlerdi...
Ama olmadı, olamadı...
Şimdi sil baştan yapılacak, basında çıkan haberlere göre, yabancı hoca aranıyormuş.
(Neyseki yerli bir hocayla anlaşıldı)
Beylik lafla söylersek, takıma, kente ve buradaki kültüre alışıncaya kadar bir yıl daha çöpe gidecek. Fenerbahçe'nin Hollandalı golcüsü Kuyt, vatandaşı Sneijder'in Galatasaray'a transferi için ülkesinin basınına şunları söylemiş: "Çok iyi karşılarlar ve hemen başarı beklerler."
Hadi gelin de çıkın işin içinden.
Barcelona'yı başarıdan başarıya koşturan Pep Guardiola üç yılda kazanmadık kupa bırakmadı. takımın başına gelirken hoca olarak hiçbir başarısı yoktu. B Takımı'nı çalıştırıyordu. Ancak o kulübün alt yapısında ilk eğitimini almış, A takımında büyük başarılar kazanmıştı, sistemi biliyordu ve başarı da kendiliğinden geldi.
Peki ya Manchester United'in başındaki Sir Alex Ferguson...
25 yıldır takımın başında... İlk geldiğinde neredeyse küme düşüyorlarmış ama o zaman bile göndermeyi düşünmemişler. Sürekli alt yapıdan dünyanın dört bir yanından gençleri bulup çıkarıyor ve hem kendi liginde hem de Avrupa'da her yıl zirveye oynuyor. Bugün karakter olarak çok kötü ama futboluyla herkesin hayranlıkla izlediği Ronaldo'yu 18 yaşında Portekiz'de bulup forma giydirmek her babayiğidin harcı değil... Dünya futbolunda söz sahibi olmak istiyorsak reçete hazır, mesele uygulamakta...
Evet bazen gitmek iyidir, hem kendin için hem de takım için, kan değişikliğinin faydası olur..
Niye, neden gibi soruları uzattıkça uzatabiliriz.
Ama buradaki durum Türk futbolunun özeti gibi...
Biz, futbol dahil birçok konuda bugünden yarına her şeyin düzeleceğini sanmak gibi bir yanılgı içindeyiz. Sistem, organizasyon, istikrar ve çalışmanın sonucunda başarının geleceğini biliriz bilmesine de son kertede hepsini bir yana atar ve yine başa döneriz.
Peki bakalım Ertuğrul Sağlam ne yapmış, Türk futbolunda 4 takımın hegomanyası var, aslında 3 İstanbullu'nun demek daha doğru. Çünkü Trabzonspor 28 yıldır şampiyonluğun uzağında. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın ambargo koyduğu şampiyonluğu ellerinden almış.
Ve tarihe 5. şampiyon olarak geçmiş...
Sağlam, futbolu bıraktıktan sonra memleketinin takımı Samsunspor'da, Kayserispor ve daha sonra Beşiktaş da önemli işler yaptı.
Sonra da Bursaspor'un ekonomisi, gücü, taraftarı ve tarihini arkasına alarak bilgisi ve çalışkanlığıyla şampiyonluğu yakaladı.
Yani şapkadan tavşan falan çıkarmamış, olması gerekenler biraraya gelince başarı gelmiş. Çıtayı yükseltince beklentiler de doğal olarak yükseldi. Kulüp büyük paralar kazandı...
İşte filmin koptuğu yer de tam burası...
Bursaspor yönetimi, ileri gelenleri, camia, taraftar sivil toplum öncüleri biraraya gelip bir vizyon ortaya koymaları gerekirdi. Bakın, hamasi nutuklardan, işte transfer için "şu kadar para ayırdık, şunu aldık bunu aldık" demeçlerinden söz etmiyorum.
Örneğin Şampiyonlar Ligi'nde başarısız sonuçlar alındı, çok doğal çünkü ilk kez katılıyorsunuz. Tecrübe kazanıldı, bu az buz bir şey değil, sonraki yıllarda üstüne konarak biraz daha ilerlersiniz.
Sağlam kadroda istikrarı bozan oyuncuları gönderip yerine yenilerini aldı. Bu bazen tutar bazen de tutmaz... Sağlam'ın hakkını vermek lazım takımı her zaman iyi ve bir sistemle oynadı...
Ayrıca karşınızda büyük kulüpler var ve onlar da boş durmuyor. Başarısız sonuçlar arka arkaya gelince Ertuğrul Sağlam da baskılara dayanamayıp bıraktı...
Halbuki kenti, camiayı, takımı çok iyi tanıyan biri olarak ve yaşadıklarından ders çıkarıp yönetimle el ele verip gelecek yılın planlamasını yapabilirlerdi...
Ama olmadı, olamadı...
Şimdi sil baştan yapılacak, basında çıkan haberlere göre, yabancı hoca aranıyormuş.
(Neyseki yerli bir hocayla anlaşıldı)
Beylik lafla söylersek, takıma, kente ve buradaki kültüre alışıncaya kadar bir yıl daha çöpe gidecek. Fenerbahçe'nin Hollandalı golcüsü Kuyt, vatandaşı Sneijder'in Galatasaray'a transferi için ülkesinin basınına şunları söylemiş: "Çok iyi karşılarlar ve hemen başarı beklerler."
Hadi gelin de çıkın işin içinden.
Barcelona'yı başarıdan başarıya koşturan Pep Guardiola üç yılda kazanmadık kupa bırakmadı. takımın başına gelirken hoca olarak hiçbir başarısı yoktu. B Takımı'nı çalıştırıyordu. Ancak o kulübün alt yapısında ilk eğitimini almış, A takımında büyük başarılar kazanmıştı, sistemi biliyordu ve başarı da kendiliğinden geldi.
Peki ya Manchester United'in başındaki Sir Alex Ferguson...
25 yıldır takımın başında... İlk geldiğinde neredeyse küme düşüyorlarmış ama o zaman bile göndermeyi düşünmemişler. Sürekli alt yapıdan dünyanın dört bir yanından gençleri bulup çıkarıyor ve hem kendi liginde hem de Avrupa'da her yıl zirveye oynuyor. Bugün karakter olarak çok kötü ama futboluyla herkesin hayranlıkla izlediği Ronaldo'yu 18 yaşında Portekiz'de bulup forma giydirmek her babayiğidin harcı değil... Dünya futbolunda söz sahibi olmak istiyorsak reçete hazır, mesele uygulamakta...
20 Ocak 2013 Pazar
Araf'ta kalmak, hayatla ölüm...
İki arada bir yerde kalmaya ya da iki durum arasında seçim yapma durumunda kaldığımızda "Araf'ta kaldım" deriz.
Araf aslında dini kitaplarda da yer aldığı gibi cennet ile cehennem arasında kalmak demektir.
Yani öte dünyada, mahşerde günahın ve sevabın eşit derecede olduğu zaman karar verilmesini beklemektir.
Her şeyin bir sonu olduğu gibi hayatın da var.
Kuran'daki Ali İmran Suresi, "Her canlı ölümü tadacaktır" ayetiyle açıklar yaşamın sonunu...
Her ölümde insan bir hesaplaşma yaşar.
Basın dünyasının simge ismi Mehmet Ali Birand'ın ölümü de öyle oldu. Ben de bıraktığı izleri düşündüm...
Yaşamın telaşı içinde bir şeyleri kaybettiğiniz zaman durup düşünme zamanıdır artık...
Birand basında önemli işlere imza atmış bir isimdi. Bir cinayete kurban giden Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi'nin Milliyet'inde ses getiren röportajlar yapmıştı, Kıbrıs Harekatı'nın perde arkasını yıllar sonra onun kitabından öğrenmiştik...
Sonra televizyonculuğa geçti. Türkiye'nin bence en başarılı haber programı 32. Gün'ü hazırladı. Hala öylesi yapılmadı ne yazık ki... Bir ya da iki bölümden söz etmiyorum sürekliliği ve kalitesini bozmamasıyla yeri doldurulmadı...
Ayda bir yayınlanan programı iple çekerdik...
Dünyanın dört bir yanındaki olaylar titiz, ayrıntılı hazırlanmış bir şekilde işlenir dosya halinde önümüze konurdu.
Birand'ın konukları da olurdu, hem de ne konuklar. Bir devlet adamı, bir olayın kahramanı, bir sanatçı...
Yanında yetişen ve bugün her biri başarılı birer gazeteci, televizyoncu olan isimler ise onun başka bir değerini ortaya koyuyor.
Komplekse ve kibire düşmeden, bildiklerini paylaşması, adam yetiştirmesi herkesin yapacağı iş değildir.
Mehmet Ali Birand bu yönüyle de takdir edilesi bir öncülük yapmış...
Türkiye 1980 darbesinin karanlığından sıyrılmaya çabalarken Birand iç siyasette bir şey yapamayacağını özgürce harekete edemeyeceğini biliyordu. O yüzden 32. Gün dışarıya bakan bir formattaydı. Ara sıra Türkiye'den de konular olurdu ancak dediğim gibi zor yıllardı...
Birand daha sonra 32. Gün'ü tamamen iç siyasete kanalize etti ve tartışma ağırlıklı bir programa çevirdi. Birbirlerinden nefret eden kesimler onun, objektif tarafsız tutumuna güvenerek bir masanın etrafında biraraya geldi.
Ve Türkiye belki de Siyaset Meydanı'yla birlikte onun 32. Gün programını izleyerek tartışmayı, konuşmayı, empati yapmayı öğrendi...
Özellikle Kürt sorunu merkezdeydi, ardı ardına çözüme yönelik mesajların verildiği konukları çağırıp konuştu, konuşturdu...
Bugün bu krizin çözümüne yönelik belki de tarihin en ciddi adımlarının atılmasında onun da çabaları çoktu kuşkusuz...
Birand televizyonculuğun yanısıra gezeteciliği de bırakmadı. Sabah'ta yıllarca yazdı, sonra 28 Şubat'taki o tatsız andıç olayından sonra yazılı basından bir süre uzak kaldıktan sonra Posta'da yeniden hak ettiği yeri aldı.
Bugün ardından yazılanları, konuşulanları bakınca vasiyetinin yerine geldiği görülüyor.
"Benim için 'iyi adamdı' desinler yeter."
"Başka türlü bir şey benim istediğim"
365 gün hüznüyle, sevinciyle, burukluğuyla geldi geçti...
Ne olursa olsun dilekler değişmeyecek.
Yeni yıla umutlarla girilecek.
Sanki görülmez bir el her şeyi düzeltecekmiş gibi...
Ama hayalsiz yaşanmıyor bir günlüğüne ya da birkaç saatliğine de olsa kendini iyi hissetmenin tadı bir başkadır...
Sağlıklıysan, etrafında da sevdiklerin dostların varsa ne ala...
Bazen kalabalıklarla bazen de yalnızdım... Kimi zaman dilek tuttum kimi zaman da bir kitabın içinde kayboldum...
Aklıma geldikçe anımsayıp iyi ki oradaymışım dediklerim de var, hüzünle andıklarım da...
Birçoğu ise aklıma gelmiyor...
Belli ki sıradan bir gün gibi yaşamışım...
Anılar böyle zamanlarda gelip içimize çörekleniyor...
"Hadi bakalım" diye zorluyor da zorluyor.
Bilinmez ki acaba insanoğlu böyle bir şeye mi programlanmış, yoksa yetişme biçimlerimizden mi kaynaklanıyor.
DEJA VU DUYGUSU
Çok kullanımda olan bir söz vardır.
"Hayat ileriye doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır."
Yıllar akıp giderken, hani "deja vu" dedikleri ben daha önce bunu yaşamıştım duygusunu yaşatan ruh hali zaman zaman sarıverir insanı...
O zaman geçmişe dönüp başlarsınız hesaplaşmaya, hem de hiç beklemediğiniz bir anda...
"İyi midir değil midir" derseniz "kişiden kişiye değişir" derim.
Bazen ders çıkarıp; bir öğüt, bir mana, bir tecrübe olarak heybenize koyarsınız...
Hayat yolunda bunlar çok işinize yarar...
Bazen de bir öfke, bir intikam, bir yoldan çıkma hali gelip sarıverir ki...
Eyvah ki eyvah, o zaman yoldan çıkmak an meselesidir.
Yani demem odur ki, geçmiş öyle ya da böyle yaşanmıştır...
Yeme içme alışkanlıklarımız, takıntılarımız, önyargılarımız, sevmelerimiz, nefret etmelerimiz, yetiştiğimiz ortamların eseridir aynı zamanda...
Sonra yıllar geçtikçe her biri hayata bakışımızla birlikte değişir zaten değişmelidir de...
Yoksa aynı tornadan çıkmış insanlar olurduk.
Bu da ne kadar sıradan ve ruhsuz olurdu...
Bazen sıkılırsınız, patlayacak gibi olursunuz...
İşte o zamanlarda doğa bir ilaç gibidir..
Bir ağacın kuytusu, sonsuzluğa uzanan mavi bir deniz, dağların yükseltisi...
Nasıl da insanı sarıverir, gevşetir...
Sonra kültür ve sanat....
Hakkınca ve adabınca çalınan bir beste, güzel icra edilmiş bir şarkı, türkü....
Ya sinema...
Kendimi kamera gibi hissedip yönetmen olmayı düşündüğüm zamanlar...
Peki o kitaplar; hayatın en zor zamanlarında sığınılan en güzel liman...
Bir sözle birdenbire aydınlanan karmaşık olaylar, "hiç böyle düşünmemiştim" dedirten kelimeler...
İYİ Kİ ŞİİR VAR
Galiba yine şiire sığınmak en iyisi..
Can Yücel ne güzel özetlemiş:
"Başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..
(Yayınlandıktan sonra bloğa koymakta geciktiğim yılbaşı yazısı)
Mevlana'nın izini süren aşıklar
Yüzyıllar ötesinden gelen manevi ve derinlikli sesin sevdalıları onu ne güzel anlatmışlar.
13. yüzyılda bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasi çalkantılar arasından bir güneş gibi doğdu Mevlana...
Batı'da, Kudüs yolundaki Haçlılar Konstantinopolis'i işgal edip yağmalamışlar; Bizans İmparatorluğu'nun bölünmesine yol açmışlardı. Doğu'da, Cengiz Han'ın Moğol orduları yakıp yıkarak ilerliyordu. Arada kalan çeşitli Türk Beylikleri de kendi aralarında savaşıyordu. Hristiyanlar Hristiyanlarla, Hristiyanlar Müslümanlarla, Müslümanlar da Müslümanlarla çatışmaktaydı. Ne yana dönseniz husumet, hamaset, ıstırap, hırs...
Sonra Mevlana, Anadolu'nun ortasından seslendi:
"Gel, gel, gel!
Ne olursan ol, gel!
Kim olursan ol, gel!
Tövbeni yüz kere bozmuş olsan da gel!"
O kapı öyle bir açıldı ki içine alemin en güzel sözleri, sırları, düşünceleri, huzuru, mutluluğu, tevazusu, insanlığı, sevgisi doldu...
"Ben ne Hristiyanım,
Ne Musevi, ne Farisi, ne de Müslüman;
Ne Doğu'danım, ne de Batı'dan.
İkiliği bir kenara koydum,
İki âlemin bir olduğunu gördüm."
Çünkü gücünü aldığı Kuran'ın Maide Suresi'nde, "Allah onları sever, onlarda Allah'ı severler" denmişti.
O mesaj her dinden her dilden milyonlarca yürekle buluştu.
Bugün sevdiğine kavuştuğu günde düğününde Şeb-i Arus'ta biraraya gelen sevdalıları semada ve neyde huzur bulacak...
Hani Hud Suresi 112 ayetinde, "O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir" diye verilen mesajı da çok iyi anlamıştı...
"Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur" diye seslenmişti...
Yaratılmışların en değerlisi olarak şereflendirilen "Eşrefi mahlukat"ın da değerini iyi bilirdi:
"Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir."
Ama şu iki günlük dünyada zalimleşenleri de görüyordu. Kıskançlık, hırs, kibir...
"Başkalarına imrenme,
çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.
Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?"
İnsanoğlunun iç benliğine yolculuğuna da diyecekleri vardı.
"Can konağını aramadaysan, cansın
bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin
bir damla su arıyorsan susun,
zulmün peşindeysen zalimsin
aşkı arıyorsan aşıksın
gönlün neye kapılmışsa osun sen."
Hayattan ne anladığını, gerçek dostun kelime değil mana anlamındaki derinliğini de nasıl da özetlemiş:
"Dostlarım,
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur.
Akıl unutur,
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur."
Ve Şebi Arus'ta Konya'da buluşanlara, milyonlarca sevdalısını da yüzyıllar ötesinden sesleniyor:
"Yetmiş iki millet kendi sırrını bizden dinler.
Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir ney gibiyiz."
Ve kendi geleceğini de tayin ediyor:
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir."
(Bloga koymakta geciktiğim bir yazı... Gazetede ve sitede yayınlandı..)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






