14 Aralık 2013 Cumartesi
Böyle casusluğa can kurban
Lamı cimi yok, Türkiye'nin en büyük sorunu trafik terörüdür. Her olayda yazılır çizilir ama bir türlü sonuç alınamaz. Yani unutulur gider.
Hıncal Abi (Uluç) yıllardır tek başına mücadele ediyor. Yetkilileri ve sorumluları hem de isimlerini de vererek göreve çağırıyor.
Tanık olduğu bir ihlali aracın plakasına, modeline varıncaya kadar yazarak teşhir ediyor.
Dünyadan örnekler verip kendi çözümlerini de anlatarak açıklıyor. Israrla işin takipçisi oluyor ama yetmiyor.
Nasıl yetsin, bu iş bilinçli bir eğitim ve sorumlulukla çözülebilir ancak.
Bugün Türkiye'nin herhangi bir kentinde örneğin trafik ışıklarında durun bakın. Bir dakika içinde en az üç beş ihlal göreceğinize adım kadar eminim.
Sarı yandı mı hızını azaltacağına, gazı kökleyenler, kırmızı yandıktan sonra hiç durmadan geçenler...
Uzar gider..
Kemeri bağlı olmadan cep telefonuyla konuşanlardan ise hiç söz etmeyelim. Artık sıradanlaştı...
Yahut da yaya durağından geçmeye çalışıyorsunuz.... Hem levha hem de çizgi olan bir yerdesiniz, kural "ışık olmayan yerde öncelik yayanındır" der. Kimin umurunda. Kırk yılın başı biri yol vermeye kalkar arkadan korna sesleri bağrışmalar, "yürüsene" diyenler...
Uyarmayı kalkan yayanın üstüne yürüyüp dövmeye kalkanı bile gördüm.
Şimdi yeni hazırlanan Trafik Kanunu Taslağı'nda daha önce yer almayan "yayalara geçiş üstünlüğü" geniş yer tutuyor. Başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerindeki gibi, yaya yola adımını attığı anda sürücüler artık durmak zorunda olacak.
Yola inen yayayı gördüğü halde durmayan sürücüye ceza kesilecek. Ancak kritik soru şu: Bu, Türkiye'de uygulanabilir mi?
Bir gazete Meclis'teki milletvekillerinden şöfor derneklerine kadar birçok kişiye sormuş. "Niye olmasın" diyen de var. "Hem sürücü hem de yaya eğitilsin" diyen de...
Bir dernek başkanı doğrudan yayayı suçluyor. "Bilinçsizce yola atlıyorlar asıl ceza onlara kesilsin" diyor ki durdum kaldım.
Bu işe "Her durumda önemli olan insan ve candır" diye başlamak gerekiyor. Başka türlü olmaz, olamaz...
Yeni taslağa gönüllü tüm vatandaşların fahri trafik müfettişleri gibi çalışmasına olanak verecek bir madde daha eklenmiş...
Buna göre, kameralı cep telefonu bulunan herkes trafik casusluğu yapabilecek.
Vatandaş aşırı hız, kırmızı ışık ihlali, emniyet kemeri, yasak park, araç kullanırken cep telefonu ile konuşma, hatalı sollama, araçtan sigara izmariti, çöp atma gibi eylemleri ya fotoğraflayarak tespit edecek ya da videoya çekecek.
81 il emniyetinde özel inceleme birimleri kurulacak. Sürücülerin kural ihlali tespitine ilişkin görüntüleri bu birimlerce incelenecek.
Fotoğraf ya da video görüntülerinde kural ihlali yapan araçların plakasının net biçimde görünmesi şartı aranacak.
İyi bir çözüm, böyle casusluğa can kurban... Ancak haksızlığa ve düşmanlık derecesine varan ölçüsüzce ihbar ve uyarıya da dikkat edilmesi gerekiyor.
Yani vur deyince öldürmemek lazım...
İşin özeti, artık trafikte binlerce Hıncal abi olacak...
Toz duman kalkarken öğretmenlerimiz...
Uzun süredir tartışılan dershaneler konusunda son nokta kondu: Kapatılacak.
Ancak tartışması sürecek bu kesin, çünkü bir şeyin doğası gereği ortadan yok olmuyor. Bu meselede yıllar içinde buralara geldi, birden hallolması mümkün değil.
Meseleyi siyasete taşıyıp belden aşağı vuranlar şunu unutmasın; eğitim bir ülkenin geleceğidir. Devlet kendi ayağına kurşun sıkmaz sıkmamalıdır, bu yüzden artık kontrol edilemez bir hale gelen dershaneler bir düzene sokulmalı.
Buradaki kritik nokta mağduriyetlerin olabildiğince aza indirgenmesidir.
Bu artık öyle bir yarış haline gelmişti ki, çocuk daha ana okulundayken ya da lise hazırlık sınıfında dershane kapılarına yığılıyor.
Niye, çünkü son sınıfa doğru kontenjan kalmıyor. Niye, çünkü okuldaki durumunu da düşünmesi lazım.
Ve gitgide okullar artık amaç olmaktan çıkıp araç haline gelmişti.
Okulda ödev verilirken ya da ders anlatılırken nasılsa dershanede çözersiniz mantığı işliyordu. Yani sorumluluk alınmıyordu...
İşin bir de ekonomik boyutu var ki, o da gözden kaçırılacak gibi değil. Bu devasa cirolar tabi ki iştah kabartıyordu.
Önce büyük kentlere ardından neredeyse Anadolu'nun her yerine ilçelere kadar yayılan bir ağdan söz ediyoruz. Açıldıkta açılan dershanelere gitmesen olmuyor.
Çocuk bir bakıyor herkes orada eli mecbur...
Aileler de ne yapsın "çocuğum geri kalmasın" diyerek çocuğunu yazdırıyor.
Neredeyse astronomik rakamlara varan ücretler taksitlerle binbir sıkıntıyla ödeniyor.
Geçen yıllarda dershane senedini ödeyemediği için hapse düşen bir veli bile olmuştu.
Bu sadece medyaya yansıyandı, daha kimbilir neler neler oluyordur.
Burada ciddiyetle ele alınması ve çözülmesi gereken dershanelerdeki öğretmenlerin durumudur.
Merdiven altında, donanımsız ve iş bilmeyen ehliyetsizler tabii ki elenecektir.
ocuklarımızın geleceğini onlara teslim edemeyiz.
Ancak on binlere varan bu gerçek eğitim ordusu ailesini geçindiriyor ve dolayısıyla mağdur olmaları kaçınılmazdır.
Hükümet, dershaneleri okullaşmaya ve sistemin içine çağırırken öğretmenleri de unutmamalı.
İkincisi de yılların alışkanlığıyla sırtını buralara dayayıp sistemin kurbanı olan öğrenciler...
Artık okullar eskiden olduğu ve olması gerektiği gibi öğrencilere tam anlamıyla eğitim vermelidir.
Bu vesileyle 24 Kasım Öğretmenler Günü'nde eğitimcilerimizi saygıyla selamlıyorum...
18 Kasım 2013 Pazartesi
Bir güzel insan...
Onu sonsuz yolculuğuna uğurlamak için cami avlusunda beklerken kalabalığın içinde Orhan Veli'nin bir şiiri geldi aklıma... (Ne çok severdi ve hep okurdu dağarcığında hep bir dize olurdu muhakkak...)
"Her şey birdenbire oldu..."
Gerçekte öyle olmamıştı, yani birdenbire olan bir şey yoktu. Uzun süredir mücadele ettiği hastalığı ameliyat olsaydı belki düzelecekti ama o yaşamında bazı şeyleri eksik yapmak istememişti. Yıllar içinde iyice kısılan sesi artık hiç çıkmayacaktı, bir metal parçasına bağımlı yaşamaktansa böylesini tercih etti.
Savaş Ay'ın ardından ne güzel yazılar yazıldı ve söylendi.
Hıncal Abi (Uluç) "gazetecinin ölümü" başlıklı yazısında söylenecek her şeyi söyledi. Ona "Bu mesleğin son mohikanı" diyordu.
Bu söz hakikatten ona yakışıyordu ve tam anlamıyla tarif ediyordu.
Onca şöhretine rağmen odasında oturup masa başında ahkam kesmek istemiyordu. Her zaman olayın ortasında ve haberin peşindeydi.
Hiç yüksünmezdi, saat, gün hiç fark etmezdi. "İşim var" dediğini hiç duymadım.
Sanki yeni muhabirmiş gibi, yalnızca "böyle bir şey var" deyin yeterdi.
Ölüm haberinin ulaştığı cumartesi öğlen saatlerinde gazetenin fotoğraf arşivine Savaş Ay yazdım ve kare geldi önüme. Bir saat boyunca baktım daha da arkası geliyordu.
Soğuk gecelerde spor salonlarına toplanan evsizlerin yanında, Amerika'daki uzay istasyonunda, Diyarbakır'da meşhur kahvaltıcıda, milli piyangocunun tezgahıyla, itfaiyeci üniformasıyla, Başbakan'la şarkı söylerken, sabah karşı balıkçılarla, Afyon'daki patlamada acılı ailelerin yanında, doğalgazdan ölümün peşinde, belediye başkanıyla top sektirmede, bizlerle birlikte bir kutlamada her yerde ama her yerde ondan izler...
Yalnızca bu gezinti bile yetiyor onun gazeteciliğini anlatmaya...
Birini kaybettiğinizde önce tarif edilmez bir acı sonra da anılar geliyor akla...
Bir gün odasındaki kanapede polis telsiziyle uyuyor.
Sabaha karşı bir kaza anonsu, nerede tam gazetenin önündeki Balmumcu trafik ışıklarında. Savaş abi fırlıyor ve olay yerine varıyor.
Gülerek, adam polisi, sağlık görevlilerini beklerken beni karşısında görünce nasıl şaşırdı diye anlatmıştı.
Geçen yıl bu zamanlar sanatçı annesi Şükran Ay'ı toprağa vermiştik yine Fatih Camisi'nde... Rahatsızlanmış sedyeye alınarak müdahale edilmişti.
Yine geçen yıl bu zamanlar Bahçeşehir Üniversitesi'nin Boğaz'a bakan binasının üst katında bir sıra gecesine gitmiştik.
Urfalı abimiz Yaşar Özay'ın davetiyle, savaş abi, Ömer, Aydın ve ben de katılmıştık.
Rektör, hocalar, öğrenciler ve üniversitenin sahibi Enver Yücel de oradaydı.
Tabi ki gecenin yıldızı Savaş abiydi. Alkışlar, sohbetler arasında Urfa ekibinin davulunu alıp sahneye fırladı. (Müzisyendi, yerli yabancı birçok şarkı bilirdi. Akordiyonu hep arabasının arkasındaydı. Ünlü Amerikalı şarkıcı Joan Baez'e bile eşlik etmişliği vardı.)
Halaylar çekti uzun bir süre sonra masaya geldiğinde kaburga dolmasını gördü.
Büyük bir sinideki eti parçalayıp servis yapışı vardı ki unutulmaz sahneydi.
Ameliyat eldivenlerini eline çekip parçaladı ve hocaların tabaklarına koydu.
"Bu böyle yenir" demeyi de ihmal etmeden...
O masadakilerin bakışını görmeliydiniz. Çünkü o halkından böyle görmüştü üsul böyleydi.
Seni çok özleyeceğim Savaş abi...
Aile, iş ve toplumsal cinsiyet
Türkiye'de, aile yapısı, çiftlerin kaç çocuk istediği, kadının çalışma hayatına katılımı, aile kurumunun güçlenip güçlenmediğine ilişkin yapılan bir araştırma son günlerdeki tartışmalara yeni bir bakış açısı getirebilir.
International Social Survey Programı'nın (ISSP) 2012 yılı saha taramasına dayalı araştırması 59 ilde 1555 denekle yapılan yüz yüze görüşmelerle yapıldı.
Uluslararası programın Türkiye ayağını Koç Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu hazırladı.
"Türkiye'de Aile, İş ve Toplumsal Cinsiyet" başlıklı çalışmaya katılanların yüzde 87'si, çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin mutlaka evli olması gerektiğini savundu. Katılanların yüzde 13'ü ise çiftlerin evlenmeden de çocuk sahibi olabileceğini savundu.
Yüzde 72'si, evli olmayan çiftlerin bir arada yaşamalarının kabul edilmez olduğunu savunurken, yüzde 13'ü çiftlerin evlenmeden de bir arada yaşayabileceğini ileri sürdü.
Türkiye'de evlilik dışı beraber yaşama pratiğini 'kabul edilebilir' bulan yüzde 13'lük oran, Avrupa ortalamasının çok altında.
2002'de yapılan ISSP araştırmalarında bu oran Danimarka'da yüzde 93 civarında.
Araştırmada ideal çocuk sayısının 2 olduğu yönünde görüş bildirenlerin oranı yüzde 43. Toplumun yüzde 36'sı ise ideal çocuk sayısının 3 olduğu yönünde kanaat bildirdi.
Yapılan araştırmada, kadının toplumdaki rolünün çoğunluk tarafından 'çocuk yetiştirmek' ve 'ev işleriyle uğraşmak' olarak algılandığı, erkeğin rolününse 'ev dışında kazanç sağlayıp aileye bakmak' olarak algılandığı tespit edildi.
Katılımcıların yüzde 43.2'si ailenin kadının çalışmasından zarar göreceğini savundu. Katılımcılara, 'Her ikisi kadın ya da her ikisi erkek olan çiftler bir kadın ve bir erkekten oluşan çiftler kadar iyi çocuk yetiştirebilir mi?' sorusu yöneltildi.
Deneklerin yüzde 9'u lezbiyen çiftler için 'evet' cevabını verirken, yüzde 7'si ise gay çiftler için 'evet' cevabını verdi. Deneklerin yüzde 54'ü lezbiyen çiftlerin, yüzde 56'sı gay çiftlerin kadın ve erkekten oluşan bir çift kadar iyi çocuk bakamayacağı yönünde kanaat bildirdi.
Rapora göre, yüzde 48 çalışan bir annenin, çalışmayan bir anne kadar çocuğuna yakın ve güven dolu bir ilişki geliştiremeyeceğini, yüzde 39'u geliştirebileceğini belirtirken, yüzde 58'i okul öncesi yaştaki bir çocuğun annesinin çalışmasının çocuğu kötü etkilemesini olası gördüğünü ifade etti.
Türkiye'de çalışma hayatına katılan kadının çocuklarının yetişmesine kötü etki edeceğine inananların çoğunlukta yer aldığı rapora göre, katılımcıların yüzde 43.2'si kadın çalıştığı zaman tüm ailenin zarar gördüğünü, yüzde 47.5'i zarar görmediğini düşünüyor.
Çalışmaya katılanların yüzde 63.4'ü, "kadının bir iş sahibi olmasının iyidir ancak çoğu kadın aslında öncelikle bir yuva ve çocuk sahibi olmak ister" görüşünde.
Katılımcıların yüzde 45'i, "ev kadını olmanın kadın için bir işte çalışmak kadar tatmin edici olduğunu" belirtirken, yüzde 27'si bu fikre katılmıyor.
Katılımcıların yüzde 42'si, ailede erkeğin işinin para kazanmak, kadının işinin eve ve çocuklara bakmak olduğunu dile getiriyor. Erkeklerin yüzde 14'ü, kadınların yüzde 83'ü, çamaşır yıkamayı genellikle kendisinin yaptığını belirtirken, diğer ülkelerde de çamaşır yıkamanın erkeklerin de daha fazla katıldığı bir faaliyet gibi görülüyor.
30 Ekim 2013 Çarşamba
Bu adamlar çoğaldıkça 'oyun' daha güzelleşir
İyi, dayanıklı ve kaliteli bir ürün için "Ne de olsa Alman" deriz. Bu konudaki ünlerini boşuna almamışlar. İki büyük dünya savaşında en büyük yıkımı yaşadıktan sonra böylesine ayağa kalkmak yalnızca onların altından kalkacağı bir iş. (Japonlar'ın da hakkını yememek lazım)
Geçen salı akşamı Londra'daki Şampiyonlar Ligi maçını izlerken bunlar geçti aklımdan. Arsenal ve Dortmund maçı bizim için Mesut Özil ve Nuri Şahin'i de seyredip gururlanma vesilesiydi. Ama cezalı olduğu için tribünde oturan bir adam vardı: Jürgen Klopp
O da bir Alman... Sarışın ve mavi gözleriyle ünü dünyaya yayılmış Alman kurt köpeklerine benziyor. Hırslı, mücadeleci ve tuttuğunu koparacak cinsten. Ama bir yandan da romantik ve duygusal biri... Peki ya insanlığı. İşte onu birçok meslektaşından ayıran şey de bu yanı. Çok mütavazı, özür dilemeyi bildiği kadar kendini de acımasızca eleştirmekten çekinmiyor.
Batmış bir kulübü önce Alman Ligi Bundesliga'nın şampiyonluğuna oradan da Şampiyonlar Ligi finaline taşıdı. Geçen yıl kaybetseler de herkesin gönlündeki şampiyon onlardı. Kaybettikleri de Bayern Mühih'ti. Yani başka bir Alman takımı...
Jürgen Klopp, bizim gibilerin yeni idolü.
Biz kim miyiz. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında bizim gibiler şöyle tarif ediyor:
"Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denebilir; ama yalnızca geceleri rüyamda. Gündüzleri, ülkemin sahalarındaki çarpık bacaklı oyunculardan en kötüsü bendim. Taraftar olarak da pek iyi sayılmazdım. Yıllar geçti ve kimliğimi kabullenmek zorunda kaldım: Ben basit bir 'iyi futbol dilencisiyim'. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: "Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!" Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum."
Türkiye'de futbol deyince, birbirlerine hakaret eden, spor sayfalarında, televizyonlarda fanatik gözlükleriyle yorumlar yapan, seyirciyi tahrik edip, sonra bir şey olmamış gibi yapan, dünyada olan bitenden habersiz, başka bir gezegenin insanı gibi yaşayanların yarattığı seviyesizlik gelip içime oturuyor.
İşte bu yüzden Klopp, son yıllardaki yaşadıklarımıza ilaç gibi geldi.
Klopp futbolculuk, spor yorumculuğu ve hocalık kariyerlerini iki şey üstüne kurmuş:
Öğrenmek ve öğretmek.
O da Galeano gibi güzel futbol istiyor ve oyuncularına bunu tavsiye ediyor.
2009'daki bir söyleşisinde, hata yapan bir oyuncusuna müteşekkir olduğunu söylüyor; zira bu hatanın üzerinde durarak bir meselenin altını çizebiliyor, bir ayrıntıyı anlatmak için fırsat buluyormuş. 'Öğrenmenin yolu budur' diyor.
Hani bizdeki gibi oyuncularını bir fırçaladı bir bağırdı ki soyunma odası çınladı haberlerine benzemiyor değil mi?
Frankfurt Üniversitesi'nden spor bilimi diploması olan bir adama da bu yakışır herhalde...
Hayata espriyle yaklaşıyor...
2-1 kazandıkları Arsenal maçından sonra İngilizler'in hocası Wenger'in doğum günü olduğunu sorulunca söylediklerine bakar mısınız: Maç oynandığı aylarda doğulur mu. En iyisi Temmuz'dur...
Bayramlarda aslında neyi özlüyoruz...
Büyük bir ihtimalle "ah o eski bayramlar nerede" diyenlerin sesi ortalıkta sıkça dolanacaktır.
Sokakta, televizyonda, bir dost meclisinde ya da yanıbaşınızda annenizden, babanızdan, büyük akrabalarınızdan duyabilirsiniz...
Sonra serzenişin ardından kısa bir iç çekiş eşlik ederdi "ahlar vahlar" arasında...
Acayip sıkılırdım "eyvah gene başladı" diye kendimi yakaladığım çok olmuştur.
Ne yani bayram bayramdır, adetler de sürüp gidiyordu işte...
Ancak hayat size bunun böyle olmadığını öyle güzel öğretiyor ki...
Dönüp geriye baktığınızda acayip geliyor.
Ve tuhaf bir şekilde kaçınılmaz olarak kendinizden küçüklerle konuşurken buna benzer şeyler söylüyorsunuz.
O zaman anlıyorsunuz ki, böyle böyle adam olunuyormuş.
Ramazan ve ardından Kurban Bayramı biz çocuklar için öncelikle okuldan stresten uzak kalmaktı öncelikle.
Sonra da harçlıktı. Bazen öyle para toplardık ki büyüklerin bile iştahını çekerdi.
Ama asla ve katiyen koklatmazdık önemli durumlar dışında...
Orta halli evlerimizde bazen masraflar çoğaldığı zaman borç bile verirdik büyüklerimize...
Sonra fazlasıyla tahsil ederdik tabii ki...
Ama en çok da evlerimizden sokaklara oradan ülkenin tamına yayılan hoşgörü ve mutluluk sarıverirdi her yanı.
Şöyle bir etrafınıza bakın, bir yerden bir yere koşuşturan hayatı farkında olmadan yaşayan milyonlarca insan göreceksiniz.
Farkında mısınız bilmem ama, gitgide daha hoşgörüsüz, öfkeli ve saygısız oluyoruz.
Bayram tüm bunları görebilmek için bir vesile olsun istiyorum.
Konuşulanlar lafta kalmasın hayatımızın bir parçası olsun...
Bu topraklarda biriktirdiğimiz değerler, gelenekler modern dünyaya ayak uydurmada engel değil ki...
Niye hep bunun arkasına sığınıp sizi siz yapan değerlere sırt çeviriyoruz ki.
Bugün en çok neyi özlüyorsunuz derseniz en çok bu ortamı derim.
Tarif edilmez, engin bir şeydi o hoşgörü...
Baki'nin sözleri ne güzeldir:
"âvâzeyi bu âleme dâvûd gibi sal.
bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş."
(Karikatür: Latif Demirci)
Korkularımızla yüzleşmek...
İnsanoğlunun ahlak, erdem, adalet gibi yüce duyguları evrenselleştirmesi kolay olmamıştır.
Çünkü ilk ve en büyük kavga insanın kendisiyle olan kavgasıdır.
Üç tanrılı dinlerde, Budizm öğretilerinde bu konular özellikle ayrıntılı olarak vurgulanmıştır...
İslamiyet bunu nefis terbiyesi olarak özellikle belirtmiştir.
İsra Süresi 14. ayetinde; "Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter" denmiştir. (Diyanet Vakfı Çevirisi)
Çünkü bu yolda doğru ve düzgün yaşayan, davranan insanların oluşturduğu toplumlar her zaman örnek gösterilmiştir.
Bu uğurda büyük çatışmalar, kavgalar verilmiştir ki tarih nice örnekleriyle doludur...
Peki ya korkularımız...
İnsanoğlunun ve dolayısıyla toplumların en büyük hasletlerinden biri de korkularıdır.
Korkular yaradılıştan da olabilir, toplumdaki durumlardan da kaynaklanabilir.
YÜZLEŞME ZAMANI
Kurtulmanın yegane ve biricik yolu "yüzleşmektir."
Yani dönüp bu durumu ortaya çıkan nedenlerle hesaplaşmak gerekir.
Ne kadar gecikilirse içten içe sanki bir yara varmış gibi bir yerlerinizde sızlar durur.
Tıp diliyle söylersek, yarayı kesip atmanız gerekir yoksa kangren olur ve ölümcül hale gelebilir.
Bir insan, bir aile, bir mahalle, bir köy, bir kent ve nihayet bir devlet; en alttan en büyüğüne giden halkalar birbiriyle etkileşim halindedir.
Kültürler, değerler, dinler, diller, ırklar hepsi birarada yaşar.
Ancak biri diğerine baskın olduğunda korkular da başlar, o zaman da sorunlar başlar.
GEÇİŞ SÜRECİ
Türkiye, uzun süredir sancılı bir geçiş süreci yaşıyor.
Başta devlet olmak üzere kurumlar, kültürler, bireyler hepsi bir hesaplaşma içinde.
Yeni bir oluşumun eşiğindeyiz.
Bir zamanlar bırakın anlamayı, aklımızdan bile geçirmek istemediğimiz her şeyle yüzleşmeye başladık.
Bunca yıl ihmal ettiğimiz, yanıbaşımızda içiçe yaşadığımız kültürleri, insanları tanımaya anlamaya başlıyoruz.
Geçmişteki hataları, acıları tamir etmenin zamanıdır artık...
Mızrağın çuvala sığmadığı günler gelmiştir.
Ancak çözüm, diğerini ezmeden, hor görmeden yapılmalıdır.
Bu topraklarda nice kanlı, zor dönemler yaşandı, ders alıp bugünü de feda etmemeliyiz.
Anlayış, sabır, tevazu rehberimiz olmalıdır...
Gerçek demokrasi yolunda herkese büyük işler düşüyor.
En başta korkularımızla yüzleşeceğiz.
Önce bireyler sonra toplum, daha sonra da devlet...
Bize gereken, adalet, vicdan ve ahlaktır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





