Sayfalar

15 Nisan 2018 Pazar

Abdülhamid'i anlamak...


I. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddi yol alınmış durumda. Son büyük padişahı ve dönemini okuyarak, anlayarak, tartışarak ve sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz. Tabii ki kitaplar en faydalı yardımcı olacaktır.

623 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu'na damgasını vurmuş padişahlardan en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz II. Abdülhamid'tir.
Atalarından devraldığı tahtta en uzun oturanlardan biriydi.
33 yıl süren yönetimi İttihatçılar tarafından kesilmeseydi belki de Kanuni Süleyman'a yaklaşacaktı.
Bu yıl onun 100. ölüm yıldönümü; birçok etkinlikle anılan II. Abdülhamid için paneller, söyleşiler ve anmalar düzenlendi, düzenleniyor.
Dünyanın dört bir yanına dağılmış hanedan üyeleri bu vesileyle Türkiye'ye geldi.
Hatıraları, düşünceleri, eylemleri, izlediği politikalar, bıraktığı miras, hataları, kişiliği; tarihçiler, akademisyenler ve bilim adamları tarafından ele alındı.
Dizisi ise ilgiyle izleniyor.
Osmanlı tarihinde onun kadar övülen ve bir o kadar da eleştirilen padişah olmamıştır.
II. Abdülhamid, 1876'da emperyal bir imparatorluğun başına geçtiğinde, dünya büyük sarsıntılar yaşamaktaydı.
Hem imparatorluğun hem de Avrupa'nın her anlamda dönüşümler yaşadığı; siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal çalkantıların art arda sıralandığı bir dönemde 34'üncü padişah olarak tahta oturdu.
Saltanatında; yeni resmi ideolojisiyle, siyasi rejimiyle, modernleşme projeleriyle, dış politikasıyla, devlet ve toplum büyük dönüşümler yaşamıştır.
Daha sonra tahta çıkacak kardeşi 5'inci Mehmed ve son olarak Vahdeddin'le imparatorluk tarihe karışacaktı.
"II. Abdülhamid, Osmanlı'nın yıkılışını geciktirmiştir" denmesi boşuna değildir, bu yüzden imparatorluğun son büyük padişahı olarak anılmaktadır.
Şehzadeliğinde padişah amcası Abdülaziz'le büyük bir Avrupa turuna çıkmıştır.
Batılı hayat tarzını, geleneklerini, protokol yöntemlerini görme fırsatı bulmuştu.
Yeni gelişen teknolojileri, buluşları yerinde incelemişti.
Hepsinden önemlisi uluslar arası diplomasinin incelikleri hakkında fikir sahibi olmuştu.
Bütün bu gözlemler ilerde devlet sorumluluğunu yüklendiğinde Sultan'ın çok işine yarayacaktı.
Osmanlı'nın büyük toprak kayıpları yaşadığı bir dönemde başa geçen Abdülhamid, Türk-Rus savaşını kucağında bulmuştu, Yunanistan'la savaşta kaçınılmazdı.
Dünyayı sarsan ekonomik kriz zaten büyük borca girmiş imparatorluğu derinden sarsmıştı.
Mali disiplini sağlayıp; büyük imar, eğitim ve kültür hamlelerini hayata geçirmiştir.
Klasik müziğe, operaya çok düşkündü.
Resme ve çiniciliğe meraklıydı.
Özellikle marangozluğu dillere destandı. Beylerbeyi Sarayı'ndaki yemek takımlarını yapmıştı. İstanbul Müftülüğü binasındaki dolaplar da onun el ürünüdür.
Yıldız Sarayı'ndaki kütüphanesinde onlarca kitap vardı.
Özellikle cinayet ve polisiyeye düşkündü. Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yazarı İngiliz Sir Sir Arthur Conan Doyle'u kabul edip övgüde bulunmuş ve hediye vermiştir.
Uyumadan önce ona kitap okunurdu.
İyi bir eğitim alan Abdülhamid Han, iyi derecede Fransızca, Arapça ve Farsça'ya hakimdi, yabancı devlet adamlarıyla ve diplomatlarla espriler yaparak sohbet ettiği de bilinmektedir.
Dış politikada atalarının izini takip etmiştir. Avrupa'nın dengelerinin boşluklarını tespit etmiş ve bunlardan yararlanmıştır.
Diplomatik zekası elçilerin ve devlet adamlarının dikkatinden kaçmamıştır. (Bu konuda daha fazla bilgi için tarihçi Feroze A. K. Yasamee'nin Abdülhamid'in Dış Politikası/Düvel-i Muazzama Karşısında Osmanlı kitabı.)
Bir başka husus da Cumhuriyet dönemini ziyadesiyle etkilemesidir.
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran siyasi ve askeri kadrolar, Abdülhamid'in kurdurduğu okullardan yetişmiştir.
Birçok yere ilkokullar açılmış, kızların da okuması teşvik edilmiştir.
İlk üniversiteler; tıp, hukuk, ziraat, mülkiye, mühendislik, güzel sanatlar başta olmak üzere askeri mektepler onun zamanında hayata geçmiştir.
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yetişen ürüne göre meslek okullarının da temeli sayılan bağcılık, aşçılık, orman, maden ve ipek böcekçiliğiyle ilgili mektepler açılmıştır.
Değerli tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat'ın değerlendirmesi her şeyi özetlemektedir: "Bugünkü Türkiye'yi kuracak temeller, Sultan Abdülhamid'in iktidar döneminde atılmıştır. Onun zamanında kurulan meslek okulları, ilkokul sisteminin yaygınlaşması, yapılan kara ve demiryolları, kurulan işletmeler ve daha birçok eser, Osmanlı Devleti'ne gerçek manada çağdaş medeniyeti getirmiştir. Bu, doğmakta olan Osmanlı-Müslüman milletinin maddi temelini oluşturmuştur ki, bu temel olmaksızın Cumhuriyet kurulamazdı."
Başta hicaz demiryolları olmak üzere birçok yere tren yolu yapılmıştır.
Haydarpaşa ile Sirkeci garları, askeri binalar, camiler, hastaneler, medreseler, çeşmeler, köprüler ve sayısız imar faaliyeti 2. Abdülhamid'in kalkınmaya verdiği önceliği göstermektedir.
En çok eleştirilen yanı siyasi tarafıydı.
Kanuni Esasi'nin kabul edilmesi, Meclis'in kurulması, Birinci Meşruiyet'in ilanı onun dönemindedir. Ancak Meclis'in feshedilip, hafiye sisteminin kurulması da onun dönemindedir.
O dönemin aydınları tarafından baskı rejimi kurmakla çok yerildi.
Şehzadeliği sırasında önce amcası sonra da abisinin padişahlıktan azledilmesini görmesinin onda derin bir etki yaptığı aşikardır.
Annesini, dedesini ve babasını veremden yitirmesi de sağlığı konusunda hassas olduğunu göstermektedir.
Vehimli biri olması ve Yıldız Sarayı'na çekilmesi son yıllarında yaşadığı zorluklardır.
1909'da tahtan indirilip Selanik'e sürgün giden Abdülhamid, Balkan Savaşı patlayınca Beylerbeyi Sarayı'na yerleşmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'nın başladığını görmüş bittiğini görmeden o yıl yani 1918 Şubat'ında vefat etmiştir.
Cenazesi büyük bir törenle kaldırıldı.
İstanbul sokaklara döküldü; kadınlar pencerelerden, "Bizi refah içinde yaşatan padişahım, bizleri bırakıp da nereye gidiyorsun" diye ağlıyordu.
Savaş yılları boyunca onu tahttan indiren İttihatçıların başta Enver Paşa olmak üzere sık sık görüşlerine başvurduğunu biliyoruz.
Özel doktoru Atıf Hüseyin Bey'in sohbetlerinden tuttuğu günlüğü sayesinde çeşitli meseleler hakkındaki düşünceleri kitap haline getirilmiştir.
Özetle; Abdülhamid bizimdir, bizler de onların devamıyız.
Bu tartışma götürmez bir gerçektir. İmparatorluk ömrünü tamamlamış yerine cumhuriyet gelmiştir. Onlar da bizim bir gerçeğimizdir.
Prof. Şükrü Hanioğlu geçen pazar gazetemizde yayınlanan yazısında önemli bir uyarı yaptı: "II. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddî yol alınmış durumdadır. Buna karşılık onu yaşadığı dönemin tarihî bağlamından çıkartan imaj düzeltimi ise başka bir uca savrulma tehlikesiyle karşı karşıyadır."
Okuyarak, anlayarak, tartışarak ve bugünden o dönemi sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz.
İlber Ortaylı'nın dediği gibi; tarih yakasına yapışılıp hesaplaşılacak bir şey değildir.
(Bu konuda kitap okuma önerileri: Sultan Abdülhamid'in Sırdaşı Tahsin Paşa'nın anıları, Talha Uğurluel'in Payitahtın Son Sahibi II. Abdülhamid Han, Arzu Terzi'nin Abdülhamid'in Mirası-Petrol ve Arazi, Ayşe Osmanoğlu'nun Babam Sultan Abdülhamid.)
(Sabah Kitap ekinin Mart 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

16 Mart 2018 Cuma

Atatürk ve çevresindeki dünya...



Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla farkını ortaya koyuyor. Kitapta Atatürk'ün her hali var. Arka planda yaklaşan savaş ve Cumhuriyet'in ayak sesleri duyuluyor..

Tarih alanında Türkiye'nin uluslararası ismi Prof. İlber Ortaylı uzun yıllardır aileden biri gibi hayatımızda. 
Bizi tarihimizle barıştıran, yeniden sevdiren adam. 
Kitapları onlarca baskı yapıyor, imza günlerinde kuyruklar sokaklara uzanıyor. 
Televizyon programları ilgiyle takip ediliyor, söyleşilerine salonlar yetmiyor, derslerinde anfi dolup taşıyor.
Hoca halkın içindedir hep, birdenbire karşınıza çıkabilir. 
Kaç kez Beşiktaş Çarşısı'nda rastlamışımdır. 
Bir keresinde gazetenin önündeki ışıklarda taksiden inip simitçiden alışveriş yapıp sohbet ettiğini görmüştüm.
Dünyanın dört bir yanını gezip kaleme aldığı seyahat kitapları da deryadır.
Geçenlerde bir söyleşide, "Dünyayı gezin sonra evlenin" demişti ya soruların arkası kesilmeyince eli daha yükseltti: "Evlenin birlikte gezin, mobilyayı sonra alırsınız."
İlber Hoca geçtiğimiz yıl değerli bir ödülle onurlandırıldı.
"Tarihini bilmeyen milletlerin geleceğini de inşa edemeyeceği hakikatinden hareketle, tarihimizin derinlikli biçimde araştırılıp aktarılması, geniş halk kitlelerine sevdirilmesi, yurt içinde ve yurt dışında, başta akademik platformlar ve medya ortamı olmak üzere tüm kesimlerle paylaşılmasındaki değerli katkıları münasebetiyle..." verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün seçiminin ne kadar isabetli olduğu ortada.
Bir dönem kendisine çok yakışan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü de yapan Osmanlı uzmanı İlber Hoca yeni kitabıyla farkını yine ortaya koyuyor.
İstiklal Savaşı'nın lideri ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk kitabını gördüğümde duygularım çevremdekilerden farklı değildi.
Kitabı okurken, "Yeni ne olabilir, bu konuda bilmediğimiz kaldı mı" sorularıyla muhatap oldum.
İlk kez bir biyografi yazan Hoca hem zor hem de kolay bir işe soyunmuş.
Kolay çünkü; bu topraklarda yaşayan her çocuk gibi önce evde, sonra okulda, ve ötesinde hayatınız boyunca Atatürk'le birlikte yaşarsınız.
Ve büyük kalabalıklar gibi merak etmezsiniz, şablonlar hazırdır, size verilmiştir.
Selanik'te doğdu, küçük yaşta babasını kaybetti, askeri okula gitti, subay oldu, savaştı büyük işler yaptı. Ülkemizi düşman işgalinden kurtardı, Cumhuriyeti kurdu, büyük devrimler yaptı.
Şiirler, şarkılar, törenler, bitmek bilmeyen büyük laflar..
12 Eylül darbesinin ilk yılları Atatürk'ün 100. Doğum gününe denk gelmişti. 
Darbeciler bunu öyle bir kullandı ki, çocukluktan gençliğe geçtiğimiz o dönem Atatürk'ü çok sevenler bile "bu kadar da olmaz" diye yakınmıştı.
Zor bir işe soyunmasına gelince; Atatürk adı geçtiğinde gözleri yaşaranları da tanıdım, eleştireni de, birkaç kişi de olsa daha ileri gidip hakaret edeni de.
Bu kitap kime hitap ediyor peki, bence her kesime.
Özellikle günümüzde sosyal medyadaki ahaliye; hiçbir bilgi sahibi olmadan fikri olanlara, üstelik bunu da matah bir şeymiş gibi şişik bir özgüvenle büyük laflarla satanlara...
İlber Ortaylı, her zamanki üslubuyla sohbet eder gibi yazdığı kitabında arka planda çok büyük bir resim ortaya koyuyor.
Bir Balkan çocuğu olan Mustafa Kemal'in Osmanlı'nın en zor dönemlerinde için için kaynayan bir bölgede hangi şartlar altında büyüdüğü, nelerden etkilendiği anlatılıyor.
Büyük resimde ise savaş kokularının yükseldiği Avrupa var. 
Hiç kuşkusuz en çok etkilenen Osmanlı olacaktır. 
Balkan topraklarının birkaç ay içinde Saraybosna'dan Edirne'ye elden gitmesinin travmasını yaşayan bir kuşaktır onlar...
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sürmüştü.
Osmanlı ise 1912'de başlayan Balkan Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na katılıp 8 farklı cephede büyük mücadeleler vermiştir. Bizim için savaş Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 1922'ye kadar kesintisiz tam 10 yıl sürmüştür.
Bu mücadeleyi yapanlar Mustafa Kemal'le birlikte Osmanlı'nın subaylarıydı. 
Bir değil birkaç lisan bilen, iyi yetişmiş, matematikten, coğrafyadan anlayan, dünyaya açık bu fedakar insanlar, cephelerde erken yaşta olgunlaşmıştır.
Gözlem yapmayı iyi biliyorlardı. 
Mustafa Kemal, Afrika'da, Çanakkale'de, Filistin'de, Diyarbakır'da komutanlıklar yapmış halkını tanımıştır.
Balkanlar'daki değişimi, esen yenilikçi rüzgarları yaşamıştır.
Padişahın yaverliğine yükselmiş genç yaşta Avrupa'yı görmüştür.
İlerde Cumhuriyeti kuranlar da bu kadro olacaktı. 
Maliyeci, sağlıkçı, kalem erbabıyla yetişmiş Osmanlı birikimi yeni şekillenen devlette yerlerini alacaktı.
İlber Ortaylı'nın işaret ettiği gibi; değişen vatan ve millet değildi, sadece rejim değişmişti.
Değişimin nasıl karşılandığını da şöyle özetliyor:
"Bizim cumhuriyetimize gelince problemsiz toplum olamayacağını söylemek gerekir. Türk toplumunun fevkalade süratle değiştiğine, birtakım kalıpları da çok fazla değiştirdiğine, bununla birlikte muhafazakar yönlerini muhafaza ettiğine, temelde Ruslar yada İranlılar gibi romantik dönüşümleri değil, ölçülü bir muhafazakarlığı tercih ettiğine inanıyorum. Bu kalıbı anlamayan bir yönetim, bir anlayış ister komünist olsun, isterse onun tam tersi uçta bulunsun, hüsrana uğrar. Türk toplumunun aşırılığı sevmediği açıktır. Temelde tutucu, kalıpları belli bir toplumdur ve bu kalıplar içinde değişimi sever. Bu yüzden de bir saplantısı yoktur, kendine göre bir mobilite (sosyal hareketlilik) biçimi vardır."
Değişim en başta hukuki olarak Osmanlı döneminde başlamıştı. 
Tanzimat'tan beri sürüyor ama tamamlanamıyordu. 
Karlofça'da, Paris Anlaşması'nda devletler hukuku başta olmak üzere, ticaret, ceza, usül kanunları parça alınarak uygulanmaya başlanmıştı. 
Tek hakim sisteminden savcılı avukatlı sisteme geçiş II. Abdülhamid'in devrinde tamamlanmıştır. Nizamiye mahkemeleri, temyiz sistemi, noterlik de keza öyle...
Ancak sistem bir türlü yürümüyor, tatbik edilmesinde sorunlar vardı.
En önemli eksiklerden biri medeni hukuk ve vatandaşlık hukukudur. 
Onlarca yıldır bir türlü tamamlanamayanı Atatürk Cumhuriyetle birlikte nihayete erdiriyor.
Yani ileri sürüldüğü gibi Atatürk gelip her şeyi yerle bir etti, düzeni altüst etti durumu yok. Osmanlı'nın başlattığını devrimlerin üstüne koyarak, eksiğini tamamlayarak, bir düzene sokuyor.
Atatürk'ün hayatı boyunca karar alma ve uygulamadaki ileri görüşlülüğü, defalarca savaş meydanlarında, devletin kurulmasında, devrimlerinde kanıtlanmıştır.
İlber Ortaylı, biyografisinde bu durumun üzerinde dikkatlice duruyor ve geniş örnekleriyle karşılaştırılmalı olarak anlatıyor.
İzmir ve Ege bölgesinin hatta Bursa'nın daha da ötesi İstanbul'un Atatürk sayesinde kurtarıldığını belirten Ortaylı; "yoksa buraları ancak kartpostallarda görebilirdik" diyor.
Çünkü Ankara'da "bu kadarı yeter daha ileri gidip eldekilerden olmayalım" diyenlerle de mücadele edildiğini söylüyor.
Bu kitapta, Atatürk'ün her halleri var. 
Mustafa, Mustafa Kemal, subay, komutan, yaver, gazi, mareşal, Meclis Başkanı ve nihayet Cumhurbaşkanı...
Tarihin bir bölümünü cımbızlayıp çıkarmadan, ideolojik saptırmalar yapmadan, dönemin tüm şartlarını bütünüyle ele alarak mukayeseli olarak değerlendirilmesi herkesin harcı değil. 
Birikim, çok çalışma, emek, sabır ve her şeyden önemlisi vicdanlı bir objektiflik istiyor. 
İlber Hoca bu konuda Türkiye'deki en değerli isim...
Kitabı da cumhuriyetin 100. yılına az bir süre kala bu yolda bir kapı açıyor.
Niye bu kitabı yazdığını Gürsel Göncü'yle söyleşisinde özetlemiş:
"Bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey zamanını inşa eden adamları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demiyorum size, çok sevin de demiyorum istemiyorsanız, ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi taktirde yaşadığınız cemiyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk'ü öğrenmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, 'Nutuk'u açın okuyun' diyorlar... Hayır Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursunuz. Benimki işte böyle bir kitap."
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Şubat 2018 Cumartesi

Arkadaşlarınız çok olsun...

En güzel haber yıl sonunda geldi.
"Türk yayıncılık sektörü tüm zamanların rekorunu kırarak 2017 yılını 60 bin 335 kitapla kapattı."
Haber çok ilgi görmedi ancak üstünde durmaya değer.
Türkiye, uluslararası ve içerdeki krizlere rağmen ekonomik olarak büyüyor.
Siyasi ve jeopolitik ağırlığı da yükseliyor.
Bir toplum için büyük projeler, yollar, fabrikalar, askeri güç önemlidir ancak eğitim ve kültürün geride kalması kabul edilemez.
Bu yüzden yayıncılığın gelişmesini de bunlarla birlikte okumak gerek.
Yeterli mi değil tabii ki, ancak olan biteni de göz ardı edemeyiz.
Kültür-Sanat Servisimizin ISNB Türkiye Ajansı'nın verileriyle hazırladığı habere göre; bu büyük değişim geçtiğimiz yıla göre yüzde 11, 2000 yılına oranla ise yüzde 480 artış göstermiş.
Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin 2015 yılı raporunda ise, Türk yayıncılık sektörü yaklaşık 2.5 milyar dolarlık pazar büyüklüğüyle dünya sıralamasında 11'inci sıraya yükselmiş durumda.
2008 yılında 800 milyon dolarlık yayıncılık sektörü 8 yılda ciro büyüklüğüyle bu sayıyı üçe katlamış durumda.
Tahsis edilen kitap sayısı bakımından da Türkiye'nin 10'uncu büyük ülke olduğunu gösteriyor.
Veriler aynanın öteki yüzünde de iyi şeyler olduğunu gösteriyor.
Yani umutlu olmak için alametler çoktan belirmiş de farkında değilmişiz.
Geçtiğimiz yıl yeni yazarlarla tanışıp ünlü isimlerin yeni romanları, öyküleri, şiirleriyle buluşmuşuz.
Sonu gelmeyen kuyruklarda bekleyip yazarlara kitaplar imzalatıp, sohbetler etmişiz.
Yurdun dört bir yanında düzenlenen fuarlara sergilere akın etmişiz.
Yüzlerce söyleşi, panelde bir araya gelip fikir alışverişinde bulunmuşuz.
Yayınlar konularına göre değerlendirildiğinde yüzde 28'ini eğitim, yüzde 19'unu yetişkin kültür, yüzde 17'sini çocuk-ilk gençlik ve yüzde 16'sını da yetişkin kurgu edebiyatı eserleri takip ediyor. Kitapların yüzde 95'i basılı yayından oluşurken, yüzde 5'ini de e-kitap oluşturuyor.
Yani çok farklı alanlarda okumuşuz ki yayınevleri bu yıl da iyi kitaplar, iyi yazarlar vaat ediyor.
Ne güzel.
Edebiyat bize gerçeklikle yüzleşmeyi ve bir yandan da hayal kurmayı gösterir.
D. J. Salinger, "Bir kitabı okuduktan sonra yazarı ile arkadaş olmak istiyorsanız o, iyi bir kitaptır" der.
Arkadaşlarınız çok olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

Gizli belgelerdeki Hitler


Dünyada en çok satan kitaplar arasında yıllardır yerini koruyan bir kitap varsa o da Kavgam'dır.. Kitap, Hitler'in "nasyonal sosyalizm" adını verdiği dünya görüşünün açıklamasını yapar ve amaçlarını bildirir.
Nazi ideolojisiyle dünyayı ve ülkesini büyük bir felakete sürükleyen Hitler hala en çok merak edilen insandır.
"Ben dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların güçsüzlüklerini kullanmak için geldim" diyen Hitler hakkında sayısız dedikodu üretilmiştir.
Onlardan biri de ölmediği ve bir şekilde sağ kalıp kaçtığıdır.
Buna inanlardan biri de en büyük düşmanı Sovyetler Birliği'nin başındaki en az onun kadar acımasız Joseph Stalin'di.
İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru başkent Berlin'deki sığınağında Hitler'in sevgilisiyle intihar etmesiyle bir dönem kapanır ancak tarih kitapları ve sayısız belgesele, filme konu olan bir tartışmanı fitili de ateşlenmiş olur.
Sığınağın yanındaki çukurda gömülü olarak bir köpek ile yanmış bir kadın ve erkeğin cesedi bulunmuştu.
Bu cesetlerin Hitler ve sevgilisi Eva'ya ait olduğu onun yakınındaki iki kişinin Ruslar tarafından yakalanmasından sonra ortaya çıkmıştı.
Bu iki kişi onun son anlarına tanıklık eden ve cesetleri yakan Otto Günsche ve Heinz Linge'ydi. İkisi de Hitler'in özel yaveri ve yakın koruma ekibindeydi.
O zamanki Rus gizli servisi NKVD tarafından yıllarca sorgulanan Günsche ve Linge, Hitler'in politikaları ve savaş yönetimi hakkında bilinmeyen birçok detayın yan ısıra, diktatörün yakın çevresini tüm gerçekliğiyle anlattılar.
Ve bu bilgiler Sadece Josef V. Stalin için hazırlanmış 462a no'lu gizli dosyaya kondu ve onun emriyle rafa kaldırıldı.
Sovyetler'in yıkılmasının ardından Alman tarihçiler Henrik Eberle ve Matthias Uhl tamamı olmasa bile ortaya çıkan bu raporun üzerinde çalıştı.
Ve yaklaşık 60 yıl sonra da Hitler'in Kitabı adıyla yayına hazırlandı.
İlk kez NTV Yayınları'ndan çıkan kitap bu kez yeni bir baskı ve kapakla Alfa Yayınları'ndan basıldı.
O dönemin ruhunu yansıtan ve en sağlam kaynaklardan biri olan kitap, dersler çıkarılacak çok önemli bilgiler yer alıyor.


BAŞKA KİMLİKLE YAŞAMAK

O döneme ait bir kitap da Nazi Subayının Karısı adıyla yayınlandı.
Viyanalı Yahudi Edith Hahn'nin önce gettolarda sonra da işçi kamplarında süren dramı inanılmaz bir yaşam savaşıyla sürer.
Saklanıp bir arkadaşının yardımıyla adını değiştirerek gün ışığına çıktığında artık bir Hıristiyandır. Yaşamak ve ayakta kalmak için kendisine aşık olan Nazi subayıyla evlenir. Bir yandan da günlüğünü tutmaya devam eder.
Biriktirdiği fotoğraflar ve yüzlerce doküman bugün ABD'deki Ulusal Soykırım Müzesi'nde yer alan Hahn'nın yaşadıkları ise kızının yardımıyla kitap haline geldi. (Beyaz Baykuş Yayınları)
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

14 Ocak 2018 Pazar

Onlar sanat yapıyor biz ise duadayız*

*Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur romanından)


Kitap; kapağından baskısına kadar özenle hazırlanmış. Kapaktaki fotoğraf, Şeker Ahmet Paşa'nın Mercan'daki konağında bir resmine son rotüşları yaparken çekilmiş. Desen ise Sultan Abdülaziz'e ait.

Hayatın telaşı, koşuşturması arasında bir an durup "ne oluyor, ne yapıyorum" diye sorunca o zaman anlıyorsunuz.
Aslında bakıyoruz ama görmüyoruz; duyuyoruz, dinlemiyoruz; hepsinden önemlisi anlıyoruz ancak gerçek manada hissetmiyoruz.
Zaman kavramının kalktığı, hızın artık sınır mesafe tanımadığı, hayatın kolaylaşırken her anının aynı zamanda kontrol altında olduğu bir dönemde yaşıyoruz ki; bu modern insanın dramıdır...
Sıkıntılı, zor günler ardı ardına sıralanırken bazen öfkenin doruğa yükseldiği anlar derken, Beşir Ayvazoğlu'nun kitabıyla huzur buldum, sakinleştim...
Okurken hiç bitmesin istedim, ağır ağır tadını çıkararak bazen küçük notlar alarak ilerledim.
Altın Kapı; nefes oldu, ses oldu, duygu oldu.
Ayvazoğlu, Avrupa'dan yeni dönen ve o zamanlar Batı hayranı olan büyük şair Yahya Kemal'in bir dost davetinde Tanburi Cemil Bey'i dinledikten sonra "O zaman karşımda altın bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim" deyişini kendine yol edinir.
Kendisine edebiyat ve sanat dünyasının o büyülü dünyasını açan Yahya Kemal'in ardından girdiği o kapıdan; aydınlatmayı, bilgilendirmeyi ve en önemlisi düşündürmeyi sürdürüyor.
Kitaba ismini veren Altın Kapı işte o kapıdır.
Bütün yazarlık hayatının bu kapının arkasındakileri görme ve gösterme çabasından ibaret olduğunu belirten Ayvazoğlu, orada bütün bir medeniyetimizin olduğunu söyler:
Plastik sanatları, mimari, musiki, eski şiir ve elbette İstanbul...
Sûret'in Peşinde, Altın Kapı ve Kuğu Nağmesi başlıklarıyla üç bölümde kaleme aldığı denemeleri sırasıyla resim, müzik ve şiir üzerine yazılardan oluşuyor.
İlk yazı Osmanlı padişahı Fatih'le başlıyor.
Avni mahlasıyla şiirler yazan büyük padişahın, şehzadeliğinden itibaren ciddi bir sanat eğitimi aldığı aşikar.
İstanbul'u fethettiğinde yağma sırasında mozaikleri koparan bir yeniçeriye, "Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun" diyebilmiştir.
Sanatçıları koruyup kollayan ve onları sarayına çağıran Fatih, İtalya'dan ressam istemiştir.
Ve o devirde Bellini'ye portresini yaptırarak büyük bir tartışmanın da kapısını açmıştır.
Tasvir ve suret konusunda Osmanlı tarihinde onlarca tartışma vardır, mahkemelik olanları bile vardır. Abdülmecid ve Abdülaziz gibi aynı zamanda müziğe de meraklı padişahların izi sürülen kitapta; Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza ve Nazmi Ziya gibi Osmanlı döneminde yetişmiş isimlere de yer veriliyor.
Her biri Türk resminde yeni ufuklar açmış, geleceği de şekillendirip ekol olmuştur.
Ardından gelen modernistler de kitapta boy gösteriyor.
Hele Fatih Camisi'ndeki bir cuma namazında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından fark edilen bir tablonun hikayesi var ki, müthiş.
Yalnızca Mimarzade Mehmed Ali'nin 1905'te yaptığı tablonun bugün koruma altında olduğunu belirtelim ki okumak isteyenlerin zevki bozulmasın.
İkinci bölümdeki müzik yazılarında büyük usta Itrî'ye geniş yer ayrılmış.
Kitapta; müzik dinlerken duyulan hazzı hissetmenin ve o hazzı ifade etmenin doruğa ulaştığı bir bölüm var ki, birkaç kez okumaktan kendimi alamadım:
Yahya Kemal'in İspanya'dan yeni döndüğü yıllar. 1939 sonu ya da 1940 yılı başları olmalı...
Ahmet Hamdi Tanpınar, Lebon'da otururlarken birdenbire anlatmakta olduğu Paris hatıralarından silkinerek "Haydi kalk konservutara gidelim" dediğini, arka sokaklardan geçerek o zaman Konservatuar'ın bulunduğu Tepebaşı'na nefes nefese çıktıklarını, müdür Ziya Bey'in odasına çıktıklarını da telaşla anlatır.
Yahya Kemal, Nevâ-Kâr'ı dinlemek istemiştir; kendilerini samimi bir dostlukla karşılayarak kahve ikram eden müdüre, "Ziya Bey" der, "biz Nevâ-Kâr'ı dinlemeye geldik!"
Hadisenin bundan sonrasını Tanpınar'da dinleyelim:
"Eser çalındığı müddetçe Yahya Kemal genişçe bir koltukta, sol eli her zaman olduğu gibi kalın bastonuna dayanmış ve bütün vücuduyla çok büyük bir ağacın önünde akan suya eğilmiş gibi musikiye ve onu bize acayip cüssesinden gönderen gramofona eğilmiş, sessiz sedasız dinledi. Ara sıra cigarası bitince dikkatinin kendisine biçtiği bu duruş değişiyor, sonra düşüncelerimizin devamlı arkadaşı vazifesine başlar başlamaz eski vaziyetini alıyordu. Eser bitince "Bir daha çal Selahattin Bey!"dedi. Ve tekrar aynı dikkatle dinledi. Odayı Itrî'nin musikisi ve onun dikkati beraberce doldurmuş gibiydi."
Tanburi Cemil, Münir Nureddin gibi ustaların yanı sıra Türk muhafazakarlarının müzik zevki ve klasik müzikle ilişkisi de ele alınıyor.
Üçüncü bölümde şiir var. Bâki, Şeyh Gâlib, Mehmed Akif'le zenginleşen büyüyen eski şiirin doruğu ise Yahya Kemal'dir.
O Tanpınar'ın deyişiyle, "eskiyi zamana ve zihniyete bağlı fazlalıklarından arındırmış, en saf şekliyle yaşadığımız zamana aktarmıştır."
Yahya Kemal merkezli yazılarda birçok şair de zikrediliyor.
Garip akımının kurucularıyla buluşması ve özellikle Orhan Veli'ye olan ilgisi dikkate değer.
Kitabın finalinde Beşir Ayvazoğlu'nun bir etkinlik için kaleme aldığı Cahit Sıtkı Tarancı'ya 2010 yılından bir mektubu var.
Kıssadan hisse; görmek, dinlemek ve hissetmek için Altın Kapı'dan geçin...
(Sabah kitap ekinin Aralık 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN:

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir hatırası, Yahya Kemal'in "mısra benim haysiyetimdir" derken ne demek istediğini çok iyi açıklıyor:
"Bundan birkaz sene evveldi. bir akşamüstü ona Moda'da rastgeldim. O sırada yazmakta olduğu bir şiirini okudu. Sıra bitmemiş bir mısraa gelince durdu, iki elinin baş ve şehadet parmaklarını görünmez bir maddeye şekil veriyormuş, çok nadirve kıymetli bir maddeyi düzeltiyormuş gibi oynatmaya başladı. Anladım ki oluşunun son haddine gelmiş olan mısra bütün uzviyetinden kopa kopa şimdi bu parmakların ucuna gelmişti ve orada son şeklini bulmağa çalışıyordu. Biraz sonra bu usta elden bir beyaz güvercin veya şimşeklerin kardeşi bir kartal gibi kanatlanacaktı."
Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları.

19 Aralık 2017 Salı

Kitap gidilen en güzel yoldur...


12 Eylül darbesi karabasan gibi memleketin üstüne çökmüş, Netekim Paşa nefes aldırmıyor.
Biz liseli gençlere 1981'in o karanlık günlerinde müjde gibi geldi haber.
Kadim dost Sanlı'yla (Ergin) Taksim'in yolunu tuttuk.
Şimdiki adı The Marmara olan otelin zemin katında açılan ilk Kitap Fuarı'nı ziyaretimiz şimdiki gibi aklımda.
600 metrekare alanda 28 yayınevi görücüye çıkmıştı.
Acabalarla başlayan etkinliği 20 bini aşkın kişi ziyaret etmişti.
İmza günleri ise başlı başına bir olaydı.
O günlerde kuyruklar dışarı taşar, Kazancı Yokuşu'ndan alana kadar uzardı.
Aralarında Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Uğur Mumcu, Haldun Taner, Rıfat Ilgaz ve Tarık Buğra'nın da bulunduğu dev isimler bir taraftan kitap imzalar bir yandan da okurlarla söyleşirdi.
İkinci yıl uluslararası ismiyle devam eden fuara yabancı konuklar da gelmeye başladı.
Onlardan biri de Marksist Fransız filozof Roger Garaudy'di.
Müslüman olduğunu açıklaması dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük yankı yaratmıştı. Garaudy'nin imza günü, fuarı bambaşka bir çehreye büründürecekti.
İslami kesim de solcuların tekelinde diye uzak durduğu etkinliğe büyük ilgi gösterecekti.
Her yıl üstüne koyarak büyüyen gelişen fuar, çok değil 5 yıl sonra 1986'da Tepebaşı'na taşındı.
Bir süre sonra orası da yetmedi, birkaç kez kapısından döndüğümü çok iyi hatırlarım...
2002 yılında bugünkü yerine Beylikdüzü'ne taşındı.
Nerden nereye; 600 metrekare alandan 60 bin metrekarelik alana yayılan fuarda, söyleşiler küçük bir mekanda yapılırken şimdi onlarca salon bulunuyor.
Geçen yıl 2 milyon kitabın satıldığı fuarı 621 bin kişi ziyaret etmiş.
Bu yılın etkinlik programını elden geçirirken uzun listenin sadece ilk gününde yalnızca 20 oturum ve söyleşinin olduğunu belirteyim, gerisini siz anlayın.
Konular o kadar renkli ve çeşitli ki kayıtsız kalmak mümkün değil. Birisi muhakkak ilginizi çekecektir.
TÜYAP'ın düzenlediği Uluslar arası Kitap Fuarı yarın kapılarını 36. kez açacak.
12 Kasım'a kadar sürecek fuarın Onur Yazarı Ayla Kutlu olacak. Kutlu'nun yaşamı ve eserleri üzerine, kendisinin de katılımıyla çeşitli panel ve söyleşiler düzenlenecek.
Teması ise "Edebiyat, İyi ki Varsın" olacak.
Fuarın bu yılki Onur Konuğu ise Kore Cumhuriyeti olacak.
Ülke standında Kore edebiyatı ve kültürüne yer verilecek. Onur Konuğu ülke etkinlikleri kapsamında söyleşi, panel, yayıncılarla profesyonel buluşmalar ve çocuk etkinlikleri düzenlenecek. Kore'nin önde gelen yazarları, okurlarıyla buluşacak.
Ayrıca fuara paralel olarak ARTİST 2017 / 27. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı da düzenlenecek.
Klasiklerden çocuk kitaplarına, çizgi romanlardan sanat kitaplarına, dini kitaplardan tarih kitaplarına, polisiyeye, yemeğe binlerce türde yayın sizleri bekliyor.
Gazeteci dostların kitapları da fuarda yer alacak.
Burada daha ayrıntılı okuyacağınız Murat Ataş ve Kerem Çalışkan'ın kitaplarının yanı sıra gazetemizin yazarı Ferhat Ünlü'nün İlahi Kripto; Murat Yetkin'in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı; Nilay Örnek'in Bütün iyiler biraz küskündür; Şebnem Keskiner'in Manyak Anne ve Uluğ Örs'ün Bab-ı Ali'den İkitelli'ye sizleri bekliyor.
Bir yere not almıştım, fuarın yöneticilerinden biri; "ilk fuara gelenler artık torunlarıyla ziyaret ediyor"diyordu.
Doğru; üç nesil gören fuarla beraber büyüdük.
Kitap gidilen en güzel yoldur.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Anadolu'nun sırrı tükenmez...


Okuduğum kitapla televizyonda izlediğim yemek belgeseli bir anda iç içe geçti.
Dünyanın dört bir yanını gezip yemek programları yapan İngiliz gurme ve şef Rick Stein, herkesin bildiği yollardan gitmez, arka sokaklardaki sokağın lezzetini arar.
Hayatın kendisi gibi; gereksiz ayrıntılara boğulmamış, kuşaktan kuşağa aktarılan izlerin peşine düşer.
Çok kullandığı sözüyle: basit ama muhteşem...
Ünlü şefin, Venedik'ten İstanbul'a uzanan yeni gastronomi yolculuğu büyük kentlerden değil, köylerden kasabalardan yeni lezzetlerden geçiyor.
İtalya'dan başladı, Hırvatistan, Arnavutluk, Yunanistan derken İzmir'e geçti.
Oradan kuzeye yöneldi.
Çanakkale Boğazı'ndan geçip İstanbul'a uzandı.
Köy pazarlarını gezdi, yer sofrasında gözleme yedi, köftelerin, balıkların tadına baktı.
Hele Gelibolu'da bir tarlaya dalıp domates kesip yemesi var ki...
Ellerini açıp "burası cennet" deyişini görmeliydiniz...
Türkiye'nin muhteşem lezzetlerinin küçük bir bölümü onu bu kadar mutlu etti.
Bir de Anadolu'nun sırlarla dolu coğrafyasını gezse diye düşünürken Murat Ataş'ın kitabı elime geçti.
Ataş, kadim toprakların tam ortasından Sivas'tan bir hikaye anlatıyor.
Hüzünlü bir aşkın öyküsü.
Kurmaca ve gerçeğin harmanlandığı kitap, bizi Birinci Dünya Savaşı yıllarına götürüyor.
Bir gün yaşlı bir adam, kara köpeğiyle Ermeni ve Türklerin yüzyıllardır huzurla birlikte yaşadığı köye gelir.
Güneş tutulmasıyla karanlık çöker köye...
Kışları Sivas'ta, yazları köylerinde sakin bir hayat süren Galenler'in yaşlıları huzursuz olur...
Ve savaşın patlak vermesiyle tarih önüne geçilemez bir hızla akmaya başlar.
Ermeni aile için "gün batar." Kendilerini, hiçbir günahlarının olmadığı politik kararların ortasında bulurlar.
Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Kimi cepheye, kimi sürgüne, kimi bir yüzbaşının himayesinde topraklarından uzaklara savrulur. İnsanlar savaşın getirdiği yıkıma insanlıklarıyla, aşklarıyla direnmeye çalışır...
Armine-Çorak Dağ'ın Sürgünü kitabında; arka planda büyük bir dram vardır ancak büyük bir sevdaya da tanık oluruz.
Köyün Müslüman Fadik anasının dili dönmediği için Emine dediği Ermeni kızı Armine'nin büyük aşkı Civan'a kavuşma hayali, yalın bir dille anlatıyor.
Murat Ataş'ın gazeteci kimliği romana da yansımış. Kısa, net ve anlaşılır cümleler sürükleyici bir bütünlük sağlamış.
Doğa ve yer anlatımları, yerel ağızların kullanımı edebiyatımızın çınarı Yaşar Kemal tadında...
Romanda Ermeni tehciri sırasında yaşanan büyük acılara da tanık oluyoruz.
Komşusunun mallarına acımasızca sahiplenenler bir yanda öte yanda komşuları için kahrolan Türklerin dostlukları var.
Arka plandaki Çanakkale Savaşı, Sarıkamış dramı ve Kurtuluş Savaşı'na ilişkin gerçek hikayeler de kitaba büyük bir derinlik katıyor.
Bu topraklar işte böyle; bizi bile hala şaşırtıyor, İngiliz ne ki...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısında yayınlanmıştır.)