Sayfalar

12 Mart 2019 Salı

Sendeki ötekinin farkında olmak...

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, Doğu Öyküleri, O/Hakkâri'de Bir Mevsim, Kimse ve dahası... Ferit Edgü Alfa Kitap yazarları arasına katıldı. Öykü, roman, şiir ve denemeleriyle edebiyatımıza yenilikler getirmiş büyük yazarı yeniden okumak için geç kalmayın.


15,16 yaşlarında liselilerdik.
Okumaya, anlamaya çalışıyorduk.
Biri mi söyledi, bir dergide ya da gazetede mi okuyup haberim oldu, şimdi anımsamıyorum. O/Hakkari'de Bir Mevsim kitabını okumaya başladığımda vurgun yemiş gibi oldum.
O gündür bugündür portakal görünce romandaki o bölüm aklıma gelir:
''Alaaddin geliyor. Gece
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
Portakal yememiştir hiç.''

Her aklıma geldiğinde hüzünlendiren satırlar Ferit Edgü'nündür.
Askerliğini öğretmen olarak yaptığı Hakkari'nin Pirkanis köyünde yaşadıklarını yazdığı romanı, kısa, vurucu, ama her bir satırı içimize işlemiştir.
1963 yılında bir dağ köyünde tanık olduğu fukaralığın, kimsesizliğin, çaresizliğin ve o büyük insanlığın romanını yazmıştır Edgü. (Onat Kutlar'ın senaryosu ve Erden Kıral'ın çektiği filmle Hakkari'de Bir Mevsim dünyada ve Türkiye'de büyük ödüller aldı. Başroldeki Genco Erkal'ın oyunculuğu da unutulmazdır.)
Sonra Kimse'yi keşfettik.
O da Hakkari'deki günlerden süzülüp gelen bir kitaptı.
Bir kitap standında "Kimse var mı" diye sorduğumda "ben varım" diyen görevliye derdimi anlatıp karşılıklı gülümseyerek kitaba ulaşmıştım.
Kimse de O gibi; dili, anlatımı ve içeriğiyle bir o kadar çarpıcı ve sarsıcıydı.
Yeni bir pencere daha açılmıştı önümüzde.
Roman kahramanı soğuk bir odada, yalnızlığın hissiyle kendini ötekileştirerek konuşuyordu.
İki ses birbiri ile konuşuyor, bir iç monolog yaşanıyordu:
"Sözü, bence arada bir kesmek gerek, diyor İkinci Ses. Bölmek, parçalamak, dağıtmak gerek.
Doğru, diyor Birinci Ses. Kendimizi, kendi sesimize, kendi coşkuluğumuza, kendi anılarımıza, kendi anlarımıza pek fazla kaptırmamak için.
Özellikle zamanın akışına, diyor İkinci Ses.
Zamanın, yani bizi çevreleyen olayların, diyor Birinci Ses.
Sözcüklerin sürükleyişine karşı koymak için de, diyor İkinci Ses.
Kendi kendimize kalmak için, diyor Birinci Ses.
Elimizden geldiğince, diyor İkinci Ses.
Bütünlüğümüzü korumak için, diyor Birinci Ses.
Elimizden geldiğince, diyor İkinci Ses.
Ve gerçekliğimizi, diyor Birinci Ses.
Susuyorlar."

Ferit Edgü o gün bugündür hayatımdadır.
Türkçe'nin ustalarının arasında gözünü açmış, 1950'li yılların önemli yazar, şairleriyle iç içe olmuştur.
Bir söyleşisinde edebiyat yolculuğunu tarif eder:
"Biz 1950 kuşağının, özellikle öykücülerinin, Sait Faik'ten geldiğimize inanırım. Dostoyevski'nin o ünlü sözü: Hepimiz Gogol'un Palto'sundan geliyoruz. Biz de kanımca, Sait Faik'den geliyoruz. Neden? Çünkü biz genç yazarlar yazmaya başlarken gereksinimini duyduğumuz yenilik tohumlarını Sait Faik'te bulduk. Neydi bu yenilik tohumları? O estetikle etiği birbirinden ayırmayan bir sanat anlayışı. Ne toplumu, toplumsalı; ne bireyi ve bireyseli göz ardı etti öykülerinde. Böylece ilk kez, toplum ve birey, düş ve gerçek, onun öykülerinde bir araya geldi. Ama Sait Faik'in dışında okuduğum yazarların yerli-yabancı, birçoğundan etkilenmiş olmalıyım. (Mutlu Deveci, Ada Dergisi söyleşi)
Ferit Edgü şimdi tüm eserleriyle Alfa Kitap yazarları arasına katıldı.
Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, Doğu Öyküleri, O/Hakkâri'de Bir Mevsim, Kimse, Yaralı Zaman, Bir Gemide, Çığlık, Şimdi Saat Kaç, Yazmak Eylemi ve Tüm Ders Notları ardı ardına yeniden basıldı.
Öykü, roman, şiir ve denemeleriyle edebiyatımıza yenilikler getirmiş büyük yazarı keşfetmek için geç kalmayın.
 Ferit Edgü, İnsanlık Halleri/ Aforizmalar kitabıyla sesleniyor hepimize:
"Yaşam, ne tek yönlüdür, ne çift yönlü.
Yaşam çok, pek çok yönlüdür.
Bu nedenle yolunu şaşırır insanlar."

(Sabah Kitap ekinin Şubat 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

9 Şubat 2019 Cumartesi

Osmanlı'yı sarsan suikast...

Osmanlı Sadrazamı ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın profesyonelce bir suikastle öldürülmesi tarihimizin önemli olaylarından biridir. İbrahim Çiçek polisiye roman gibi yazdığı kitabında üstünden 106 yıl geçmiş olayı ele alıyor. 1913'te işlenen suikastin arka planı da tarihsel gerçeklerle ilerliyor.

Osmanlı'nın 1911'de Kuzey Afrika'daki Trablusgarp'ta İtalyanlar'la girdiği savaşın ardından patlayan 1912'deki Balkan Harbi sonun başlangıcı gibidir.
Kısa sürede doğru dürüst savaşılmadan yitirilen imparatorluğun en verimli ve en büyük topraklarıyla Rumeli anılarda kalmıştır.
Başıbozuk ve siyasetle uğraşmaktan savaşmayı unutan ordunun kontrolünü elinde tutan İttihatçılar ise İstanbul'da iktidar mücadelesindedir.
Mahmut Şevket Paşa iyi eğitim almış, iki dili çok iyi bilen, cebir ve geometri üzerine kitaplar yazan, edebi çevirileri bulunan parlak bir askerdir.
Selanik'teki 3. Ordu Komutanlığı sırasında patlak veren 31 Mart Vakası'nda da başroldedir. Abdülhamit'in tahttan indirilmesini sağlayan Hareket Ordusu'nun başına geçmiş ve kabinede Harbiye Nazırlığı görevine getirilmiştir.
İstanbul'da arka arkaya öldürülen gazeteciler Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Bey cinayetleri toplumu derinden sarsmaktadır.
İkisi faili meçhul kalacak suikastlerden birinin katilleri tesadüfen bulunacaktır.
Onlar da afla serbest kalacaktır.
Ve siyasi tarihimize kazınacak darbe geleneğinin başlangıcı Babiali baskını...
İttihatçılar, hükümet konağını basıp Harbiye Nazırı başta olmak üzere birçok insanı öldürüp Sadrazam Kamil Paşa'yı zorla istifa ettirir.
Ve kendi adamları Mahmut Şevket Paşa'yı Sadrazamlığa atanmasını sağlar.
23 Ocak 1913'te göreve gelen Mahmut Şevket Paşa bir süre sonra İttihatçılar'la ters düşmeye başlar. Rahatsızlık, ordunun siyasetten uzak durmasını sağlayacak yasa tasarısı hazırlamasıyla ayyuka çıkar. Ölüm tehditleri almaya başlar.
Diğer yandan muhalefet de sert tutumu nedeniyle Sadrazam'a tepkili ve kızgındır.
Bu süreçte hükümeti darbeyle indirme planları yapan gruplar da ortaya çıkar.Ortam pusludur ve sanki olacaklar bellidir.
Mahmut Şevket Paşa, Sadrazamlığa oturalı daha 5 ay olmadan 11 Haziran'da makam otomobilinde saldırıya uğradı.
Çalışma ofisi olarak kullandığı Harbiye Nezareti'nden Babiali'ye doğru gidiyordu.
Beyazıt'ta çapraz ateşe tutuldu, ağır yaralı kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
İbrahim Çiçek'in kitabında koronolojik olarak ele alınan bu bilgiler suikastten sonra başka bir nitelik almaya başlıyor.
Halen Cumhuriyet Savcısı olan Çiçek, hukukçu kimliğiyle suikastın hazırlık planlarını, eylemcilerin kimliklerini, bağlantılarını, kaçış planlarını ayrıntılarıyla ele alıyor.
Emniyet güçlerinin soruşturması, faillerin yakalanmaları, sorguları, mahkemeleri, fezlekeler ve nihayet idamları...
Her bölüme serpiştirilen dönemin gazetecileri, edebiyatçıları ve siyasilerin anıları da kitabı, kuru kuruya tarihsel bir anlatım ya da mahkeme zabıtı gibi okunmaktan kurtarıyor.
Girişte de sözünü ettiğimiz gibi polisiye roman gibi ele alınan kitabın akıcılığının yanı sıra temiz bir dille yazıldığını da not edelim.
Suikastle ilgili orjinal belgeler ve yazışmalar da bölüm sonunda yer alıyor.
İbrahim Çiçek, tarafsız ve objektif bir gözle aktardığı kitabında Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesinin hem İttihatçılar hem de muhalefetin işine yaradığını söylüyor.
Suikastçıların yakalanıp ceza almasına rağmen olayın arkasındaki dış güçlerin hala ortaya çıkarılmadığı tespitini yapıyor.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

Ve 100 yıldır bitmeyen savaş...


Mahmut Şevket Paşa'nın ölümünden kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı patlak verdi.
1914'teki savaşa Osmanlı da İttihatçılar yüzünden hemen katılmak zorunda kaldı.
4 yıl sonra savaş bittiğinde Osmanlı da mağluplar tarafındaydı.
İngiliz tarihçi Profesör Robert Gerwarth'ın Mağluplar: Birinci Dünya Savaşı Neden Bitmedi? kitabı ise kendi ifadesiyle; Avrupa'nın dünya savaşından kaotik bir 'barış'a şiddet dolu geçişini ele alıyor.
1918'de biten savaşın ardından İngiltere ve Fransa'nın Batı cephesinde barışı inşa etme çabalarının yetersizliği gösteriliyor.
Harbin mağlupları olan ülkelerde yaşayan halkların durumları ele alınıyor ki asıl dram burada yaşanmaktadır: Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı imparatorluğu (ve onların topraklarında kurulan devletler) ve Bulgaristan.
Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında iç savaşa süreklenen Rusya...
Ancak savaşın kazanan tarafında olan Yunanistan ve İtalya da bu gruba dahil ediliyor.
İki ülke daha sonraki yanlışlarıyla büyük dramlar yaşayacaktır.
Prof. Gerwarth, resmi tarihin bilinenlerin dışında ihmal edilmiş bir dönem için önemli bir tespit yapıyor:
Avrupa'da 1917-18 sonrasında yaşanan birbirleriyle bağlantılı savaşlar ve iç savaşlar kadar belirsiz ve ölümcül bir süreç yaşanmamıştı.
İç savaşlar devrimlerle, karşı devrimlerle ve net olarak sınırları tanımlanmamış veya uluslararası tanınırlığa sahip olmayan hükümetleri olan yeni devletler arasındaki sınır çatışmalarıyla iç içe geçerken, Cihan Harbi'nin resmen sonra erdiği 1918 yılı ve 1923 Temmuz'unda imzalanan Lozan Anlaşması arasındaki "savaş sonrası" Avrupa, gezegendeki en şiddet dolu coğrafyaydı.
Rusya'daki iç savaşın tanığı olan filozof Pyotr Struve, "Dünya savaşı resmi olarak bitti. Ne var ki o andan itibaren yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz her şey dünya savaşının devamı ve dönüşümüdür" diyordu.
Biz ise yüzyıl sonra Bosna'da, Balkanlar'da ve hiç bitmeyecek gibi görünen Ortadoğu'ya baktıkça Birinci Dünya Savaşı'nın hala sürdüğüne emin oluyoruz.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2019 sayısında yayınlanmıştır.)

26 Ocak 2019 Cumartesi

Ve gemi iskeleye yanaştı...


Osmanlı'da denizcilik konusunda kahramanlık hikayeleri dışında bildiklerimiz sınırlıdır. Doç. Emrah Safa Gürkan, Sultanın Korsanları kitabıyla bu alandaki eksikliği giderecek ilk adımı attı; dili, konuları ve belgeleriyle övgüye değer bir çalışma ortaya çıkardı.

Beşiktaş iskelesinin önündeki meydanda tüm haşmetiyle büyük bir denizcinin heykeli ve az ötesinde de türbesi vardır.
Devasa döküm toplar serpiştirilmiştir aralara.
Hemen hizasındaki Deniz Müzesi'yle meydandaki büyük denizci birbirini tamamlar.
Osmanlı'nın Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayreddin Paşa'nın heykeli denizin ufkuna bakarken sonsuz uykudaki bedeni de rivayet olarak nakledilen vasiyetindeki gibidir: Yattığım yerden denizin şıyırtısını işitmek isterim.
Müze, heykel ve türbenin önünden geçerek çıldırtan trafik ve kalabalıkların arasından işine ya da evine gidenler ne düşünürler bilmem ama tarihi topların içine sıkıştırılan çöpler içimi burkar.
İki yıl önce Fransa sahilindeki Nice'ten Monaco'ya giderken keçi yolu gibi bir yerden ulaşılan kayalıklar arasındaki Ortaçağ'dan kalma bir kasabada asılı tabelayı görünce de hüzünlenmiştim.
Plakette dönemin Fransız kralı 1. François ve müttefiki Kanuni Sultan Süleyman'ın 16. yüzyıldaki ortaklığından söz ediliyordu.
1543 yılında Barbaros'un kumanda ettiği Osmanlı-Fransız güçlerinin Savoy Kontluğu'nun sınırındaki bu kasabayı ele geçirdiği yazıyordu.
Yalnız bizim değil Batılı kaynakların da saygınlıkla söz ettiği Barbaros'un kahramanlıkları dışında denizcilik hakkında bilgimiz neredeyse yoktur.
Halbuki Osmanlı karada olduğu kadar denizlerde de boy göstermiştir.
Korsanlar, gemiciler, forsalar, kürekçiler, savaşlar, toplar, yelkenliler, yağmalar, esirler, köleler kimdir?
Bir zamanlar şapelleri, meyhaneleri ve evleriyle esirlerin, kölelerin yaşadığı Haliç kıyısındaki Kasımpaşa'da neler olmuştur.
İşte bu soruların cevabını, hem de çok çok fazlasını bize Osmanlı tarihçisi Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan yeni kitabı Sultanın Korsanları/Osmanlı Akdenizi'nde Gazâ, Yağma ve Esaret, 1500-1700 adlı çalışmasıyla veriyor.
13 YIL SÜREN ARAŞTIRMA
Gürkan'ın bir önceki Sultanın Casusları/16. Yüzyıldan İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları'nın tamamlayıcısı olarak gördüğüm yeni kitabı; dili, örnekleri ve çok yönlülüğüyle övgüyü hak ediyor.
Osmanlı tarihçilerinin kutbu Halil İnalcık Hoca'nın 2005 yılında verdiği konuyla bu alanda çalışmaya başlayan Gürkan, 13 yıl boyunca Osmanlıca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Portekizce, Katalanca, Latince ve Almanca kaynakları elden geçirmiş. Hollandaca ve İsveçce kitaplardan yararlanmış.
Ayrıca Malta, Osmanlı, İspanya ve Venedik arşivlerinden belgeler kullanmış.
Kuru kuruya bir tarih çalışmasının ötesinde; denizcilerin ne yiyip içtikleri, hastalıkları, askeri taktikler, topogrofya, sosyo-ekonomik durumlar ve hepsini tamamlayan çok renkli insan tiplemeleri... Gürkan Hoca, Türkler'in Büyükleri kitabında kendisiyle yapılan söyleşide bu tipleri şöyle anlatıyor :
 Batı müziği sevdasıyla Avrupa'ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak dine dönüp üstüne bir de hacı olan tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi/Don Felipe.
 Hz. İsa'yı Yahudilerin öldürdüğünü duyunca önüne çıkan ilk Yahudi'yi döven ve ondan sonra her gün kilisedeki kandil yağı ve mumları kontrol edip 1-2 akçe adak bırakan sarhoş Rıdvan.
 Dört başarısız kaçış denemesinin ardından anca fidye ile son dakikada esaretten kurtulan meşhur Miguel de Cervantes.
 Fırtınadan sığındığı Veere'de karısıyla çocuklarını gören ve İspanyol gemilerine saldırırken Oranj Dükü'nün bayrağını çeken Küçük Murad Reis ve yıllar sonra Sela'ya kendisini ziyarete gelen kızı Lisbeth Jansssen.
 Esaretten kurtulup memleketine dönerken ufukta korsan gemisi görüp tekrar esarete düşeceği korkusuyla zor günlerde lazım olur diye 20 altın madalyonu bir çırpıda yutan M. Vaillant.
 Sahraaltı Afrikası'ndan Avrupa'ya getirilince Hıristiyan olan, daha sonra korsanların eline düşünce Müslümanlığı seçip yıllar süren münzevi bir yaşamın neticesinde veli muamelesi gören, ancak kırk sene sonra kalbinde tekrar Hz. İsa'yı bulup inancı uğruna ölümü göze alanzenci köle Antonius de Noto.
 Kelime-i şehâdetin anlamını bilmeyen ve Hz. Muhammed'i selefiyle karıştırmakta beis görmeyen bir sürü mühtedi.
 Lampedusa Adası'ndaki bir mağaraya adak adayan Hıristiyan ve Müslüman denizciler ve bu adakları Sicilya'daki Meryem Ana Kilisesi'ne götüren Malta korsanları.
 Kuzey Afrika'ya gidip Müslüman olan ve hakarete uğradığı, sevdiği kızı babasından alamadığı ya da dolandırılıp sakalı yolunduğu için korsanları Hıristiyan kıyılarına getiren müntakim mürtedler.
 Yağmaladıkları Palermo kıyılarındaki mahzenlerden çıkan şarabı içip zom olan ve kıskıvrak yakalanan gaziler,
 Halkın veli mertebesine çıkardığı Hıristiyan doğumlu nev-Müslümanlar, denizcilikten anlamayan yeniçerilere fark ettirmeden rotasını değiştirdikleri gemilerini Hıristiyan limanlarına sokmayı başaran esir denizciler.
Emrah Safa Gürkan'ın kitabı sayesinde Barbaros'un önünden başım dik geçiyorum artık. Neredeyse 5 asır sonra onun şahsında denizcilerin ruhu şad olmuştur.
(Sabah Kitap'ın Aralık 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

20 Aralık 2018 Perşembe

Sabah olup uyanınca...

Fantastik edebiyatın duayen ismi Nazlı Eray'ın yeni kitabı Sinek Valesi Nizamettin'de rüyalarla gerçekler iç içe giriyor, okur kendini bambaşka bir dünyada buluyor. Öykü, okuru aralarında Rihanna, Ronaldo, Medyum Meziyet ve yaşlı kadın Mebrure'nin bulunduğu karakterler eşliğinde renkli bir yolculuğa çıkarıyor.

Ne yaptınız siz böyle Nazlı Hanım.
Zaten kafam karışık, sizin her zamanki gibi okuru "gerçek mi rüya mı" ikileminde bırakan, yeni fantastik kitabınıza başladım ki, her şey içiçe geçti.
Sizi nasıl inandırsam bilmem ki, "mutlu olmak ve insanları mutlu etmek için yazıyorum" demeniz gibi oldu ama bir dinleyin hak vereceksiniz...
Ah Bayım Ah, Geceyi Tanıdım, Kız Öpme Kuyruğu, Hazır Dünya, Eski Gece Parçaları, Yoldan Geçen Öyküler, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Kuş Kafesindeki Tenor, Pasifik Günleri, Orphee, Deniz Kenarında Pazartesi, Arzu Sapağında İnecek Var, Ay Falcısı, Yıldızlar Mektuplar Yazar, Uyku İstasyonu, Bir Yaz Gecesi, Âşık Papağan Barı, İmparator Çay Bahçesi, Örümceğim Kitabı, Elyazması Rüyalar, Ayışığı Sofrası, Aşkı Giyinen Adam, Sis Kelebekleri, şurda dursun.
Sinek Valesi Nizamettin kitabınızın arka kapağındaki özete bakınca anladım ki yine müthiş bir macera bizi bekliyor:
Kahire Saint Simon Mağarası'nda çılgın piyanist David Helfgott'un cinlere verdiği bir konserle başlayan roman, jürinin Cristiano Ronaldo ve Neymar Jr. olduğu bir "Yaşım Kaç?" programı, programda birtakım yaşlı kadınların bu gözde erkekler tarafından hırpalanmaları, kendilerini büsbütün yaşlı hissetmeleri, programın sonsuz coşkusu, Beşiktaş'taki Mahmut Hüdayi Efendi Türbesi'nin avlusunda beliriveren sevgili varlık Nalan ve kısıtlanmış bir iletişim.
Nalan'ı içinin bir boyutunda ve beyninde barındıran yaşlı kadın Mebrure, dünya haritası üstünde çok renkli ve çılgın bir anı yelpazesi, Sultanahmet'teki otoparktaki sinek valesi Nizamettin, aşık olduğu Rihanna ve lokması döküldükten sonra ulaştığı Nizamettin Adası; bir ölüden geriye kalan anı ve eşya yığını.
Helvan karılmış, duan okunmuş bile olsa ölmemiş olabilir misin? Nizamettin'in çelişkisi.
Ziraat'e para yatırınca insan yaşını gence fiksleyen Medyum Meziyet.
Ronaldo ile Roma'da dizdize yemekler...
Sonra "bu kadar da olmaz ki" diyeceksiniz, öğlen saatlerinde tam 12.16'da telefonuma bir mesaj geldi: 9 Kasım'da Volkswagen Arena'da gerçekleşecek olan efsane piyanist "David Helfgott" konser bileti ... üyelerine yüzde 15'e varan indirimle...
Öykünüzle rüyalar ve gerçeklik birbirine karıştı gitti.
Eleştirmenlere göre, sizin öykü ve romanlarınızda; yaşantılar, anılar, duygular, düşünceler, hayaller, rüyalar bir araya gelir, özgün bir büyülü gerçeklik yaratılır.
Sanat deyince dünyada ilk akla gelen İtalyan Umberto Eco sanki sizi tarif etmiş :
"Kurmaca anlatılarda gerçek dünyaya yapılan kesin göndermeler öylesine iç içe geçer ki, romanda bir süre kaldıktan ve haklı olarak fantastik ögelerle gerçekliğe yapılan göndermeleri birbirine karıştırdıktan sonra, okur artık kesin olarak nerede bulunduğunu bilemez."
Ben de bilemedim vallahi...
Türbede namaz kılan kadınların yanından Sultanahmet'e ne zaman ışınlandım, kendimi Ronaldo'nun maçını izlerken ne zaman fark ettim.
Hele o kaprisli kendini beğenmiş Brezilyalı ki benden uzak dursun Neymar'a ne demeli.
Peki o geziler; birdenbire Boğaz'da denize bakarken hangi ara Çin'e giden bir uçakta hostesten kahve istediniz.
Bir burdasınız bir de bakıyoruz Berlin'de, Roma'da ya da St. Petersburg'ta..
İstanbul'un ya da Ankara'nın sokaklarında gezinirken Paris'e, Venedik'e, Cezayir'e, Seul'e, Portekiz'e ne zaman gidiverdiniz.
Hem de ne gitmeler, Viyana'nın altını üstüne getirmişsiniz: Ünlü kafeleri, Mozart çikolatalarını, Schönbrunn Sarayı'nı, İmparatoriçe Sissy'i, Freud'un evini, Stefan Zweig'in fotoğraflarını ne ara gördünüz de böyle ayrıntılı hatırlıyorsunuz.
Nasıl yazıyorsunuz siz öyle, bazen yılda iki kitap birden geliveriyor.
"Bütün her şey ilk cümlenin altında. İlk cümleyi yazacağım zaman, belki ben son cümleyi de biliyorum ama onun farkında değilim. Bir satır sonra ne olacağını bilemeyebilirim. Bir sayfa sonrası benim için bir meçhul olabilir. Gece yattığım zaman ertesi günü merakla düşünürüm. Aslında bütün her şey kafamda oturmuştur. Fakat son anda bir karakter girer romana! Başlangıç çok heyecanlı, sanki bir narın çatlamaya hazır olması gibi... Bitişinde de nar artık ağaçtan düşecektir. Bilinmeyen bir yöne giden bir gemiye yazılmış, yoksul bir tayfa gibiyim aslında. Dünyada anlatabileceğim en güzel şey yazmak. Günde 7 saat çalışıyorum. 22.5 ayda bitiyor bir roman." (Bahar Tanrısever, Cumhuriyet Kitap)
Sayfalar çevrildikçe, insanlar, hayaller, gezintiler, masallar, suretler, gölgeler geçiyor. Ünlü isimler; kimi hayatta olmayan Edith Piaf, Dostoyevski, Stalin gibi kimi de pop magazin dünyasından:
"Bu geceki jüri, Çek top model Bar Rafaeli, Lübnanlı manken Gigi Hadid ve Barbadoslu şarkıcı Rihanna efendim."
Kendi hayatınız, ilişkileriniz, dostlarınız, eşiniz de boy gösteriyor kitaplarınızda cansız nesneler de. Bazen bir resim, mektup ya da aynadan alıp bizi başka dünyalara götürüyorsunuz.
"Ben bütün hayatı bir rüya gibi hatırlıyorum" demişsiniz Esme Aras'la söyleşinizde: Başka bir olay, başka bir gerçeklik de olabilir. Rüya âlemi senin gerçeğin olabilir. Çünkü o da bir dünya.
Siz çok yaşayın Nazlı Hanım.
Bizi rüyasız bırakmayın emi...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN

Nalan'ı düşündüm. Bütün bu yaşadıklarım, bütün bu içine girdiğim değişik dünyalar, tanıdığım insanlar, suretler, gölgeler, hayaller ve gerçekler hep Nalan'ı düşünürken rastladığım şeyler.
Gerçek mi bunlar sanrı mı?
Güzel rüyalar mı, neler hiç bilmiyorum.
 Gecenin gölgeleri çevrelemiş beni, belki o gördüğüm Nalan değil, arada aklıma takılıyor bu. Korkuyorum.
Ya Mebrure?
Nalan'ın öteki sureti, değişik bir kısmı.
 O nedir?
Ne tuhaf şey bu Mebrure.
Bütün anıları bütün birlikte gezdiğimiz dünyaları eksiksiz anlatıyor, ben Nalan'ım diyor ama acaba o kim?
Bu yarı karanlık, rüya kenarlarında dolaşıyorum her gece.
O yeşil koridor, bizi bekleyen Cristiano Ronaldo ve Neymar. Onlar acaba gerçek mi?
 Aklıma bunlar takılıyor. 
Şaşırıyorum.
O yarışma, o birbirine giriş, hakaretler, tacizler, küçümsemeler...

10 Kasım 2018 Cumartesi

Bu senin de hikayendir...

İki kitap birden okuyorum. Babil'den Sonra Yaşayacağız'a ara verip Fıllaname'ye geçiyorum. Yazarları farklı ama birbirlerini tamamlıyorlar sanki. Birinden ötekine geçtiğimde orada bıraktığım öykü devam ediyor gibi geliyor.

Ara Güler'i kim tanımaz yalnızca bizde değil dünyada da fotoğraf denince saygıyla anılır.
Ofset döneminde sayfa hazırlarken haberin görseli yoksa ustanın fotoğrafları hızır gibi yetişirdi.
Arşive dalıp dosyalardan fotoğraf ararken konu ne olursa olsun illa ki bir Ara Güler fotoğrafı önümüze çıkardı.
Siyah beyaz veya renkli İstanbul'dan, Anadolu'dan, dünyanın dört bir yanından yüzler, sokaklar, caddeler, gemiler, kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlılar çıkardı dosyalardan. Ya o portreler; sanat, edebiyat, resim, siyaset dünyasından yerli yabancı onlarca ünlü isim muhakkak onun kadrajına girmişti.
Bu yıl 90 yaşına giren Ara Güler'in adını taşıyan uluslararası niteliğe sahip bir fotoğraf müzesi açıldı.
Usta fotoğrafçının eserlerinin yanı sıra kişisel notları, eşyaları, fotoğrafçılık malzemeleri, koleksiyonları sergileniyor.
Başka bir kimliği de müze sayesinde ortaya çıktı.
Meğer, yazarlığı da bir o kadar iyiymiş.
60 yıl önce yazdığı öyküler bir kaç kez basılmış olmasına rağmen bir süre önce dergilerde yayınlanmaya başladı.
Büyük ilgi görünce 90'ncı yaşına armağan olarak yeniden basıldı.
Babil'den Sonra Yaşayacağız kitabındaki öykülerine bu kez fotoğrafları da eşlik ediyor.
Ara Güler, "Daha o zamandan görsel bir dünyanın içine düşmüşüm demek" diyor sunuş yazısında ve noktayı koyuyor: Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim kazanıyor ve görsel bir sanat oluyor. Zaten yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların bir tür fotoğraf olduğu görülür.
13 öyküsü tıpkı fotoğrafları gibi, hayata dokunuyor...


Mıgirdiç Margosyan ise Ara Güler'den 10 yaş küçük.
1938 doğumlu, 80'nci yaşına armağan olarak Fıllaname adıyla basılan devasa kitapta ağırlıklı olarak memleketi Diyarbakır'ı ve eğitim için geldiği İstanbul'u anlatıyor.
1500 adet basılan kitapta; herbiri onlarca baskı yapmış Gâvur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen, Biletimiz İstanbul'a Kesildi, Tespih Taneleri ve Tanrı'nın Seyir Defteri eserleri bir araya getirilmiş.
Emre Zeytinoğlu'nun öykü tadındaki müthiş sunuşu ve çizimleri de kitaba ayrı bir değer katıyor.
Margosyan, o zamanlar kedilerin bile Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca'dan anladığı Diyarbakır'da kitaba adını veren Fılla'nın ne anlama geldiğini eşsiz mizahıyla anlatıyor:
Türkçe gâvurun karşılığı Kürtçe fıllaydı. Ama iki dil arasında ortak nokta "haço" olarak tescil edilmişti. Cehü, Yahudilere Kürtçede verilen addı. Biz Hıristiyanlar ise Yahudilere Moşe diyorduk. Hıristiyanların hepsi toptan gâvur veya fılla oldukları halde kendi içlerinde Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot'tular. Ermeniler ise Süryanilere Asori derlerdi. Müslümanların tüm Hıristiyanlara toptan gâvur demelerine karşılık, Hıristiyanlar da tüm Müslümanlara Dacig diyorlardı. Ama tüm bunların dışında gerçek olan şuydu ki, deliler bir safta, geriye kalan diğerleri, yani Dacigler, gâvurlar, haçolar, Kızılbaşlar, Ezidiler, Ermeniler, Türkler, Kürtler, Keldaniler, Süryaniler, Asoriler, Pırotlar, fıllalar, Moşeler, Cehüler, Dürziler hep beraber diğer saftaydık. Her iki safta yerini almayan bir de Rumlar vardı. Ama, onlardan Diyarbakır'da ilaç için arasanız bir tane dahi bulamazdınız. Köşede bucakta beki kalmıştır, kıtti gibi turşu kurmaya yarar diye aradığınız zaman, boşuna heveslenirsiniz.
Margosyan, babasını, annesini, kardeşlerini, dayılarını, komşularını, arkadaşlarını,  papazlarını, kiliseleri, camileri, esnafı, okulu, karakolu, yemekleri, kışı, sıcağı, duyguları, sevinçleri, üzüntüleri, hayalleri, yoksulluğu, acı gerçekleri kısacası asıl adı Hançepek olan o Gâvur Mahallesi'ni öyle bir anlatıyor ki "bunlar gerçekten yaşandı mı" demekten kendinizi alamıyorsunuz.
"Bana bazen oraya birlikte gittiğim okuyucular, öğrenciler sorarlar, "Bu anlattıklarınız gerçek midir?" derler, ben de derim ki, "Hayal kurmadım hepsi gerçekti, özündeki Diyarbakır bu" onlar da hayret ediyorlar nasıl böyle bir Diyarbakır'ı kaybettik diye..." (Hürriyet Kitap)
Geçen ay düzenlenen TÜYAP Diyarbakır Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu Margosyan'dı.
15 yaşında eğitim görmek için İstanbul'a gelse de bağlarını hiç koparmamış memleketiyle.
Onur Konuğu olmaktan hoşnut olmuş ancak "Ben Diyarbakır'ın özüyüm, burası benim bir parçam hiç kopmadım ki" demekten kendini alamıyor.
Ara Güler ve Mıgirdiç Margosyan'ın anlattıkları yalnızca İstanbul'un, Diyarbakır'ın değil, Antep'in, Trabzon'un, Sivas'ın, Adana'nın, Kayseri'nin, Sakarya'nın, Kırklareli'nin de öyküleri. Margosyan kitaplarını okuyan Anadolu'nun değişik yerlerinden insanların "bunlar bizim de hikayemiz" dediklerini söylemişti.
Turşu bile gönderen vardı.
Çok değil 40'lı 50'lı yıllardan söz ediyoruz ben bile çocukluğumun gençliğimin geçtiği Fatih'i bulamıyorum.
Halbuki mahalle kültürü denen şey ha deyince olmuyor.
En iyisi edebiyata, sözcüklere sığınmak, Emre Zeytinoğlu'nun sunuş yazısındaki Béla Balázs'tan yaptığı alıntı her şeyin özeti:
"Bir zamanlar bir ressam vardı. Bir gün bir kır manzarası resmi yaptı. Bu, şahane ağaçlarıyla ve dağlara doğru kıvrıla kıvrıla ilerleyen patikasıyla güzel bir vadiydi. Ressam resmini öyle çok sevdi ki kıvrılarak uzak dağlar arasında kaybolan patikada yürümek için karşı konulmaz bir istek uyandı içinde. Resme girdi ve dağlara doğru ilerleyen patikayı takip etti, bir daha onu gören olmadı."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.)


21 Ekim 2018 Pazar

Bir zaferden fazlası

Anadolu'yu geri dönülmez bir biçimde Türk ve İslam yurdu yapan Malazgirt Savaşı büyük bir coğrafyayı siyasi, kültürel, toplumsal ve dini olarak değiştirmiştir. 12 akademisyenin çalışmalarından oluşan Malazgirt Zaferi kitabı savaşa geniş bir perspektiften bakıyor.

Akçay'ın çıkışında Edremit'e doğru giderken sola bir yol kıvrılır. 
İki taraflı uzanan binlerce zeytin ağacının arasından Kaz Dağları'nın eteklerine doğru giden yolun sonu bir köye varır. 
Burası Kızılkeçili köyüdür. 
Kuzey Ege'yi yurt belleyen Türkmenler'in burayı neden seçtikleri coğrafyaya bakınca hemen anlaşılır. Tarım ve hayvancılık için bereketli topraklar, güvenlik için sırtını dağlara dayamış, öz ötesinde dağlardan gelip denize doğru akan buz gibi sular...
Köyün ortasında ulu bir ağaç vardır. 
Gökyüzünü göremezsiniz. 
Çevresini saran duvarların içinde çay bahçesi ve sevimli bir havuz yer alır ki kartpostal gibidir.
Tam karşısındaki caminin üstündeki 1171 tarihi Anadolu'nun ulu bir çınar gibi büyüyen köklerine kazılıdır.
Ve her seferinde aklıma Malazgirt gelir.
1071'deki savaştan 100 yıl sonrayı gösteren tarih çok şey anlatır.
Aslında Malazgirt'ten önce de Türk boyları Kayseri ve Sivas'a kadar gelip Bizanslılar'la savaşmış. Ancak bu seferler yağma ve vur- kaç şeklindedir.
Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Malazgirt'te kazandığı savaş büyük bir coğrafyanın kaderini değiştirmiştir. 
Bugün Anadolu dediğimiz topraklar o tarihten sonra Türk-İslam yurdu olmuştur.
Çok değil 10 yıl sonra İznik'te devlet kurulmuş, Bizans İstanbul'a hapsolmuştur. 
26 Ağustos'ta devletin büyük bir önemle üstünde durarak kutladığı zafer bunu fazlasıyla hak ediyor.
Ancak etkileriyle Yakındoğu, Ortadoğu ve hatta Avrupa'nın siyasi, kültürel, toplumsal ve dini haritasını değiştiren Malazgirt konusunda ne yazık ki güçlü bir birikime sahip değiliz.
Bize öğretilen kadarıyla Alparslan'ın orduları Bizans imparatoru Diogenes'in yarısı kadardı. 
Cuma günü hutbe okuyan Selçuklu Sultanı Alparslan, beyazlar giyip Türk geleneklerince atının kuyruğunu bağladı. 
Ve şaşırtıcı taktikler uygulayarak savaşı kazandı.
 İmparator esir alındı, özel bir anlaşma yapılarak serbest bırakıldı.
Halbuki savaşın öncesi, kendisi ve sonrasıyla kütüphaneler dolduracak kitaplara, filmlere, dizilere konu olacak malzeme var.
Dönemin önemli kaynaklarından Urfalı Mateos'un, "1080 yılı Martı'na doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu) bulunan bütün Hıristiyan beldeleri Türkler'in istilasına uğradı. Hiçbir vilayet onların işgalinden kurtulamadı... Birçok bölgeler boşaldı. Artık Şark milleti mevcut değildi" kayıtları Malazgirt'in önemini ortaya koyuyor.
Malazgirt'ten sonra Türk ve İslam karakterli büyük göç sırasında alim, derviş, zanaatkar, mutasavvıf, fakih vb. sınıfların gelmesi ile Anadolu tamamen dönüşmüştür.
Kronik Kitap'tan çıkan Malazgirt Zaferi/ Bin Yıllık Miras kitabı tam da bu anlamda değerli bir çalışma yol gösterici bir kılavuz niteliğinde. 
Tarihçi akademisyen Mustafa Alican'ın hazırladığı kitap, Malazgirt konusunda uzman isimlerin araştırmalarını kapsıyor.
Malazgirt kültürü yaratmanın önemine değinen Mustafa Alican'ın sözleri yol haritasını belirliyor:
"Her biri akademi dünyası içerisinden on iki müellifin belirli bir konu bütünlüğü içerisinde çalışarak, adeta tek kalemden çıkmış müstakil bir çalışma ortaya koyar gibi "bütünlüklü bir metin" olarak teşekkül ettirdiği çalışmanın herhalde en mühim yanı, Malazgirt Zaferi'ni salt bir tarihi hadise olarak değil, çağlara biçim veren, yüzyılları kuran ve bir yıllık bir tarihi devrenin her bir evresine sızan bir anlamın kaynağı olarak ele almasıdır."
Kitapta; Malazgirt Savaşı merkez olmak üzere, savaşın mevkii ve cereyanları, Alparslan ve Diogenes'in yaşamları, savaşın psikolojik analizi, sultanın hutbesi, Abbasi Halifesi'nin duası, Anadolu'daki kültürel değişim, İslam tarihinin dönüm noktası gibi başlıklar altında ufuk açıcı bilgiler veriyor. 
Temiz ve akıcı dilini de not etmek gerekiyor.
Ayrıca söz etmek istediğim iki bölüm var ki, tarih meraklıları için muhteşem bir okuma şöleni niteliğinde.
Malazgirt'i referans alan yerli ve milli bir düşünce hareketi olan Anadoluculuk üstüne yapılan araştırma; 1920'lerin Osmanlıcılık, İslamcılık ve Turancılık akımlarıyla ilişkisi üzerinden ele alınıyor. Selçuklu tarihçisi Mükrimin Halil ile Hilmi Ziya'nın başını çektiği bir grup aydının Nisan 1924- Şubat 1925 tarihleri arasında 12 sayı olarak basılan Anadolu Mecmuası'nda ortaya konulan düşünceler arasında yapılan gezintide Türk edebiyatının önemli isimlerine de rast geliyorsunuz: Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Hilmi Ziya Ülken.
Derginin etkili isimlerinden Mehmed Halid, bir yazısında, vatanını adının Anadolu, milletin adının Anadolu Milleti, ülkenin adının da Anadolu Cumhuriyeti olması gerektiğini ileri sürüyordu.
Kitaptaki bir diğer başlık da Malazgirt Zaferi'nin Türk edebiyatındaki izdüşümleri adını taşıyor. 
Bu konudaki destanlar, romanlar, şiirler ve tiyatroların tanıtımı ve içeriği hakkında bilgi veriliyor.
En nihayet; "Malazgirt Zafer'ini olup bitmiş, geçmişte kalmış tarihi bir hadise olarak değil, bizimle birlikte yaşamaya devam eden tarihi/kültürel/geleneksel/manevi değerlerimizin hamurundaki bir maya olarak görebilmemize imkan sağlanmasını" dileyen son sözlere de tüm kalbimizle katılıyor ve devamını ümit ediyoruz.
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır.)