Sayfalar

4 Aralık 2020 Cuma

Polisiye dünyasında bir gezinti...


Stevenson'un efsanevi öyküleri tek kitapta toplandı. Müfettiş John Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarında. Sorgu ustası Martin Beck bizi Savoy Cinayeti'yle selamlıyor. Polisiye tutkunları için şanslı bir dönem. Gelin bir gezintiye çıkalım.

Salgın korkusu azalıp hayat tedbirli de olsa normalleşmeye başlayınca yayınevleri, ardı ardına yeni kitaplarını basmaya başladı.
Özellikle polisiye severler için yaz bereketli olacak gibi duruyor.
Tatilde edebiyatın sihirli sözcüklerinde kaybolmak için bir seçki hazırladım.
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı kim bilmez.
İskoç yazar Robert Louis Stevenson'ın 1886'da yazdığı kitapta çifte kişilik vardır.
Aynı vücutta birden fazla kişiliğin barınmasını konu edinir.
Erdemli bir doktor bir iksirle geceleri bir canavara, katile dönüşmektedir.
Tiyatro ve sinema uyarlamalarıyla günümüze kadar gelen bir başyapıt.
Define Adası'nın da yazarı olan Stevenson'un Binbir Gece Masalları'ndan esinlenerek yazdığı Binbir Gece Polisiyeleri ilk sürprizlerden oldu.
22 öykünün yer aldığı kitap büyük ilgi görünce ikincisini eşiyle birlikte kaleme almış.
Fanny van der Grift Stevenson'ın da katkı yaptığı ikinci kitapta da 19 öykü var.
Alfa Yayınları'nın yeniden yayınladığı hacimli ciltte iki kitap biraya getirilmiş.
Müthiş bir hayal gücü ve edebi lezzetin olduğu kısa öyküleri kaçırmayın derim.
Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yaratıcısı Arthur Conan Doyle'un, bu öyküleri, "Stevenson'ın dehasının doruk noktası" olarak övdüğünü de ekleyelim.

IAN RANKIN'DEN YENİ KİTAP

Yeni çıkanlardan biri de yine İskoçyalı bir yazar.
Dedektifi John Rebus'la ünlenen Ian Rankin'in yeni kitabı Asma Bahçe'de yayınlandı.
Türkiye'deki okurların karmaşık ve eksik yayınlanan kitaplarıyla tanıştığı Rebus serisi şimdi sırasıyla yayınlanıyor.
33 yıl önce Düğümler ve Haçlar'la, Edinburgh sokaklarına çıkardığı Müfettiş John Rebus'un maceraları; Saklambaç, Diş İzleri, Masadaki Düşman, Kara Defter, Ölümcül Hedefler, Bırak Kanasın ve Siyah ve Mavi'yle sürdü.
Eski SAS komandosu, asi, başına buyruk, otoriteyle çatışan, zaafları olan dedektif Rebus, kitaplara ve müziğe de tutkun.
Her zaman tetikte, yalnız yaşayan, patavatsız bir adam olan Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarındadır, bu kez çeteler arası savaşın ortasında kalır...
Gerilim ve merakın doruğa tırmandığı kitapta suç kavramı da sorgulanıyor..

NEDİR BU DÜNYANIN HALİ?

Kuzey ülkelerinden başladık sırada İsveç var...
İskandinav polisiyesi akımının öncüsü 10 kitaplık Komiser Martin Beck serisi de geçen yıl sırasıyla yayınlanmaya başlamıştı.
Serinin yazarları gazeteci- yazar karı koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'den oluşan iki kişilik bir ekip.
Birlikte Martin Beck'in 10 kitabını yazan çiftten Per Wahlöö'nün 1975'te erken ölümüyle komisere de veda ediyoruz.
Gerçek bir sorgu ustası olan ve kılı kırk yaran araştırmalar yapan Martin Beck'in Kanaldaki Kadın'la başlayan serisi, Duman Olan Adam, Balkondaki Adam, Gülen Polis ve Kayıp İtfaiye Arabası ile sürdü. Ve nihayet altıncı kitap Savoy Cinayeti de yayınlandı.
İsveçli ünlü bir sanayicinin herkesin gözü önünde öldürülmesini araştıran kitapla ilgili yorum yazarlarımızı da çok iyi özetliyor:
Hikâye bizi nereye götürürse götürsün, Sjöwall ve Wahlöö yaşadığımız dünyayı bize yeniden sorgulatmanın bir şekilde yolunu buluyor.

YARASA İLE BAŞLAYIN

Norveçli yazar Jo Nesbo'nun dedektifi Harry Hole serisi de 12'nci kitaba ulaştı.
Dizilere, filmlere çekilen Harry'nın son macerası Bıçak geçen yılın sonunda yayınlandı ama onu da anmadan geçmek istemedim.
Kasım 2019'da İstanbul'da hayranlarıyla buluşup, kitaplarını imzalayan Nebso, "Bu kez cinayetlere değil Harry'ye odaklandım" diyordu.
Eski ve yeni düşmanlarla karşı karşıya kalan Harry Hole hayatının en zor davasını çözmek zorunda kalıyor.
Jo Nesbo okumayı erteleyenler için tam zamanıdır ancak ilk kitabı Yarasa ile başlamak gerekiyor.
Yoksa kafanız karışabilir.

BÜYÜK PLAN'A YAKIN BAKIŞ

Yeni çıkan polisiyelerden biri de emekli polis dedektif Georg Dengler karakteriyle yeni bir kulvar açan Alman yazar Wolfgang Schorlau'dan geldi.
Kriminal olaylardan çok siyasi polisiye sınıfında adlandırılacak giderek casusluk kulvarına da göz kırapn bir yazar Schorlau.
İlk kitabı Mavi Liste'yle devlet, gizli servisler, sermaye sınıfları, komplolar, silahlı örgütler dünyasına dalan Alman yazar, korkmadan cesurca hesap soruyordu.
İkinci kitabı Münih Komplosu'nda gerçek bir olayı ele aldı.
Dedektif Dengler, 1980 yılındaki bir festivalde 13 kişinin ölümüne iki yüzden fazlasının da yaralanmasına yol açan patlamanın peşine düşüyordu.
Bombayı patlatan da bir Neonazi'ydi üstelik...
Serinin üçüncüsü bizi de yakından ilgilendiren cinayetlerin izini sürüyor.
Biri Yunan sekiz Türk'ün öldürüldüğü olaylar uzun süre mafya hesaplaşması olarak sunuldu.
Sonra derin devletin içine çöreklenmiş Nasyonal Sosyalist Yeraltı örgütü adlı bir örgüt ortaya çıkarıldı.
Yakalananlar NSU davasında yargılanıyor.
Siyasi polisiye ustası Schorlau, Koruyan El kitabında resmi olarak kollanan her yere sızmış bir şebekeyi anlatıyor.
Afganistan'daki savaştan dönen bir Alman askerin durumu Kavuran Soğuk'ta ele alınıyor.
Ancak arka plandaki büyük resimde çok farklı işler dönüyor.
Dedektif Dengler yine iş başındadır.
Ve nihayet yeni yayınlanan Büyük Plan'la birlikte Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'daki iktisadi krize odaklanıyor.
Özel dedektif Dengler, bürokrasi, Almanya ve Yunanistan'daki bağlantılara dalarak bambaşka bir cephe açıyor...
Unutmadan başka bir yazının konusu olacak casus romanlarının babası John le Carre'nin Casuslar Mücadelesi de yeni yayınlandı.
Ünlü karakteri Smiley yine işbaşında...
Aklınızda bulunsun Ahmet Ümit'in dediği gibi "İyi polisiye iyi edebiyattır."
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2020 sayısında yayınlanmıştır.                         

4 Ekim 2020 Pazar

Batılılaşma maceramız...


Prof. Dr. Bernard Lewis'in Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alan çalışması Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 Yıldır Cevabını Aradığı Soru yeniden basıldı. Kitapta Müslüman Ortadoğu'yu Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor

Dünya, virüsle altüst olurken yeni bir tartışmanın da kapısı aralandı: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Olur ya da olmaz, tarih gösterecek ancak bizim kadim meselemiz Batılılaşma ise güncelliğini yitirmiyor.
Ortadoğu tarihinin önemli ismi ve bu konuda otuzu aşkın kitap yazan, makaleler kaleme alan Prof. Dr. Bernard Lewis'in "Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 yıldır cevabını aradığı soru" çalışması yeniden basıldı.
İki yıl önce 102 yaşında ölen Prof. Lewis'in kitabını korona tartışmaları eşliğinde okumak, toplumların ve hayatların kırılma noktalarını yeniden düşünmeye vesile oldu.
Lewis, kitabını baskıya verdiğinde dünya 11 Eylül'le sarsılıyordu.
2001'de ABD'ye yapılan terör saldırıları üzerine, kitaba bir önsöz yazmak zorunluğu hissetti: Kitap, bu olayları üreten, fikirlerin ve tavırların uzun silsilesini ve büyük resmini irdelemesiyle ilişkilidir.
Ortadoğu ve Batı dillerine hakimiyetiyle tanınan İngiliz asıllı ABD'li tarihçi, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzmandı.
Türkçe'yi de erken bir dönemde öğrenmişti.
Modern Türkiye'nin Doğuşu çalışması son dönem Osmanlı tarihi üzerine temel kitap olarak okutulan Bernard Lewis, 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü de aldı.
Lewis'in kitabına şu soruyla başlıyor: İslam tarih sahnesine çıktığı andan itibaren açık, güçlü, yaratıcı bir uygarlık oluşturdu ve bu anlamda ortaçağ karanlığındaki Hıristiyan Avrupa'sından çok daha etkin bir kişilik sergiledi. Bilimde, sanatta, eğitimde, ve askeri alanda onlara karşı zafer üstüne zafer kazandı. Ancak sonra her şey tersine döndü ve tarihin hangi dönemecinde üstünlüğünü kaybetti...
Ve ardından 7 ana başlık altında ilerliyor: Savaş meydanından alınan dersler, zenginlik ve güç arayışı, toplumsal ve kültürel engeller, modernleşme ve toplumsal eşitlik, laiklik ve sivil toplum, zaman, mekan ve modernite, kültürel değişim yüzleri...
Hiç kuşkusuz tarih boyunca ilerlemenin motoru savaşlardır.
Üstünlük sağlamak için rekabet ve yeni buluşlar itici güç olmuştur.
Öteki diğerini yenmek için daha da ileri taşımıştır.
Lewis'in başlangıç tezi de öyledir.
Kitap, Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alıyor.
Müslüman Ortadoğu'yu ise; Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor.
İki dinin birbirine bakışı, önyargıları, devletlerin siyaseti, anlaşmalar, kültürel etkileşim, tavizler vs. kitabın ana hatlarını oluşturuyor.
Saatlerin kullanımından takvimlere, seyyahlardan tüccarlara, kahvenin hikayesinden dilin kullanımına, kadınlardan köleliğe, mimariden müziğe, tiyatrodan edebiyata, imtiyazlı sınıflardan bilime kadar birçok konuda örnekler veriliyor.
Dilin akıcılığı, anlatım güzelliğinin yanı sıra olayların karşılaştırılmalı olarak sunulması da kitabın altı çizilesi yanlarından biri...
Ancak Hata Neredeydi? kitabının yazarının rahatsız eden yanı indirgemeci bir bakış açısına sahip olması.

Örneğin; Osmanlılar'ın İnebahtı Savaşı'nda yenilmesi, Karlofça Barış Anlaşması ya da Türk-Rus Savaşı'ndaki güç kavgaları ve diplomatik temaslardaki yorumları...
Özellikle Fransa ve İngiltere'nin duruma göre Rusya ve Türkiye arasında taraf değiştirmelerini, Osmanlı'nın Büyük Oyunu öğrenmesi olarak değerlendiriyor.
Ancak, iki taraf arasında denge politikası her zaman varolageldi.
Özellikle Osmanlı'nın bunu çok iyi kullandığı aşikardır.
Fatih'in İstanbul'u fethetmeye hazırlandığı sırada Venedik ve Cenevizliler'le kurduğu ilişkiler, Kanuni'nin İspanya karşısında Fransa'ya olan desteği, Protestanlığı desteklemesi denge politikalarına örnektir.
3 yıl önce bu köşede uzun uzun ele aldığımız Halil İnalcık Hoca'nın Osmanlı ve Avrupa kitabında bu meseleye bakışı çok nettir: "15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı'ya referansta bulunmaksızın raison d'etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır. Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı'nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur."
Değerli tarihçimiz İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı kitabında Osmanlı modernizmini şöyle tarif eder: Reform ve değişme hayatın her kompartmanında görülüyordu ve gelişmelerin kökü sadece 19. yüzyılın değil, bütün Osmanlı asırlarının içindeydi.
Ünlü şarkiyatçı Prof. Lewis'in iki şapkası vardı. Biri tarihçi biri de siyasetçi.
Görüşleri, dönemin Amerikalı yöneticilerini çok etkilemişti.
Aynı zamanda Başkan Bush'un danışmanıydı.
Tarihçi Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'na göre; Lewis, Ortadoğu tarihi üzerine sahip olduğu birikimi siyasete dönüştürerek sert siyasal pozisyonlar almış ve ve "Neocon" olarak kısaltılan "Yeni Muhafazakârlık Hareketi"nin Ortadoğu tasavvurunu şekillendirmiştir. (Sabah gazetesi 27 Mayıs 2018)
Ve buradan yola çıkarak ABD'nin Irak istilasının arka planını oluşturan doktrinin sahibidir.
Kuşkusuz bu tarihi tartışmanın ve kavganın daha çok su kaldıracağı aşikar...   

(Sabah Kitap ekinin Haziran 2020 sayısında yayınlanmıştır.)                               

8 Eylül 2020 Salı

Buyrun Halil İbrahim sofrasına...

Silva Özyerli Yemekli Diyarbakır Tarihi/Amida'nın Sofrası kitabında Hayr Abraham yani Halil İbrahim bereketini anılarla anlatıyor 

Halil İbrahim bereketini bilir misiniz? 
Sofraların en güzel duasıdır.
"Halil İbrahim bereketi eksik olmasın" derler. 
Ol rivayete göre deyimin hikayesi iki türlüdür; Hazreti İbrahim'in iyiliğiyle ve Halilullah yani Allah'ın dostu olmasıyla anılması, diğeri de gözü- gönlü tok Halil ve İbrahim adlı iki kardeşin şefkati...
Bugünlerde Müslümanlar'ın sofrası biraz mahzun, salgın yüzünden bir araya gelip iftar sofraları paylaşılamıyor ancak Halil İbrahim bereketiyle her zaman oradadır.
Ramazan'da iftardan sahura duaların arasına Halil İbrahim bereketi de ekleniyor.
İşte o Halil İbrahim yalnızca Müslümanlar'ın değil, Anadolu'nun kadim halklarının dualarından da hiç eksik olmaz. 
Ermeniler'in, Süryaniler'in, Keldaniler'in, Rumlar'ın, Yahudiler'in...
Sonuçta hepimiz Hz. İbrahim'in çocuklarıyız...
Silva Özyerli Diyarbakırlı bir Ermeni. 
Tarihi surların içindeki Hançepek Mahallesi ya da namı diğer Gavur Mahallesi'nde büyümüş. Ermeniler'in çok eski zamanlarda kurduğu krallığın başkenti Diyarbakır onlar için Dikranagerd ya da Amida'dır...
Özyerli 60'ların, 70'lerin Diyarbakır'ını anlatıyor. 
Ancak her kalabalık ailede olduğu gibi anne- babası, ninesiyle ve çevresindeki büyüklerin yaşamlarının hikayesiyle büyük resim neredeyse yüzyıllara dayanıyor.
Silva Özyerli o küçük mahalledeki evlerinin Hayr Abraham yani Halil İbrahim bereketi, Yemekli Diyarbakır Tarihi/Amida'nın Sofrası kitabında anılar eşliğinde dile geliyor.
Bir Doğulu bir şey anlatacaksa, önce bir hikaye, bir meselden söz eder sonra asıl konuya girer. 
Bu kitap da yalnızca yemek, sofra ve tariflerden ibaret değil. 
Onlar büyük bir parçayı tamamlıyor. Her birinin hikayesi var.
En kutsal olan ekmekle başlıyor ilk hikaye. 
Ermenice 'hats', Kürtçe 'nan', Süryanice ya da Arapça'da 'khbız' denilen ekmeğin nimetiyle. 
Yere düştüğünde öpüp başa konan, sokakta kimse basmasın diye yüksekçe bir yere konan ekmeğin daha un halinden sofraya gelene kadar zahmeti. 
Ve artan hiçbir şeyin zayi edilmeden, zingilik, lavaş ve patila denen gözlemelere kadar uzanan bereketi...
Bitmedi, "buğday çeken" diye bağırarak mahalleri gezen makine taşıyan ustalar devreye girer sonra.
Elekler, kalburlar tek tek takılarak çekilmeye başlanır.
Bu pilavlık, bu içli köftelik, bu çiğ köftelik diye öğütme, eleme ve ayırma işlemleri yapılır.
Buğday ve unun hikayesinde; evin ayrıntıları, akrabaların huyu, suyu, Diyarbakır'ın caddeleri, sokakları, pazarları ayrıntılarıyla boy gösteriyor. 
Ve hikayenin sonuna bizzat Silva Hanım'ın elleriyle yaptığı ve tarifini verdiği yemeklerin fotoğraflı bölüm ekleniyor.
Kış hazırlıkları, ilkbahar, yaz, sonbahar her mevsimin hikayesiyle birlikte, yemeği ve tarifi ardı ardına akıp gidiyor.
Yörenin gelenekleri, şarkıları, türküleri, manileri, ilginç kişilikleri, dini günleri birbiri ardına boy gösteriyor.
Silva Özyerli'nin çocukluğu, 8 kardeşli evin neşesi, komiklikleri, aşkları, meşkleri ve tabii ki acıları da bir hayatın içine sığıyor. 
Ana dili Ermenice başta olmak üzere Türkçe, Kürtçe'deki deyimler, atasözleri anlamlarıyla yer alıyor.
Kitabı bitirince ünlü romancı Marguez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı aklıma geldi. 
 Kolombiya'nın Macondo kasabasından dünya çapında bir eser ortaya çıkaran Marguez şöyle diyordu: Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Kitabı, büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım.
Silva Özyerli'nin kitabı yalnızca bir yemek tarifi değil.
 Anadolu'nun binlerce yıllık sözlü hikayecilerinin devamı. 
Diyarbakır gibi kavimler göçünün tam ortasında; Asurlular'dan Bizans'a, Araplar'dan Osmanlılar'a kadar onlarca kimlik görmüş, geçirmiş bir yöreden dile gelenlere de şaşırmamak gerekir. 
Temiz, duru bir dille ortaya çıkan bu kitap aslında hepimizin ortak geçmişi... 
Trabzon'un, Erzurum'un, Afyon'un, Edirne'nin de hikayesi...
Diyarbakırlı edebiyatçı Mığırdiç Margosyan bir öyküsünde 4 dil bilen kedileri Mestan'ı anlatır. 
Mestan, Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Zazaca anlar ama yine de laf dinlemez, kilerden aşırırımış. 
Silva Özyerli de hemşehrisi Margosyan'ın izinden gidiyor.
Halil İbrahim bereketimiz bol olsun. Hem sofralarımızın hem de bahtımızın...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


23 Temmuz 2020 Perşembe

İstanbul konuşuyor


Bizans tarihçisi Prof. Harris'in Konstantinopolis/Bizans'ın Başkenti kitabı şu soruyla başlıyor: 12'nci yüzyılda bir gezgin olsaydınız nelere şahit olursunuz? Önder Kaya'nın Yitip Giden İstanbul'u ise Harris'in seslerini günümüze taşıyor

Bu şehir ne yapar eder insanı şaşırtır.
Gelir karşına cehaletini yüzüne vurur.
Öyle okumakla, gezmekle, filmlerle baş edilebilecek bir şey değildir.
İstanbul canlı bir organizma gibidir.
Sanki birileri "ya sana şunu anlatmış mıydım" der, öteki "Bizans'ın sokaklarında o gün tatlı bir telaş vardı" diye başlar, beriki derin bir nefes alır ve anlatmaya başlar: Sultan Süleyman görkemli ordusuyla buradan sefere gitti.
Şehrin her yanında ta insanoğlunun ilk çağlarına uzanan bir parça varsa bundan daha doğal ne olabilir ki...
İstanbul sizinle her gün böyle konuşur.
Bizans tarihçisi İngiliz Profesör Jonathan Harris'in Konstantinopolis/ Bizans'ın Başkenti kitabı şehrimize bambaşka bir boyut getiriyor.
Bin yıldan fazla hüküm sürmüş Bizans İmparatorluğu'nun merkezi olan Şehirlerin Kraliçesini, bilgiler, belgeler, tarihçiler ve dönemin seyyahlarının tanıklıklarıyla anlatıyor.
Kitap, 12'nci yüzyılda bir gezgin olsaydınız nelere şahit olursunuz diye başlıyor...
Sonrası ise sanki bir film şeridi gibi akıp gidiyor.
O dönem ne Paris ne Berlin ne de Londra böyle kalabalık değildi.
En büyük şehir Konstantinapolis'ti.
O yüzyıllarda 375 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor.
Şehrin zenginliği ise dillere destandı.
Görkemli yapıları, kiliseleri, sarayları, heykelleri, şehrin alt yapısı nam salmıştı dünyaya.
Boğaziçi ve Haliç'le çevrili coğrafyası ise herkesi büyülüyordu.
1203 yılında gemiyle şehre gelen bir Fransız asker şunları söylüyordu: Dünyada bu kadar güzel bir yer olabileceği hayal bile edilemez.
Yazar, gezintisine şehre girişin 8 ana noktasından biri olan muhteşem surlardan biri Charisios'tan başlıyor.
Burası, yüzyıllar sonra Büyük Sultan'ın şehri fethettikten sonra ilk adımını attığı Edirnekapı'dır.
Rehber eşliğindeki yürüyüş; sağlı sollu yapıların arasından görkemli Ayasofya'ya kadar uzanıyor.
Ticaret, altın, gümüş, ipekli ve birbirinden değerli giysiler, asiller, yoksullar, zanaatkarlar, gümrük vergileri, denizin büyük nimeti balıkların nasıl tutulduğu, yendiği ve tüketilen diğer besinler, şarabın en pahalısından en ucuzuna giden ayrıntılar.
İmparatorluğun başka ülkelerle olan ilişkileri, şehrin azınlıkları; Müslümanlar, Yahudiler, Ruslar, İtalyanlar, imparatorun seçkin birliklerini oluşturan İngilizler'in oturdukları semtler, merkezle ilişkileri tek tek ele alınıyor.
Depremler, yangınlar, iktidar savaşları, sık sık saldırıya uğramaları ve kuşatılmaları da önemli bir yer tutuyor.
İdamlar, ayaklanmalar, acımasız işkenceler, eğlenceler de bin yıllık tarihin bir başka yönüydü.
Şehrin en önemli ve belki de biricik yanı ise kutsal değerlerdi.
Hıristiyanlığın Roma ve Kudüs'le birlikte üç ayaklı merkezlerinden biri olan şehir, Hz. İsa ve Meryem başta olmak üzere azizlere ait 3600 parçadan bir koleksiyona sahipti.
Ve bunca yıldır ayakta kalmalarını da bu efsaneye borçlu olduklarını düşünüyorlardı.
Bizi koruyan ilahi bir güç var diyorlardı.
Ve nihayet 1453'te Fatih Sultan Mehmed'in şehri düşürmesiyle İslamiyetin şehre vurduğu damga.
Prof. Harris kitabın finalini de şölene çeviriyor.
Gezginlerini bu kez günümüz İstanbul'unda yolculuğa çıkarıyor.
Yine Edirnekapı'dan başlıyor; camiye çevrilen kiliseleri, artık yok olmuş yerlerdeki yapıları, Kıztaşı'nı, Çemberlitaş'ı, Sultanahmet Meydanı'nı, surları, Galata'yı 12. yüzyılla karşılaştırıyor.
Ve nihayet 2004'te Yenikapı'daki metro kazılarında ortaya çıkan Bizans buluntularını da es geçmiyor.
Tesadüf aynı zamanda basılan Yitip Giden İstanbul kitabı ise Bizans'ın devamı gibiydi.
Şehir yine bizimle konuşuyordu. 

KAYBOLAN MİRASIN PEŞİNDE

Tarihçi Önder Kaya kaybolan bir mirasın peşine düşüyor.
Geçmiş ve gelecek arasında İstanbul başlığı altında; imarı, açık hava tuvaletleri, köpekleri, ramazanları, evliyaları, türbeleri, Boğaziçi'ni, nakliyatta kullanılan eşekleri, azınlıkları, cemaatleri ele alıyor.
Şehrin Silikleşen Mekanları bölümünde ise tek bir konuyu ele alıp etrafını tarihi, hikayesi, efsaneleriyle zenginleştiriyor.
Acemoğlu Hamamı, Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Kavafyan Evi, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi gibi.
O kütüphane ki benim gibi nicelerine bir hazine olmuştur.
Az ötesindeki Koca Ragıp Paşa İlkokulu'nda okurken kütüphanenin en havalı üyeleriydik.
İki taraflı merdivenlerinden inip bir masal dünyasına girer gibi olurduk.
Biz küçüklerin yeri ayrıydı, ahşap merdivenler, gıcırdayan döşemeler hala aklımdadır.
17. Yüzyılda yaşamış kitap düşkünü Sadrazam Koca Ragıp Paşa'nın bıraktığı bu muhteşem kültür ocağının restore edilmekte olduğunu da buradan öğrenerek mutlu oldum.
Yazar, Pandelli Restoranı'nı, İnönü Stadı'nı, İnci Pastanesi'ni, Taşlık Kahvehanesi'ni, Rebul Eczanesi'ni, Langa bostanlarını, Sahhaflar Çarşısı'nı ve nicelerini temiz ve duru bir dille ele alıyor.
Muradım odur ki, karantinadan çıkar çıkmaz Edirnekapı'dan yola çıkıp şehrin seslerini takip edeceğim.
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

28 Haziran 2020 Pazar

Kirli planları herkes biliyor...

Gazeteci Ali Çimen, Başkanın Gözleri/CIA kitabında CIA'i ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor. Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye... 

İstihbaratçılığın tarihi MÖ 2000'li yıllara kadar uzanıyor.
En eski kanıtlara Mezopotamya'da Fırat kenarında bulunan bir kil tabletinde rastlandı.
Çinli Bilge Sun Tzu'nun "Düşmanını bilen, kendini bilir" sözleri de MÖ 5'nci yüzyıldan. İmparatorluklar, krallıklar, devletler her zaman istihbarata ihtiyaç duydu.
Ancak bu ihtiyaç kendilerine yönelik tehlikelere karşıydı.
İşler, 19. yüzyıla kadar örgütlü olmadan biraz amatörce ve kişisel becerilerle yürüdü.
Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte istihbaratın önemi anlaşıldı, çünkü o zamana dek savaş cephelerde yapılıyordu.
Şehirler, yerleşim bölgeleri ve sivil halk zarar görmüyordu.
Taraflar bir yerde karşı karşıya geliyor ve savaşıyordu.
İlk savaşla (Birinci Dünya Savaşı) birlikte acımasız bir hesaplaşma ve katliam yaşandı.
Orduların sayısı, eldeki topun, tüfeğin, uçağın, tankın bilinmesi gerekiyordu. 
Karşı tarafa üstünlük sağlayacak bilgiler, hedefin yerini de kapsıyordu.
Bu yüzden istihbarat gerekliydi...
İlk zamanlarda gizliydiler, kelimenin tam anlamıyla yer altındaydılar, başkentlerin karanlık odalarında planlar hazırlanıyordu. 
Ancak İkinci Dünya Savaşı ve dünyanın iki kutba bölünmesiyle istihbaratçılık acımasız bir hale dönüşecekti.
Darbeler, suikastler, kalkışmalar, terör saldırıları, bombalamalar, propaganda için yalan bilgi yayma, parayla satın alıp bilgi toplama, açığını bulup tehditle çıkarları için kullanma, zaaflardan yararlanma, kışkırtma, karşı tarafı yanıltma, yazılı ve görsel medyayı yönlendirme, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri kullanma, ekonomik olarak ablukaya alma ya da paraya boğma, sorgulama, acımasızca işkence yapma dönemi başlamıştı. 
Ve hepsinden önemlisi ülkenin etnik ve dini durumunu kaşıyarak kaos yaratılıyordu.
Dünyada el atmadıkları yer kalmadı; milyonlarca ölüm, arada hiç suçu olmayan masumların yitmesi, harap olmuş kentler durum gereğiydi!
Hak, hukuk, insan hakları ise aforizma olarak kulağa iyi geliyordu. 
Para ve makam sözü verip kullandıklarını ise işler sarpa sarınca tanımazlıktan gelip ortada bırakıyorlardı.
Ancak yıllar geçtikçe afişe oldular ve her şey ortaya döküldü. 
Bizim gibi Osmanlı'dan bu yana suikastler, kalkışmalar, darbeler yaşamış, saldırılara uğramış ve uğramakta olan ülkelerin üstüne kabus gibi çöktüler.
Gazeteci Ali Çimen, Tarihi Değiştiren kitaplar serisinde Gizli Servisleri yazmıştı.
Şimdi CIA'yı daha ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor.
Başkanın Gözleri/CIA kitabında, Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor.
1941'de Japonların Pasifik'teki ABD Deniz Üssü'ne saldırısıyla başlayan istihbarat gereksinimiyle önce OSS adını alan birim kurulur. 
İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle ihtiyaç büyür.
Ve nihayet Soğuk Savaş'ın başlamasıyla dağınık birimler bir araya getirilerek CIA meydana çıkar.
Çimen, tek hedefi komünizmle savaş olan CIA'nın yaptığı operasyonların perde arkasını, bilgi ve belgelerle destekleyerek tarihçeyle ilerliyor. 
Her olay bir sonraki adımın habercisidir.
Sovyetler Birliği'nin her adımına karşılık veren örgüt, işe ilk olarak Avrupa'da başladı.
İtalya seçimlerine müdahale etti, ikiye bölünmüş Berlin'de gençleri örgütledi, dinleme şebekesi kurdu. 
Arnavutluk'a yüklendiler ancak başarısız oldular. 
Tabi ki Ruslar da boş durmuyordu, sızdırdıkları ajanlarla durumu öğrenip yanlış bilgi veriyorlardı.
Sonra Ortadoğu; Suriye, İran, Mısır, Irak'ı boş geçmediler. 
Petrol vardı çünkü. 
Ruslar'ın eline düşmesini istemiyorlardı. 
Suikastler, darbelerle bir ileri bir geri yaparak sürekli yüklendiler.
Sonra arka bahçeleri Latin Amerika'ya geldi sıra. 
Akbaba Operasyonu adını verdikleri sözde istihbarat paylaşımlarıyla; Guetamala, Arjantin, Şili, Bolivya, Brezilya, Uruguay, Paraguay'da her şeyi denediler. 
Kendi adamlarını getirip darbe yaptırdılar, seçilmiş hükümetleri devirdiler. 
Burada Sovyetler'e karşı olmak kadar Amerika'nın ekonomik çıkarları da söz konsuydu.
Uzakdoğu Asya'da nasibini aldı Soğuk Savaş'tan.
Tibet, Kamboçya, Vietnam, Kore, Laos'ta tam anlamıyla vahşet yaşandı. 
CIA o zamana kadar komünizm deyince Sovyetler'i anlıyordu.
Burada Çin'de vardı artık. 
İstihbaratları yanılmıştı.
Yaptıkları rezillikler ortaya saçıldı, soruşturmaya uğradılar, eski çalışanları birbiri ardına yaptıkları pis işleri itiraf etti.
Kimileri de kitap yazıp örgütün içyüzünü anlattı.
Ancak durmadılar...
Ardından Afganistan'daki Rus işgaline karşı destek verip palazlandırdıkları Taliban'la çalıştılar. 2001'de dünyanın öbür ucundaki güvenli kaleleri saldırıya uğradı.
Kendi elleriyle yarattıkları El Kaide can evlerinden vurdu. 
11 Eylül tramvasıyla çılgına dönüp, yalan bilgilerle dünyayı kandırarak Irak'a girdiler.
Sonrasını hep birlikte yaşıyoruz.
Ali Çimen, tüm bunları ve daha fazlasını duru ve akıcı bir dille aktarıyor.
Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye...
Darbeler, suikastler, terör olayları yaşamış bu uğurda on binlerce vatandaşını kaybetmiş ülkemize 3.5 yıl önce haince bir girişim yapıldı. 
15 Temmuz'un arkasında kimin olduğunu söylemeye gerek yok. 
Belki de Türkiye-CIA bağlantısını başka bir kitap olarak ele alır. 
Ali Çimen, bu kitabın ardından Ruslar'ın KGB'sini, İngilizler'in MI6'sını ve İsrail'in MOSSAD teşkilatlarını yazacağını belirtiyor.
Son söz: Herkes kirli planları artık biliyor. 
Belki de ağır bedeller ödenecek ama yeni bir yol bulunacak. 
Kimbilir...
(Sabah Kitap ekinin 2020 Mart sayısında yayınlanmıştır.)


25 Haziran 2020 Perşembe

Zeytin Kuşu'nun kökleri...

Edebiyat alanına hızlı giriş yapan yeni bir isim var: Zeynep Göğüş. İlk romanı Işık Ülkesinden ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan Göğüş, ikinci romanı Zeytin Kuşu'nu yayınladı.

Gazeteci kimliğiyle bir dizi araştırma kitabı bulunan Göğüş ilk romanında kendi aile tarihinden esintilerle, Rumeli'den İstanbul'a göç eden ve cumhuriyetin kuruluş sürecinde, kent burjuvazisine dahil olan kalabalık bir ailenin öyküsünü anlatıyor.
İkinci romanında ise kalemini ve düşlerini serbest bırakmış gözüküyor.
Zeytin Kuşu, Türkiye'de edebiyat alanında kendine yer arayan çevre sorunlarına iddialı bir giriş yapıyor.
Olay Gemlik bölgesinde geçiyor.
Zeytincilikle geçinen bir köye birileri mermer ocağı açmaya kalkıyor.
Köyde arsasını bu güçlü 'mermerciler'e satanlar da var, direnenler de.
Muhtar'ın aksine köyün imamının, direnenlerden yana olması ve Kuran'dan ayetlerle doğayı savunması altı çizilmesi gereken bir nokta.
Romanımızın kahramanı, o köyden yetişen, köyde çiftliği olan, ancak kendisi kentte yaşayan bir kadın: Zeta.
Kocasından miras adı Zeytin'in kısaltılmışı.
Gençliğinde köyün eski ağalarından birinin oğlu ile evlenen Zeta, eşi ölünce oğlu Bulut, oğlunun kız arkadaşı Seda ve sorunları ile başbaşa kalıyor.
Üniversite eğitimi de almış ve yıllar içinde 'aydın' bir kadın kimliğine bürünmüş olan Zeta birden kendini, köydeki direnişin doğal lideri halinde buluyor.
Neyse ki yalnız değil!
Kocasının eski arkadaşlarından, 68 kuşağından Adanalı, Zeta'ya destek oluyor ve gönlünü kaptırıyor.
Zeta böylece bir tür post-68 nostaljisi içinde çevre eylemleri arasında kendi ilişkisini de yaşıyor.
Fazla kafaya takmasa da, küllenmiş duygularını kışkırtan bu Adanalı erkek, post- modern aşklar-ilişkiler galerisinden çıkıp gelen çok tanıdık bir figür gibi kanlı canlı duruyor romanda.
Oğlu, hurdalardan heykel yapan arayış içinde genç bir sanatçı.
Eserlerinin meraklıları ve alıcıları var.
Ana oğul ilişkisi biraz gerilimli.
Oğlanın kız arkadaşı ile ilişkisi de, günümüzün bir çok genci gibi gel-git'li.
İstanbul'da oturdukları semtteki eski apartmanları için yıkım kararı çıkınca, oğlan da kendini kentsel dönüşüm kavgası içinde buluyor.Köyde taşçılara, kentte rantçılara karşı gelişen tepkiler, ana-oğul üzerinden ve yazar-sanatçı-iletişimci çevrelerin desteği ile bir tür dayanışma içine giriyor.
Arka planda Ortaköy'de Galatasaray Üniversitesi yangını gibi olaylar, İstanbul'un sosyal tarihinden kesitler sunuyor.
Seda'nın olaylarda yaralanması, oğlu Bulut'un herşeyi, ilişkisini, annesini ve kendisini yeniden sorgulamasına yolaçıyor.
Köyde olaylar ve protestolar arasında, Zeta'nın mantosunu giymiş olan bir kadının bıçaklı saldırıya uğraması gerilimin dozunu arttırıyor.
Yazar romanda kimseyi öldürmese de, bu tür olaylarda ülkemizde yaşanan şiddete örtülü bir gönderme yapıyor.
Romanın bir de kötü adamı var.
İstanbul'da genç sanatçıları destekleyen bir kolleksiyoncu olarak tanınan Sami Bey'in, zeytinlikte mermer ocağı açmaya çalışan holdingin patronu olduğu ortaya çıkıyor.
Hayatta bu kadar kolay olmasa da, romanda bu işi kolaylaştırıyor.
Sami Bey, sıkı bir sosyal medya kampanyası ile köydeki zeytinlikten elini çekiyor.
Köyde kurulan açık hava sergisine, Zeta'nın yaptığı ama o güne kadar gizlediği Zeytin Kuşu heykelinin taşınması törensel bir ayin havasında gerçekleşiyor.
Belki de sadece mutlu bir son değil, zor ve maceralı bir başlangıç yaşanıyor.
Farklı tellerden çalan Zeta ve Adanalı yeni bir aşkın, oğlu yeni bir hayat kurmanın, zeytinciler markalaşmanın eşiğinde...   
Zeytin Kuşu bir aşk romanı mı?
Çevre romanı mı?
Yoksa ruhsal planda ana-oğul ilişkisini didikleyen bir kadın romanı mı?
Aslında her okur kendi bireysel yaklaşımına göre buna farklı cevaplar verebilir.
Çünkü Zeytin Kuşu hepsinin üzerinden bağımsızca uçuyor ve gelecek romanların çekirdeğini toprağa ekercesine bu soruları okurun yüreğinin en derinlerine bırakıyor...
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2020 sayısında yayınlanmıştır.)  

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Âlim, âlemi aydınlatıyor

100 yaşında aramızdan ayrılan Halil İnalcık'ın Fâtih Sultan Mehemmed Han'ı tarihçilerin pirinin 1950'lerde başladığı Fatih çalışmalarının 60 yıllık birikimini gözler önüne seriyor

Her 29 Mayıs'ta çocukluğuma dönerim.
Fatih Camisi'nin heybetli yapısının yanındaki padişahın türbesine girerken Peygamberimiz Hz. Muhammed'in sözlerini okur, dua eden devlet ricali ve vatandaşların arasına karışırdık.
Mehteran bölüğünün gösterisinden sonra dev kazanlarda limonata dağıtılırdı.
İstanbul'un fetih kutlamaları bizler için bir bayramdı.
Bu bayramı bize armağan eden, tarihçilerin piri Halil İnalcık Hoca'nın "O olmazsa Osmanlı da olmazdı biz de var olmazdık" tespitiyle andığı Fatih Sultan Mehmed'ti.
Yaklaşık 3.5 yıl önce 100 yaşında kaybettiğimiz Halil Hoca, ölümünden önce Türkiye İş Bankası Yayınları'na teslim ettiği Fatih'i konu alan dev bir külliyatla kültür hayatımızı yine aydınlatıyor.
Üst başlığında; İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kâyser-i Rûm sözleri yer alıyor.
Başlığı ise Halil İnalcık isteğiyle Fâtih Sultan Mehemmed Han olarak konmuş.
Hayatını Osmanlı'ya adayıp tarihini yeniden yazan ve dünyada ufuk açan İnalcık'ın 1950'lerde başladığı Fatih Sultan Mehmed çalışmalarının 60 yıllık birikimi bu kitapta yer alıyor.
Hiçbir yerde yayınlanmamış bölümlerin de yer aldığı 827 sayfalık kitap; hem tarihle amatör olarak ilgilenenler hem de akademik çalışmalar yapanlar için vazgeçilmez bir kaynak niteliğinde...
İmparatorluğun kurucusu Osman Gazi'den başlayarak, sırasıyla Sultan Orhan, I. Murad, Yıldırım Bayezid, Fetret Devri'ndeki iki başlı saltanat, II. Murad ve nihayet II. Mehmed'e kadar bütün Osmanlı sultanlarının Bizans'la ve İstanbul'un fethiyle olan ilişkileri ayrıntılarıyla yer alıyor.
Dönemin tarihçileri ve belgeleriyle desteklenen bu okuma adeta bir belgesel filme dönüşüyor.
"Konstantinopolis, Osman Gazi döneminden başlayarak Osmanlıların uzaktan hayranlıkla seyrettikleri ve bir gün ele geçirmeyi tasarladıkları büyük efsanevi şehir, Kızıl Elma idi" diyen yazar, İstanbul'u ele geçirme planlarının ilk başlangıcı olarak 1305-1306 yılları arasında Aydos Tepesi'ndeki kalenin akın merkezi olarak kullanılmasını gösteriyor.
Sonraki en önemli kazanım ise 1329'daki Palekanon Savaşı'dır.
Gebze yakınlarındaki bölgede, Bizans'a karşı kazanılan bu savaşla Pendik'ten Üsküdar'a kadar bütün sahil boyu Osmanlılar'ın eline geçer.
İkinci tehdit I. Murad'ın Silivri fetihleridir. İlk ciddi kuşatmayı Yıldırım Bayezid yapar sonra, Musa Çelebi ve II. Murad.
Ve nihayet Fatih Sultan Mehmed'le şehir düşer.
Ezcümle Halil Hoca diyor ki, dünya tarihini değiştiren bu büyük olayda yüzyıllara dayanan bir arka plan vardır. Diplomasi, denge politikaları, bazen bir adım geriye bazen de iki adım ileri atılarak fetih sonucuna ermiştir.
Kuşatmadaki kritik üç gün; 20, 21 ve 22 Nisan 1453 tarihlerinde yaşanan bozgun ve moral bozukluğunun ardından genç Sultan'ın bunun altından nasıl kalktığı da ibret verici bir bölüm oluşturuyor.
Fethin kronolojisi ve o dönemin gözlemcilerinin raporu, tarihçilerin notları ayrı bir başlık olarak ele alınıyor.
Bu bahsi kuşatma ve fethi anlatan Osmanlı tarihçisi Neşrî'nin Cihânnüma'sındaki bir beyitle taçlandırarak bitirelim:
Feth-i Konstantiniyye fırsat bulamadılar evvelûn
Feth idüp Sultan II Mehemmed yazdı târih âhirûn.

Osmanlı'yı gerçek anlamda Fatih Sultan Mehmed'in kurduğunu söyleyen Halil İnalcık, imparatorluk tanımını da yapıyor:
"Osmanlı İmparatorluğu öncelikli olarak Türk devlet geleneğini temsil ettiğinden, sonra bir İslam devleti olduğundan ve son olarak da Doğu Roma İmparatorluğu'nun yerini aldığından, imparatorluk anlayışı ilk bakışta bu üç kaynağa dayandırılabilir. Başka bir ifadeyle hakanlık, hilafet-saltanat ve imperium, bize tarihi ipuçlarını verecektir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi bir varlık olduğuna göre, onun imparatorluk karakteri bizim soyut tanımlarımızdan değil, tarihi gerçeğini çözümlenmesinden meydana çıkacaktır."
Halil Hoca'nın bugüne kadar hiçbir yerde yer almamış yazıları da ikinci bölümde yer alıyor.
Osmanlı'nın sağlam bir temel üzerinde emperyal bir güç olmasının, Fatih'in önceki dönemlerden gelen gelişmiş bir bürokrasiyi benimsemesinden kaynaklandığı vurgulanıyor.
Osmanlı bürokratik sistemi olan belgeler, tahrir defterleri, kadı sicilleri, kanunnameler ve vakfiyeler ele alınıyor.
Önemleri dolayısıyla Fatih'in devlet teşkilat ve reaya kanunnameleri metinleri de aynen veriliyor.
Osmanlı döneminin sosyal ve hukuki hayatını yansıtan en önemli kaynaklardan biri de kadı sicilleridir.
Fatih döneminde Bursa kadı sicili burada orijinal haliyle birlikte aktarılıyor.
Araştırma ve İncelemeler bölümünde Fatih döneminde derviş tarikatları, Oğuzculuk, ateşli silahlar, kölelik, Rumlar, Yahudiler ve Cem Sultan hakkında daha önce yayınlanan makaleler de yer alıyor.
"Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir" derler ama âlim, âlemi aydınlatmaya devam ediyor.
Tarihçilerin şeyhi, kutbu olarak anılan Prof.Dr.Halil İnalcık, çok sevdiği Fatih Sultan Mehemmed Han'ın türbesinin haziresinde toprağa verilmişti.
Koca Sultan'a ve büyük alime rahmet ve selam olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2020 sayısında yayınlanmıştır.)