Sayfalar

2 Nisan 2021 Cuma

Suçlu ama bir dinleyin!..


Almanya'nın ünlü ceza avukatı Ferdinand von Schirach'ın baş döndürücü öykülerden oluşan Suç adlı iki kitabının ardından Collini Davası da yayımlandı. Failin bir anda kurbana dönüştüğü kitap Alman hukuk sistemini sorguluyor.

Dostoyevski ünlü kitabını 1866'da yayınladığında "Suç ve Ceza" kavramlarını tartışmaya açmıştı.
Ve o kadim soru insanoğlunun geçmişi kadar eskidir: Ceza varsa suçluda vardır.
Cezanın tarihi suçun gerçekleşmesiyle başlamıştır.
Yani insanoğlunun geçmişi kadar eskidir.
Suç ve cezanın tarihini yorumlayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, ele alacağımız kitabın yolunu çiziyor:
İnsanlık tarihinin değişik gelişim evreleri ve düzeyleri bağlamında suç ve cezaya yüklenen anlam farklıları söz konusuysa da bu kavramların kendisi insanlığın tarihi kadar kadimdir. Toplumların düşünce tarzı ve gelişmişlik düzeyi hukuk kültürünü, dolayısıyla suç ve ceza algılarını şekillendirirken, bunun karşılığında ceza müessesesinin kendisi de toplumların içtimai düşüncesini etkilemiştir. Bu karşılıklı etkileşim süreçleri sadece dünyevi kanunlarla değil, aynı zamanda felsefi düşünce, dini bakışlar ve yorumların eşliğinde gelişmiştir. Dolayısıyla, suç ve cezalarla ilgili fikir yürüttüğümüz zaman, onu doğuran çağı; dönemin sosyal, ekonomik, dini ve kültürel koşullarını da bilmemiz gerekir. Antik Çağ döneminden başlayarak günümüze kadar süren insanlık tarihi boyunca kadim düşünceler, dini algılar, mitolojik tefekkür tarzı, eski filozoflar, dini akımlar ve eğilimler, Aydınlanma Çağı'nın temsilcileri, modern çağın ünlü filozof, sosyolog ve hukukçularının fikirleri, ayrıca günümüzde var olan düşünce ve yaklaşımlar, suç ve ceza kavramlarının idrak edilmesi açısından bir bütünlük oluşturuyor. (Suç ve Ceza/ Prof. Dr. İlham RAHİMOV kitabının sunuş yazısından)

Ferdinand von Schirach Almanya'nın ünlü bir ceza avukatı, 1994 yılından beri Berlin'de bu işi yapıyor. Müvekkilleri arasında büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları var. Hatta Alman gizli servis üyeleri de...
Bugüne kadar yüzlerce davayla ilgilenen Schirach, yazdığı kitaplarla dünya çapında üne kavuştu.
35'ten fazla dile çevrilen kitapları milyonlarca sattı ve onu "Alman edebiyatının uluslararası üne sahip bir yıldızı haline getirdi.
Suç- Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler (Alfa Yayınları) kitabında yer alan öyküler baş döndürücüydü.
Ardından ilki kadar ilgi gören Suç 2'yi (Alfa Yayınları) yayımladı.
*Tanınmış, iyi bilinen bir doktor kırk yıllık karısını baltayla öldürüp cesedini parçalıyor. İtirafı da cezası kadar sıra dışı.
* Banka soyan adamın garip de olsa haklı sebepleri var.
*Genç bir kadın kardeşini öldürüyor. Sevgisinden...
*Bir köpek bir anahtar yutuyor ve ardından kanlı bir mafya hesaplaşması geliyor...
*Bir lise öğrencisi İlluminati adına neredeyse ölümüne işkence görüyor...
*Kasaba bandosunda çalan dokuz mazbut adam bir genç kızın hayatını karartıyor ama hiçbir ceza almıyor...
*Bir adamın çantasından 18 cinayetin fotoğrafı çıkıyor, karakolu elini kolunu sallayarak terk ediyor...
*Üflemeli çalgılar grubuna mensup dokuz adam bir genç kızın hayatını mahvettikten sonra hiçbir bedel ödemeden serbest bırakılıyor.
*Bir adam çocuk istismarıyla suçlanıyor.
*Uyuşturucu taciri adamın hikâyesi Tarantino'nun filmlerini aratmıyor.
Hepsi birbirinden inanılmaz insan öyküleri.

OLAĞANÜSTÜ BİR ANLATACI

Bir söyleşisinde dediği gibi: Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazla savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında yazıyorum; onun başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve ihtişamı hakkında...
Der Spiegel dergisindeki övgü dolu satırları sonuna kadar hak ediyor: Schirach öyle üstün, açık ve anlaşılır yazıyor ki, sanki hayatı boyunca başla bir şey yapmamış. Olağanüstü bir anlatıcı, çünkü insanlara ve kaderlerine güveniyor... Küçük çapta yazılı sinema.

Schirach'ın 2011'de yayınlanan ve geçtiğimiz yıl filme de çekilen Collini Davası kitabı geçen ay piyasaya çıktı.
Değil suç işlemek, trafik cezası bile olmayan mazbut, iş yerinde ve yaşadığı yerde sevilen, iyi biri olarak bilinen İtalyan kökenli Fabrizio Collini vahşice bir cinayet işler.
Lüks bir otelde öldürdüğü yaşlı adam, Almanya'nın dev bir holdinginin sahibi ve yönetim kurulu başkanıdır.
İtalyan suçluyu savunmak üzere parlak bir eğitimi olan, zeki fakat çaylak bir avukat atanır.
Kariyeri için bir fırsat olarak gördüğü dava genç avukatı dehşete sürükler: Öldürüleni çok iyi tanımaktadır.
Yazarımız çok iyi bildiği; kaşarlanmış kurt hukukçuları, holdinglerin devasa bütçeleri, polis raporları, olay yeri inceleme, adli tabip incelemesi (ki inanılmaz bir ayrıntıyla verdiği bilgilerle şoke oldum) arasında gezinerek müthiş bir fotoğraf çıkarıyor ortaya...
Gözlem gücüyle kitabına renk katan insan tasvirleri, çevre anlatımıyla da tempoyu hiç düşürmüyor..
Her şey bitmişken, bir fotoğrafla Almanlar'ın sabık geçmişine uzanan bir kapı aralanıyor.
Fail bir anda kurbana dönüşüyor...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


27 Şubat 2021 Cumartesi

Mülteciler: Acı bir devrimin insanları...

                                  (Fotoğraf: Murat Şengül)

Dünyanın en önemli sorunlarından biri olarak görülüyor mülteciler. Zorunluluk nedeniyle yerlerini, yurtlarını terk eden insanların acı hikayelerine herkes duyarlı mı bilinmez. Marc Engelhardt'a göre onlar farkında olmadan acı bir devrimi gerçekleştiriyor.

Gecenin bir vakti, ay pırıl pırıldı, kitabı yeni bitirmiştim.
Okuduklarım içime oturmuş, az ötemde uzanan simsiyah Ege Denizi'ne bakıyordum...
Şu anda kim bilir kaç can azgın dalgalarda yaşam mücadelesindeydi...
Sığınmacı Devrimi/ Son Göç Dalgası Dünyayı Nasıl Tümüyle Değiştirdi kitabı dünyanın dört bir yanındaki 26 Alman gazetecinin izlenimlerinden oluşuyor.
Somali'den Irak'a, Suriye'den San Salvador'a, Etiyopya'dan Avustralya'ya göç hikayeleri ve aralarına serpiştirilmiş siyasetin ağır işleyen çarkı, zalim tacirler ve ne yapılmalı sorularına da yanıt aranıyor.
Kitabı derleyen Marc Engelhardt, dünyanın varoluşundan bu yana yaşanan göç olgusunu 21. yüzyıldaki geldiği noktayı devrim olarak niteliyor.
Ama nasıl bir devrim?...
2015'teki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, 65 milyondan fazla insan; göçmen, sığınmacı, mülteci gibi sıfatlarla yerinden yurdundan olmuş durumda.
Bu da dünyadaki her 100 insandan birinin sığınmacı olması demek.
Ailesini, sevdiklerini, topraklarını terk etmek zorunda kalmış.
Kimi iç savaştan, kimi ülkeler arası savaştan, kimi ırkçılıktan, kimi dini baskıdan, kimi fakirlikten, kimi çetelerden, kimi ekolojik felaketlerden...
Milyonlarcası kamplarda tahmin bile edilemeyecek kadar zor koşullarda yaşamak zorundalar.
Liste uzayıp gidiyor.
Her bir sığınmacı bir öykü.
Ne yazarsanız yazın onların ki kadar gerçek olamaz.
Kitabın sayfalarında gezinip yaşadıklarını paylaşmak istedim.
Gerisi boş laf olacaktı...
İngilizce öğretmeni Suriyeli Ameena A.'nın kaçış öyküsü mutlu biten nadir kaçış öykülerinden biri.. Al-Hasaka kentinde yaşayan genç kadının, kocası ve iki büyük çocuğu önden yola çıkıyorlar. Türkiye, Yunan adaları ve Almanya...
Ardından kendisi geride kalan iki küçük kızıyla yola çıkar. Türk sınırı, İstanbul, sonra Bodrum, İstanköy, Sloven- Avusturya sınırı daha sonra Almanya'daki bir köyde buluşma... Şimdi iyiler ve ama gelecek ne gösterir bilmiyorlar.

*Suriye'den Lübnan'a/ Barkayel ve Yeni Sakinleri...
Suriye'deki iç savaştan Lübnan dağlarındaki fakir bir köy olan Barkayel'e sığınan Abdül Nasır'ın hikayesi. Sünni köyünde ailesiyle hiç olmazsa can korkusu olmadan yaşamaya çalışıyor...

*Lübnan'dan Paris'teki Yönetici Katına/ Chantal'ın İç Savaştan Kaçışı...
Lübnanlı bir Hıristiyan Christin Chantal, iç savaşın başladığı 1975 yılında 18 yaşındadır. Malta doğumlu babasının sayesinde İngiliz pasaportluyla Londra'ya kaçar. Aklı geride bıraktığı ailesindedir. 2 yıl sonra döner, iyi bir eğitimi olduğu için çok iyi bir işi, dolgun bir ücreti, evi, yazlığı ve arabası vardır. Havaya uçan arabalar, suikastler, sokaklardaki dehşet yüzünden bu kez Roma'da şansını dener. Sonra Kopenhag ve Paris... Birkaç iş deneyiminden sonra dışlandığı için kendi şirketini kurar. Çevirmenleriyle dünyayı ağ gibi saran bir ajansın ve yüzlerce milyon avroluk bütçeli bir şirketin sahibi. Çok iyi bir hayatı var ama içindeki duygular hep aynı: Lübnan'a geri dönmek ve orada yaşamak için doğru zamanı kolluyorum. Belki de, bunun hayalini kuruyorum desem daha doğru olacak.

*Eritre'den İsviçre'ye/ Yordanos'un Dikta Rejiminden Kaçışı...
14 yaşındaki genç kız Yordonas'un acı yolunda zulüm, işkence ve yoksulluk var. Şimdi İsviçre'de sakin ve huzurlu bir hayatı var. Ama aklı fikri geride bıraktıklarında...

*Kongo'dan Güney Afrika'ya/Yabancı Düşmanlarından Korkmak...
Coco Bishogo Ruvinga eşiyle kamplarda çektiği acı dolu günlerin ardından Johannesburg'ta bir kuaför dükkanı açmış. Ancak ırkçı palalı, silahlı gençler dükkanını basıp talan etmiş. Korkuyla yaşıyorlar ve ne yapacaklarını bilmiyorlar.

*Kuzeydoğu Kenya'da Dadaab/Bir Sığınmacı Kampı Kente Dönüşüyor...
Somali'deki dikta rejiminin devrilmesinden sonra birbirini acımasızca katleden kabilelerden kaçan yüzbinlerce kişi Kenya'nın kuzeydoğusundaki Dadaab'a sığınıyor. Çadır kent devasa bir hal alınca BM'nin devreye girmesiyle büyük bir metropol halirne dönüşen Dadaab'ta tutunmaya çalışan yüzbinlerce insan. Kampın sakinleri; Başir Ahmed Bihi, Farah Abdinassir, Haibo Abdirahman Muse, Amphile Kasım Muhammed'in gözünden yaşananlar...

*Güney Almanya'dan Mogadişu'ya/ Halima Olad'ın Dönüşü...
Somalili Halima Olad'ın ailesi 1991'deki iç savaştan Almanya'ya kaçmış. Halima birçok zorluğu aşarak İngiltere'de uluslararası hukuk ve devletler hukuku okumuş. 3-4 yaşlarında geldiği ülkesine ait hatırladıkları küçük kırıntılar.. Şimdi her şeyi bırakıp topraklarına dönmüş ve devlet başkanına danışmanlık yapıyor...

*Yemen'de Tutsak/ Nisma ve Kholood Neden kaçamıyor?
Husiler'in başlattığı saldırılarla yıllardır iç savaş yaşayan yoksul Yemen'de çevre ülkelerinin başta Suudi Arabistan'ın katılmasıyla yaşanan dramın ortasında bir kadın iki gencin hayalleri... Kholood, "Bugünü yaşayabilme ve geleceğe ümitle bakabilme olanağından bizleri yoksun bıraktılar" diyor...

*Irak'tan Avrupa'ya/ Ölümden Kaçarken Boğulmak...
Bağdat'ta polis olan Ali 4 çocuğuna bakıyor, eşini 2 yıl önce yitirmiş. IŞİD'in ölüm tehditleri yüzünden yollara düşmüş... Türkiye'de kaçakçılarla anlaşıp botta 8 bin euroya 5 kişilik bir yer ayırmış. Denizin ortasında motor durmuş. Altı yaşındaki Hüseyin ve dört yaşındaki Zeynep babanın ellerinden kayıp gitmiş... Yardım istenmesini de engellemişler... Zeynep'in cansız bedeni tekneye alınmış ama Hüseyin kaybolmuş. Hâlâ onu arıyor Ali, toprağa vermek için...
Küçük çocukları Hevra ve Hasan uzun süre konuşamamış, ağlamamışlar bile...
İkisi de travmayı başka türlü yaşamış. Resim çizmişler hep... Hasan karanlık gökyüzünün altında kendilerini suyun üstünde tutmaya çalışırken çizmiş . Botun kenarındaki sakallı adam ise simsar.. Resmin kenarında üç kişilik bir aile suda sürükleniyor.
Kız kardeşi Hevra ise kendine pembe bir dünya yaratmış. Boğulan insanlar yok onun resimlerinde sıcak bir güneş, yeşil ağaçlar, renkli çiçekler var. Prenses çıkartmaları yapıştırmış aralarına. Almanya'daki sığınmacı kampında Suriyeli Maher'in de yaşadıkları benzer... O da karısını ve iki kızını Ege Denizi'nde kaybetmiş. Birbirlerini iyi anlayan iki baba ve asla birbirlerini teselli edemiyorlar...

*Avrupa'nın ve Bütün Kesinliğin Bittiği Yer/ Midilli Adası Sakinleri...
Sığınmacıların Avrupa hayallerinin başladığı yer Yunan adaları... Midilli ise en uğrak yer. Adanın sakinlerden Maria, "Denizin boğulan çocukları kıyıya nasıl sürüklediklerini görünce insan, bir zamanlar olduğu gibi kalamıyor" diyor.

*Almanya'da Gidiş ve Dönüş/ Haurdic Ailesinin Öyküsü...
1992'de Bosna'daki katliamdan kaçan Müslüman Haurdic ailesi Almanya'ya yerleşmiş. Yaşanan acılar, sürgünler savaş bitince geri dönüş kararı ve özellikle çocuklar üstündeki etkisi...

*Afrika'dan İtalya'ya/ Monesterace mucizesi...
İtalya'nın güneyinde çizmenin ucundaki Calabria bölgesindeki Riace adındaki bir köyde yüzlerce sığınmacı yaşıyor. Geri kalmış bölgenin sakinleri büyük kentlere göçmüş. Birçok ev boş duruyor. Belediye başkanının öncülüğüyle sığınmacılar, yerel halkla bütünleşip başka bir öykü yazıyor. 20 milletten, Somali, Etiyopya, Afganistan, Bangladeş ve başka ülkelerden 400'e yakın sığınmacı; "hiç olmazsa" diyorlar "bir yere tutunabildik."

*El Salvador'dan ABD'ye/Çetelerden Kaçış...
El Salvador'da 14 yaşını geçen her gencin tek bir yolu var. Çetelere katılmak yoksa, onların adına hırsızlık yapmaz ve cinayet işlemezlerse öldürülmekle tehdit ediyorlar.
2014 yılında 18 yaşın altında 68 bin çocuk refakatçi olmadan Orta Amerika'dan ABD'ye gelmiş... Bu resmi rakamlar ya yakalanıp geri gönderilenler. Victor ve annesi Lidia'nın öyküsü ise tersten işlemiş. Önce anne çocuklarını bırakıp ABD'ye kaçmış sonra çocuklarını almış yanına. İki çocuğu iltica hakkını almış ikisi hala kaçak...

*Manila'dan Dünyanın Dört Bir Tarafına/Yoksulluktan Kaçış...
Filipinli Jennifer Pinon çocuk bakıcısı, Au-pair programıyla Almanya'ya gitmiş defalarca ve her seferinden geri dönmüş. Kazandığı paranın üçte ikisini ailesine göndermiş. Çünkü diyor: Bu bizde gelenektir. İlk doğanlar sonradan gelen kardeşlerine bakar; anne babalar yaşlandığında da tüm çocuklar ona bakar.

*Haydi Doğru Şehirlere/ Çin'deki göçmenler...
Xingfucun Şangay'ın varoşu. Kırsal kesimden gelen Çinliler burada yaşıyor. Wang Bing'in tutunma hikayesi zorlukla dolu ama yasalar hiçbir zaman daha ileriye gitmesine izin vermiyor. Guo Qianjun ise daha şanslı. İyi bir işi ve kocası var.

*Ortadoğu'dan Endonezya'ya/Transit geçişte telef olmak....
Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın 60 kilometre güneyindeki Cisarua'da sığınmacı kampındayız. İngilizce öğretmeni Fatima ükesi Pakistan'dan kaçmış bir Şii.
Yarısı Afganlılar'dan oluşan Somaliler, Rohingyalar, Iraklılar, İranlılar, Tamiller, Pakistanlılar ve Filistinliler'den oluşuyor kamp. Avustralya'ya gitmek için yola çıkap buraya sığınmışlar. Fatima'nın sözleri her şeyi anlatıyor: Biz yaşamıyoruz, bekliyoruz. Hep tetikteyiz,hep korku içindeyiz, sonumuzun ne olacağını bilmiyoruz.

*Dünya Âlem Unutulmak/Avustralya'nın Denizaşırı Kamplarındaki Sığınmacılar....
Okuduğum öyküler içinde en acı ve zalim olanı... Resmen ölüme terk edilen sığınmacıların Nauru ve Manus adalarındaki durumu nefesinin kesiyor insanın. Sığınmacıların yurdu Avustralya geçmişine ihanet ediyor sanki. Halk ve politikacılar yaptıklarıyla gurur duyuyor. Ancak, vicdanlı hemşireler, doktorlar akademisyenlerin tepkisiyle dünyanın olan bitenden haberi olması sağlanıyor. Ama yine de...

*Tuvalu'dan Yeni Zelanda'ya/Susuz, çocuksuz...
Sigeo Alesana'nın durumu çok farklı. Ada iklim değişikliğinden ötürü verimsizleşiyor. Deniz suyu toprakları çürütüyor. O ve eşi iklim sığınmacısı olarak kabul ediliyor Yeni Zelanda'ya...

*Memlekete Dönüş Operasyonu/İsrail Afrikalı Sığınmacıları Nasıl Başından Savdı?..
Eritreli Aman Beyene ve diğerleri. Geri dönüş için 3500 dolar teşvik, dönüşte de neden kaçtın işkence ve dayakları. Ve gönderildikleri yer ise İsrail'in silah anlaşması yaptığı ülkeler iyi mi...

*Almanya'dan Türkiye'ye Kesin Dönüş/Eski memlekette zorlu yaşam...
Süryani İsrail ve Snoja Demir ailesi 1980'lerde terk ettikleri Mardin'deki Tur Abidin'deki ata topraklarına döndüler. Köyleri Kafro'da yeniden bir hayat kurmuşlar. Ancak terör yüzünden çok mutsuzlar. Ailelerin büyük çocukları yeniden Almanya'ya dönmüş bile...

*Balkanlar'a Dönüş/ Romanlar ve Onların Sözde Güvenli Memleketleri...
Nizaqete Bislimi, ailesiyle 1993'te Kosova'daki savaştan kaçıp Almanya'ya sığındı. 14 yaşındaydı. Şimdi Essen'de iltica işlerine bakan bir avukat. Kendini ispatlaması çok zor olmuş ama olmuş. Romanlar'ın durumu ise çok farklı. Onlara iltica yerine müsamahalı kararı veriliyor. Bu da daimi bir belirsizlik ve olası bir sınır dışı edilmeye karşı her an orayı terk etmeye hazır olmak anlamına geliyor.

*Burma'da Vatansız/ Rohingyalar'ın kaçışı...
Uzun bir süredir katliam altındaki Arakanlı Müslümanlar'ın durumunu Kamaluddin Bin Abdul Munaf anlatıyor. Budistler'in hakimiyetindeki ülkede çok zor durumdalar. Açlık, yoksulluk ve bir de can korkusu...

VE SON SÖZ...

Kitapta, göçmen tacirleri, kaçakçıların milyarlarca doları bulan kazancı, kaçışa teşvikin kökenleri, siyasetin dolambaçlı labirentlerindeki pazarlıklar da ayrı makaleler halinde yer alıyor.
Baştaki soruya gelirsek; neden sığınmacı sorunu ya da krizi değil de devrimi...
Kitabın editörü Marc Engelhardt'ın yorumu tartışmaya açık ve bence doğru bir tespit:
"Sığınmacı devriminin sonuçları ne olacak? Bir devrimin toplumu nereye sürükleyeceğini bilebilir miyiz ki? Fransız Devrimi dolambaçlı yollardan, dana önce ergin olmayan milyonlarca insanı siyasi özgürlüğüne kavuşturmuştu. Sanayi Devrimi, milyonlarca insanı yoksulluğun kalıcılığından kurtarmış ama aynı zamanda yeni yoksulluklar yaratmıştı. Digital devrim, sanala ortamda bir dünya toplumunun temelini yaratmış ama diğer yandan da bire bir insanlar arası ilişkiyi zayıflatmıştı. Sığınmacılar devrimi de bu devrimler gibi kuşkusuz benzer temel değişimler getirecektir. Tam olarak neleri değiştireceğini yarınlar gösterecek. Değişimler durdurulamaz ama yapılandırılabilir."
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

4 Aralık 2020 Cuma

Polisiye dünyasında bir gezinti...


Stevenson'un efsanevi öyküleri tek kitapta toplandı. Müfettiş John Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarında. Sorgu ustası Martin Beck bizi Savoy Cinayeti'yle selamlıyor. Polisiye tutkunları için şanslı bir dönem. Gelin bir gezintiye çıkalım.

Salgın korkusu azalıp hayat tedbirli de olsa normalleşmeye başlayınca yayınevleri, ardı ardına yeni kitaplarını basmaya başladı.
Özellikle polisiye severler için yaz bereketli olacak gibi duruyor.
Tatilde edebiyatın sihirli sözcüklerinde kaybolmak için bir seçki hazırladım.
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı kim bilmez.
İskoç yazar Robert Louis Stevenson'ın 1886'da yazdığı kitapta çifte kişilik vardır.
Aynı vücutta birden fazla kişiliğin barınmasını konu edinir.
Erdemli bir doktor bir iksirle geceleri bir canavara, katile dönüşmektedir.
Tiyatro ve sinema uyarlamalarıyla günümüze kadar gelen bir başyapıt.
Define Adası'nın da yazarı olan Stevenson'un Binbir Gece Masalları'ndan esinlenerek yazdığı Binbir Gece Polisiyeleri ilk sürprizlerden oldu.
22 öykünün yer aldığı kitap büyük ilgi görünce ikincisini eşiyle birlikte kaleme almış.
Fanny van der Grift Stevenson'ın da katkı yaptığı ikinci kitapta da 19 öykü var.
Alfa Yayınları'nın yeniden yayınladığı hacimli ciltte iki kitap biraya getirilmiş.
Müthiş bir hayal gücü ve edebi lezzetin olduğu kısa öyküleri kaçırmayın derim.
Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yaratıcısı Arthur Conan Doyle'un, bu öyküleri, "Stevenson'ın dehasının doruk noktası" olarak övdüğünü de ekleyelim.

IAN RANKIN'DEN YENİ KİTAP

Yeni çıkanlardan biri de yine İskoçyalı bir yazar.
Dedektifi John Rebus'la ünlenen Ian Rankin'in yeni kitabı Asma Bahçe'de yayınlandı.
Türkiye'deki okurların karmaşık ve eksik yayınlanan kitaplarıyla tanıştığı Rebus serisi şimdi sırasıyla yayınlanıyor.
33 yıl önce Düğümler ve Haçlar'la, Edinburgh sokaklarına çıkardığı Müfettiş John Rebus'un maceraları; Saklambaç, Diş İzleri, Masadaki Düşman, Kara Defter, Ölümcül Hedefler, Bırak Kanasın ve Siyah ve Mavi'yle sürdü.
Eski SAS komandosu, asi, başına buyruk, otoriteyle çatışan, zaafları olan dedektif Rebus, kitaplara ve müziğe de tutkun.
Her zaman tetikte, yalnız yaşayan, patavatsız bir adam olan Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarındadır, bu kez çeteler arası savaşın ortasında kalır...
Gerilim ve merakın doruğa tırmandığı kitapta suç kavramı da sorgulanıyor..

NEDİR BU DÜNYANIN HALİ?

Kuzey ülkelerinden başladık sırada İsveç var...
İskandinav polisiyesi akımının öncüsü 10 kitaplık Komiser Martin Beck serisi de geçen yıl sırasıyla yayınlanmaya başlamıştı.
Serinin yazarları gazeteci- yazar karı koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'den oluşan iki kişilik bir ekip.
Birlikte Martin Beck'in 10 kitabını yazan çiftten Per Wahlöö'nün 1975'te erken ölümüyle komisere de veda ediyoruz.
Gerçek bir sorgu ustası olan ve kılı kırk yaran araştırmalar yapan Martin Beck'in Kanaldaki Kadın'la başlayan serisi, Duman Olan Adam, Balkondaki Adam, Gülen Polis ve Kayıp İtfaiye Arabası ile sürdü. Ve nihayet altıncı kitap Savoy Cinayeti de yayınlandı.
İsveçli ünlü bir sanayicinin herkesin gözü önünde öldürülmesini araştıran kitapla ilgili yorum yazarlarımızı da çok iyi özetliyor:
Hikâye bizi nereye götürürse götürsün, Sjöwall ve Wahlöö yaşadığımız dünyayı bize yeniden sorgulatmanın bir şekilde yolunu buluyor.

YARASA İLE BAŞLAYIN

Norveçli yazar Jo Nesbo'nun dedektifi Harry Hole serisi de 12'nci kitaba ulaştı.
Dizilere, filmlere çekilen Harry'nın son macerası Bıçak geçen yılın sonunda yayınlandı ama onu da anmadan geçmek istemedim.
Kasım 2019'da İstanbul'da hayranlarıyla buluşup, kitaplarını imzalayan Nebso, "Bu kez cinayetlere değil Harry'ye odaklandım" diyordu.
Eski ve yeni düşmanlarla karşı karşıya kalan Harry Hole hayatının en zor davasını çözmek zorunda kalıyor.
Jo Nesbo okumayı erteleyenler için tam zamanıdır ancak ilk kitabı Yarasa ile başlamak gerekiyor.
Yoksa kafanız karışabilir.

BÜYÜK PLAN'A YAKIN BAKIŞ

Yeni çıkan polisiyelerden biri de emekli polis dedektif Georg Dengler karakteriyle yeni bir kulvar açan Alman yazar Wolfgang Schorlau'dan geldi.
Kriminal olaylardan çok siyasi polisiye sınıfında adlandırılacak giderek casusluk kulvarına da göz kırapn bir yazar Schorlau.
İlk kitabı Mavi Liste'yle devlet, gizli servisler, sermaye sınıfları, komplolar, silahlı örgütler dünyasına dalan Alman yazar, korkmadan cesurca hesap soruyordu.
İkinci kitabı Münih Komplosu'nda gerçek bir olayı ele aldı.
Dedektif Dengler, 1980 yılındaki bir festivalde 13 kişinin ölümüne iki yüzden fazlasının da yaralanmasına yol açan patlamanın peşine düşüyordu.
Bombayı patlatan da bir Neonazi'ydi üstelik...
Serinin üçüncüsü bizi de yakından ilgilendiren cinayetlerin izini sürüyor.
Biri Yunan sekiz Türk'ün öldürüldüğü olaylar uzun süre mafya hesaplaşması olarak sunuldu.
Sonra derin devletin içine çöreklenmiş Nasyonal Sosyalist Yeraltı örgütü adlı bir örgüt ortaya çıkarıldı.
Yakalananlar NSU davasında yargılanıyor.
Siyasi polisiye ustası Schorlau, Koruyan El kitabında resmi olarak kollanan her yere sızmış bir şebekeyi anlatıyor.
Afganistan'daki savaştan dönen bir Alman askerin durumu Kavuran Soğuk'ta ele alınıyor.
Ancak arka plandaki büyük resimde çok farklı işler dönüyor.
Dedektif Dengler yine iş başındadır.
Ve nihayet yeni yayınlanan Büyük Plan'la birlikte Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'daki iktisadi krize odaklanıyor.
Özel dedektif Dengler, bürokrasi, Almanya ve Yunanistan'daki bağlantılara dalarak bambaşka bir cephe açıyor...
Unutmadan başka bir yazının konusu olacak casus romanlarının babası John le Carre'nin Casuslar Mücadelesi de yeni yayınlandı.
Ünlü karakteri Smiley yine işbaşında...
Aklınızda bulunsun Ahmet Ümit'in dediği gibi "İyi polisiye iyi edebiyattır."
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2020 sayısında yayınlanmıştır.                         

4 Ekim 2020 Pazar

Batılılaşma maceramız...


Prof. Dr. Bernard Lewis'in Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alan çalışması Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 Yıldır Cevabını Aradığı Soru yeniden basıldı. Kitapta Müslüman Ortadoğu'yu Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor

Dünya, virüsle altüst olurken yeni bir tartışmanın da kapısı aralandı: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Olur ya da olmaz, tarih gösterecek ancak bizim kadim meselemiz Batılılaşma ise güncelliğini yitirmiyor.
Ortadoğu tarihinin önemli ismi ve bu konuda otuzu aşkın kitap yazan, makaleler kaleme alan Prof. Dr. Bernard Lewis'in "Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 yıldır cevabını aradığı soru" çalışması yeniden basıldı.
İki yıl önce 102 yaşında ölen Prof. Lewis'in kitabını korona tartışmaları eşliğinde okumak, toplumların ve hayatların kırılma noktalarını yeniden düşünmeye vesile oldu.
Lewis, kitabını baskıya verdiğinde dünya 11 Eylül'le sarsılıyordu.
2001'de ABD'ye yapılan terör saldırıları üzerine, kitaba bir önsöz yazmak zorunluğu hissetti: Kitap, bu olayları üreten, fikirlerin ve tavırların uzun silsilesini ve büyük resmini irdelemesiyle ilişkilidir.
Ortadoğu ve Batı dillerine hakimiyetiyle tanınan İngiliz asıllı ABD'li tarihçi, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzmandı.
Türkçe'yi de erken bir dönemde öğrenmişti.
Modern Türkiye'nin Doğuşu çalışması son dönem Osmanlı tarihi üzerine temel kitap olarak okutulan Bernard Lewis, 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü de aldı.
Lewis'in kitabına şu soruyla başlıyor: İslam tarih sahnesine çıktığı andan itibaren açık, güçlü, yaratıcı bir uygarlık oluşturdu ve bu anlamda ortaçağ karanlığındaki Hıristiyan Avrupa'sından çok daha etkin bir kişilik sergiledi. Bilimde, sanatta, eğitimde, ve askeri alanda onlara karşı zafer üstüne zafer kazandı. Ancak sonra her şey tersine döndü ve tarihin hangi dönemecinde üstünlüğünü kaybetti...
Ve ardından 7 ana başlık altında ilerliyor: Savaş meydanından alınan dersler, zenginlik ve güç arayışı, toplumsal ve kültürel engeller, modernleşme ve toplumsal eşitlik, laiklik ve sivil toplum, zaman, mekan ve modernite, kültürel değişim yüzleri...
Hiç kuşkusuz tarih boyunca ilerlemenin motoru savaşlardır.
Üstünlük sağlamak için rekabet ve yeni buluşlar itici güç olmuştur.
Öteki diğerini yenmek için daha da ileri taşımıştır.
Lewis'in başlangıç tezi de öyledir.
Kitap, Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alıyor.
Müslüman Ortadoğu'yu ise; Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor.
İki dinin birbirine bakışı, önyargıları, devletlerin siyaseti, anlaşmalar, kültürel etkileşim, tavizler vs. kitabın ana hatlarını oluşturuyor.
Saatlerin kullanımından takvimlere, seyyahlardan tüccarlara, kahvenin hikayesinden dilin kullanımına, kadınlardan köleliğe, mimariden müziğe, tiyatrodan edebiyata, imtiyazlı sınıflardan bilime kadar birçok konuda örnekler veriliyor.
Dilin akıcılığı, anlatım güzelliğinin yanı sıra olayların karşılaştırılmalı olarak sunulması da kitabın altı çizilesi yanlarından biri...
Ancak Hata Neredeydi? kitabının yazarının rahatsız eden yanı indirgemeci bir bakış açısına sahip olması.

Örneğin; Osmanlılar'ın İnebahtı Savaşı'nda yenilmesi, Karlofça Barış Anlaşması ya da Türk-Rus Savaşı'ndaki güç kavgaları ve diplomatik temaslardaki yorumları...
Özellikle Fransa ve İngiltere'nin duruma göre Rusya ve Türkiye arasında taraf değiştirmelerini, Osmanlı'nın Büyük Oyunu öğrenmesi olarak değerlendiriyor.
Ancak, iki taraf arasında denge politikası her zaman varolageldi.
Özellikle Osmanlı'nın bunu çok iyi kullandığı aşikardır.
Fatih'in İstanbul'u fethetmeye hazırlandığı sırada Venedik ve Cenevizliler'le kurduğu ilişkiler, Kanuni'nin İspanya karşısında Fransa'ya olan desteği, Protestanlığı desteklemesi denge politikalarına örnektir.
3 yıl önce bu köşede uzun uzun ele aldığımız Halil İnalcık Hoca'nın Osmanlı ve Avrupa kitabında bu meseleye bakışı çok nettir: "15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı'ya referansta bulunmaksızın raison d'etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır. Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı'nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur."
Değerli tarihçimiz İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı kitabında Osmanlı modernizmini şöyle tarif eder: Reform ve değişme hayatın her kompartmanında görülüyordu ve gelişmelerin kökü sadece 19. yüzyılın değil, bütün Osmanlı asırlarının içindeydi.
Ünlü şarkiyatçı Prof. Lewis'in iki şapkası vardı. Biri tarihçi biri de siyasetçi.
Görüşleri, dönemin Amerikalı yöneticilerini çok etkilemişti.
Aynı zamanda Başkan Bush'un danışmanıydı.
Tarihçi Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'na göre; Lewis, Ortadoğu tarihi üzerine sahip olduğu birikimi siyasete dönüştürerek sert siyasal pozisyonlar almış ve ve "Neocon" olarak kısaltılan "Yeni Muhafazakârlık Hareketi"nin Ortadoğu tasavvurunu şekillendirmiştir. (Sabah gazetesi 27 Mayıs 2018)
Ve buradan yola çıkarak ABD'nin Irak istilasının arka planını oluşturan doktrinin sahibidir.
Kuşkusuz bu tarihi tartışmanın ve kavganın daha çok su kaldıracağı aşikar...   

(Sabah Kitap ekinin Haziran 2020 sayısında yayınlanmıştır.)                               

8 Eylül 2020 Salı

Buyrun Halil İbrahim sofrasına...

Silva Özyerli Yemekli Diyarbakır Tarihi/Amida'nın Sofrası kitabında Hayr Abraham yani Halil İbrahim bereketini anılarla anlatıyor 

Halil İbrahim bereketini bilir misiniz? 
Sofraların en güzel duasıdır.
"Halil İbrahim bereketi eksik olmasın" derler. 
Ol rivayete göre deyimin hikayesi iki türlüdür; Hazreti İbrahim'in iyiliğiyle ve Halilullah yani Allah'ın dostu olmasıyla anılması, diğeri de gözü- gönlü tok Halil ve İbrahim adlı iki kardeşin şefkati...
Bugünlerde Müslümanlar'ın sofrası biraz mahzun, salgın yüzünden bir araya gelip iftar sofraları paylaşılamıyor ancak Halil İbrahim bereketiyle her zaman oradadır.
Ramazan'da iftardan sahura duaların arasına Halil İbrahim bereketi de ekleniyor.
İşte o Halil İbrahim yalnızca Müslümanlar'ın değil, Anadolu'nun kadim halklarının dualarından da hiç eksik olmaz. 
Ermeniler'in, Süryaniler'in, Keldaniler'in, Rumlar'ın, Yahudiler'in...
Sonuçta hepimiz Hz. İbrahim'in çocuklarıyız...
Silva Özyerli Diyarbakırlı bir Ermeni. 
Tarihi surların içindeki Hançepek Mahallesi ya da namı diğer Gavur Mahallesi'nde büyümüş. Ermeniler'in çok eski zamanlarda kurduğu krallığın başkenti Diyarbakır onlar için Dikranagerd ya da Amida'dır...
Özyerli 60'ların, 70'lerin Diyarbakır'ını anlatıyor. 
Ancak her kalabalık ailede olduğu gibi anne- babası, ninesiyle ve çevresindeki büyüklerin yaşamlarının hikayesiyle büyük resim neredeyse yüzyıllara dayanıyor.
Silva Özyerli o küçük mahalledeki evlerinin Hayr Abraham yani Halil İbrahim bereketi, Yemekli Diyarbakır Tarihi/Amida'nın Sofrası kitabında anılar eşliğinde dile geliyor.
Bir Doğulu bir şey anlatacaksa, önce bir hikaye, bir meselden söz eder sonra asıl konuya girer. 
Bu kitap da yalnızca yemek, sofra ve tariflerden ibaret değil. 
Onlar büyük bir parçayı tamamlıyor. Her birinin hikayesi var.
En kutsal olan ekmekle başlıyor ilk hikaye. 
Ermenice 'hats', Kürtçe 'nan', Süryanice ya da Arapça'da 'khbız' denilen ekmeğin nimetiyle. 
Yere düştüğünde öpüp başa konan, sokakta kimse basmasın diye yüksekçe bir yere konan ekmeğin daha un halinden sofraya gelene kadar zahmeti. 
Ve artan hiçbir şeyin zayi edilmeden, zingilik, lavaş ve patila denen gözlemelere kadar uzanan bereketi...
Bitmedi, "buğday çeken" diye bağırarak mahalleri gezen makine taşıyan ustalar devreye girer sonra.
Elekler, kalburlar tek tek takılarak çekilmeye başlanır.
Bu pilavlık, bu içli köftelik, bu çiğ köftelik diye öğütme, eleme ve ayırma işlemleri yapılır.
Buğday ve unun hikayesinde; evin ayrıntıları, akrabaların huyu, suyu, Diyarbakır'ın caddeleri, sokakları, pazarları ayrıntılarıyla boy gösteriyor. 
Ve hikayenin sonuna bizzat Silva Hanım'ın elleriyle yaptığı ve tarifini verdiği yemeklerin fotoğraflı bölüm ekleniyor.
Kış hazırlıkları, ilkbahar, yaz, sonbahar her mevsimin hikayesiyle birlikte, yemeği ve tarifi ardı ardına akıp gidiyor.
Yörenin gelenekleri, şarkıları, türküleri, manileri, ilginç kişilikleri, dini günleri birbiri ardına boy gösteriyor.
Silva Özyerli'nin çocukluğu, 8 kardeşli evin neşesi, komiklikleri, aşkları, meşkleri ve tabii ki acıları da bir hayatın içine sığıyor. 
Ana dili Ermenice başta olmak üzere Türkçe, Kürtçe'deki deyimler, atasözleri anlamlarıyla yer alıyor.
Kitabı bitirince ünlü romancı Marguez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ı aklıma geldi. 
 Kolombiya'nın Macondo kasabasından dünya çapında bir eser ortaya çıkaran Marguez şöyle diyordu: Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Kitabı, büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım.
Silva Özyerli'nin kitabı yalnızca bir yemek tarifi değil.
 Anadolu'nun binlerce yıllık sözlü hikayecilerinin devamı. 
Diyarbakır gibi kavimler göçünün tam ortasında; Asurlular'dan Bizans'a, Araplar'dan Osmanlılar'a kadar onlarca kimlik görmüş, geçirmiş bir yöreden dile gelenlere de şaşırmamak gerekir. 
Temiz, duru bir dille ortaya çıkan bu kitap aslında hepimizin ortak geçmişi... 
Trabzon'un, Erzurum'un, Afyon'un, Edirne'nin de hikayesi...
Diyarbakırlı edebiyatçı Mığırdiç Margosyan bir öyküsünde 4 dil bilen kedileri Mestan'ı anlatır. 
Mestan, Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Zazaca anlar ama yine de laf dinlemez, kilerden aşırırımış. 
Silva Özyerli de hemşehrisi Margosyan'ın izinden gidiyor.
Halil İbrahim bereketimiz bol olsun. Hem sofralarımızın hem de bahtımızın...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


23 Temmuz 2020 Perşembe

İstanbul konuşuyor


Bizans tarihçisi Prof. Harris'in Konstantinopolis/Bizans'ın Başkenti kitabı şu soruyla başlıyor: 12'nci yüzyılda bir gezgin olsaydınız nelere şahit olursunuz? Önder Kaya'nın Yitip Giden İstanbul'u ise Harris'in seslerini günümüze taşıyor

Bu şehir ne yapar eder insanı şaşırtır.
Gelir karşına cehaletini yüzüne vurur.
Öyle okumakla, gezmekle, filmlerle baş edilebilecek bir şey değildir.
İstanbul canlı bir organizma gibidir.
Sanki birileri "ya sana şunu anlatmış mıydım" der, öteki "Bizans'ın sokaklarında o gün tatlı bir telaş vardı" diye başlar, beriki derin bir nefes alır ve anlatmaya başlar: Sultan Süleyman görkemli ordusuyla buradan sefere gitti.
Şehrin her yanında ta insanoğlunun ilk çağlarına uzanan bir parça varsa bundan daha doğal ne olabilir ki...
İstanbul sizinle her gün böyle konuşur.
Bizans tarihçisi İngiliz Profesör Jonathan Harris'in Konstantinopolis/ Bizans'ın Başkenti kitabı şehrimize bambaşka bir boyut getiriyor.
Bin yıldan fazla hüküm sürmüş Bizans İmparatorluğu'nun merkezi olan Şehirlerin Kraliçesini, bilgiler, belgeler, tarihçiler ve dönemin seyyahlarının tanıklıklarıyla anlatıyor.
Kitap, 12'nci yüzyılda bir gezgin olsaydınız nelere şahit olursunuz diye başlıyor...
Sonrası ise sanki bir film şeridi gibi akıp gidiyor.
O dönem ne Paris ne Berlin ne de Londra böyle kalabalık değildi.
En büyük şehir Konstantinapolis'ti.
O yüzyıllarda 375 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor.
Şehrin zenginliği ise dillere destandı.
Görkemli yapıları, kiliseleri, sarayları, heykelleri, şehrin alt yapısı nam salmıştı dünyaya.
Boğaziçi ve Haliç'le çevrili coğrafyası ise herkesi büyülüyordu.
1203 yılında gemiyle şehre gelen bir Fransız asker şunları söylüyordu: Dünyada bu kadar güzel bir yer olabileceği hayal bile edilemez.
Yazar, gezintisine şehre girişin 8 ana noktasından biri olan muhteşem surlardan biri Charisios'tan başlıyor.
Burası, yüzyıllar sonra Büyük Sultan'ın şehri fethettikten sonra ilk adımını attığı Edirnekapı'dır.
Rehber eşliğindeki yürüyüş; sağlı sollu yapıların arasından görkemli Ayasofya'ya kadar uzanıyor.
Ticaret, altın, gümüş, ipekli ve birbirinden değerli giysiler, asiller, yoksullar, zanaatkarlar, gümrük vergileri, denizin büyük nimeti balıkların nasıl tutulduğu, yendiği ve tüketilen diğer besinler, şarabın en pahalısından en ucuzuna giden ayrıntılar.
İmparatorluğun başka ülkelerle olan ilişkileri, şehrin azınlıkları; Müslümanlar, Yahudiler, Ruslar, İtalyanlar, imparatorun seçkin birliklerini oluşturan İngilizler'in oturdukları semtler, merkezle ilişkileri tek tek ele alınıyor.
Depremler, yangınlar, iktidar savaşları, sık sık saldırıya uğramaları ve kuşatılmaları da önemli bir yer tutuyor.
İdamlar, ayaklanmalar, acımasız işkenceler, eğlenceler de bin yıllık tarihin bir başka yönüydü.
Şehrin en önemli ve belki de biricik yanı ise kutsal değerlerdi.
Hıristiyanlığın Roma ve Kudüs'le birlikte üç ayaklı merkezlerinden biri olan şehir, Hz. İsa ve Meryem başta olmak üzere azizlere ait 3600 parçadan bir koleksiyona sahipti.
Ve bunca yıldır ayakta kalmalarını da bu efsaneye borçlu olduklarını düşünüyorlardı.
Bizi koruyan ilahi bir güç var diyorlardı.
Ve nihayet 1453'te Fatih Sultan Mehmed'in şehri düşürmesiyle İslamiyetin şehre vurduğu damga.
Prof. Harris kitabın finalini de şölene çeviriyor.
Gezginlerini bu kez günümüz İstanbul'unda yolculuğa çıkarıyor.
Yine Edirnekapı'dan başlıyor; camiye çevrilen kiliseleri, artık yok olmuş yerlerdeki yapıları, Kıztaşı'nı, Çemberlitaş'ı, Sultanahmet Meydanı'nı, surları, Galata'yı 12. yüzyılla karşılaştırıyor.
Ve nihayet 2004'te Yenikapı'daki metro kazılarında ortaya çıkan Bizans buluntularını da es geçmiyor.
Tesadüf aynı zamanda basılan Yitip Giden İstanbul kitabı ise Bizans'ın devamı gibiydi.
Şehir yine bizimle konuşuyordu. 

KAYBOLAN MİRASIN PEŞİNDE

Tarihçi Önder Kaya kaybolan bir mirasın peşine düşüyor.
Geçmiş ve gelecek arasında İstanbul başlığı altında; imarı, açık hava tuvaletleri, köpekleri, ramazanları, evliyaları, türbeleri, Boğaziçi'ni, nakliyatta kullanılan eşekleri, azınlıkları, cemaatleri ele alıyor.
Şehrin Silikleşen Mekanları bölümünde ise tek bir konuyu ele alıp etrafını tarihi, hikayesi, efsaneleriyle zenginleştiriyor.
Acemoğlu Hamamı, Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Kavafyan Evi, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi gibi.
O kütüphane ki benim gibi nicelerine bir hazine olmuştur.
Az ötesindeki Koca Ragıp Paşa İlkokulu'nda okurken kütüphanenin en havalı üyeleriydik.
İki taraflı merdivenlerinden inip bir masal dünyasına girer gibi olurduk.
Biz küçüklerin yeri ayrıydı, ahşap merdivenler, gıcırdayan döşemeler hala aklımdadır.
17. Yüzyılda yaşamış kitap düşkünü Sadrazam Koca Ragıp Paşa'nın bıraktığı bu muhteşem kültür ocağının restore edilmekte olduğunu da buradan öğrenerek mutlu oldum.
Yazar, Pandelli Restoranı'nı, İnönü Stadı'nı, İnci Pastanesi'ni, Taşlık Kahvehanesi'ni, Rebul Eczanesi'ni, Langa bostanlarını, Sahhaflar Çarşısı'nı ve nicelerini temiz ve duru bir dille ele alıyor.
Muradım odur ki, karantinadan çıkar çıkmaz Edirnekapı'dan yola çıkıp şehrin seslerini takip edeceğim.
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

28 Haziran 2020 Pazar

Kirli planları herkes biliyor...

Gazeteci Ali Çimen, Başkanın Gözleri/CIA kitabında CIA'i ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor. Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye... 

İstihbaratçılığın tarihi MÖ 2000'li yıllara kadar uzanıyor.
En eski kanıtlara Mezopotamya'da Fırat kenarında bulunan bir kil tabletinde rastlandı.
Çinli Bilge Sun Tzu'nun "Düşmanını bilen, kendini bilir" sözleri de MÖ 5'nci yüzyıldan. İmparatorluklar, krallıklar, devletler her zaman istihbarata ihtiyaç duydu.
Ancak bu ihtiyaç kendilerine yönelik tehlikelere karşıydı.
İşler, 19. yüzyıla kadar örgütlü olmadan biraz amatörce ve kişisel becerilerle yürüdü.
Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte istihbaratın önemi anlaşıldı, çünkü o zamana dek savaş cephelerde yapılıyordu.
Şehirler, yerleşim bölgeleri ve sivil halk zarar görmüyordu.
Taraflar bir yerde karşı karşıya geliyor ve savaşıyordu.
İlk savaşla (Birinci Dünya Savaşı) birlikte acımasız bir hesaplaşma ve katliam yaşandı.
Orduların sayısı, eldeki topun, tüfeğin, uçağın, tankın bilinmesi gerekiyordu. 
Karşı tarafa üstünlük sağlayacak bilgiler, hedefin yerini de kapsıyordu.
Bu yüzden istihbarat gerekliydi...
İlk zamanlarda gizliydiler, kelimenin tam anlamıyla yer altındaydılar, başkentlerin karanlık odalarında planlar hazırlanıyordu. 
Ancak İkinci Dünya Savaşı ve dünyanın iki kutba bölünmesiyle istihbaratçılık acımasız bir hale dönüşecekti.
Darbeler, suikastler, kalkışmalar, terör saldırıları, bombalamalar, propaganda için yalan bilgi yayma, parayla satın alıp bilgi toplama, açığını bulup tehditle çıkarları için kullanma, zaaflardan yararlanma, kışkırtma, karşı tarafı yanıltma, yazılı ve görsel medyayı yönlendirme, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri kullanma, ekonomik olarak ablukaya alma ya da paraya boğma, sorgulama, acımasızca işkence yapma dönemi başlamıştı. 
Ve hepsinden önemlisi ülkenin etnik ve dini durumunu kaşıyarak kaos yaratılıyordu.
Dünyada el atmadıkları yer kalmadı; milyonlarca ölüm, arada hiç suçu olmayan masumların yitmesi, harap olmuş kentler durum gereğiydi!
Hak, hukuk, insan hakları ise aforizma olarak kulağa iyi geliyordu. 
Para ve makam sözü verip kullandıklarını ise işler sarpa sarınca tanımazlıktan gelip ortada bırakıyorlardı.
Ancak yıllar geçtikçe afişe oldular ve her şey ortaya döküldü. 
Bizim gibi Osmanlı'dan bu yana suikastler, kalkışmalar, darbeler yaşamış, saldırılara uğramış ve uğramakta olan ülkelerin üstüne kabus gibi çöktüler.
Gazeteci Ali Çimen, Tarihi Değiştiren kitaplar serisinde Gizli Servisleri yazmıştı.
Şimdi CIA'yı daha ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor.
Başkanın Gözleri/CIA kitabında, Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor.
1941'de Japonların Pasifik'teki ABD Deniz Üssü'ne saldırısıyla başlayan istihbarat gereksinimiyle önce OSS adını alan birim kurulur. 
İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle ihtiyaç büyür.
Ve nihayet Soğuk Savaş'ın başlamasıyla dağınık birimler bir araya getirilerek CIA meydana çıkar.
Çimen, tek hedefi komünizmle savaş olan CIA'nın yaptığı operasyonların perde arkasını, bilgi ve belgelerle destekleyerek tarihçeyle ilerliyor. 
Her olay bir sonraki adımın habercisidir.
Sovyetler Birliği'nin her adımına karşılık veren örgüt, işe ilk olarak Avrupa'da başladı.
İtalya seçimlerine müdahale etti, ikiye bölünmüş Berlin'de gençleri örgütledi, dinleme şebekesi kurdu. 
Arnavutluk'a yüklendiler ancak başarısız oldular. 
Tabi ki Ruslar da boş durmuyordu, sızdırdıkları ajanlarla durumu öğrenip yanlış bilgi veriyorlardı.
Sonra Ortadoğu; Suriye, İran, Mısır, Irak'ı boş geçmediler. 
Petrol vardı çünkü. 
Ruslar'ın eline düşmesini istemiyorlardı. 
Suikastler, darbelerle bir ileri bir geri yaparak sürekli yüklendiler.
Sonra arka bahçeleri Latin Amerika'ya geldi sıra. 
Akbaba Operasyonu adını verdikleri sözde istihbarat paylaşımlarıyla; Guetamala, Arjantin, Şili, Bolivya, Brezilya, Uruguay, Paraguay'da her şeyi denediler. 
Kendi adamlarını getirip darbe yaptırdılar, seçilmiş hükümetleri devirdiler. 
Burada Sovyetler'e karşı olmak kadar Amerika'nın ekonomik çıkarları da söz konsuydu.
Uzakdoğu Asya'da nasibini aldı Soğuk Savaş'tan.
Tibet, Kamboçya, Vietnam, Kore, Laos'ta tam anlamıyla vahşet yaşandı. 
CIA o zamana kadar komünizm deyince Sovyetler'i anlıyordu.
Burada Çin'de vardı artık. 
İstihbaratları yanılmıştı.
Yaptıkları rezillikler ortaya saçıldı, soruşturmaya uğradılar, eski çalışanları birbiri ardına yaptıkları pis işleri itiraf etti.
Kimileri de kitap yazıp örgütün içyüzünü anlattı.
Ancak durmadılar...
Ardından Afganistan'daki Rus işgaline karşı destek verip palazlandırdıkları Taliban'la çalıştılar. 2001'de dünyanın öbür ucundaki güvenli kaleleri saldırıya uğradı.
Kendi elleriyle yarattıkları El Kaide can evlerinden vurdu. 
11 Eylül tramvasıyla çılgına dönüp, yalan bilgilerle dünyayı kandırarak Irak'a girdiler.
Sonrasını hep birlikte yaşıyoruz.
Ali Çimen, tüm bunları ve daha fazlasını duru ve akıcı bir dille aktarıyor.
Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye...
Darbeler, suikastler, terör olayları yaşamış bu uğurda on binlerce vatandaşını kaybetmiş ülkemize 3.5 yıl önce haince bir girişim yapıldı. 
15 Temmuz'un arkasında kimin olduğunu söylemeye gerek yok. 
Belki de Türkiye-CIA bağlantısını başka bir kitap olarak ele alır. 
Ali Çimen, bu kitabın ardından Ruslar'ın KGB'sini, İngilizler'in MI6'sını ve İsrail'in MOSSAD teşkilatlarını yazacağını belirtiyor.
Son söz: Herkes kirli planları artık biliyor. 
Belki de ağır bedeller ödenecek ama yeni bir yol bulunacak. 
Kimbilir...
(Sabah Kitap ekinin 2020 Mart sayısında yayınlanmıştır.)