Tütün işçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl - pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu...
Ahmed ARİF
TEKEL işçileri 40 gündür Ankara’da… Türkiye’nin dört bir yanından haklarını istemeye geldiler… 1970’lerde doruğa ulaşan ancak 12 Eylül askeri darbesiyle en büyük darbeyi alan sendikal mücadele 20 yıl sonra başını kaldırıyor. Böyle büyük bir direnişi en son Zonguldak’taki madenciler göstermişti. ANAP hükümetiyle çözümsüz kalan toplu sözleşme sonrası grev kararı ve eylem kararı alınmıştı. 1990 yılının 3 Ocak günü onbinlerce işçi “Ölmek var dönmek yok” diyerek Ankara’ya doğru yürüyüşe geçmişti. Halk ve esnafın da destek verdiği kalabalık bir ara 70 bine ulaşmıştı…
Engellemelere ve baskılara rağmen yürüdüler, yürüdüler. Sonra bir orta yol bulundu ve sözleşme imzalandı… Sendika Başkanı Şemsi Denizer o günlerde parlamış ve sonra işçilerin oyuyla milletvekili seçilmişti.
Aslında sözü getirmek istediğim yer medya…
O zaman basın böyle değildi. Bugünkü gibi işadamlarının eline geçmemişti. Gerçek basın emekçileri o mücadelenin yanında yer almıştı. Destek olmasa da o sesi duyurmayı vicdani bir görev bilmişlerdi. Çünkü gazeteciler de o zaman sendika şemsiyesi altındaydı...
Şimdi her şeye rağmen, TEKEL işçileri de birinci sayfalara tırmanıyor.. TV’lerin ana haber bültenlerinde yer almaya başladı. Ankara halkı, öğrenciler, esnaf, sivil toplum kuruluşları da onları yalnız bırakmıyor…
İşin ekonomik cephesine gelince. Öyle söylendiği gibi basit değil. “Bedava yatıyorsunuz, bu milletin parasını size yedirmem” edebiyatıyla mesele çözülmez.
Çünkü özelleştirme yapılırken büyük haksızlığa uğradılar ve sosyal bir devletin de yapması gerekenler var.
Bu insanların sistem içinde kazanılmış haklarıyla kalması mümkün… mümkün olmalı.
TEKEL işçilerine ve ailelerine sahip çıkmak hem devletin hem de yurttaş olarak hepimizin görevi.
Çünkü bu artık bir vicdan meselesi..
24 Ocak 2010 Pazar
Hayatın anlamı üzerine...
"Nesnelerin çekiciliği bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece" Schopenhauer
Uzun çok uzun zaman oldu…
Yazamadım elim varmadı, varamadı…
Yerden yere vuran, sarsan sağlığın gelmesini beklerken, arka arkaya ölümler geldi…
Birbiri ardına giden meslektaşlarımızın ardından gencecik bir bedeni toprağa verdik…
Ailece savrulduk, perişan olduk..
Ağır ve zor süreçle ilerleyen tedavinin ardından sığındığım yine kitaplarım ve müzik oldu…
Ve nihayet yazmak…
Ve bir de güzel insanlar…
Dostlar, akrabalar…
Sevmek ve sevilmenin önemi…
Bazı sözlerin ne derin anlamı varmış anladım…
Binlerce kez duyduğum halde şimdi anladım…
31 Aralık 2009 Perşembe
Mutlu yıllar
İki bin yılı yaklaşırken tuhaf duygular içindeydim...
Bir yüzyılı devirip yenisine tanıklık etmek ne müthişti. Tabi matematiksel olarak gerçek 21. yüzyıl 2001 yılında başladı ama olsun, 2000 gelmişti işte. Ve üstünden göz açıp kapayıncaya kadar 9 yıl geçmiş bile.
Bir Alevi türküsü hayatın nasıl geçtiğini çok güzel özetler:
"Ömür bir nefes derinden."
Bütün mesele o derin nefesi nasıl alıp nasıl verdiğin.
Ve dahi nasıl kullandığın.
Mutlu ve sağlıklı yıllar olsun.
Gönlünüzce ve sevdiklerinizle...
Nazım Hikmet'i de anarak...
BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
Bir yüzyılı devirip yenisine tanıklık etmek ne müthişti. Tabi matematiksel olarak gerçek 21. yüzyıl 2001 yılında başladı ama olsun, 2000 gelmişti işte. Ve üstünden göz açıp kapayıncaya kadar 9 yıl geçmiş bile.
Bir Alevi türküsü hayatın nasıl geçtiğini çok güzel özetler:
"Ömür bir nefes derinden."
Bütün mesele o derin nefesi nasıl alıp nasıl verdiğin.
Ve dahi nasıl kullandığın.
Mutlu ve sağlıklı yıllar olsun.
Gönlünüzce ve sevdiklerinizle...
Nazım Hikmet'i de anarak...
BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
23 Aralık 2009 Çarşamba
55 yıl aynı yerdeydi
Abdülkadir Yücelman ya da Cumhuriyetçilerin Abdül Abi'si de aramızdan ayrıldı.
Bazı kişiler vardır, o kurumun demirbaşı gibidir. Yıllar geçer, hükümetler yıkılır, darbeler olur, dünya düzeni sarsılır.
O ordadır hep ordadır...
77 yaşında ölen Abdül Abi'yi Cumhuriyet'in kapısından girdiğim 1987 yılının Temmuz ayında tanıdım. 1954'te başladığı meslek hayatının ben tanıdığımda 33. yılını dolduruyordu. (Aslında daha önce arkadaşım Sanlı Ergin'e ziyarete gittiğimde de görürdüm ama tanışıklığım o zaman başladı.)
Bugün basın dünyasında önemli yerlere gelmiş birçok isim onun yanında yetişmişti.
O günlerde spor servisinde olan birçok kişiyle farklı yerlere dağılsak da bir yerlerde karşılaştığımzda o günleri hala yad ederiz.
Ben onunla çalışmadım ama sık sık odasına inip ettiğimiz sohbetleri, her katta televizyon olmasına rağmen önemli maçları onun servisinde çığlıklarla izlediğimizi unutmam mümkün mü.
Ve Abdül Abi'nin kendine özgü kahkahası..
Onu son görüşüm 2005 yılındaydı. Olimpiyat Stadı'nda oynayan Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası'nın finalinde birden karşıma çıktı.
Milan-Liverpool maçı için ikimiz de protokol tribününde aynı yere düşmüştük. Ancak yerimizi bir türlü bulamıyorduk.
Yeni by-pass olan Abdül abi, koluma girdi, o buz gibi havada dimdik merdivenleri indik çıktık. Çok özel konuklar ve üst düzeyde koruma yüzünden tam bir saat kimse bize yardımcı olamadı. Yerimizi bulup içeri girdiğimizde maçın başlamasına 15 dakika kalmıştı...
Abdül Abi 55 yıl boyunca (kısa bir ayrılık dışında) aynı kurumda Cumhuriyet'te gazetecilik yaptı. (Şimdiki hırs ve ihtiras dolu gazetecileri görünce nasıl şaşırıyorum...
Hep gözleri başka yerlerde, elindekiyle yetinmek bu kadar mı zor acaba... Aslında onlara da hak vermek gerek, bu acımasız ve adaletsizlik üzerine kurulan sektörde pırıl pırıl birçok kişi eziliyor biliyorum. Ama yine de sabır ve tevazu gerek..)
Abdül Abi 55 yıl boyunca yaptığı gibi yine haber kovalarken yaşamını yitirdi.
Allah rahmet eylesin.
Kıblemiz insandır bizim
Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin ölümünün 736. yıldönümü 17 Aralık'taydı. Mevlana, Allah'a yürüdüğü o günü bir vuslat yani kavuşma olarak tanımlar. Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. Öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Bu yüzden ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu.
Konya'daki törenlerde yapılan konuşmalardan medyadaki yorumlara kadar ne güzel sözler edildi. Mevlana'nın sözlerinden alıntılar yapıyorlardı.
'O sözlerin bir tanesi bile hayatımızda yer etseydi her şey ne kadar farklı olurdu' diye düşünürken yakaladım kendimi...
Mevlana'nın yüzyıllar aşan çağrısını bu kadar dillendiren siyasetçi, işadamı, eğitimci, yazar, çizer ve vatandaşın hali nicedir...
Hayatın her alanına sızmış o zalimlikte neyin nesidir acep.
İşte Mevlana'nın 7 altın öğüdü...
Döne döne okumak ve bir an durup düşünmek için...
*Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
*Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
*Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
*Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
*Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
* Hoşgörürlükte deniz gibi ol
* Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
13 Kasım 2009 Cuma
Bir İstanbul Masalı
Fausto Zonaro.... Galata Limanı
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş..."
"Baylar yarın sabah şafak sökerken İstanbul'un ilk minarelerini göreceğiz..."
İtalyan gazeteci Edmondo De Amicis'in vapuru Marmara Denizi'nde ilerlerken kaptan bekledikleri müjdeyi işte bu sözlerle verir. O geminin yolcuları arasında Ruslar, İngilizler, İtalyanlar, Yahudiler, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler, Müslümanlar vardır.
Onlarda da bir heyecan dalgası yaratır bu sözler...
İstanbul'u görmek... Şehrin ilk silüetlerinin tadını çıkarmak...
De Amicis bu sözden sonra hiç uyuyamadığını heyecandan ne yapacağını bilemediğini yazıyor kitabında... Ve sonra İstanbul'u anlatan onlarca gezginin anılarını tek tek anımsıyor...
"İstanbul insanda en ufak bir şüphe uyandırmaz; en tedbirli yolcular bile, orada herhangi bir hayal kırıklığı yaşamayacaklarını bilirler... Söz konusu olan nostaljik anılar ya da alışagelmiş bir hayranlık değildir. Bu, önünde şair ve arkeologların, büyükelçilerin, dükkan sahiplerinin, prenses ve denizcilerin, kuzeyin ve güneyin evlatlarının hayretle eğildikleri, evrensel ve egemen bir güzelliktir. Bütün dünya, buranın yeryüzündeki en güzel yer olduğunu düşünür."
Amicis bu ünlü övgüleri tek tek sıraladaktan sonra gemi mürettebatına yani onun deyimiyle sıradan insanlara soruyor. Böyle insanların kelimeler yetersiz kaldığında hayretlerini göstermekte kullandıkları ağır ve abartılı jestlere sığındıklarını aktarıyor.
Başdümenci son noktayı koyuyor:
"İnanın bana beyefendi, İstanbul'a güzel bir sabahta varmak, bir insanın hayatındaki en büyük anlardan biridir."
Fakat sis vardır, yoksa yanıp tutuştuğu hayali gerçek olamayacak mıdır?
Kaptan, siste bile başka güzeldir der ama ya o kuşku..
Adalar geçildikten iki saat sonra ilk silüetler görülür ama bir şey ifade etmez...
Sonrasını Amicis anlatıyor:
Baktım ve hayret dolu bir çığlık attım. Devasa bir silüet, uzun boylu ve hiçbir ağırlığı yokmuş hissi veren, sislerin arasında bir "tepenin zirvesinden yükselerek muhteşem bir şekilde göğe doğru yuvarlanan, gümüşi noktaları güneşin ilk ışınlarıyla parıldayan dört zarif, azametli minarenin ortasına kondurulmuş bir kütle: Ayasofya. Sis dört bir yanda aralanıyor ve gediklerinin arasından camiler, kuleler, yer yer yeşil alanlar ve üst üste binmiş evler parıldıyordu. Biz yolumuza devam ettikçe şehir de ayaklanıyordu sanki. Dalları olmayan dev palmiye ağaçlarından oluşan bir koru gibi bir arada toplanmış başka devasa kubbeler ve minareler de büyük bazilikanın önünde ve çevresinde parlamaya başlamıştı."
Sonra bütün haşmetiyle Topkapı Sarayı, ardından Galata ve Pera hemen arkada Üsküdar, az ötede Kadıköy...
Ve işte orada elinizi uzatıp tutacak mışsınız gibi Haliç...
Amicis bütün bunları öyle anlatıyor ki, nefesiniz kesiliyor...
Ve sonra bir çağrı yapıyor. Öyle bir çağrı ki kıskançlık yanında ne kelime:
"Krallar, prensler, hükümdarlar, zenginlik ve talihle kutsanmış hepiniz, size nasıl acıdım bir bilseniz: O anda güvertedeki yerim, sizin bütün hazinelerinizin bir araya gelmesinden bile daha değerliydi. Gözlerimin önündeki manzarayı, bir imparatorluğa bile değişmezdim."
Ah unutmadan bu satırlar İtalyan gezginin 1874 yılındaki seyahatinden.
Ne değişti ki İstanbul böyledir işte yüzyıllar geçse de her haliyle sarıp sarmalar. Aynı görüntüye, silüte; günün farklı saatlerinde, farklı mevsimlerde baktığınızda her zaman ilk kez bakmış gibi olursunuz. Ya İstanbul'un ruhuna girmek... Arkeolojik bir kazı yapar gibi keşfetmek...
O da sizi bekliyor...
Yazımıza eşlik eden Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun şiiriyle son noktayı koyalım:
"İstanbul deyince aklıma
Binlerce insanın aynı anda
Aynı şeyi duymasından doğan sevincin
Heybetini düşünürüm
Birbirine eklenir kafamda
Binler yüzbinler milyonlar
Sonra bir mısra havalanır ürkek
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar"
İSTANBUL'UN GELECEĞİ
De Amicis yüzyıllar öncesinden İstanbul'un güzelliğini kaybedeceğini tasvir ediyor. Yemyeşil Bakırköy'ün doğal tarih müzesine dönüşeceğini varsayıyor. Ne bilsin oraların böyle bir taş yığınına döneceğini...
"Valide Sultan köprüsünden İstanbul'u seyrederken aklıma sıklıkla aynı soru geldi: Acaba bu şehir bir iki yüzyıl içinde ne hale gelecek? Çok yazık... Güzelliğin modern medeniyet kurban edilmesi süreci o zamana kadar çoktan tamamlanmış olur. İstanbul'u gelecekteki haliyle görebiliyorum, yeryüzünün en güzel şehrinin kalıntıları üzerinde, Doğu'nun Londrası, kesvetli ve tehdiktar bir görkemle yükselecek. tepeler bir hizaya gelecek, korular kesilicek, parlak renklere boyalı evlerin yerinde yeller esecek, ufuk her taraftan yüksek ve sert hatlı apartman bloklarıyla kapanmış olacak, işçilerin konutları ve atölyeler binlerce fabrika bacası ve çan kulesinin arasında tek tük kalacak. Uzun, düz ve düzenli caddeler İstanbul'u ızgara gibi on devasa semte bölecek, telgraf telleri, gürültülü kentin çatıları üstünde, tıpkı kocaman bir örümcek ağı gibi, çaprazlar örecek, Valide Sultan köprüsünün üstünden gün boyunca silindir şapkalar ve kasketlerden oluşan siyah bir sel akacak, Topkapı'nın gizemli tepesi bir zooloji parkına, Yedi Tepe kalesi bir hapishaneye, Hepdomon (Bakırköy) bir doğal tarih müzesine dönüşecek. Hepsi biraraya gelince sonuç sımsıkı, geometrik, faydalı, gri ve çirkin bir şehir olacak. Kocaman karanlık ve daimi bir bulut Trakya'nın güzel ve artık ne dindarların dualarının, ne aşıkların şefkatli bakışlarının ne de şairlerin şarkılarının yükselmeyeceği göğünü örtecek... Bu imge gözümün önünde canlanınca, kalbim ağırlaşıyor, ama sonra kendimi şu düşünceyle teselli ediyorum: Kimbilir belki de yirmibirinci yüzyılda balayını bu şehirde yapacak bir İtalyan gelin 'İstanbul'un bu kadar değişmesi ne kadar yazık olmuş. Büyükannemin dolabında rastladığım kurtçukların yediği o kitapta anlatılan şehirle hiç alakası yok' diye haykırmaz."
4 Kasım 2009 Çarşamba
Diyarbakırspor başkanı himmet mi bekliyor?
Diyarbakırspor, Gaziantepspor'a dış sahada yenildikten sonra başkan hemen oracıkta yönetim kurulunu toplayıp kararını verdi: "Takımı ligden çekiyoruz, Galatasaray maçına çıkmayacağız. Blöf yapmıyoruz, ırkçı sloganlar durmadıkça oynamayacağız."
Düşüncemizi sonunda değil hemen söyleyelim:
"Sayın başkan bu kararı almak sizi de yönetim kurulunuzu da aşar."
Nitekim eğrisi doğrusuna geldi ve karar geri çekildi.
Üstelik maç çok temiz geçmiş, hakem hatalı değil, Diyarbakırspor son dakikalarda iki golle maçı kaybetmiş...
Maç sonrası tartışma çıktıktan sonra bir grup slogan atmış hepsi bu...
Olan biteni anlamak aslında çok zor değil?
Diyarbakırspor Başkanı himmet bekliyor. Sporun ve mücadelenin hakkını vermek yerine "mağduru oynamak" istiyor.
Evet, bu kadar net...
Doğru, Başkan çok zor koşullarda bir takım yarattı, iki günde ortaya çıkan takımın parası ödenmiyor... Uçan kuşa borçları var... Üstelik gidilen her yerde ki... Bu yıllardır böyle, ırkçı sloganlarla karşılanıp terörist muamelesi yapılıyor...
Ama bir dakika...
Türkiye artık eskisi gibi tepkisiz değil...
Çok değil bir ay önce Bursaspor maçında Diyarbakırspor'a yapılan çirkin saldırı, Türkiye'yi ayağa kaldırdı.
Köşelerde, "Diyarbakır ligde istemiyorsanız Türkiye'de istemiyorsunuz"la başlayıp "Bu ülkenin mozaiğini bozmayın"a varan birbirinden sağduyulu sesler yükseldi. Uğur Dündar, Diyarbakırspor formasıyla ana haberi sundu. CHP Genel başkanı Baykal, Diyarbakırspor formasıyla memleketi Antalya'da maça gitti. O hafta Diyarbakır'la maçları olan kulüp başkanları yeşil kırmızı forma giydi.
Başkan açık oturumlara davet edilip konuşturuldu. Bu aslında ona ve Diyarbakırspor'a sahip çıkmak demekti...
Sözü yine buraya getirmek üzere şöyle 13 yıl önceye bir dönelim..
1996 yılının 25 Mayıs'ı... Birinci lige yükselecek üçüncü takımı belirleyecek maçta Diyarbakırspor ve Zeytinburnuspor, Ankara'da play-off maçı oynuyor. Ertesi sezon Galatasaray'a gelecek Ümit Davala'da Diyarbakır forması giyiyor.
İstanbul'dan gidip izlediğim maçta Zeytinburnuspor, Diyarbakırspor'u 1-0 yenip birinci lige çıkıyor. Basın tribününde Emin Çölaşan da var. Ve ertesi gün Hürriyet gazetesindeki köşesinde "Diyarbakırspor'un bir şekilde birinci lige çıkarılması gerektiği, bunun terörle mücadelede çok önemli olduğu" şeklinde bir yazı yazıyor. TV'lerin ana haber bülteni ve gazetelerin birinci sayfası Diyarbakırspor'un durumunu tartışıyor.
Ortam o kadar sevimsiz ve spordan uzaklaşıyor ki dayanamayıp o günlerde Cumhuriyet gazetesinde "Generalin himmeti ve Diyarbakırspor" başlıklı bir yazı yazmıştım.
12 Eylül darbesinin generali Kenan Evren'in isteğiyle Türkiye Kupası'nı kazanan Ankaragücü'nün birinci lige çıkarılmasını örnek gösterip "bunu mu istiyorsunuz" demiştim.
Oysa 1970'li yıllarda birinci lige çıkan Diyarbakırspor, Doğu ve Güneydoğu'nun tek temsilcisi sıfatıyla inanılmaz bir sempati toplamıştı. "Yeşil kırmızı Şarkın yıldızı" sloganıyla İstanbul'da üç büyüklerle oynadığında taraftarı İnönü Stadı'nın yarısını doldururdu.
Şimdi yıllar sonra aynı soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten istenen bir himmet mi?
Eski Yunan'da sporcu yere düştüğü zaman topraktan aldığı güçle doğrulur ve mücadeleye yeniden başlarmış...
Başkan Çetin Sümer, sporun ve onun verdiği gerçek değerlerin içinden kalmalı...
Akıl aldığı, yolundan gitmeye çalıştığı kişileri de iyi seçmeli...
Spora "Kazanmak için her yol mübahtır" felsefesiyle bakan memleketlisi Aziz Yıldırım'ın yerine Diyarbakır'ın yetiştirdiği ünlü ozan Ahmed Arif'e kulak versin...
"Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol.
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni."
Düşüncemizi sonunda değil hemen söyleyelim:
"Sayın başkan bu kararı almak sizi de yönetim kurulunuzu da aşar."
Nitekim eğrisi doğrusuna geldi ve karar geri çekildi.
Üstelik maç çok temiz geçmiş, hakem hatalı değil, Diyarbakırspor son dakikalarda iki golle maçı kaybetmiş...
Maç sonrası tartışma çıktıktan sonra bir grup slogan atmış hepsi bu...
Olan biteni anlamak aslında çok zor değil?
Diyarbakırspor Başkanı himmet bekliyor. Sporun ve mücadelenin hakkını vermek yerine "mağduru oynamak" istiyor.
Evet, bu kadar net...
Doğru, Başkan çok zor koşullarda bir takım yarattı, iki günde ortaya çıkan takımın parası ödenmiyor... Uçan kuşa borçları var... Üstelik gidilen her yerde ki... Bu yıllardır böyle, ırkçı sloganlarla karşılanıp terörist muamelesi yapılıyor...
Ama bir dakika...
Türkiye artık eskisi gibi tepkisiz değil...
Çok değil bir ay önce Bursaspor maçında Diyarbakırspor'a yapılan çirkin saldırı, Türkiye'yi ayağa kaldırdı.
Köşelerde, "Diyarbakır ligde istemiyorsanız Türkiye'de istemiyorsunuz"la başlayıp "Bu ülkenin mozaiğini bozmayın"a varan birbirinden sağduyulu sesler yükseldi. Uğur Dündar, Diyarbakırspor formasıyla ana haberi sundu. CHP Genel başkanı Baykal, Diyarbakırspor formasıyla memleketi Antalya'da maça gitti. O hafta Diyarbakır'la maçları olan kulüp başkanları yeşil kırmızı forma giydi.
Başkan açık oturumlara davet edilip konuşturuldu. Bu aslında ona ve Diyarbakırspor'a sahip çıkmak demekti...
Sözü yine buraya getirmek üzere şöyle 13 yıl önceye bir dönelim..
1996 yılının 25 Mayıs'ı... Birinci lige yükselecek üçüncü takımı belirleyecek maçta Diyarbakırspor ve Zeytinburnuspor, Ankara'da play-off maçı oynuyor. Ertesi sezon Galatasaray'a gelecek Ümit Davala'da Diyarbakır forması giyiyor.
İstanbul'dan gidip izlediğim maçta Zeytinburnuspor, Diyarbakırspor'u 1-0 yenip birinci lige çıkıyor. Basın tribününde Emin Çölaşan da var. Ve ertesi gün Hürriyet gazetesindeki köşesinde "Diyarbakırspor'un bir şekilde birinci lige çıkarılması gerektiği, bunun terörle mücadelede çok önemli olduğu" şeklinde bir yazı yazıyor. TV'lerin ana haber bülteni ve gazetelerin birinci sayfası Diyarbakırspor'un durumunu tartışıyor.
Ortam o kadar sevimsiz ve spordan uzaklaşıyor ki dayanamayıp o günlerde Cumhuriyet gazetesinde "Generalin himmeti ve Diyarbakırspor" başlıklı bir yazı yazmıştım.
12 Eylül darbesinin generali Kenan Evren'in isteğiyle Türkiye Kupası'nı kazanan Ankaragücü'nün birinci lige çıkarılmasını örnek gösterip "bunu mu istiyorsunuz" demiştim.
Oysa 1970'li yıllarda birinci lige çıkan Diyarbakırspor, Doğu ve Güneydoğu'nun tek temsilcisi sıfatıyla inanılmaz bir sempati toplamıştı. "Yeşil kırmızı Şarkın yıldızı" sloganıyla İstanbul'da üç büyüklerle oynadığında taraftarı İnönü Stadı'nın yarısını doldururdu.
Şimdi yıllar sonra aynı soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten istenen bir himmet mi?
Eski Yunan'da sporcu yere düştüğü zaman topraktan aldığı güçle doğrulur ve mücadeleye yeniden başlarmış...
Başkan Çetin Sümer, sporun ve onun verdiği gerçek değerlerin içinden kalmalı...
Akıl aldığı, yolundan gitmeye çalıştığı kişileri de iyi seçmeli...
Spora "Kazanmak için her yol mübahtır" felsefesiyle bakan memleketlisi Aziz Yıldırım'ın yerine Diyarbakır'ın yetiştirdiği ünlü ozan Ahmed Arif'e kulak versin...
"Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol.
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







