9 Mart 2010 Salı
Yusuf Üçlemesi: Yumurta, Süt, Bal
("Yanlış kapı çaldın erenler... Onlar sanat yapıyor. Biz sadece duadayız."
Galata Mevlevihanesi Neyzenbaşı Emin Dede
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanından)
Semih Kaplanoğlu'nun Berlin'de en büyük ödülü aldığı Bal filmi bir üçlemenin son halkası...
Yumurta ve Süt'ü izledim, Bal ise henüz gösterime girmedi...
Yusuf'un öyküsünde Kaplanoğlu'nun kamerası hayatı sondan başa doğru ele alıyor...
Yumurta'da 40 yaşındaki Yusuf annesinin ölümü üzerine memleketine dönüyor ve bir iç hesaplaşmaya giriyor...
Sahaflık yapan Yusuf, yıllar sonra döndüğü Tire'de taşa, toprağa, gökyüzüne ve her nesneye bakıyor...
Öyle bir bakıyor ki Kaplanoğlu, dingin, huzur veren kamerasıyla bizi de içine alıyor ve Yusuf'la birlikte hesaplaşırken buluyoruz kendimizi...
Süt ise Yumurta'dan daha oturmuş bir film... Hikaye daha da netleşiyor, Yusuf artık 20'li yaşlarının başındadır. Şiire, edebiyata, doğaya vurgundur. Annesiyle sütçülük yaparak hayatını kazanıyor.
Annesinin "Sabah uyanıyorsun, elinde kitap, yatıyorsun kitap... Havaya bak dur, çiçeğe böceğe bak, dur... Nasıl dönecek bu ev?" diye yakındığı Yusuf'un derdi şiirlerinin bir dergide yayınlanmasıdır.
Hele şiirlerini değerlendirmesi için edebiyat hocasının kahrını çektiği bir bölüm var ki müthiş...
Filmde manevi dünyaya yapılan göndermeler de önemli bir yer tutuyor.
Yönetmenin maneviyatla ilgisi kendisinin de söyleşilerinde belirttiği gibi çok yoğun ve anlamlı:
"Eğer siz başka bir dünyaya ve başka bir varlığa inanıyorsanız ondan ayrı düşüyorsunuz bu dünyada. Ona kavuşma arzusuyla harekete ediyorsunuz. Ona kavuşmak ve ona kavuşurken güzel olmak için yaşıyorsunuz. Yâr olmak öyle bir şey. Yâr olmak çünkü aynı zamanda güzel olmak, güzelleşmek demek... Bu her zaman mümkün değil tabii. Düşüyorsunuz, kalkıyorsunuz. Günah işliyorsunuz, kirleniyorsunuz. Önemli olan farkında olmak, farkında olarak yaşamayı sürdürmek."
İki filmi izlerken farkında olmamız için simgelerle, mimiklerle ya da bir sözle bunu çok iyi hissettiriyor.
Sinemasını "bir güzellik yaratmak" olarak belirten Semih Kaplanoğlu gazetecinin, "Size göre tüm bu çaba, gurbetteki insanın sılaya dönme çabası aynı zamanda" sorusuna verdiği yanıtı çok beğendim.
"Evet. Tam da o işte. Onu yapabilmek ve o anı genişletebilmek. Filmi seyretmeye başladığınız andan itibaren onun içine girebilmek ve o anın içinde kalmak. Bütün derdim o. Ama bunu da çok fazla müzik kullanmadan, diyalog kullanmadan yapmak. Bir hâl yaratmak... Film bittiğinde bir şükran duygusu, bir güzellik duygusu yaratmak... Ben artık sinemada güzellik duygusunun da yitirildiğini düşünüyorum. Çok fazla şiddetle, kanla dolu, sürekli entrikanın döndüğü bir sanat haline geldi sinema... Ama ben sanatta güzelliğin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta sinemada zanaatın önemli olduğunu düşünüyorum."
Semih Kaplanoğlu'nun sineması zor bir sinema, izleyiciyi de düşünmeye çaba sarf etmeye zorluyor.
Yusuf'un çocukluğuna döndüğü Bal'ı büyük bir merakla bekliyorum. Biliyorum ki bu üçlemeyi bitirdiğimde Tolstoy'un Savaş ve Barış'ını, Şolohov'un Don Kazakları'nı, Lawrence Durrell'in İskenderiye Dörtlüsü'nü, Vedat Türkali'nin Güven'ini okuduğum gibi hissedeceğim...
Bu üçleme kült bir klasik roman gibi olacak...
Ne güzel, Türk edebiyatının görkemli çıkışından sonra sinemada da büyük bir hava yakalandı. Üst üste çok iyi filmler çekildi. Geçen yıl Altın Portakal kazanan İngiliz yönetmen Ben Hopkins'in Pazar: Bir Ticaret Masalı, Fazıl Coşkun'un Uzak İhtimal'i, Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler ve Üç Maymun'u, Reha Erdem'in Beş Vakit ve Hayat Var'ı, İnan Temelkuran'ın Bornova Bornova'sı ve çok sevdiğim Fatih Akın'ın bütün filmleri ilk anda aklıma gelenler...
Bu topraklardan binlerce yılın geleneğinden, kültüründen birikenler taştı kabına sığmıyor ve evrensellikle buluşarak yürüyor...
Mevlevi Emin Dede'nin dediği gibi, "Biz sadece duadayız."
Meraklısı için bir link...
Avustralya'daki SBS radyosundan Evrim Günce'nin Semih Kaplanoğlu'yla yaptığı söyleşiyi dinleyin. http://www.sbs.com.au/yourlanguage/turkish/highlight/page/id/73182/t/Golden-Bear-goes-to-Honey
24 Ocak 2010 Pazar
Birlikte yaşamak...
Mardin... Bir yanda cami bir yanda kilise...
"Güllerin bedeninden dikenleri teker teker kopartırsın
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar.
Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsın
Kürdistan'da Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde beklemiş çok eski bir yer kanar"
Turgut Uyar
Bugün dünyanın "çok kültürlülük" diye anlattığı kavram bu toprakların yabancısı değil.
Binlerce yılın tecrübesi, görgüsü var, bu düzene dair...
Dünyayla beraber bizde de yeni keşfedenler var ya işte ona yanmamak mümkün değil..
Bir dergide okuduğum dinlerin, dillerin kucaklaştığı Mardin'le ilgili satırların üstüne bir şey eklemeye gerek kalır mı acaba...
.......
Mırramı içerken elinde bastonu, yaşlı bir teyze göründü merdivenlerde, zorla tırmanıyordu.
Yerimden kalktım, elindeki torbayı aldım, koluna girdim, merdivenleri çıkmaya başladık.
Kahvenin de olduğu düz alana gelince, "Tamam " dedi Arapça, "Etşekkerik" (teşekkür ederim)!
Ben de Arapça cevapladım onu, şaşırdı.
"Ya Kürt ya da Türk'sün diye düşünmüştüm, demek Arap'sın."
Güldüm. "Süryani'yim" dedim.
"Eyş tıfrik" (ne fark eder) dedi.
"Motifrik şi" (bir şey fark etmez).
"Haklısın teyzeciğim", dedim ve söylediği özlü sözü Türkçe, kendimce tekrarladım:
"Türk- Kürt-Arap-Süryani ya da Ermeni. Ne fark eder?"
Müzik yazarı Naim Dilmener'in National Geographic Aralık sayısındaki yazısından...
TEKEL işçileri ve vicdan
Tütün işçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl - pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu...
Ahmed ARİF
TEKEL işçileri 40 gündür Ankara’da… Türkiye’nin dört bir yanından haklarını istemeye geldiler… 1970’lerde doruğa ulaşan ancak 12 Eylül askeri darbesiyle en büyük darbeyi alan sendikal mücadele 20 yıl sonra başını kaldırıyor. Böyle büyük bir direnişi en son Zonguldak’taki madenciler göstermişti. ANAP hükümetiyle çözümsüz kalan toplu sözleşme sonrası grev kararı ve eylem kararı alınmıştı. 1990 yılının 3 Ocak günü onbinlerce işçi “Ölmek var dönmek yok” diyerek Ankara’ya doğru yürüyüşe geçmişti. Halk ve esnafın da destek verdiği kalabalık bir ara 70 bine ulaşmıştı…
Engellemelere ve baskılara rağmen yürüdüler, yürüdüler. Sonra bir orta yol bulundu ve sözleşme imzalandı… Sendika Başkanı Şemsi Denizer o günlerde parlamış ve sonra işçilerin oyuyla milletvekili seçilmişti.
Aslında sözü getirmek istediğim yer medya…
O zaman basın böyle değildi. Bugünkü gibi işadamlarının eline geçmemişti. Gerçek basın emekçileri o mücadelenin yanında yer almıştı. Destek olmasa da o sesi duyurmayı vicdani bir görev bilmişlerdi. Çünkü gazeteciler de o zaman sendika şemsiyesi altındaydı...
Şimdi her şeye rağmen, TEKEL işçileri de birinci sayfalara tırmanıyor.. TV’lerin ana haber bültenlerinde yer almaya başladı. Ankara halkı, öğrenciler, esnaf, sivil toplum kuruluşları da onları yalnız bırakmıyor…
İşin ekonomik cephesine gelince. Öyle söylendiği gibi basit değil. “Bedava yatıyorsunuz, bu milletin parasını size yedirmem” edebiyatıyla mesele çözülmez.
Çünkü özelleştirme yapılırken büyük haksızlığa uğradılar ve sosyal bir devletin de yapması gerekenler var.
Bu insanların sistem içinde kazanılmış haklarıyla kalması mümkün… mümkün olmalı.
TEKEL işçilerine ve ailelerine sahip çıkmak hem devletin hem de yurttaş olarak hepimizin görevi.
Çünkü bu artık bir vicdan meselesi..
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl - pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu...
Ahmed ARİF
TEKEL işçileri 40 gündür Ankara’da… Türkiye’nin dört bir yanından haklarını istemeye geldiler… 1970’lerde doruğa ulaşan ancak 12 Eylül askeri darbesiyle en büyük darbeyi alan sendikal mücadele 20 yıl sonra başını kaldırıyor. Böyle büyük bir direnişi en son Zonguldak’taki madenciler göstermişti. ANAP hükümetiyle çözümsüz kalan toplu sözleşme sonrası grev kararı ve eylem kararı alınmıştı. 1990 yılının 3 Ocak günü onbinlerce işçi “Ölmek var dönmek yok” diyerek Ankara’ya doğru yürüyüşe geçmişti. Halk ve esnafın da destek verdiği kalabalık bir ara 70 bine ulaşmıştı…
Engellemelere ve baskılara rağmen yürüdüler, yürüdüler. Sonra bir orta yol bulundu ve sözleşme imzalandı… Sendika Başkanı Şemsi Denizer o günlerde parlamış ve sonra işçilerin oyuyla milletvekili seçilmişti.
Aslında sözü getirmek istediğim yer medya…
O zaman basın böyle değildi. Bugünkü gibi işadamlarının eline geçmemişti. Gerçek basın emekçileri o mücadelenin yanında yer almıştı. Destek olmasa da o sesi duyurmayı vicdani bir görev bilmişlerdi. Çünkü gazeteciler de o zaman sendika şemsiyesi altındaydı...
Şimdi her şeye rağmen, TEKEL işçileri de birinci sayfalara tırmanıyor.. TV’lerin ana haber bültenlerinde yer almaya başladı. Ankara halkı, öğrenciler, esnaf, sivil toplum kuruluşları da onları yalnız bırakmıyor…
İşin ekonomik cephesine gelince. Öyle söylendiği gibi basit değil. “Bedava yatıyorsunuz, bu milletin parasını size yedirmem” edebiyatıyla mesele çözülmez.
Çünkü özelleştirme yapılırken büyük haksızlığa uğradılar ve sosyal bir devletin de yapması gerekenler var.
Bu insanların sistem içinde kazanılmış haklarıyla kalması mümkün… mümkün olmalı.
TEKEL işçilerine ve ailelerine sahip çıkmak hem devletin hem de yurttaş olarak hepimizin görevi.
Çünkü bu artık bir vicdan meselesi..
Hayatın anlamı üzerine...
"Nesnelerin çekiciliği bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece" Schopenhauer
Uzun çok uzun zaman oldu…
Yazamadım elim varmadı, varamadı…
Yerden yere vuran, sarsan sağlığın gelmesini beklerken, arka arkaya ölümler geldi…
Birbiri ardına giden meslektaşlarımızın ardından gencecik bir bedeni toprağa verdik…
Ailece savrulduk, perişan olduk..
Ağır ve zor süreçle ilerleyen tedavinin ardından sığındığım yine kitaplarım ve müzik oldu…
Ve nihayet yazmak…
Ve bir de güzel insanlar…
Dostlar, akrabalar…
Sevmek ve sevilmenin önemi…
Bazı sözlerin ne derin anlamı varmış anladım…
Binlerce kez duyduğum halde şimdi anladım…
31 Aralık 2009 Perşembe
Mutlu yıllar
İki bin yılı yaklaşırken tuhaf duygular içindeydim...
Bir yüzyılı devirip yenisine tanıklık etmek ne müthişti. Tabi matematiksel olarak gerçek 21. yüzyıl 2001 yılında başladı ama olsun, 2000 gelmişti işte. Ve üstünden göz açıp kapayıncaya kadar 9 yıl geçmiş bile.
Bir Alevi türküsü hayatın nasıl geçtiğini çok güzel özetler:
"Ömür bir nefes derinden."
Bütün mesele o derin nefesi nasıl alıp nasıl verdiğin.
Ve dahi nasıl kullandığın.
Mutlu ve sağlıklı yıllar olsun.
Gönlünüzce ve sevdiklerinizle...
Nazım Hikmet'i de anarak...
BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
Bir yüzyılı devirip yenisine tanıklık etmek ne müthişti. Tabi matematiksel olarak gerçek 21. yüzyıl 2001 yılında başladı ama olsun, 2000 gelmişti işte. Ve üstünden göz açıp kapayıncaya kadar 9 yıl geçmiş bile.
Bir Alevi türküsü hayatın nasıl geçtiğini çok güzel özetler:
"Ömür bir nefes derinden."
Bütün mesele o derin nefesi nasıl alıp nasıl verdiğin.
Ve dahi nasıl kullandığın.
Mutlu ve sağlıklı yıllar olsun.
Gönlünüzce ve sevdiklerinizle...
Nazım Hikmet'i de anarak...
BÜYÜK İNSANLIK
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.
23 Aralık 2009 Çarşamba
55 yıl aynı yerdeydi
Abdülkadir Yücelman ya da Cumhuriyetçilerin Abdül Abi'si de aramızdan ayrıldı.
Bazı kişiler vardır, o kurumun demirbaşı gibidir. Yıllar geçer, hükümetler yıkılır, darbeler olur, dünya düzeni sarsılır.
O ordadır hep ordadır...
77 yaşında ölen Abdül Abi'yi Cumhuriyet'in kapısından girdiğim 1987 yılının Temmuz ayında tanıdım. 1954'te başladığı meslek hayatının ben tanıdığımda 33. yılını dolduruyordu. (Aslında daha önce arkadaşım Sanlı Ergin'e ziyarete gittiğimde de görürdüm ama tanışıklığım o zaman başladı.)
Bugün basın dünyasında önemli yerlere gelmiş birçok isim onun yanında yetişmişti.
O günlerde spor servisinde olan birçok kişiyle farklı yerlere dağılsak da bir yerlerde karşılaştığımzda o günleri hala yad ederiz.
Ben onunla çalışmadım ama sık sık odasına inip ettiğimiz sohbetleri, her katta televizyon olmasına rağmen önemli maçları onun servisinde çığlıklarla izlediğimizi unutmam mümkün mü.
Ve Abdül Abi'nin kendine özgü kahkahası..
Onu son görüşüm 2005 yılındaydı. Olimpiyat Stadı'nda oynayan Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası'nın finalinde birden karşıma çıktı.
Milan-Liverpool maçı için ikimiz de protokol tribününde aynı yere düşmüştük. Ancak yerimizi bir türlü bulamıyorduk.
Yeni by-pass olan Abdül abi, koluma girdi, o buz gibi havada dimdik merdivenleri indik çıktık. Çok özel konuklar ve üst düzeyde koruma yüzünden tam bir saat kimse bize yardımcı olamadı. Yerimizi bulup içeri girdiğimizde maçın başlamasına 15 dakika kalmıştı...
Abdül Abi 55 yıl boyunca (kısa bir ayrılık dışında) aynı kurumda Cumhuriyet'te gazetecilik yaptı. (Şimdiki hırs ve ihtiras dolu gazetecileri görünce nasıl şaşırıyorum...
Hep gözleri başka yerlerde, elindekiyle yetinmek bu kadar mı zor acaba... Aslında onlara da hak vermek gerek, bu acımasız ve adaletsizlik üzerine kurulan sektörde pırıl pırıl birçok kişi eziliyor biliyorum. Ama yine de sabır ve tevazu gerek..)
Abdül Abi 55 yıl boyunca yaptığı gibi yine haber kovalarken yaşamını yitirdi.
Allah rahmet eylesin.
Kıblemiz insandır bizim
Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin ölümünün 736. yıldönümü 17 Aralık'taydı. Mevlana, Allah'a yürüdüğü o günü bir vuslat yani kavuşma olarak tanımlar. Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. Öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Bu yüzden ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu.
Konya'daki törenlerde yapılan konuşmalardan medyadaki yorumlara kadar ne güzel sözler edildi. Mevlana'nın sözlerinden alıntılar yapıyorlardı.
'O sözlerin bir tanesi bile hayatımızda yer etseydi her şey ne kadar farklı olurdu' diye düşünürken yakaladım kendimi...
Mevlana'nın yüzyıllar aşan çağrısını bu kadar dillendiren siyasetçi, işadamı, eğitimci, yazar, çizer ve vatandaşın hali nicedir...
Hayatın her alanına sızmış o zalimlikte neyin nesidir acep.
İşte Mevlana'nın 7 altın öğüdü...
Döne döne okumak ve bir an durup düşünmek için...
*Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
*Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
*Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
*Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
*Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
* Hoşgörürlükte deniz gibi ol
* Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









