Sayfalar

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Eyyvah Eyvah serisi artık bir klasiktir...



Bizden önceki neslin Vahi Öz'ü vardı...
Şişman, tıknaz ve kendine özgü gırtlaktan çıkan sesiyle her tipe girerdi. Orta Anadolulu babacan esnaf ya da kodaman bir işadamı olurdu. Sevgili biricik kızını, yakışıklı ama fakir jöne vermeye yanaşmaz ama sonra yumuşar film tatlı sonla biterdi. Daha çok Batı'dan uyarlama filmler olurdu ama Türk versiyonu...
Sadri Alışık ise Turist Ömer tiplemesiyle çok meşhurdu. Selamı, yaşa deyişiyle, mazlumların, gariplerin, yoksulların sesiydi. Komiklikler yapar ama ağlatınca da mendil dayanmazdı.
Feridun Karakaya'nın Cilalı İbo'su geleneksel tiyatronun tiplemesiydi. Orta Oyunları'nın o zamana göre modern versiyonuydu...
Bizim nesil ise biraz daha şanslıydı.
Kemal Sunal, Şener Şen, Münir Özkul, Erol Günaydın, Ayşen Gruda, İlyas Salman, Adile Naşit, Halit Akçatepe gibi tiyatrodan gelen isimlerin birbirinden muhteşem filmleriyle büyüdük...
Rıfat Ilgaz gibi bir dev yazarın Hababam Sınıfı romanından uyarlanan seri filmler hala döne döne televizyonlarda gösteriliyor.
Kemal Sunal gibi erken yitirdiğimiz bir dev oyuncunun Çöpçüler Kralı, Bekçiler Kralı gibi toplumsal mesajı da olan filmlerinin yanısıra Şaban serisi unutulmazdır...
Eklerin koordinatörü Hülya Ünlü'yle sohbet ederken 4.5 yaşındaki kızı ve 9 yaşındaki oğluyla Kemal Sunal'ı keyifle izlediğini söyledi.
O üç kuşağın birarada hiç sıkılmadan, gerilmeden, utanmadan birlikte oturup kahkalarla güldüğü ve o zamandan günümüze hiç eskimeyen sorunları mizahla anlatan bir efsanedir...
Ya Şener Şen... O hiç tartışmasız bir dünya starıdır.
Hababam Sınıfı'ndaki Badi Ekrem'den Av Mevsimi'ndeki Komiser'e doğru giden çizgide her filmi her karakteri muhteşemdir..
2000'li yıllara damgasını vuranlar ise Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Ata Demirer'dir...
Gişe başarısına ve rekorlar kırmasına rağmen Şahan Gökbakar da çok başarılı biri olabilir ama ısınamadım...
Recep İvedik'ler maalesef çok kötü ve seviyesiz.
Geçen hafta Eyyvah Eyvah serisinin üçüncüsünü izledim.
Evet ilki çok ama çok iyiydi, ikincisini de sevmiştim...
Ve üçüncü de bence çok hoş ve sevimli.
Ata Demirer, müdavimi olduğum yazın büyük kısmını geçirdiğim Bozcaada ve Geyikli'nin yerelliğinden evrensel bir komedi çıkarmış...
Bence bu üç film Kemal Sunal filmleri gibi klasikler arasında yerini almıştır..

İşe alınmadığı kuruma işini sattı!


Uzun bir süredir internet yasası tartışılıyor. Meclis'te kabul edilen yasayla ilgili çok konuşuldu. "Yasaklar, koruma, engelleme, mahkeme, TİB, neden, niçin, hükümet, muhalefet" sözleri havada uçuştu. Kimin ne kadar haklı olduğunu her zamanki gibi yaşayıp göreceğiz. Ancak "özel hayatı ihlal" gibi bir maddenin düzenlemesine kimsenin "hayır" demeyeceğini belirtmeden de geçmek istemedim.
Biz bunları tartışırken bilişim dünyasında öyle şeyler oluyor ki inanılmaz...
Oğlum bir süre önce akıllı telefonunu kaybetti.
Yenisi için tek şartı vardı: "WhatsApp programı indirileni olsun."
Çünkü hiçbir mesajlaşma onun rahatlığını vermiyordu.
2009 yılında hizmete giren WhatsApp programını bugün tüm dünyada 400 milyon kişi düzenli olarak kullanıyor ve her gün 36 milyara yakın mesaj gönderiliyor.
SMS'in aksine şifreli olarak internet üzerinden gönderildiği için izlenemiyor olması WhatsApp'i çok daha değerli hale getirmiş durumda...
Telefon şirketlerinin SMS sistemini tarihin karanlığına gömen bu uygulamanın mucitleri şirketlerini geçen hafta içinde 19 milyar dolara Facebook'a sattı...
Bu satışlar bilişim dünyasında artık kanıksanmış durumda ve dudak büküp "daha değerliydi" diyenler bile oldu.
Ancak bu satışın ardında bir insan hikayesi var ki, sanırım yakında kitabı yazılır ve Hollywood da filmini çeker...
WhatsApp'ın mucitlerinden 38 yaşındaki Jan Koum, Ukraynalı bir ailenin fakir bir çocuğuyken 16 yaşında Amerika'ya göç etmiş.
5 dolarlık yemek fişi için saatlerce kuyrukta beklediği günleri hiç unutmuyor. Üniversiteyi bitirdikten sonra Brian Action (42) ile tanışıyor.
Birlikte Yahoo'da çalışıyorlar, ayrıldıktan sonra twitter'a ve facebook'a iş için başvuruyorlar.
Ancak ikisine de alınmıyorlar, kimbilir belki de yetersiz bulunuyorlar.
Sonra kendi porgramlarını geliştiriyorlar ancak ciddi bir sermaye ve yatırıma ihtiyaçları vardı. Güçlü serverler almaları gerekiyordu.
Her girişimcinin yaptığı gibi Silikon Vadisi'nde kendilerine finansör olacak birini arıyorlar.
Ve Sequoia Capital adlı şirket, bu dahilere güvenip 8 milyon dolar vermeyi kabul ediyor.
WhatsApp'a da yüzde 15 ortak olan şirketin satışla o yüzdesi 3.5 milyar dolara ulaştığını da belirtelim.
Koum'a düşen pay 6.8 milyar dolar, Action'a ise 3 milyar dolar... Bir de Facebook'un Yönetim Kurulu'na giriyorlar...
Daha ne olsun...


"Sakın sokağa çıkma Halit!"



İşte tarih böyledir, hele ki günümüzde. Onlarca bilim adamı, yazı, söyleşi, kitap, belge, anıt şu, bu... Hiçbiri bir filmin etkisi kadar güçlü olamaz.
Yaklaşık 3 yıldır süren Muhteşem Yüzyıl dizisinin 123. bölümünde Kanuni Sultan Süleyman'ın en sevilen büyük oğlu Şehzade Mustafa'yı boğdurması günün en önemli meselesi oldu.
Olayın sanki dün olmuş gibi yaşanması da iletişim çağının geldiği noktayı gösteriyor...
Dizi başladığı günden beri büyük ilgi görmüştü, o dönemki Osmanlı coğrafyasında bulunan çevredeki ülkeler başta olmak üzere en son 45 ülkede gösterimdeydi. Balkanlar, Müslüman Ortadoğu ve Afrika ülkeleri, Kafkaslar derken İtalya'da da gösterime girmişti. Yani ortalama olarak 200 milyonu aşkın izleyiciden söz ediyoruz.
Hatta bir süre önce gazetemizde söyleşisi yayınlanan Filistin'in kurucu lideri Arafat'ın eşi de kızıyla dizinin tutkunu olduğunu söylemişti.
Dizi aynı zamanda eleştiriler de almıştı. Kostümlerin seçimi, senaryoda tarihin çarpıtıldığı gibi. Başbakan Erdoğan da Kanuni'nin sefahat düşkünü gibi gösterilmesinden rahatsız olduğunu dile getirmişti.
Bir dönem Hürrem rolündeki Meryem Uzerli'nin başına gelenler de magazin basınına konu olunca dizi tam bir fenomen olmuştu.
Ama hiçbir şey 12 Şubat akşamı gösterilen bölüm kadar ilgi çekmemişti.
Şehzade'nin Hürrem Sultan'ın entrikalarıyla trajik bir şekilde öldürülmesi 461 yıl sonra da olsa Türkiye'yi yasa boğdu...
Reyting ölçümlerine göre açık her 3 televizyondan birinde dizi izlendi bu da 15 milyon seyirci demek. İzleyici gözyaşı döktü, yayın anında Twitter'de 150 bin tweet atıldı. Facebook'ta 2 milyon yorum yazıldı.

Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı son bölümü, "Şehzadenin boğulma sahnesi, dönemin kroniklerine yani vakayinamelere uygun. Sahne başarılıydı" sözleriyle yorumladı.
Ortaylı Hoca, Şehzade'nin çok sevildiğini de hatırlattı ve "Eğer Mustafa hayatta kalsaydı, batmayacaktık" söylemini de hatırlatmadan edemedi...
Bizim Kanuni dünyanın ise Muhteşem diye andığı, karşısında titrediği Padişah Süleyman'ın bir kadının sözüyle en sevdiği ve imparatorlukta da çok önemsenen Şehzade'ye yaptıkları bugün olduğu o dönemde de büyük tepkilere yol açmıştır.
Padişah'a ve Hürrem'e tepkiler gösteren şiirler bile vardır.
Tepkiler Osmanlı Ailesi'nin günümüzde yaşayan üyelerine bile uzandı. Orhan Osmanoğlu, telefonunun hiç susmadığını hakaretler aldığını açıkladı.
Osmanlı'nın ilk başkenti Bursa'da bulunan Şehzade'nin türbesi ziyaretçilerle doldu. Restorasyonu devam eden türbe bu özel durum için ziyaretçilere açılmak zorunda kaldı. (Haberini 3. sayfamızda okuyabilirsiniz.)
Bu arada dizide Kanuni'yi oynayan Halit Ergenç'e bir mesaj atılmış ki aman diyeyim...
"Sakın sokağa çıkma Halit..."
Ama tarih böyle duygularla yönetilmiyor işte. Hele Osmanlı gibi "Devlet geleneği" her şeyin üstünde olan bir imparatorluk da...

Okula kısa bir ara...



Onca zamandır sürüp giden rutin bir işlem neden bu kadar ilgi görür, hiç düşündünüz mü?..
Karneden söz ediyorum, hem de yılda iki kez verilmesine rağmen...
Buraya yeniden döneceğim önce bir tespit...
Televizyon ve gazetelerin karne haftasına girildiği andan itibaren öncelikle karnesi zayıf olanlara destek vermek amacıyla başta psikologlar olmak üzere eğitimcilerden de görüş alarak, "Dünyanın sonu değil, ikinci dönemde toparlarsınız. Daha önünüzde yıllar var" desteğinde bulunması çok önemlidir.
Bu aynı zamanda velilere de bir mesajdır.
Hoşgörülü, sabırlı olmaları tavsiye edilir ve tabii ki desteklemeleri...
Çünkü daha hayatın başındaki çocuklar, gençler ilk fırsatta savrulup gitmesinler diyedir bütün çabalar...
Onlar bizim geleceğimizdir. Ruhen de sağlam olmaları gerekir...
Kaygı ve endişe geleceklerini karartır.
Küçücük sıradan bir sorun kafalarında bazen öyle büyük bir mesele haline gelir ki baş edemezler.
İşte orada devreye girilmelidir.
Yoksa savrulmaları içten bile değildir...
Onun için ne yapıp edip desteklemeliyiz...
Onları anlamak, daima arkalarında olduğumuzu hissettirmemiz gerekir.
Baştaki soruma gelince...
Karne günü çok güzel bir andır, özeldir, anlamlıdır...
Büyükler de geçmişe döner o anla...
Hem evlatlarıyla gurur duyar, hem de çocukluklarına döner...
Lise 2'deki oğlum karne aldı, bendeki heyecan ilk günkü gibi diyeyim siz anlayın.
Bir de şu fotoğrafın güzelliğine bakar mısınız.

Gidenlere selam olsun...



Günün ilk haberlerine bakıyorum... Yeşilçam'ın 'kötü adamı' Süheyl Eğriboz 87 yaşında hayatını kaybetti. Üst üste sanat dünyasından üçüncü ölüm bu...
Daha geçen çarşamba günü Bizimkiler dizisindeki Davut Usta rolüyle 13 yıl boyunca ekranda boy gösteren yılların tiyatro adamı Selçuk Uluergüven vefat etmişti. Aynı gün genç bir yıldız adayı, geçirdiği trafik kazasından sonra 11 günlük komadan çıkamamıştı. Dizilerde ve filmlerde oynayan 26 yaşındaki Huban Öztoprak da öte dünyaya göçmüştü.
Bir an düşündüm, geçen yıl ne kadar çok bildiğimiz, sevdiğimiz insanı yitirmişiz.
Kimileri hemen aklıma geldi, kimileri de araştırma yaparken önüme çıktı.
2013'ün son günlerinde Adnan Şenses veda etmişti. Beline ceketini bağlayıp söylediği şarkılar geldi aklıma siyah beyaz televizyonlu yıllardaki... Sanat müziğine yorumcu ve bestekar olarak çok emeği geçmişti. Filmler çevirmişti.
Sonra Nejat Uygur... Bence tiyatroyu Türk halkına sevdirenlerin en başında gelirdi. Tiyatrosu kapalı gişe oynardı. Elden ele dolaşan video kasetlerini unutmak mümkün mü... Şaşkın, patavatsız ve deli dolu karakterleri o inanılmaz yüz mimikleriyle tamamlardı.
Ya Tuncel Kurtiz... Davudi sesi ve o muhteşem görüntüsüyle oynadığı film, dizi onlarca eser. BBC yapımı Göçler belgesinde hayvanlar dünyasını seslendirmesi de çok yakışmıştı. Tabii ki en muhteşemi Yılamz Güney'in Sürü filmindeki rolüydü...
Sonrası inanılmaz... Bakar mısınız listeye...
Yazar Metin Kaçan, eserleri 1 milyon dolara alıcı bulan dünyaca ünlü ressam Burhan Doğançay, gazeteci ve televizyoncu Mehmet Ali Birand, deprem dede Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, tiyatro sanatçısı Macide Tanır, piyanocular kralı Ferdi Özbeğen, Kaynanalar dizisinin Kayserili uyanık işadamı "Nuri Kantar"ı Tekin Akmansoy, tiyatronun bir başka devi Metin Serezli, tiyatro sanatçısı, sinema ve dizi oyuncusu Tomris Oğuzalp, yine tiyatrocu Tuncay Özinel, tiyatro ve dizi oyuncusu Osman Gidişoğlu...
Hüzünlü sesiyle arabesk müziğin bir numarası Müslüm Gürses ve dostumuz gazeteci ağabeyimiz Savaş Ay...
Doğru hayat kadar ölüm de bir gerçek...
Onlar çocukluğumuzun, gençliğimizin birer sembolüydü. Gidişleri bizden de bir şeyler koparıyor...
9 Ocak'ta ise çok sevdiğim şair Cemal Süreyya'nın ölüm yıldönümüydü...
Ancak onun dizeleri bu hüzünlü yazıya yakışırdı...
"İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.
Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.
Kuşlar toplanmış göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

Bir yılı daha geride bırakırken...


İşte bir yıl daha geride kalıyor. İki gün sonra yılın son günü. Farkında mısınız ama hep o cümledir herkesin ağzında: "Ne kadar da çabuk geçti zaman."
Gelecek yılın sonunda da bu cümleyi duyacaksınız. Tıpkı yıllardır duyduğunuz gibi...
Sonra hep aynı duygu gelip sarıverir insanı. Biraz melankoli ve çoğunlukla da geçmişin muhasebesi.. Yani kendinle olan hesaplaşma...
Herkesin kendine göre bir hesabı vardır kuşkusuz.
Ev kadınıysan; eşin, dostun, çocukların...
Çalışansa; taksitler, işteki durum, kariyer, çocukların geleceği...
Öğrenciyse, sınavlar, iş ya da ne bileyim tuttuğu takımın durumu, arkadaşlarıyla olan ilişki vs, uzar gider...
Herhalde en çetin ve en zor olanı kendinle olan muhasebedir.
Nitekim bütün dinlerde bu mesele en çok üstünde durulan konu olmuştur.
Ya da daha iddialı bir sözle, insanın kendisiyle olan hesaplaşması bütün dinlerin temelini oluşturmaktadır.
İlahi kelamın diliyle nefis hakimiyetine dayanmaktadır işin özü...
Tek tanrılı dinlerden Yahudiler'in kitabı Tevrat'ta insanın cennetten kovulduktan sonra verilen ilk buyruk nefsini zaptetme buyruğudur...
Zebur'da nefsi zaptetmek için Allah'ın insanın yüreğini yeniden yaratması gerekli olduğunu işaret ettiği yer alır.
Hıristiyanlar'ın kitabı İncil'de ise nefsi zaptetme/Tanrı'nın egemenliği ana konudur, müjdesi Tanrı'nın Egemenliğinin müjdesidir. Tanrı Mesih aracılığıyla insanların yüreklerinde kendi Egemenliğini kuruyor. Vaftiz olayı onu simgeler: Vaftiz edilenen kişi eski nefsin hükmünde olan hayatını Mesih'in ölümüne dayanarak bıraktığını ve yeni ve Tanrı'nın egemenliğinde olan bir hayat Mesih'in dirilişine dayanarak başladığını beyan ediyor.
Müslümanlar da her daim nefis muhasebesine davet edilirler. Her an her dakika bu hesabın verilmesi istenir.
Hazreti Muhammed'in, "Bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız" sözleri buna en iyi örnektir. O günlerden nakledilen uyarıcı sözü tamamlayan anlamlandıran bölümlerden biri Kuran'daki Haşr ayetidir:
"Ey iman edenler, Allah'tan korkun! Her nefis yarın için ne hazırladı ona baksın."
Yalnızca tek tanrılı dinler değil Budizm gibi önemli bir dinin de temeli bu hesaplaşmadır.
Kurucusu Budha'ya göre; her şeyin aşırılığından kaçınıp "Orta Yolu" seçmek gerekir. Bu "Nirvana"ya kavuşturucu yoldur. Gösterdiği Sekiz Yol ise şunlardır:
"Doğru inanç, doğru karar, doğru davranış, doğru söz, doğru yaşayış, doğru çalışma, doğru muhakeme, doğru düşünce."
Yılın son günlerinde dertleşeyim derken çok derin sulara doğru yol aldığımın farkındayım. Hele ki bu hesaplaşmanın insanoğlunun varoluşundan beri en ezeli derdi olduğu gerçeği de bir yanda dururken fazla haddimizi aşmayalım...
İtiraf edeyim buralara bir şiirin dizelerinden geldim... Attila İlhan'ın "Ben Sana Mecburum" şiirindeki şu dizelere bir göz gezdirin hak vereceksiniz:
"İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu."
Sağlıklı, mutlu ve sevdiklerinizle huzur içinde geçireceğiniz bir yıl diliyorum...

Kabataş Bursa hattında ne oluyor?


Çok değil daha bir yıl olmadı, Bursa Deniz Otobüsleri (BUDO) kurulduğu zaman bu köşeden rekabetin önemini ve bunun tüketici lehine olacağını şöyle yazmıştık:
"İstanbul Deniz Otobüsleri'ne alternatif olarak devreye girecek deniz ulaşımı projesi. Özelleştirildikten sonra hizmetleriyle büyük tepki gören İDO'nun da artık bir rakibi olacaktır. İDO ve Bursa Belediyesi'nin rekabeti hiç kuşkusuz vatandaşın çıkarına olacaktır. Milyonların kullandığı tatil hattında ücretler makul seviyelere gelecek, hizmet kalitesi de artacaktır..."
İstanbul Deniz Otobüsleri'nin (İDO) 22 Mart 2012'de açtığı Kabataş-Bursa hattına BUDO da tepki çeken fiyatlarlandırmaya alternatif olarak 23 Ocak 2013'te yani yılın başında ortak olmuştu. Ancak İDO önümüzdeki yıldan itibaren kar etmediği için hattı kapatacağını açıkladı.
BUDO'yu hayata geçiren Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, "İDO'nun hattaki seferlerini durdurmasıyla tabi yolcu talebi artıracaktır. Hem araç sayımızı hem de sefer sayımızı artıracağız" diyor.
İDO'nun devreden çıkmasını istemeyen Recep Altepe, İDO'nun yöneticileriyle Bursa'da biraraya geldi. Altepe görüşmenin perde arkasını da anlattı:
"Biz, BUDO seferlerini başlatınca hatta rekabet artmış oldu. Sayın Hamdi Akın ve şirketin İngiliz ortağı Sayın Brian Souter ile bir görüşme gerçekleştirdik. Kendileri, yolcu sayısının yetersizliği sebebiyle mevcut bilet fiyatlarının arzu ettikleri seviyede olmadıklarını, en azından otobüs bileti fiyatından aşağıya bir fiyat koymamamızı istediler. Biz de amacımızın kar olmadığını, ulaşımı kolaylaştırmak olduğunu kendilerine ifade ettik. Kendileri de bu fiyatların şirketi kurtarmadığını belirterek Bursa-Kabataş arasındaki deniz otobüsü seferlerini yeni yılla birlikte durduracaklarını açıkladılar.
Peki bundan sonra ne olacak? Başkan Altepe, talep artacağı için hem araç sayısının hem de sefer sayısının artacağını söyledi. Günde 5 kez Bursa'dan Kabataş'a deniz otobüsü seferinin yetmeceğini belirten Altepe, yeni gemiler alınacağını belirtiyor.
Keşke İDO devam etseydi, rekabetin her zaman vatandaşın lehine olacağını yineleyerek BUDO'ya başarılar dileyelim...