Sayfalar

19 Aralık 2017 Salı

Anadolu'nun sırrı tükenmez...


Okuduğum kitapla televizyonda izlediğim yemek belgeseli bir anda iç içe geçti.
Dünyanın dört bir yanını gezip yemek programları yapan İngiliz gurme ve şef Rick Stein, herkesin bildiği yollardan gitmez, arka sokaklardaki sokağın lezzetini arar.
Hayatın kendisi gibi; gereksiz ayrıntılara boğulmamış, kuşaktan kuşağa aktarılan izlerin peşine düşer.
Çok kullandığı sözüyle: basit ama muhteşem...
Ünlü şefin, Venedik'ten İstanbul'a uzanan yeni gastronomi yolculuğu büyük kentlerden değil, köylerden kasabalardan yeni lezzetlerden geçiyor.
İtalya'dan başladı, Hırvatistan, Arnavutluk, Yunanistan derken İzmir'e geçti.
Oradan kuzeye yöneldi.
Çanakkale Boğazı'ndan geçip İstanbul'a uzandı.
Köy pazarlarını gezdi, yer sofrasında gözleme yedi, köftelerin, balıkların tadına baktı.
Hele Gelibolu'da bir tarlaya dalıp domates kesip yemesi var ki...
Ellerini açıp "burası cennet" deyişini görmeliydiniz...
Türkiye'nin muhteşem lezzetlerinin küçük bir bölümü onu bu kadar mutlu etti.
Bir de Anadolu'nun sırlarla dolu coğrafyasını gezse diye düşünürken Murat Ataş'ın kitabı elime geçti.
Ataş, kadim toprakların tam ortasından Sivas'tan bir hikaye anlatıyor.
Hüzünlü bir aşkın öyküsü.
Kurmaca ve gerçeğin harmanlandığı kitap, bizi Birinci Dünya Savaşı yıllarına götürüyor.
Bir gün yaşlı bir adam, kara köpeğiyle Ermeni ve Türklerin yüzyıllardır huzurla birlikte yaşadığı köye gelir.
Güneş tutulmasıyla karanlık çöker köye...
Kışları Sivas'ta, yazları köylerinde sakin bir hayat süren Galenler'in yaşlıları huzursuz olur...
Ve savaşın patlak vermesiyle tarih önüne geçilemez bir hızla akmaya başlar.
Ermeni aile için "gün batar." Kendilerini, hiçbir günahlarının olmadığı politik kararların ortasında bulurlar.
Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Kimi cepheye, kimi sürgüne, kimi bir yüzbaşının himayesinde topraklarından uzaklara savrulur. İnsanlar savaşın getirdiği yıkıma insanlıklarıyla, aşklarıyla direnmeye çalışır...
Armine-Çorak Dağ'ın Sürgünü kitabında; arka planda büyük bir dram vardır ancak büyük bir sevdaya da tanık oluruz.
Köyün Müslüman Fadik anasının dili dönmediği için Emine dediği Ermeni kızı Armine'nin büyük aşkı Civan'a kavuşma hayali, yalın bir dille anlatıyor.
Murat Ataş'ın gazeteci kimliği romana da yansımış. Kısa, net ve anlaşılır cümleler sürükleyici bir bütünlük sağlamış.
Doğa ve yer anlatımları, yerel ağızların kullanımı edebiyatımızın çınarı Yaşar Kemal tadında...
Romanda Ermeni tehciri sırasında yaşanan büyük acılara da tanık oluyoruz.
Komşusunun mallarına acımasızca sahiplenenler bir yanda öte yanda komşuları için kahrolan Türklerin dostlukları var.
Arka plandaki Çanakkale Savaşı, Sarıkamış dramı ve Kurtuluş Savaşı'na ilişkin gerçek hikayeler de kitaba büyük bir derinlik katıyor.
Bu topraklar işte böyle; bizi bile hala şaşırtıyor, İngiliz ne ki...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Atatürk'ün 7 mirası...


Cumhuriyetin değeri her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. 94 yıl sonra geriye dönüp bakarken onca çileye, badireye rağmen dimdik ayakta durmasının nedeni temellerinin sağlam atılmış olmasında yatıyor.
Son birkaç yılda yaşadığımız onca olaya rağmen 100 yaşına emin adımlarla yürüyor.
Umarız ki daha nicelerine erişir.
Herkes için Osmanlı kitabıyla 600 yıllık imparatorluğun görkemini farklı bir bakış açısıyla anlatan Kerem Çalışkan, şimdi de Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün mirasının peşine düşmüş.
Miras kitabında ilk kez, Atatürk'ün bugün Türkiye'yi hala ayakta tutan 7 temel kurum ve değeri nasıl düşündüğü ve gerçekleştirdiği ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
"Vatan, Meclis, Ordu, Cumhuriyet, Laiklik, Kadın Hakları ve Türk Kimliği" başlıkları 7 emanet, 7 temel direk olarak ele alınıyor.
Örnekler, tanıklıklar ve belgeler ışığında ilerleyen kitapta, her başlık ayrı ayrı incelenip saptamalar yapılıyor.
Mustafa Kemal'in İttihatçılar tarafından dışlanmasına sebep olan vatanın nasıl olacağı konusundaki fikirleri oluştuğunda yıl 1907'dir.
Mondros Mütarekesi'yle Osmanlı'nın ölüm fermanının imzalandığı günlerde Mustafa Kemal, Adana'ya giderek Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nı devralır.
O günlerde daha 1918 yılında Anadolu'da bir direniş başlatma kararı verdiğinin iki tanığı vardır: Ali Fuat Cebesoy ve Fahrettin Altay.
Mustafa Kemal'in emrindeki 20. ve 12. Kolordu komutanları olan iki askerden Fahrettin Altay, Mustafa Kemal'in öfkeli bir kaplan gibi masaya serili bir harita etrafında dolaştığını, elini Anadolu'nun üzerine koyarak, 'Bize burayı bırakmak istemeyecekler, ama dur bakalım..." dediğini aktarır.
Özetle; hamaset değil, gerçek bilgi ve saptamalarla iyi bir Atatürk kitabı...
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2017 sayısından yayınlanmıştır.)

7 Kasım 2017 Salı

Sherlock Holmes olay mahallinde!

Yine bir Sherlock kitabı mı?
Hem de yeni baskı..
Sanki yeni bir macerası yayınlanmış gibi heyecan verici.
O an polisiyenin hiçbir zaman eskimeyecek o muhteşem cümlesi aklıma gelir:
"Katil olay yerine mutlaka döner."
Sherlock ne yapıp edip hayatımıza bir yerden usulca sızıverir. Ailenin, toplumun bir üyesiymiş gibidir.
Sofraya oturur, sohbet eder ve birdenbire afilli bir cümleyle noktayı koyar.
Dünyanın en ünlü kurmaca karakteri 160 yaşını devirdi ve popüler kültürün zirvesindeki yerini kimseye bırakmaya niyetli değil.
Yazarı Arthur Conan Doyle'ın tıp eğitimi sırasında tanıdığı doktordan esinlenerek yarattığı Sherlock karakteri, kendisini de aşmıştır.
Son yıllarda çekilen iki filmi ve dizisi çekimleri ve senaryosuyla çok sükse yaptı.
Robert Downey Jr. ve Jude Law'ın başrollerini paylaştığı iki filmde Sherlock'u zekasının yanında dövüşen bir karakter olarak da görürüz.
Bildiğimiz Holmes'tan farklıdır ama hayranları bu yılın sonunda çekimleri başlayacak üçüncü filmi sabırsızlıkla bekliyor.
BBC yapımı dizide ise Sherlock, 2010'lu yıllara geldi.
Tüylü şapkalı, pipolu değildir.
Pardösesi vardır ancak pelerini yoktur.
Bilgisayarı ve akıllı telefonuyla yine küstah, acımasız ama hep haklı çıkan keskin zekalı, alaycı Sherlock'tan taviz verilmemiştir.
Watson mu, onun da hakkı yenmemiş.

Her yıl kitapları 5 milyon satan, 300'den fazla film ve diziye uyarlanan, hakkında yüzlerce makale ve inceleme yapılan, dünyanın dört bir yanında heykelleri dikilen, İncil ve sözlüklerden sonra en çok okunan Sherlock Holmes'i ölümsüz kılan nedir?
Bu sorunun yanıtı edebiyat, psikoloji ve sosyolojinin de alanına giriyor.
20. yüzyılda oluşan Sherlock külliyatı çağımıza da damgasına vurmuştur. Kuklaları yapılan, çizgi filmlere konu olan hatta bilgisiyar oyunu çıkan dedektifin olayları çözerken yürüttüğü muhakeme kitaplara bile konu olmuştur.
Maria Konnikova, Mastermind- Sherlock Holmes Gibi Düşünmek kitabında sırrı şöyle açıklıyor: Sherlock Holmes gibi düşünmek için ilk adım önce onun gibi düşünmeyi gerçekten istemek, ardından farkındalık ve bol pratik geliyor. Formül basitçe özetlendiğinde; yapılması gereken mümkün olan her fırsatta sistem Watson'dan sistem Holmes'a geçmek.
Holmes'in dediği gibi, "İmkansız olanı elediğinde, her ne kadar olasılık dışı gibi görünse de, elinde kalan gerçektir."
Alfa Yayınları'nın ilk iki kitabını yeniden bastığı bu seri umarım kesintisiz sonuna kadar gider.
Polisiye filmlerinde soruşturma çıkmaza girdiğinde ekip lideri, çaresizdir ancak bir şey söylemesi gerekmektedir.
Gözünü kısıp, uzaklara bakar, ağzından o beylik sözler dökülür: "Her şeyi en baştan alıp suç mahalline dönüyoruz."
O halde Sherlock zamanı:
"Görüyorsun sevgili Watson" dedi ve elindeki tüpü bırakarak sınıfa hitap eden bir profesör edasıyla anlatmaya başladı. "Her biri diğerini takip eden ve kendi içinde son derece basit olan bir dizi akıl yürütmede bulunmak aslında hiç de zor değil. Tabii eğer sonunda, ortadaki süreci atlayıp insanlara sadece başlangıç ve bitiş noktalarını anlatırsan gereksiz yere abartılı bir tepkiyle karşılaşman da doğaldır."
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

Oyun aynı, yalnızca aktörler değişti...

Komplo teorileri her zaman ilgi çeker.
Kahvehane dedikodusundan mahalle kavgalarına, medya dünyasından bürokrasiye, tarihi olaylardan savaşlara kadar aklınıza gelen her alanda komplo teorileri olagelmiştir.
Hele spor dünyası ki bunu futbol diye okuyun. Uydur uydurabildiğin kadar, alıcısı her zaman bulunur, nasılsa bir inanan olur.
Buna son zamanlarda eklenen sosyal medyada eklenince cinnet durumunda bir paranoyaya bağlamış durumdayız.
Kahve falı açar gibi komplo teorileri sürüp gider.
Ancak bu işin gerçek bir yanı da vardır kuşkusuz...
Özellikle devletler, çıkarlar söz konusu olduğunda mesele hiç de kahve falı gibi küçümsenmeye gelmez.
En canlı örneği bizim de artık bir ucundan dahil olmak zorunda kaldığımız Ortadoğu...
Bırakın yılları, ayları her gün, her saat değişen dengeler, karşılıklı alınan pozisyonlar bir anda değişebiliyor.
Dönemin Romanya Krallığı'nın İstanbul elçisi olarak görev yapan diplomat ve araştırmacı Trandafir G. Djuvara'nın Türk İmparatorluğunun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje adlı kapsamlı kitabı yaşadığımız zamanları anlamak için dünden bugüne ışık tutuyor.
Avrupalılar'ın 13. yüzyılda Haçlı seferleriyle başlayan Doğu'ya yönelik ilgisi, ABD'nin Batı diye adlandırdığımız bloğa katılımıyla sürmektedir.
Batı'nın başlarda Bizans ve Selçuklular'a yönelik planları, Osmanlı'nın ortaya çıkmasıyla yönünü belirlemiştir: Nasıl parçalarız ya da nasıl ele geçiririz.
Romen yazarın farklı ülkelerin arşivlerinde yaptığı çalışmalarla ortaya çıkardığı projelerde krallar, kraliçeler, din adamları, filozoflar, bilim insanlarının görüşleri yer alıyor.
İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kitapta; paylaşım projelerinin yanısıra, 30 harita ve yazarı Djuvara'nın anıları da yer alıyor.
İlk kez Balkan Savaşları sırasında basılan çarpıcı kitapta, Osmanlı'nın çöküş dönemine doğru 1912'deki bir özel projeden söz ediliyor.
Başkent İstanbul'un Hong Kong modeli imtiyazlı bölgelere ayrılması öngörülüyor.
Buna göre; Haydarpaşa Almanlar'a, Pera Fransızlar'a, Boğaziçi tepeleri Ruslar'a, Galata Avusturyalılar'a, İstanbul yakasının yönetimi de İngilizler'e bırakılacak.
Yüzyıllar sonra bunların yerine; Kerkük, Erbil, Afrin, İdlib, Kobani yazıp öyle okuyun.
Yazan ve sahneye koyan değişmiyor, farklı olan yalnızca aktörler...
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

17 Ekim 2017 Salı

Savaş sadece savaş değildir!

İkinci Dünya Savaşı sonuna doğru Londra...

Çanakkale'ye yılda birkaç kez yolum düşer.
Görkemli coğrafyasına, bereketli topraklarına hayranımdır.
Ne yöne bakarsanız bakın savaşın izleri çıkar karşınıza...
Birinci Dünya Savaşı'nın en zorlu cephelerinden biri olan Çanakkale, Türkiye'nin de geleceğini şekillendiren bir yerdir.
Osmanlı'nın; Yemen'de, Hicaz'da, Kütülamare'de, Galiçya'da, Filistin'de ve Çanakkale'deki cephelerde giriştiği olağanüstü mücadele imparatorluğun geçmişten gelen mirasının son izlerini taşır. Ekonomik darboğaz, merkezi yönetimin girdiği kısır döngü, siyasi istikrarsızlık Osmanlı'yı sarmalarken birçok cephede girişilen savaşın önemi daha da anlaşılır.
Biri Çanakkale diğeri de Kütülamare olmak üzere kazanılan savaşlar da çare olmaz ve malum olduğu üzere kaybedenlerin safında yer alırız.
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sonra biter ancak, bu toprakların mücadelesi Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 10 yıla yayılır.
Avrupa ise yaralarını sardıktan kısa bir süre sonra daha büyük bir boğazlaşmaya girişir.
20 yıl sonra bu kez dünyanın dört bir tarafına yayılan bir trajedinin baş aktörü olur.
Savaşlar yalnızca cephedeki askerlerin dövüşü, tanklar, toplar, tüfekler, uçaklar, denizaltılar, bombardımanlardan ibaret değildir.
Kuşkusuz bir arka planı vardır.
Bu ortamı siyasetçiler, hükümetler, halklar hazırlar ve bir anda her şey oluverir.
Geride kalan büyük acı ve yıkımlardır.
Ünlü tarihçi Howard M. Sachar, Avrupa'nın Katli kitabında iki dünya savaşını bir bütün olarak ele alarak 1918'le 1942 arasında ve sonrasında gerçekleşen siyasi suikastlari inceliyor.
20. Yüzyıldaki en büyük iki felaketin izlerini farklı bir bakış açısıyla ortaya koyan Sachar, tanınan, bilinen önemli isimlerin başına gelen ölümlerin birbirleriyle olan bağlantılarını arıyor.
Suikastlere giden süreçler; dönemin toplumsal atmosferiyle, siyasetçilerin hazırladığı ortamla besleniyor.
Tetiği çeken ya da bombayı koyan her zaman hazırdır zaten.
Suikastçiye de son hamleyi yapmak kalıyor.
Kitap daha geniş bir tarih perspektifle olaylara bakmamızı sağlıyor.
Avrupa'nın düştüğü ahlaki ve siyasi çöküntünün perde arkası netleşiyor.
Sacher'ın anlattığı suikastların hedefleri arasında krallar, sıradan sivillerin yanı sıra askerler, erler ve üst düzey komutanlar bulunuyor.
Siyasiler, parti genel başkanları, işadamları, akademisyenler, gazeteciler, edebiyatçılar ve kurbanların eşleri ile çocukları dahil tüm aile fertleri de yer alıyor.
Kitapta ayrıntılarıyla ele alınan siyasi cinayetler, savaş sonrası Avrupası'nın liderlerinin gözünü kin bürümüş hükümetlerin ve yasadışı grupların siyasi, ulusal ve ırksal düşmanlarını fiziksel olarak ortadan kaldırma amacı güttükleri bir döneme denk geliyor.
Arka planında anayasaların ve barış antlaşmalarının bulunduğu, milliyetçi ve etnik çekişmelerin zirve yaptığı da eklenince tablo tamamlanıyor.
Sachar araştımasında, Almanya'da birbirini izleyen ve Weimar Cumhuriyeti'nin çöküp Hitler'in iktidara gelmesine zemin hazırlayan Rosa Luxemburg, Kurt Eisner, Matthias Erzberger ve Walther Rathenau suikastlarının izini sürüyor.
İtalya, Avusturya, Doğu Avrupa'da art arda kurulan devletler ve Fransa'daki siyasi kırılganlık üzerine de önemli saptamalar yapılıyor.
Son bölümde ünlü yazar Zweig ve eşinin trajik intiharı ele alınıyor.
Evet bu bir intihardır ancak Hitler'in baskısından kaçıp, savaşın acımasızlığına karşı bir şey yapamamanın da çaresizliğidir.
Ve son kertede bu da bir suikasttır kendine karşı...
Avrupa'nın Katli; geçmişi bugünü ve yarını anlamak için önemli bir araştırma...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

15 Ekim 2017 Pazar

Cennet bir kütüphanedir


Bir sanatçıyı eserleriyle tanırsınız.
Romandan şiire, heykelden resime, sinemadan tiyatroya uzanan sanat dünyasının aktörleri çoğunlukla bir sis perdesi arkasında gibi gelir bana.
Bilinmezlik anlamında değil, sanki bir yer var oraya gidip işte benim eserim diye ortaya çıkıyorlar gibi gelirdi.
Farkındayım, Cem Yılmaz esprisi gibi oldu ama çocukluktan kurutulup o büyülü dünyayı tanımaya başlarken böyle düşünürdüm.
Bu yüzden büyük sanatçıların mektuplarını, söyleşilerini çok severim.
Doğru; bir romancının kitabı aynı zamanda düşüncelerinin de yansımasıdır ancak onların aşkları, öfkeleri, mutlulukları kısacası hayata bakışları da eserleri kadar değerlidir.
Büyük sanat birikimin aktarılması da beni çok etkiler.
Arjantinli büyük edebiyatçı Jorge Luis Borges'i de zevkle okudum.
Borges Sekseninde kitabı Amerikalı şair, çevirmen, denemeci ve ressam Willis Barnstone ile büyük yazarın sohbetlerinden oluşuyor.
Celal Üster'in kusursuz çevirisiyle yayımlanan kitapta Borges, açık yüreklilikle hayatını ve o muhteşem birikimini aktarıyor
Borges'in edebiyata, şiire, dile ve seyahat tutkusuna sevgisinin ağır bastığı kitabın mizahı da çok derin ve anlamlıdır.
Indiana Üniversitesi'ndeki söyleşide ünlü yazara "Dinleyicilerin hepsi Borges'i tanımak istiyor"diye sorulduğunda, "Keşke tanısaydım. Ondan bıkıp usandım" yanıtını vermek herkesin harcı değildir.
Orta yaşlarında kör olmaya başlayan Borges'in bu duruma verdiği tepki neden edebiyat sorusunun da cevabıdır:
"Körleştiğimi yavaş yavaş fark ettiğim için öyle müthiş sarsıldığım bir an yaşamadım. Körlük ağır ağır inen bir yaz alacakaranlığı gibi geldi. O sıralar Ulusal Kütüphane'nin başkütüphanecisiydim ve harfsiz kitaplarla kuşatılmış olduğumun ayırdına varmaya başladım. Sonra dostlarım yüzlerini yitirdiler. Sonra da aynada kimsenin olmadığını fark ettim."
Demokratik bir kişilik ve köklerine bağlı bir Arjantinliydi, aynı zamanda büyükannesi bir İngilizdi. 1982'de dünyayı büyük bir gerginliğe sürükleyen Falkland Adaları Savaşı'nda kimden yana olmalıydı. Arjantin'deki diktatörlükten yana mı yoksa savaş yanlısı Thatcher'ın İngiltere'sinden yana mı?
Kara mizah tutkunu Borges şu yanıtı vermişti:
"Bu savaş iki kelin tarak kavgasıdır."
Büyük bir yazarın karabasanları, hayalleri, sevdiği yazar ve kitapları arasında gezintiye çıkmak isteyenler için son söz yine onun olsun:
"Kaderimde okumak, hayal kurmak, eh, belki de yazmak olduğunu biliyordum, ama esas olan bu değildi. Ben cenneti her zaman bir bahçe olarak değil, bir kütüphane olarak düşünmüşümdür."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2017 sayısında yayınlanmıştır.)

8 Eylül 2017 Cuma

Güzel oyunun bilge adamı...


Bizim kuşağın hikayesi birbirine benzer; orta halli aileler, karaborsa yüzünden kuyruklarda geçirilen zamanlar, eşi benzeri olmayan ve de olmayacak komşuluklar...
Ama her şeyin ötesinde bir topun peşinde kurulan arkadaşlıklar...
Sonra biri çıkagelir ve hayatınızı değiştirir.
Annedir- babadır o, ya da akrabalardan biri, yan apartmandaki abi, öğretmeniniz.
Belki de o zamanlar yeni tanıştığımız televizyonda izlediğimiz biridir...
Ama o biri muhakkak vardı; kişiliğinizin oluşumunda, ileriki yaşamınızda etkisi altında kaldığınız.
Bir sözü, hareketi, davranışı, eylemi ya da bir tavsiyesi kalır hafızanızda.
O da benim için öyleydi...
Uzun fırça gibi sarı saçları, beklenmedik bir anda attığı çalımları ve golleriyle kendine özgü sevinci...
On yaşında bir çocuğun dünyasına siyah beyaz televizyondan giren 14 numaralı oyuncuya herkes gibi ben de hayrandım.
O zamanlar Almanya daha gözdeydi. Yüzbinlerce Türk gurbete gitmişti ve Hollanda takımı Ajax'a karşı haliyle Bayern Münih destekleniyordu.
Ama benim gözüm onun üstündeydi.
Johan Cruyff adını hiç unutmadım.
O günden bugüne kadar her yolculuğunu takip ettim.
Şanslı bir kuşaktık; çok iyi sporcular izledik.
Pele'ye yetişmedim ama Cruyff, Beckenbauer, Müller, Platini, Socrates, Zico, Rossi, Zidane, Hagi, van Basten, Cantona, Maradona, Ronaldinho gibi futbolu güzelleştiren nice büyük oyuncu tanıdım. Bazılarını canlı olarak izleme fırsatı da buldum.
Ama Cruyff başkaydı; benim için hala bir numaradır.
Ne Messi ne de Ronaldo bu fikrimi değiştiremez.
Oyuncu iken de özel biriydi çalıştırıcı olduğu zaman da...
Bu işe hayatını adamıştı ve her daim söyleyecek bir sözü vardı.
Hiç pes etmiyor, yepyeni fikirlerle ortaya çıkıyordu.
Şaşırtıyor, kızdırıyordu.
Risk alıyor ama sonuçta başarıyordu.
Filozofuydu bu işin...
"Başkaları, oynadığım maçlara dair ayrıntıları benden çok daha iyi yazdı; bense futbolun fikriyle ilgiliyim. Sürekli ileri bakmak, yaptığımda daha iyi olmaya yoğunlaşabilmem demek; geçmişe sadece hatalardan neler öğrenebileceğimi görmek için bakarım."
Cruyff'un yazdığı Benim Oyunum kitabını okuduğumda, onu neden sevdiğimi ve yıllar boyu benimle yaptığı yolculuğun nasıl da değerli olduğunu bir kez daha anladım.
İçtenlikle, hiç eğip bükmeden yazılan kitap doğal olarak futbol ve spor üstüne ancak hayat ve çalışma üzerine de derslerle dolu...
Yeri geldiğinde kendini de acımasızca eleştiren Cruyff; takım arkadaşlarından, yöneticilerden, kulüp başkanlarından, ailesinden, dostlarından söz ederken düşündüklerini hiç sakınmadan yazmış. Eleştirmiş, övmüş, anlamaya çalışmış, bazen kendini hatalı görmüş bazen de karşısındakini. Geçmiş, bugün ve gelecek üzerine kurduğu köprülerle yol alıp felsefesini anlatmış.
Amsterdam'daki Ajax takımının stadına birkaç yüz metre uzaklıkta bir manav dükkanı olan babası onun futbol sevgisini de etkiler.
Evleri savaş sonrası yapılmış ucuz konutlardı.
Emekçi ailelerin oturduğu mahallenin çocuklarını biçimlendiren ise sokaklardı. "Bulduğumuz her yerde futbol oynardık" diye anlatıyor o günleri...
O günlerin mirası, kaldırımların pas arkadaşına dönüşü, betonda düşmemek için denge kurmayı öğrenmesi futbol oynarken yaptığı şaşırtıcı hareketlerin pasların da temeli olur.
Adı 'topçu oğlan'a çıkan Cruyff okula bile topla gider.
"Her şey 5 yaşında başladı" diyor Cruyff.
Babası futbolcular için hazırlanmış meyveyi kulübe birlikte götürmesi için teklif yapar. Orada babasının arkadaşı, saha bakıcılarından biriyle tanışır. "Yardım eder misin" teklifiyle Ajax'taki hayatı başlar. O adam ilerde kendisine çok destek olacak üvey babası olacaktır.
10 yaşında altyapıda başlayan macerası dikkat çekici bir şekilde ilerler, Total Futbol'un mucidi Rinus Michels'le tanışması ise zirvedir.
A Takıma çıktığında 18 yaşındadır ve takımın en genci olmasına rağmen Michels onunla taktik tartışır.
Sonrası hızla gelir, Ajax'ta büyük başarılardan sonra Barcelona'ya gider ve Katalanlar'ı 14 yıl sonra şampiyonluğa taşır. Hocası da Michels'dir tabii ki...
Hollanda milli takımıyla oynadıkları futbol dünyayı büyüler, ilk izlediğim 1974 Dünya Kupası finalini nasıl unuturum. Almanya karşısında birinci dakikada yaptırdığı penaltıyla öne geçmelerine rağmen kaybettiler.
Cruyff neden kazanamadıklarını, "çok havaya girmiştik, ayaklarımız yere basmıyordu" sözleriyle açıklıyor.
1978'de yine finale çıktılar. Rakip ev sahibi Arjantin'di ama Cruyff turnuvaya gitmemişti. Çok kızdığımı hatırlıyorum, gazeteler neler yazmıştı. Eşini suçladılar, çok havaya girdi dendi. Cevabını yıllar sonra kitabında buldum ve onu affettim.
Barcelona'da ailesi kaçırılmak istenmişti, eşiyle üç çocuğu polis koruması altında yaşıyordu. "Onları bırakamazdım, tercih için düşünmedim bile" diyordu.
31 yaşında futbolu bırakınca parasını hiç bilmediği bir işe domuz çiftliğine yatırınca her şeyini yitirir. 6 milyon dolar para ve oturduğu evi dahil her şeyi gider elinden.
Kayınpederi duruma el koyup, "Unut hepsini, kaybını kabullen ve git, becerebildiğin işi yap" der.
Yeniden futbola dönüp bu kez Amerika'nın yolunu tutar.
Hiç unutamayacağı, dersler çıkaracağı, farklı bakış açılarıyla dolu ABD macerası ona; okul spor ilişkisi, kulüp yöneticiliği, taraftarlık konularında yeni fikirler verir.
"Klişedir, evet ama kazanmak sahiden her şey değildir. Her zaman yürekten inanmışımdır buna. Elbette her daim kazanmaya çabalarsınız ama daha önemlisi nasıl yaptığınızdır."
Yeniden Ajax'a dönen Cruyff, liderliğiyle takımı da sürükleyip büyük işler başarır. Ancak yönetim kötü davranınca ezeli rakip Feyenoord'a gider. Yaşlı dedikleri adam 37 yaşında onları da şampiyonluğa ulaştırır.
Messi gelene kadar Avrupa'da üç yıl yılın futbolcusu seçilmiş tek sporcuydu.
Futbolu bıraktıktan sonra yeri sahanın kenarıdır. Çalıştırıcı olarak Ajax'ta başlar, başarılar ve sonunda yine çekişmelerin ardından oyunculuğundaki gibi yolu Barcelona'ya düşer. Orada elde ettiği büyük başarılardan ve kupalardan çok önemlisi bugünlere ulaşan oyun düzeninin hala sürmesi olur.
O dönem Rüya Takım 1 diye adlandırılıyor. Bugün Messi, onun temellerini attığı felsefe sayesinde müthiş yeteneğini sergileyebiliyor.
Sıradan bir oyuncu iken Cruyff'un yıldız yaptığı ve sonradan Barcelona'nın 2'nci Rüya Takımı'nı yöneten Pep Guardıola, "Johan katedrali dikti; bakımı, koruması bize düşüyor" diyecekti.
"Ayrıntılar üzerinde daha iyi durabilmek için hep uzmanları aradım" diyen futbol dahisinin yaptıklarına bakar mısınız: Futbolcuların nefeslerini iyi kullanması için ünlü bir operacıdan yardım alır, bedendeki enerji ayaklardan çıktığı için refleksoloji uzmanı tutar.
Bugünlerde transfer obezi, milyarlarca euroyu saçıp savuran anlı şanlı futbol kulüplerimiz Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Trabzonlu yönetici ve taraftarların ilgisini çeker mi bilmem bakın bilge adam ne diyor:
"Üst düzey futbolda artık çok daha fazla para dönüyor ama aynı hataların pek çoğu hala yapılıyor. Bunun sonucundaysa kararları, en iyi kararı almayı bilmeyen yönetim kurulu üyeleri alıyor. Seçimler şahsi sohbetler ve yönetim kurullarıyla yönetici bürolarındaki lobi faaliyetleri üzerinden yapılıyor. Bazen afallatıcı sonuçlara varılıyor ve karar alanlar savaş alanından uzak duruken, kurşunları yakalamak çalıştırıcılara düşüyor."
Benim için onu değerli kılan yanlarından biri de sosyal faaliyetleriydi. Kurduğu vakıflarla engelli çocuklara el uzattı, futbol oynarken başlattığı bu iş bugün dünyanın dört bir yanında binlerce kişinin hayatını değiştirdi. Geçen yıl 66 yaşında kaybettiğimiz Cruyff geride bıraktıklarıyla yaşayacak.
Cruyff Vakfı bünyesinde Cruyff üniversiteleri, kolejleri, kütüphaneleri, enstitüsüyle sporcusundan işadamına, engelliden ilkokul çağındakilere uzanan geniş bir yelpazede destek veriyor.
"Sahte yaşamadım hiç; çocukluğumdan beri güzel ve illa hatalardan kaynaklanmadıklarını öğrendiğim kötü anlar dahil her şeyi olduğu gibi karşıladım. Bir aksilik veya başarısızlık, muhtemelen birtakım düzeltmeler yapmanız gerektiğini gösteren bir işarettir. Böyle bakmayı öğrenirseniz tüm tecrübeler olumlu bir şeye dönüşür. İnsanlığımızı zenginleştirir. "
Benim Oyunum kitabı futbol ağırlıklı bir kitap ama hayat dersleriyle dolu. Kitaptaki futbol geçen yerlere hayat sözcüğünü koyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Teşekkürler bilge adam, hayat yolculuğumda hep yanımdaydın. Çok şey öğrendim senden ve beni hep mutlu ettin.
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2017 sayısında yayınlanmıştır.)


Cruyff'ün On Dört Kuralı

1. Takım Oyunculuğu: Başarmak için birlikte çalışmalısınız.
2. Sorumluluk: Her şeyle kendinize aitmiş gibi ilgilenin.
3. Saygı: Birbirinize saygı duyun.
4. Bütünleşme: Faaliyetlerinize başkalarını da katın.
5. İnisiyatif: Yeni şeyler denemekten çekinmeyin.
6. Hocalık: Takım içinde daima birbirinize yardım edin.
7. Kişilik: Kendiniz olun.
8. Sosyalleşme: Sporda ve hayatta karşılıklı etkileşim elzemdir.
9. Teknik: temeli bilin.
10. Taktik: Ne yapılacağını bilin.
11. Gelişme: Spor hem ruhu hem de bedeni kuvvetlendirir.
12. Öğrenmek: Her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışın.
13. Birlikte oynamak: Her oyunun elzem parçasıdır.
14. Yaratıcılık: Spora güzellik getirin.