*Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur romanından)
Kitap; kapağından baskısına kadar özenle hazırlanmış. Kapaktaki fotoğraf, Şeker Ahmet Paşa'nın Mercan'daki konağında bir resmine son rotüşları yaparken çekilmiş. Desen ise Sultan Abdülaziz'e ait.Hayatın
telaşı, koşuşturması arasında bir an durup "ne oluyor, ne yapıyorum" diye
sorunca o zaman anlıyorsunuz.
Aslında bakıyoruz ama görmüyoruz; duyuyoruz,
dinlemiyoruz; hepsinden önemlisi anlıyoruz ancak gerçek manada
hissetmiyoruz.
Zaman kavramının kalktığı, hızın artık sınır mesafe
tanımadığı, hayatın kolaylaşırken her anının aynı zamanda kontrol altında olduğu
bir dönemde yaşıyoruz ki; bu modern insanın dramıdır...
Sıkıntılı, zor günler
ardı ardına sıralanırken bazen öfkenin doruğa yükseldiği anlar derken, Beşir
Ayvazoğlu'nun kitabıyla huzur buldum, sakinleştim...
Okurken hiç bitmesin
istedim, ağır ağır tadını çıkararak bazen küçük notlar alarak ilerledim.
Altın Kapı; nefes oldu, ses oldu, duygu oldu.
Ayvazoğlu, Avrupa'dan yeni
dönen ve o zamanlar Batı hayranı olan büyük şair Yahya Kemal'in bir dost
davetinde Tanburi Cemil Bey'i dinledikten sonra "O zaman karşımda altın bir kapı
açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim" deyişini kendine yol edinir.
Kendisine
edebiyat ve sanat dünyasının o büyülü dünyasını açan Yahya Kemal'in ardından
girdiği o kapıdan; aydınlatmayı, bilgilendirmeyi ve en önemlisi düşündürmeyi
sürdürüyor.
Kitaba ismini veren Altın Kapı işte o kapıdır.
Bütün yazarlık
hayatının bu kapının arkasındakileri görme ve gösterme çabasından ibaret
olduğunu belirten Ayvazoğlu, orada bütün bir medeniyetimizin olduğunu söyler:
Plastik sanatları, mimari, musiki, eski şiir ve elbette İstanbul...
Sûret'in
Peşinde, Altın Kapı ve Kuğu Nağmesi başlıklarıyla üç bölümde kaleme aldığı
denemeleri sırasıyla resim, müzik ve şiir üzerine yazılardan oluşuyor.
İlk
yazı Osmanlı padişahı Fatih'le başlıyor.
Avni mahlasıyla şiirler yazan büyük
padişahın, şehzadeliğinden itibaren ciddi bir sanat eğitimi aldığı aşikar.
İstanbul'u fethettiğinde yağma sırasında mozaikleri koparan bir yeniçeriye,
"Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun" diyebilmiştir.
Sanatçıları
koruyup kollayan ve onları sarayına çağıran Fatih, İtalya'dan ressam istemiştir.
Ve o devirde Bellini'ye portresini yaptırarak büyük bir tartışmanın da kapısını
açmıştır.
Tasvir ve suret konusunda Osmanlı tarihinde onlarca tartışma vardır,
mahkemelik olanları bile vardır. Abdülmecid ve Abdülaziz gibi aynı zamanda
müziğe de meraklı padişahların izi sürülen kitapta; Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmet
Paşa, Hoca Ali Rıza ve Nazmi Ziya gibi Osmanlı döneminde yetişmiş isimlere de
yer veriliyor.
Her biri Türk resminde yeni ufuklar açmış, geleceği de
şekillendirip ekol olmuştur.
Ardından gelen modernistler de kitapta boy
gösteriyor.
Hele Fatih Camisi'ndeki bir cuma namazında dönemin Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül tarafından fark edilen bir tablonun hikayesi var ki, müthiş.
Yalnızca Mimarzade Mehmed Ali'nin 1905'te yaptığı tablonun bugün koruma altında
olduğunu belirtelim ki okumak isteyenlerin zevki bozulmasın.
İkinci bölümdeki
müzik yazılarında büyük usta Itrî'ye geniş yer ayrılmış.
Kitapta; müzik
dinlerken duyulan hazzı hissetmenin ve o hazzı ifade etmenin doruğa ulaştığı bir
bölüm var ki, birkaç kez okumaktan kendimi alamadım:
Yahya Kemal'in
İspanya'dan yeni döndüğü yıllar. 1939 sonu ya da 1940 yılı başları olmalı...
Ahmet Hamdi Tanpınar, Lebon'da otururlarken birdenbire anlatmakta olduğu Paris
hatıralarından silkinerek "Haydi kalk konservutara gidelim" dediğini, arka
sokaklardan geçerek o zaman Konservatuar'ın bulunduğu Tepebaşı'na nefes nefese
çıktıklarını, müdür Ziya Bey'in odasına çıktıklarını da telaşla anlatır.
Yahya
Kemal, Nevâ-Kâr'ı dinlemek istemiştir; kendilerini samimi bir dostlukla
karşılayarak kahve ikram eden müdüre, "Ziya Bey" der, "biz Nevâ-Kâr'ı dinlemeye
geldik!"
Hadisenin bundan sonrasını Tanpınar'da dinleyelim:
"Eser
çalındığı müddetçe Yahya Kemal genişçe bir koltukta, sol eli her zaman olduğu
gibi kalın bastonuna dayanmış ve bütün vücuduyla çok büyük bir ağacın önünde
akan suya eğilmiş gibi musikiye ve onu bize acayip cüssesinden gönderen
gramofona eğilmiş, sessiz sedasız dinledi. Ara sıra cigarası bitince dikkatinin
kendisine biçtiği bu duruş değişiyor, sonra düşüncelerimizin devamlı arkadaşı
vazifesine başlar başlamaz eski vaziyetini alıyordu. Eser bitince "Bir daha çal
Selahattin Bey!"dedi. Ve tekrar aynı dikkatle dinledi. Odayı Itrî'nin musikisi
ve onun dikkati beraberce doldurmuş gibiydi."
Tanburi Cemil, Münir Nureddin
gibi ustaların yanı sıra Türk muhafazakarlarının müzik zevki ve klasik müzikle
ilişkisi de ele alınıyor.
Üçüncü bölümde şiir var. Bâki, Şeyh Gâlib, Mehmed
Akif'le zenginleşen büyüyen eski şiirin doruğu ise Yahya Kemal'dir.
O
Tanpınar'ın deyişiyle, "eskiyi zamana ve zihniyete bağlı fazlalıklarından
arındırmış, en saf şekliyle yaşadığımız zamana aktarmıştır."
Yahya Kemal
merkezli yazılarda birçok şair de zikrediliyor.
Garip akımının kurucularıyla
buluşması ve özellikle Orhan Veli'ye olan ilgisi dikkate değer.
Kitabın
finalinde Beşir Ayvazoğlu'nun bir etkinlik için kaleme aldığı Cahit Sıtkı
Tarancı'ya 2010 yılından bir mektubu var.
Kıssadan hisse; görmek, dinlemek
ve hissetmek için Altın Kapı'dan geçin...
(Sabah kitap ekinin Aralık 2017 sayısında yayınlanmıştır.)
KİTAPTAN:
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir hatırası, Yahya Kemal'in "mısra benim haysiyetimdir" derken ne demek istediğini çok iyi açıklıyor:
"Bundan birkaz sene evveldi. bir akşamüstü ona Moda'da rastgeldim. O sırada yazmakta olduğu bir şiirini okudu. Sıra bitmemiş bir mısraa gelince durdu, iki elinin baş ve şehadet parmaklarını görünmez bir maddeye şekil veriyormuş, çok nadirve kıymetli bir maddeyi düzeltiyormuş gibi oynatmaya başladı. Anladım ki oluşunun son haddine gelmiş olan mısra bütün uzviyetinden kopa kopa şimdi bu parmakların ucuna gelmişti ve orada son şeklini bulmağa çalışıyordu. Biraz sonra bu usta elden bir beyaz güvercin veya şimşeklerin kardeşi bir kartal gibi kanatlanacaktı."
Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları.