19 Mart 2013 Salı
En son ne zaman internete girdin
"En son ne okudun, ne izledin" derlerdi eskiden eh sorunun yanıtı da duruma göre değişirdi.
"En son ne zaman internete girdin" diye sorsalar peki.
Böyle soru olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Sorana uzaylı muamelesi yaparlar büyük ihtimalle.
İnternet hayatımıza girdiğinde kim bu kadarını tahmin edebilirdi. Küçük bir servet değerindeki koca koca monitörler, kasaları anımsayın. Cep telefonları da öyle, televizyonlar farklı mıydı sanki...
Neyse gelinen noktayı özetlemeye kalkışmayacağım, çünkü teknolojik devrim öyle hızlı gelişti ki üç dört kuşak tanık oldu.
İnternet devi Google'ın Türkiye'deki temsilciliği gelinen noktayı istatistiklere dökerek çok kapsamlı bir rapor hazırladı.
The Boston Consulting Group'a hazırlatılan 2011 yılında 'Türkiye İnternet Ekonomisi Raporu' geldiğimiz noktayı ortaya koyuyor.
Türk kullanıcılar olarak ezici bir şekilde sosyal ağlarda dünyanın üst sıralarını zorluyoruz. İnternet ekonomisi ise milli gelirin 1.7'sine denk geliyor. Dudak bükmeyin bu yüzde Türkiye ekonomisine 22 milyar TL katkı sunuyor ve pek çok sektörü geride bırakıyor.
Rapora göre, nüfusun yüzde 77'si kentlerde yaşayan Türkiye'de, kentlerde internet erişim oranı yüzde 57 iken, kırsal alanlarda bu oran yüzde 26'da kaldı. Ve buna bağlı olarak e-ticaret de artıyor.
Cinsiyetlere göre 16-24 yaş grubunda erkeklerin yüzde 81'i internet kullanırken, bu oran kadınlar için yüzde 55 olarak gerçekleşti.
İnternet kullanan Türkler yüzde 47 oranıyla Avrupa Birliği'ndeki yüzde 71'lik oranın altında kalsa da 2007-2012 yılları arasında internete erişimi olan hanelerin oranı 2 kattan daha fazla artarak yüzde 19.7'den yüzde 47.2'ye ulaştı. Aynı yıllar arasında kullanıcı sayısı da 21 milyondan 36 milyona çıktı.
Raporda şu vurgu da önemli: "Türkiye'nin en önemli avantajı genç nüfusu. Avrupa'da 40.9 olan ortalama yaş Türkiye'de 29.7."
Yani sayı hızlanarak artacak.
Tüm internet kullanıcılarının 3'te biri iş yerinden, yüzde 16'sı ise internet kafelerden erişim sağlarken, Türk internet kullanıcıları haftada ortalama 38 saat online oluyor.
Facebook, Google'ın ardından Türkiye'de en çok ziyaret edilen ikinci site olurken Türkiye, 2012 yılı eylül ayı itibariyle neredeyse ülke nüfusunun yarısına denk gelen 31 milyon profil ile Facebook kullanıcı sayısı açısından dünyada 7. ülke konumunda bulunuyor.
Türkiye nüfusunun yüzde 47'si internet kullanmasına rağmen perakende satışların yüzde birinden azı internet üzerinden gerçekleşiyor. Bu çekincelerinin nedeni olarak ise kullanıcıların yüzde 27'si güvenliği, yüzde 17'si de gizlilik endişelerini gerekçe gösteriyor.
Rapora göre, özel sektör yatırımları internet GSYİH'sine 7 milyar liralık katkıda bulundu. Türkiye'de internet ile ilgili devlet harcamaları 1,6 milyar lira oldu ve internet ekonomisinin yüzde 7'sini oluşturdu.
Türk reklam pazarının yüzde 13.8'i online alanda gerçekleşiyor. Bannerlar, sponsorlu metin bağlantıları ve hedef kitleye özel online reklamlar dahil online reklam pazarı 2011 yılında yaklaşık 830 milyon liralık bir ciroya ulaştı.
2011'in ikinci çeyreğinde Türkiye, online oyun oynayanların sayısı itibariyle dünya genelinde 4. sırada yer aldı.
Türkiye'de internetin büyüme potansiyeli çok yüksek olduğuna işaret edilen raporda, internet ekonomisinin 2017 yılına kadar yüzde 19 büyüme göstereceği tahmin edildi.
Rapora göre, tüketim, 2017 yılına kadar yıllık yüzde 22 büyüme göstererek Türk internet ekonomisine 51 milyar lira katkıda bulunabilecek.
Türk ve Avrupalı annelerin çocukları
Obezite yazısında kilonun yanısıra ruhsal obezite konusu da önemli deyip bitirmiştik. Bir süre sonra Yaşar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Elif Durgel Jagtap'ın 4.5 yıl süren bilimsel çalışması yayınlandı. 3-6 yaş grubu çocuk sahibi bine yıkan Türk, Alman ve Hollandalı annenin davranışlarını inceleyen Jagtap, onlara, "Nasıl bir birey yetiştirmek istiyorsunuz?", "Çocuğunuzdan beklentileriniz neler?", "Kültürünüzü ne kadar koruyorsunuz?", "Yabancı uyruklu anneleri nasıl buluyorsunuz?" gibi sorular yöneltmiş. Böylece, Türk ve yabancı annelerin çocuk yetiştirmede gösterdikleri davranış farklılıkları ortaya çıkmış.
Türk anneler: İtaatkâr ve gelenekçi bireyler yetiştiriyor. Çocuklarının saygın bir iş sahibi olmasını istiyor. Çocuğunun gözünün önünde olmasını istiyor. Çocukları ağlamaya başladığında fikrini değiştiriyor. Ceza yöntemini kullanıyor. Hava kötü olduğunda çocuğunu dışarı çıkarmıyor. Yeme, içme ve uyku saatlerini esnetiyor. Çocuklarına kitap okuma alışkanlıkları zayıf. Koruma hissi aşırı.
Avrupalı anneler: Özgür bireyler yetiştiriyor. Meslek seçimine karışmıyor. Çocuklarının kendi başına odasında yalnız vakit geçirmeleri gerektiğini düşünüyor. Çocukları bir şeyi ısrarla isteyince 'hayır' diyorsa bir daha fikrini değiştirmiyor. Cezaya çok az başvuruyor. Hergün yürüyüşe çıkarıyor. Yeme, içme ve uyku saatlerinde titiz davranıyor. Çocuğuna düzenli olarak her gün kitap okuyor. Rahat davranıyor.
Araştırmayı yapan bilim insanı Yrd. Doç. Dr. Jagtap'ın saptamasını da not edin: "İki grup annenin birbirlerine bakış açısı çok farklı. Türk anneleri, yabancı anneleri çok kuralcı ve gaddar buluyor. Küçük çocuklarını odalarında yalnız bırakmalarını çok garipsiyorlar. Yabancı anneler ise Türk anneleri gereğinden fazla yumuşak buluyor."
Araştırma basında yer aldı ancak tek bir değerlendirme yazısı okuyabildim. Markar Esayan, Taraf'taki köşesinde araştırmadan yola çıkarak, bu davranışlarımızın bir toplum ve kültür modeli olduğunu söylüyor. Ve bu modelin böyle biçimlendiğini, insanların da buna göre davrandığını belirtiyor.
Haksız değil ancak verdiği örneğe küçük bir itirazım var.
Esayan, küçükken ayakkabı almaya giden bir çocuğun beğendiği kırmızı renge anne babanın tepki göstereceğini ve başkasını almanız için ikna etmeye çalışacağını söylüyor. Çocuğun ısrarıyla alınan ayakkabının her eşya gibi eskiyip yırtılacağını belirtiyor. Ve diyor ki, muhtemelen size onların önerdiğini alsaydınız böyle olmayacağını söyleyecekler.
Ve final cümlesi olarak da bunun travma yaratacağını özgüveni zedeleyeceğini söylüyor. Ancak umutsuz da değil ilerde bunu aşabileceğimizi de ekliyor.
Esayan bir süredir Pazar günleri köşesinde hayatımız üzerine her birinin üzerinde uzun uzun konuşulacak yazılar yazıyor. İlişkiler, aşk, çocuklar, çekirdek ailemiz gibi...
Üstelik kendini de içine katarak hesaplaşmasını yaparak, örnekler vererek yapıyor.
Ancak bu yazısına küçük itirazım var demiştim açayım:
Bizim gibi orta halli ailelerde eğer ki çok çocuk da varsa ana babayı da anlamak gerek diye düşünüyorum. Ya da o zaman kızıyordum şimdi hak veriyorum diyelim.
O ayakkabı bir kere alınıp atılmamalıydı, eskiyene kadar giyilmeliydi. Çünkü ayırabilecekleri bütçe o kadardı.
Kira, okul masrafı, giyim kuşam, sağlık, mutfak masrafı derken bir de çocuğun ayılıp bayıldığı bir ayakkabıya destek çıkmıyordu haliyle.
Bugünkü gibi, onlarca marka ve ucuzluk da hak getire...
Ancak araştırmanın sonuçlarını da göz ardı edemeyiz tabii ki... Yetiştirilmemize bağlı olarak kendimiz ailemiz ve çevremizle ilişkilerimiz de iniş çıkışlar yaşıyoruz.
Bir önceki yazıda ele aldığımız Y Kuşağı bakalım ilerde nasıl olacak ve nasıl çocuklar yetiştirecek...
Tehlikenin farkında mıyız?
Başbakan'ın üç çocuk istemesi Türkiye'nin 2050'lere doğru nüfusunun yaşlanmaya başlayacağı endişesinden kaynaklanıyor. Bugün Avrupa'nın en genç ve en dinamik nüfusuna sahibiz. Ancak kentleşmenin artması ve refah durumuna bağlı olarak aileler, artık çok çocuk istemiyor. Tek olsun ya da iki ona da "iyi şartlar sağlayayım yeter" diye düşünüyorlar. Eh haksız değilller...
Ancak benim derdim başka; çocuk bir ya da beş fark etmez ona nasıl bakıyoruz ve yetiştiriyoruz ve hepsinden önemlisi nasıl bir beslenme alışkanlığı veriyoruz...
Haşmet abi (Babaoğlu) geçen hafta içinde çocuklar üstüne bir değerlendirme yaptı. Obeziteye dikkat çektiği yazısında sömestir tatili sırasında bir termal otelin havuzunda gördüklerine şaşırmıştı:
"Ben diyeyim yüz çocuk; siz deyin iki yüz çocuk; bağırış çığırış içinde havuzdaydı.
Yaşları yediyle on iki arasındaki çocukların yarısından fazlasının basbayağı obez ya da obezitenin eşiğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmek inanılmazdı."
Uzmanlar, "Türkiye'de iki milyon çocuk obez ve büyük bir bölümü de obezleşme tehdidi altında" diye yıllardır uyarıyor.
Ancak yeterince ciddiye alınmadığı belli ki sayı hızla artıyor. Her gün yeni birinden bu tür yakınmalar duyuyoruz.
Bu uyarıları kentlerin en kalabalık yerlerindeki bilboardlara asmak lazım. Medyanın konuyu daha fazla ele alması lazım, okulların da aktif olarak devreye girmesi gerek.
Bu konuda sorumlululuğu ilk sırada olan ailelere gelirsek...
Çocuk her şeyi ilk orada görüyor; oturmayı kalkmayı, saygıyı sevgiyi...
İşte meselenin bam teli tam da orası...
Çünkü artık anne babalar da büyüklerinin yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak gelen yolunu bırakmış, hazır kültürün dayattığı beslenme alışkanlığına esir olmuş durumda...
Hangi yağda kızartıldığı meçhul patates dağları, nasıl piştiği belirsiz hamburgerler, devasa gazlı içecekler bol tuz ve hangi kimyasalla karıştığı belirsiz ketçap, mayanoz eşliğinde tüketiliyor.
Diyelim ki siz onlardan değilsiniz, yan komşu, eş, dost, akrabadan biriyle çıkılan bir gezide alışverişte kaçınılmaz olarak kendinizi orada buluyorsunuz. Sıkıysa öbür çocuk yerken siz kendi çocuğunuzu engelleyin.
Diyelim ki orayı atlattınız, markete girdiniz.
Hadi bakalım bir sınav daha, daha girişte en az 8-10 reyon çikolata, cips, gazlı içecek, abur cuburla dolu bölümü atlatın atlatabilirseniz...
Gerçek gıda en arkada çünkü...
Geçen gün içlerinde ünlü profesörler ve gıda uzmanlarının da bulunduğu bir açık oturumda bu ilk bölüm çöplük olarak tanımlandı...
Sağlık Bakanlığı okul kantinlerinde obeziteye yol açan sağlıksız ürünleri yasakladı.
Ancak bu yetmez, işadamlarının da içinde olacağı büyük bir konsensüs oluşturup marketteki düzenlemelere kadar bu konuda ciddi adımlar atılmalı...
Bakın Haşmet abi, yedi ila 12 yaş arasında çocuklardan söz ediyor.
Büyüyünce ne olacak? Sonra diyetisyenler arasında savrulup duracaklar. Ve bir zaman sonra vücut alarm verecek. Çünkü çocukluktaki yanlışlık ömür boyu tetikte durmalarını gerektirecek.
Onlar da çözüm olmayınca mide kelepçesi taktırmalar, ameliyatla yağ aldırmalar devreye gierecek...
Hasılı kelam durum çok önemli... Daha çok konuşacağız ve konuşmalıyız da...
Başka bir konu daha var ki Haşmet abi meseleyi "Bizim çocukların asıl ruhları obezleşiyor!" diye özetliyor...
Aileleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini tüketici gibi algıladıklarını, yiyip içmeleri gibi havayı, suyu, mekanı, hazları, arzuları, başka ne varsa hepsini bir anda yutup sindirdiklerini söylüyor.
Ffinal cümlesini herkesin durup durup okuyup üstünde çok iyi düşünmesi gerekiyor:
"Bedensel obezite zor olsa da iyileşir, hale yola koyulur.
Fakat şu ruhsal obez çocukların yetişkin hallerini düşünüyorum da, korkuyorum doğrusu!"
'Y Kuşağı' ne istiyor ne bekliyor
Teknolojiye düşkünler ve yeni olanın peşindeler. Mücadeleci değil esnekler, büyük davaların peşinden koşmuyorlar zevk almak daha önemli. Aileye değer veriyorlar, arkadaş fikirleri de öncelikli. Marka seviyorlar ve aferin bekliyorlar. Onlara "Y Kuşağı" deniyor. Türkiye nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan bu kuşak esnek bir tanımla 1980'le 2000 yılları arasında doğan kuşağı kapsıyor. Pazarlama şirketi İpsos KGM'nin Türkiye'deki Y Kuşağı'nı araştırması boşuna değil, çünkü tüketim çılgınlığının zirve yaptığı günümüzde şirketler onların özelliğini merak ediyor.
1925-1945'li yıllarda doğan kuşağa Sessiz ya da Savaş kuşağı deniyor.
1950'den sonrakiler Baby Boomers diye anılıyor. Doğum hızındaki büyük artış terimiyle anılan kuşak, dünyayı politik olarak etkileyen 68'lileri de kapsıyor.
Onların çocukları X Kuşağı, ekonomik krizler ve işsizliğe tanık oldukları için kayıp kuşak da deniyor.
Ve bugün 30'lu yaşlara gelen Y Kuşağı... En önemli özellikleri teknolojiyi çok iyi kullanmaları ve kendilerine olan güven olarak tanımlanıyor.
İşte İPSOS KGM şirketi 'Ayna' adını verdiği projesiyle pazar potansiyelini müşterileri için araştırmış, onlara ayna tutup video ile kanlı canlı olarak raporlamış. Geleceğin yöneticileri olacak bu kitle geçmiş kuşaklardan farklı dinamiklerle yaşıyor; etkisini, tüketimden iş gücüne, her alanda hissettiriyor.
Kuşağın eğilimleri, davranışları, hisleri, hayata bakışları ekonomik anlamda çok şey ifade edebilir ancak bize sosyoljik olarak da çok şey anlatıyor.
İşte araştırmadan öne çıkanlar:
* En ayırt edici özellikleri teknolojiye düşkünlükleri. En önemli bilgi edinme kaynakları internet. Uzun, derinlikli, içine dalınıp araştırılacak bilgi kaynakları değil, kolay ulaşılabilecek küçük bilgi paketleri arıyorlar.
*Her zaman farklı ve yeni olanı arıyorlar. Bu tercih kıyafetlerinde de gittikleri mekânlarda da internet üzerindeki paylaşımlarında da kendini gösteriyor.
* Farklı olmak, ayrışmak önemli ama başka bir dinamik de dışlanmamak için çok farklılaşmaktan çekinmeleri.
*Esneklik arıyor, kendini ifade edebileceği ortamlarda olmak istiyor. Belirgin ve sert kurallardan, çerçevesi belli şartlardan kaçıyor.
* Bir bariyerle karşılaştığında topyekûn bir mücadeleye girmek yerine çevresinden nasıl dolaşabileceğini bulmaya çalışıyor.
*Kendi mutluluklarını birçok şeyden daha öncelikli görüyorlar. Büyük davaların peşinden koşmuyorlar; farklı deneyimler yaşamak, iyi vakit geçirmek, hayattan zevk almak onlar için daha önemli. Gündemlerini birebir hayatlarını etkileyen, o gün orada olan konular oluşturuyor. Dikkat süreleri çok kısa ve dikkatlerini çekmek aslında zor.
*Çok belirgin bir deneyim paylaşımı kültürü var, hem dijital ortamda hem de dışarıda kendi deneyimleri üzerine fikir paylaşmayı seviyorlar
* Bir karar verirken de geleneksel pazarlama kanalları yerine, arkadaş fikirlerine, forumlardaki yorumlara daha çok dikkat ediyorlar.
*Geçmiş kuşaklardan farklı olsalar da Türkiye'deki Y kuşağının yine geleneksel bir tarafı var. Aile bu kişiler için önemini koruyor.
* Aileyi hem bir rol model olarak alıyorlar hem de bir destek ünitesi olarak görüyorlar.
* Aileden bekledikleri başka bir şey ise eşitlikçi ve özgür bir ilişki, birçok alanda olduğu gibi aileden de baskı gördüklerinde uzaklaşıyorlar.
*Farklılaşmak için markaları kullanıyor. Marka tercihlerini çoğu zaman fonksiyonel sebeplerle açıklasalar bile, markalarla duygusal seviyede de bir ilişki kuruyorlar.
* Genel olarak 'akıllı alışverişçi olmak' istiyorlar, beğendikleri markaları, ürünleri iyi fiyata aldıklarında kendilerini 'başarılı' hissediyorlar.
* Markalara ilgileri çok yüksek ama sadakatleri düşük.
*Y kuşağının hayatının birçok alanında ortaya çıkan bir tema da hız. Hayat çevrelerinde çok hızlı akıyor, zevkler, ilgi alanları çok çabuk değişiyor.
*Başarı önemli ama bu başarının görünür olması daha önemli. Bir anlamda daha fazla 'aferin' bekleyen bir nesil. Olumlu geri bildirim ile motive oluyorlar.
7 Şubat 2013 Perşembe
Boğaz'da alevler ve tarihimiz...
Çocuktum, bir kış günüydü...
Fatih'teki evimizde tek kanallı siyah beyaz televizyonu izliyorduk ailece...
Biz çocuklar salonun en kısmında oturuyorduk, büyükler daha geride sohbet edip ara sıra da göz ucuyla ekrana bakıyordu.
Yani her ailede yaşandığı gibi bir gündü. Birden bir ışık göründü ve sonra bağrışmalar...
Perdeyi aralayınca karşı evden çıkan alevleri görmem bugün bile çok net olarak hafızamda duruyor. Mahalleli çığlık çığlığa bağırıyordu, evdeki bir anne ve üç çocuğun akibetiydi herkesi endişeye sürükleyen. Evin reisinin geceleri çalıştığı bilindiği için onları merak ediyorduk. Anne, televizyondan kıvılcım çıkınca üç çocuğunu alıp sokağa fırlamıştı...
İtfaiye yangını söndürdüğünde küle dönen simsiyah evden çıkan kesif is kokusu hala genzimi yakar...
O gün de öyle oldu, televizyonda Galatasaray Üniversitesi'nden çıkan alevleri görünce içim boşaldı, anılar koptu geldi...
Boğaz'ın en güzel yerindeki okulda okumadım ancak birkaç kez ders vermeye, söyleşilere ya da tanıdık hocalarla buluşmaya gitmiştim. Her yerinden tarih fışkıran ve bir eğitim yuvasına çok yakışan bir yerdi...
Galatasaray Lisesi'nin ilkokul bölümü ve sonra ortaokulun yatakhanesi olarak uzun yıllar hizmet vermişti.
Osmanlı döneminde İbrahim Tevfik Efendi Sarayı olarak anılan yer gibi neler neler vardı...
Yıllardır vapurla geçerim Boğaz'dan ve tek tek bakmaktan kendimi alamam...
Sirkeci'deki Sepetçiler Kasrı, tüm görkemiyle Dolmabahçe Sarayı hemen yanında bugün Başbakanlık Ofisi olarak kullanılan mekan, hemen yanında önceki yıl cayır cayır yanan Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, ilerleyince bir zamanların Atik Ali Paşa Yalısı'nın yerine alan Four Seasons Hoteli. Daha önce Et Balık Kurumu'nun deposu olarak kullanılmış...
Yanıbaşında Beşiktaş Anadolu Lisesi, sonra artık ek binalarıyla Kempinski Çırağan Hotel olarak yükselen Çırağan Sarayı...
Biraz daha ilerleyoruz. Denizcilik Yüksek Okulu, sonra Galatasaray Üniversitesi ve arasında yalnızca bir duvar bulunan Kabataş Lisesi...
Yatakhaneleri ve derslikleriyle iki görkemli yapı...
Feriye Lokantası'ndan sonra Ortaköy'de Boğaziçi Köprüsü'nün altındaki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu...
O da bir gece alevlere teslim oldu, yıkıldı ve şimdi otel oluyor...
Karşı kıyılarda Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı ve niceleri...
Her iki yakada canım yalılar...
Her biri nelere nelere tanıklık etmiş.
Ezcümle diyorum ki; ne olur artık is kokusu duymayalım...
Bundan sonrakilere kıymayalım...
Fatih'teki evimizde tek kanallı siyah beyaz televizyonu izliyorduk ailece...
Biz çocuklar salonun en kısmında oturuyorduk, büyükler daha geride sohbet edip ara sıra da göz ucuyla ekrana bakıyordu.
Yani her ailede yaşandığı gibi bir gündü. Birden bir ışık göründü ve sonra bağrışmalar...
Perdeyi aralayınca karşı evden çıkan alevleri görmem bugün bile çok net olarak hafızamda duruyor. Mahalleli çığlık çığlığa bağırıyordu, evdeki bir anne ve üç çocuğun akibetiydi herkesi endişeye sürükleyen. Evin reisinin geceleri çalıştığı bilindiği için onları merak ediyorduk. Anne, televizyondan kıvılcım çıkınca üç çocuğunu alıp sokağa fırlamıştı...
İtfaiye yangını söndürdüğünde küle dönen simsiyah evden çıkan kesif is kokusu hala genzimi yakar...
O gün de öyle oldu, televizyonda Galatasaray Üniversitesi'nden çıkan alevleri görünce içim boşaldı, anılar koptu geldi...
Boğaz'ın en güzel yerindeki okulda okumadım ancak birkaç kez ders vermeye, söyleşilere ya da tanıdık hocalarla buluşmaya gitmiştim. Her yerinden tarih fışkıran ve bir eğitim yuvasına çok yakışan bir yerdi...
Galatasaray Lisesi'nin ilkokul bölümü ve sonra ortaokulun yatakhanesi olarak uzun yıllar hizmet vermişti.
Osmanlı döneminde İbrahim Tevfik Efendi Sarayı olarak anılan yer gibi neler neler vardı...
Yıllardır vapurla geçerim Boğaz'dan ve tek tek bakmaktan kendimi alamam...
Sirkeci'deki Sepetçiler Kasrı, tüm görkemiyle Dolmabahçe Sarayı hemen yanında bugün Başbakanlık Ofisi olarak kullanılan mekan, hemen yanında önceki yıl cayır cayır yanan Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, ilerleyince bir zamanların Atik Ali Paşa Yalısı'nın yerine alan Four Seasons Hoteli. Daha önce Et Balık Kurumu'nun deposu olarak kullanılmış...
Yanıbaşında Beşiktaş Anadolu Lisesi, sonra artık ek binalarıyla Kempinski Çırağan Hotel olarak yükselen Çırağan Sarayı...
Biraz daha ilerleyoruz. Denizcilik Yüksek Okulu, sonra Galatasaray Üniversitesi ve arasında yalnızca bir duvar bulunan Kabataş Lisesi...
Yatakhaneleri ve derslikleriyle iki görkemli yapı...
Feriye Lokantası'ndan sonra Ortaköy'de Boğaziçi Köprüsü'nün altındaki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu...
O da bir gece alevlere teslim oldu, yıkıldı ve şimdi otel oluyor...
Karşı kıyılarda Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı ve niceleri...
Her iki yakada canım yalılar...
Her biri nelere nelere tanıklık etmiş.
Ezcümle diyorum ki; ne olur artık is kokusu duymayalım...
Bundan sonrakilere kıymayalım...
Başarının ölçüsü hep kazanmak mıdır?
Bursaspor'a tarihinin en büyük başarısını kazandıran Ertuğrul Sağlam da gitti.
Evet bazen gitmek iyidir, hem kendin için hem de takım için, kan değişikliğinin faydası olur..
Niye, neden gibi soruları uzattıkça uzatabiliriz.
Ama buradaki durum Türk futbolunun özeti gibi...
Biz, futbol dahil birçok konuda bugünden yarına her şeyin düzeleceğini sanmak gibi bir yanılgı içindeyiz. Sistem, organizasyon, istikrar ve çalışmanın sonucunda başarının geleceğini biliriz bilmesine de son kertede hepsini bir yana atar ve yine başa döneriz.
Peki bakalım Ertuğrul Sağlam ne yapmış, Türk futbolunda 4 takımın hegomanyası var, aslında 3 İstanbullu'nun demek daha doğru. Çünkü Trabzonspor 28 yıldır şampiyonluğun uzağında. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın ambargo koyduğu şampiyonluğu ellerinden almış.
Ve tarihe 5. şampiyon olarak geçmiş...
Sağlam, futbolu bıraktıktan sonra memleketinin takımı Samsunspor'da, Kayserispor ve daha sonra Beşiktaş da önemli işler yaptı.
Sonra da Bursaspor'un ekonomisi, gücü, taraftarı ve tarihini arkasına alarak bilgisi ve çalışkanlığıyla şampiyonluğu yakaladı.
Yani şapkadan tavşan falan çıkarmamış, olması gerekenler biraraya gelince başarı gelmiş. Çıtayı yükseltince beklentiler de doğal olarak yükseldi. Kulüp büyük paralar kazandı...
İşte filmin koptuğu yer de tam burası...
Bursaspor yönetimi, ileri gelenleri, camia, taraftar sivil toplum öncüleri biraraya gelip bir vizyon ortaya koymaları gerekirdi. Bakın, hamasi nutuklardan, işte transfer için "şu kadar para ayırdık, şunu aldık bunu aldık" demeçlerinden söz etmiyorum.
Örneğin Şampiyonlar Ligi'nde başarısız sonuçlar alındı, çok doğal çünkü ilk kez katılıyorsunuz. Tecrübe kazanıldı, bu az buz bir şey değil, sonraki yıllarda üstüne konarak biraz daha ilerlersiniz.
Sağlam kadroda istikrarı bozan oyuncuları gönderip yerine yenilerini aldı. Bu bazen tutar bazen de tutmaz... Sağlam'ın hakkını vermek lazım takımı her zaman iyi ve bir sistemle oynadı...
Ayrıca karşınızda büyük kulüpler var ve onlar da boş durmuyor. Başarısız sonuçlar arka arkaya gelince Ertuğrul Sağlam da baskılara dayanamayıp bıraktı...
Halbuki kenti, camiayı, takımı çok iyi tanıyan biri olarak ve yaşadıklarından ders çıkarıp yönetimle el ele verip gelecek yılın planlamasını yapabilirlerdi...
Ama olmadı, olamadı...
Şimdi sil baştan yapılacak, basında çıkan haberlere göre, yabancı hoca aranıyormuş.
(Neyseki yerli bir hocayla anlaşıldı)
Beylik lafla söylersek, takıma, kente ve buradaki kültüre alışıncaya kadar bir yıl daha çöpe gidecek. Fenerbahçe'nin Hollandalı golcüsü Kuyt, vatandaşı Sneijder'in Galatasaray'a transferi için ülkesinin basınına şunları söylemiş: "Çok iyi karşılarlar ve hemen başarı beklerler."
Hadi gelin de çıkın işin içinden.
Barcelona'yı başarıdan başarıya koşturan Pep Guardiola üç yılda kazanmadık kupa bırakmadı. takımın başına gelirken hoca olarak hiçbir başarısı yoktu. B Takımı'nı çalıştırıyordu. Ancak o kulübün alt yapısında ilk eğitimini almış, A takımında büyük başarılar kazanmıştı, sistemi biliyordu ve başarı da kendiliğinden geldi.
Peki ya Manchester United'in başındaki Sir Alex Ferguson...
25 yıldır takımın başında... İlk geldiğinde neredeyse küme düşüyorlarmış ama o zaman bile göndermeyi düşünmemişler. Sürekli alt yapıdan dünyanın dört bir yanından gençleri bulup çıkarıyor ve hem kendi liginde hem de Avrupa'da her yıl zirveye oynuyor. Bugün karakter olarak çok kötü ama futboluyla herkesin hayranlıkla izlediği Ronaldo'yu 18 yaşında Portekiz'de bulup forma giydirmek her babayiğidin harcı değil... Dünya futbolunda söz sahibi olmak istiyorsak reçete hazır, mesele uygulamakta...
Evet bazen gitmek iyidir, hem kendin için hem de takım için, kan değişikliğinin faydası olur..
Niye, neden gibi soruları uzattıkça uzatabiliriz.
Ama buradaki durum Türk futbolunun özeti gibi...
Biz, futbol dahil birçok konuda bugünden yarına her şeyin düzeleceğini sanmak gibi bir yanılgı içindeyiz. Sistem, organizasyon, istikrar ve çalışmanın sonucunda başarının geleceğini biliriz bilmesine de son kertede hepsini bir yana atar ve yine başa döneriz.
Peki bakalım Ertuğrul Sağlam ne yapmış, Türk futbolunda 4 takımın hegomanyası var, aslında 3 İstanbullu'nun demek daha doğru. Çünkü Trabzonspor 28 yıldır şampiyonluğun uzağında. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın ambargo koyduğu şampiyonluğu ellerinden almış.
Ve tarihe 5. şampiyon olarak geçmiş...
Sağlam, futbolu bıraktıktan sonra memleketinin takımı Samsunspor'da, Kayserispor ve daha sonra Beşiktaş da önemli işler yaptı.
Sonra da Bursaspor'un ekonomisi, gücü, taraftarı ve tarihini arkasına alarak bilgisi ve çalışkanlığıyla şampiyonluğu yakaladı.
Yani şapkadan tavşan falan çıkarmamış, olması gerekenler biraraya gelince başarı gelmiş. Çıtayı yükseltince beklentiler de doğal olarak yükseldi. Kulüp büyük paralar kazandı...
İşte filmin koptuğu yer de tam burası...
Bursaspor yönetimi, ileri gelenleri, camia, taraftar sivil toplum öncüleri biraraya gelip bir vizyon ortaya koymaları gerekirdi. Bakın, hamasi nutuklardan, işte transfer için "şu kadar para ayırdık, şunu aldık bunu aldık" demeçlerinden söz etmiyorum.
Örneğin Şampiyonlar Ligi'nde başarısız sonuçlar alındı, çok doğal çünkü ilk kez katılıyorsunuz. Tecrübe kazanıldı, bu az buz bir şey değil, sonraki yıllarda üstüne konarak biraz daha ilerlersiniz.
Sağlam kadroda istikrarı bozan oyuncuları gönderip yerine yenilerini aldı. Bu bazen tutar bazen de tutmaz... Sağlam'ın hakkını vermek lazım takımı her zaman iyi ve bir sistemle oynadı...
Ayrıca karşınızda büyük kulüpler var ve onlar da boş durmuyor. Başarısız sonuçlar arka arkaya gelince Ertuğrul Sağlam da baskılara dayanamayıp bıraktı...
Halbuki kenti, camiayı, takımı çok iyi tanıyan biri olarak ve yaşadıklarından ders çıkarıp yönetimle el ele verip gelecek yılın planlamasını yapabilirlerdi...
Ama olmadı, olamadı...
Şimdi sil baştan yapılacak, basında çıkan haberlere göre, yabancı hoca aranıyormuş.
(Neyseki yerli bir hocayla anlaşıldı)
Beylik lafla söylersek, takıma, kente ve buradaki kültüre alışıncaya kadar bir yıl daha çöpe gidecek. Fenerbahçe'nin Hollandalı golcüsü Kuyt, vatandaşı Sneijder'in Galatasaray'a transferi için ülkesinin basınına şunları söylemiş: "Çok iyi karşılarlar ve hemen başarı beklerler."
Hadi gelin de çıkın işin içinden.
Barcelona'yı başarıdan başarıya koşturan Pep Guardiola üç yılda kazanmadık kupa bırakmadı. takımın başına gelirken hoca olarak hiçbir başarısı yoktu. B Takımı'nı çalıştırıyordu. Ancak o kulübün alt yapısında ilk eğitimini almış, A takımında büyük başarılar kazanmıştı, sistemi biliyordu ve başarı da kendiliğinden geldi.
Peki ya Manchester United'in başındaki Sir Alex Ferguson...
25 yıldır takımın başında... İlk geldiğinde neredeyse küme düşüyorlarmış ama o zaman bile göndermeyi düşünmemişler. Sürekli alt yapıdan dünyanın dört bir yanından gençleri bulup çıkarıyor ve hem kendi liginde hem de Avrupa'da her yıl zirveye oynuyor. Bugün karakter olarak çok kötü ama futboluyla herkesin hayranlıkla izlediği Ronaldo'yu 18 yaşında Portekiz'de bulup forma giydirmek her babayiğidin harcı değil... Dünya futbolunda söz sahibi olmak istiyorsak reçete hazır, mesele uygulamakta...
20 Ocak 2013 Pazar
Araf'ta kalmak, hayatla ölüm...
İki arada bir yerde kalmaya ya da iki durum arasında seçim yapma durumunda kaldığımızda "Araf'ta kaldım" deriz.
Araf aslında dini kitaplarda da yer aldığı gibi cennet ile cehennem arasında kalmak demektir.
Yani öte dünyada, mahşerde günahın ve sevabın eşit derecede olduğu zaman karar verilmesini beklemektir.
Her şeyin bir sonu olduğu gibi hayatın da var.
Kuran'daki Ali İmran Suresi, "Her canlı ölümü tadacaktır" ayetiyle açıklar yaşamın sonunu...
Her ölümde insan bir hesaplaşma yaşar.
Basın dünyasının simge ismi Mehmet Ali Birand'ın ölümü de öyle oldu. Ben de bıraktığı izleri düşündüm...
Yaşamın telaşı içinde bir şeyleri kaybettiğiniz zaman durup düşünme zamanıdır artık...
Birand basında önemli işlere imza atmış bir isimdi. Bir cinayete kurban giden Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi'nin Milliyet'inde ses getiren röportajlar yapmıştı, Kıbrıs Harekatı'nın perde arkasını yıllar sonra onun kitabından öğrenmiştik...
Sonra televizyonculuğa geçti. Türkiye'nin bence en başarılı haber programı 32. Gün'ü hazırladı. Hala öylesi yapılmadı ne yazık ki... Bir ya da iki bölümden söz etmiyorum sürekliliği ve kalitesini bozmamasıyla yeri doldurulmadı...
Ayda bir yayınlanan programı iple çekerdik...
Dünyanın dört bir yanındaki olaylar titiz, ayrıntılı hazırlanmış bir şekilde işlenir dosya halinde önümüze konurdu.
Birand'ın konukları da olurdu, hem de ne konuklar. Bir devlet adamı, bir olayın kahramanı, bir sanatçı...
Yanında yetişen ve bugün her biri başarılı birer gazeteci, televizyoncu olan isimler ise onun başka bir değerini ortaya koyuyor.
Komplekse ve kibire düşmeden, bildiklerini paylaşması, adam yetiştirmesi herkesin yapacağı iş değildir.
Mehmet Ali Birand bu yönüyle de takdir edilesi bir öncülük yapmış...
Türkiye 1980 darbesinin karanlığından sıyrılmaya çabalarken Birand iç siyasette bir şey yapamayacağını özgürce harekete edemeyeceğini biliyordu. O yüzden 32. Gün dışarıya bakan bir formattaydı. Ara sıra Türkiye'den de konular olurdu ancak dediğim gibi zor yıllardı...
Birand daha sonra 32. Gün'ü tamamen iç siyasete kanalize etti ve tartışma ağırlıklı bir programa çevirdi. Birbirlerinden nefret eden kesimler onun, objektif tarafsız tutumuna güvenerek bir masanın etrafında biraraya geldi.
Ve Türkiye belki de Siyaset Meydanı'yla birlikte onun 32. Gün programını izleyerek tartışmayı, konuşmayı, empati yapmayı öğrendi...
Özellikle Kürt sorunu merkezdeydi, ardı ardına çözüme yönelik mesajların verildiği konukları çağırıp konuştu, konuşturdu...
Bugün bu krizin çözümüne yönelik belki de tarihin en ciddi adımlarının atılmasında onun da çabaları çoktu kuşkusuz...
Birand televizyonculuğun yanısıra gezeteciliği de bırakmadı. Sabah'ta yıllarca yazdı, sonra 28 Şubat'taki o tatsız andıç olayından sonra yazılı basından bir süre uzak kaldıktan sonra Posta'da yeniden hak ettiği yeri aldı.
Bugün ardından yazılanları, konuşulanları bakınca vasiyetinin yerine geldiği görülüyor.
"Benim için 'iyi adamdı' desinler yeter."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)






