Sayfalar

18 Nisan 2016 Pazartesi

Kutülamare: Unutulan zaferin 100. yılı

Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'nda zafer kazandığı iki savaştan biri Çanakkale diğeri de Irak Cephesi'ndeki Kutülamare'dir. İngilizlerin ağır yenilgi aldığı Kutülamare sempozyumlar ve yeni kitaplarla gün ışığına çıkıyor 

2014 yılında başladığımız tarihi olaylar eşliğindeki kitap yolculuğunda yeni durağımız 100 yıl önceki Irak Cephesi. 
O günleri Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması, Çanakkale Savaşı ve Ermeni Olayları başlıklarıyla 100'ncü yıllarında değerlendirmiştik. 
Osmanlı İmparatorluğu'nun Çanakkale'den sonra kazandığı ikinci zaferi Kutülamare'deki savaş İngilizlerin mağlubiyetiyle sonuçlanmıştı.
1916'daki Kutülmare'yi anlamak için o günlerin arka planını da bilmek gerekiyor. 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı kesintisiz dört yıl sürmüş, büyük acı ve felaketlere yol açmıştı.
16 milyon insan hayatını kaybederken 20 milyon yaralı ve 8 milyona yakın esir savaşın acımasız bilançosuydu. Osmanlı'yla birlikte üç imparatorluk tarihe karıştı, sınırlar yeniden çizildi.
Bugünkü mülteci dramı da o günlerin mirasıdır. Osmanlı dördü ana, dördü de tali olmak üzere sekiz cephede savaşa girdi. Geniş bir coğrafyada yarım milyona yakın şehit verdi. 1 milyonu aşkın yaralı ve hastayla birlikte hem insani hem de ekonomik gücü çöktü.
Osmanlı bu felaket tablosuna ve Avrupa'nın hasta adam olarak nitelemesine rağmen iki büyük zafer kazandı. 
Çanakkale ve Kutülamare...
Gözünü Ortadoğu'nun petrollerine diken İngilizler, 1914'te Irak cephesini Basra'nın işgaliyle açtı. Bu aynı zamanda Bağdat'a bir adım daha yaklaşılması demektir.
Tarihler 22 Kasım 1915'i gösterirken İngilizler, Bağdat'ın güneyinde bulunan Selman-ı Pak'ta savunma için bekleyen Türk kuvvetlerine bir taarruz harekatı başlatır.
45'inci Tümen'in başında, Cephe Komutanı Albay Nurettin Bey'le aynı rütbede olan Enver Paşa'nın amcası Halil Bey vardı.
İngilizlerin cephe hattını yarma yolundaki çabası başarıya ulaşmak üzereydi.
Albay Halil, ihtiyat kuvveti olarak beklettiği beş taburuna şu emri verdi:
"Ateşle beraber süngü hücumuna kalkılacak ve düşman, sağ tarafından vurulacaktır. Çarpışma ölene kadardır."
İngilizler ağır kayıplar verir ve Kutülamare'ye çekilirler. Türk kuvvetleri Kutülamare'yi kuşatır. Tüm yetki Albay Halil Bey'e verilir.
Albay Halil Bey beş ay sürecek kuşatma boyunca İngilizlere nefes aldırmaz. İngilizler birçok kez saldırıya geçer ancak geri püskürtülür.
Abluka altındaki İngilizler açlıktan atlarını yemeye başlar. General Townshend, Halil Paşa'ya 1 milyon İngiliz sterlini rüşvet teklif eder.
Halil Paşa, "Bu teklifi başka şartlar altında yapsaydın sana cevabım silahımdan çıkan kurşun olacaktı" yanıtını verir.
Bir süre sonra ünlü casus Lawrence karşısındadır. Lawrence, teklifi 2 milyon sterline yükseltmiş, ancak bu sefer, "Bu parayı Türk hükümeti adına çekebilirsiniz" denmektedir.
Halil Paşa yine reddeder. O gece Kut'tan büyük infilak sesleri duyulur. İngiliz General Townshend, tüm cephanesini imha ettirmektedir.
Patlamalar kesilince Halil Paşa, Alay Komutanı Albay Nazmi'ye şehre girmesini emreder.
Ve 29 Nisan 1916'da Kut'taki İngiliz güçleri teslim olur. Kılıcını ve silahını masanın üstüne koyan General Townshend anılarında Halil Paşa'nın şu konuşmasını kaydeder:
"General, uzun zaman şan ve şerefle taşıdığınız silahlarınız yine sahibine aittir. Onları alınız. Üzülmeyiniz Plevne Kumandanı Gazi Osman Paşa ne muamele gördüyse siz de aynısını göreceksiniz." (Charles Townshend, Mezopotamya Seferim kitabından)
İşte tarihe Kutülamare zaferi olarak geçen ve yaklaşık beş ay süren kuşatmanın ardından, 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 İngiliz askeri esir alınmıştı.
İngilizler 40 bin kayıp verirken Osmanlı birliklerinde ise 25 bin asker şehit olmuştu.
Tarihçi Orhan Koloğlu, İngilizlerin Kut yenilgisini "1842'deki Kabil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet" olarak gördüklerini yazar.
Ancak bir yıl sonra Kutülamare İngilizlerin eline geçecekti.
Tarihimizin çok az bilinen bu safhası yine kitaplarla aydınlanıyor. Tabii ki en iyi kaynak o günleri yaşayan askerlerin anılarıdır.
Kutülamare kahramanı Halil Kut Paşa'nın Hatıraları (Timaş Yayınları) bu konuda en önemli kaynaktır.
VI. Ordu Komutanı Halil Paşa'nın ilk olarak 1967'de gazetelerde yayımlanan anılarında dönemin ünlü kişilerine ait görüşleri de bulunmaktadır. 
Karşı cepheden anılar ise İngiliz komutan General Townshend'a aittir. Mezopotamya Seferim (İş Bankası Yayınları) adlı kitabında cephelerdeki savaşın yanı sıra uzun tutukluluk döneminden anılar da yer almaktadır.
Anadolu'nun şehirleri ve İstanbul manzaraları generalin kitabında ayrıntılarıyla yer almaktadır.
Önümüzdeki ay Kutülamare cephesinden yeni bir anı kitabı daha yayımlanıyor.
İstihkam subayı mühendis Yüzbaşı Sandes hem kuşatma altındaki günleri hem de Anadolu'daki esaret günlerini yazdığı anılarıyla önemli bir eksiği kapatıyor. Bu konuda en kapsamlı kitaplardan biri de İsmail Bilgin'in Osmanlı'nın Son Zaferi (Timaş Yayınları) kitabıdır. Kutülamare'yi roman tadında bir kurguyla kaleme alan Bilgin, unutulan tarihe de sahip çıkıyor.
Genelkurmay da 100. yıl için Harbiye'deki Askeri Müze'de 29 Nisan'da bir sergi açıyor.
Sergide; Irak Cephesi'nde görev yapan komutanların üniformaları, madalyaları, alay sancakları, silahlar, haritalar, planlar ve krokiler, belge, fotoğraf ve döneme ait gazete haberleri yer alacak. 
Ayrıca Harp Akademileri'nde de Unutulan Zafer: Kutü'l- Ammare, 100'üncü Yılında Yeniden Anlamak konulu üç günlük bir sempozyum düzenlenecek.
(Sabah Kitap ekinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

12 Mart 2016 Cumartesi

Kahramanlar ölmez!


Kitaplarının başarısını görmeden ölen Stieg Larsson'un kahramanları Lisbeth Salander ve Blomkwist yeni bir yazarla döndü. David Lagercrantz serinin dördüncü kitabı Örümcek Ağındaki Kız'la müthiş ikiliye yeniden hayat veriyor...

Üçlemenin son kitabını bitirdikten sonra, zeki, asi, çılgın kız Lisbeth Salander ve cesur gazeteci Mikael Blomkvist'le yıllar önce vedalaşmıştım.
Millennium serisinin yazarı İsveçli Stieg Larsson'un 50 yaşında hayatını kaybetmesiyle noktayı koymuştuk.
Dedektif, polisiye ve gerilimde usta yazarlar çıkaran, sıkı televizyon dizilerine imza atan Kuzey Avrupa ülkelerinin bir sihri olmalıydı.
Larsson da ne ilkti ne de son olacaktı.
Dramatik yanı dünyada 80 milyondan fazla satan, 50 dile çevrilen, filmleri iyi hasılat yapan yazarın bu müthiş ilgiyi göremeden hayata veda etmesiydi.
İlk kitabı Ejderha Dövmeli Kız çıktığında, "saatli bomba, hipnotize edici, tam bir dinamit, yerinizden bile kıpırdayamayacaksınız" diye karşılanmış ve "bir kitaptan daha fazlası, bağımlılık yaratıyor" sözünü de haklı çıkaracaktı.
Lisbeth Salander ve Mikael Blomkvist'le tanışıp neredeyse yarım yüzyıldır üstü örtülen bir cinayet ve entrikanın ortaya çıkışına tanık olan okurlar ikinci kitabı merakla beklediler.
Alman Bild am Sonntag gazetesi, "Üçlemenin geri kalan iki kitabı bunun yarısı kadar bile iyi olsa, Larsson bize müthiş bir miras bırakmış olacak" diyordu ve nitekim haklı çıktı.
Ateşle Oynayan Kız kitabında artık bir fenomen olan Lisbeth Salander'in hayatına odaklanılıyordu. Ortada iki cinayet, bir silah ve silahtaki parmak izleri Salander'i gösteren kanıtlar vardı.
İsveç Gizli Servisi, polisler, Rus Mafyası, ihanet eden ajanların ortasında bilgisayar dehası, dinlenmek için matematik ve fizik kitapları okuyan, boks yapan zayıf çelimsiz bir genç kız var. Geçmişinde yaşadığı travmalar onu güçlendirip bir kaya gibi yapmış.
Hercai, kafasına göre yaşayan kural tanımaz ama işinde bir numara olan özgür gazeteci Mikael Blomkvist'le sıkı bir ikili oluşturuyorlar...
Ancak Salander ve Blomkvist arasındaki ilişki nefret, aşk, öfke, kızgınlık, kıskançlık, karşılıklı birbirini kullanma arasında gidip gelen tuhaf bir seyir izliyor.
Şu an sohbet ediyorlar ama her şey olabilir, bir sonraki bölümde durum tam tersine dönebilir ki hakikatten dönüveriyor.    
İkinci kitap öyle bir yerde bitiyor ki başka bir şansınız yok, gelsin üçüncü kitap:
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız.
Finalin nefes nefese ve uykusuz kalma pahasına yapıldığı konusunda hiçbir şüphem yok.
İngiliz gazetesi Daily Express'in "Bu kitabı da gecenin ilerleyen saatlerine dek okuyacaksınız. İsveçli bir bilgisayar manyağının bizi soluksuz bırakabileceğini kimi düşünebilirdi ki" yorumunun emin olun eksiği var fazlası yok.
Üçlemeyi okuyan çevremdeki birçok kişiden böyle tepkiler aldığımı da eklemeliyim.
Dünya edebiyatının çınarlarından ünlü yazar Mario Vargas Llosa, üçlemeyi roman tarihinin klasikleriyle karşılaştırıyordu: Kasırga gücünde bir roman. Alexandre Dumas'ın Üç Silahşörleri'ni veya Charles Dickens'in romanlarını aynı hararetli heyecanla okumuştum. Olağandışı, hiç gocunmadan söylüyorum: Muhteşem.
Kitabı okumayanlar ise filmlerini izledi. Seri, İsveç-Danimarka ortak yapımı üç film oldu. Amerikalılar Ejderha Dövmeli Kız'ı bir daha uyarladı. Başrolünde de James Bond Daniel Craig oynadı.
Stieg Larsson'un ölümünün üzerinden 12 yıl geçti, son kitabı da 8 yıl önce yayınlandı. Bu süreyi hayranları şehir efsaneleriyle geçirdi:
"Taslaklar hazır, kız arkadaşı bilgisayarındaki notlardan serinin dördüncüsünü yayınlayacak. Aslında 10 serilik bir kitap olarak tasarlandı, dördüncüsünü diğerleri izleyecek."
Ve geçtiğimiz yıl serinin dördüncü kitabı yayınlandı: Örümcek Ağındaki Kız.    
Yazarı kriptolog Alan Turing ve ünlü futbolcu İbrahimoviç'in hayat hikâyelerini kaleme alan David Lagercrantz...
Ancak Larsson'un babası ve kardeşlerinin isteğiyle kitabı yazan Lagercrantz'ın kendisi ve tabii ki kitabı birçok tartışmanın da ortasında kaldı.
Daha önce de James Bond, Sherlock Holmes ya da Hercule Poirot da başka yazarlar tarafından yeniden yazılmıştı ancak Lagercrantz'ın durumu biraz farklıydı.
Daha kitap yazılırken olumlu, olumsuz birçok eleştiri yapıldı, daha da sürecek gibi görünüyor. Tartışmalar okura saygı, ticari kaygılarla devam etti hatta boykot çağrısı yapan bile vardı.
Larsson'un 32 yıllık kız arkadaşı Eva Gabrielsson da kitaba sert tepki gösterdi:
"Üçleme olduğu gibi kalmalıydı, okurlar eski bir dost haline gelen şahane bir yazarla tanıştılar. Şimdi onlara 'eski dostunuz gitti ama size kör bir randevu veriyoruz bununla mutlu olun deniyor."
Kitap yayınlandıktan sonra da içerikle ilgili tartışma alevlendi: Kuru, anlatımı yavan, çok fazla ayrıntıya boğulmuş...
Ancak kitabı beğenenler de az buz değil...New York Times ve Guardian gazetesi Larsson hayranlarının son kitapla hayal kırıklığına uğramayacağını belirtiyor.
Salander- Blomkivst ikilisinin emin ellerde olduğuna yapılan yorumlarla Lagercrantz'ı destekleyenler de var.
Yazar, Örümcek Ağındaki Kız'da Salander- Blomkivst ikilisinin merkezinde olduğu, İsveç gizli polisi, Rus mafyası, teknoloji şirketleri, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) da dahil olduğu bir mücadeleyi anlatıyor.
Okurken "Romanı Larsson'un yazmadığını unuttuğum anlar oldu" diyen İngiliz gazetesinin yorumu doğru bir tespit olmuş.
Bazı ayrıntıların gereksiz olduğuna ben de katılıyorum ancak kitabın iyi bir roman olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Dördüncü kitapta yazar, Salander'in ikizi ve can düşmanı Camilla'yı öne çıkarmış.
Ondan gelen "Bir dahaki sefere, kardeşim, bir dahaki sefere" SMS'nin ve uzun bir zaman sonra Salander'le Blomkvist'in yazışma ve konuşmalar dışında yüz yüze gelmesi de yeni maceraların ve kitapların geleceğine işaret ediyor.
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

"Lisbeth bilgisayarının başına oturdu, Edelman'ın yazdığı birkaç makaleye hızla göz gezdirdi. Somut bilgilerin bile içine sızan kurumlu, gülünç bir dille karşılaşacağını düşünüyordu. Ama adamın dilinde ne böylesi abartılı ifadeler ne de psikolojik saflıklar vardı. Gayet kesin konuşuyordu. Tekrar e-postaya döndü, SMTP-sunucusunun arkasını kontrol etti ve yerinden sıçradı. Bordino diye bilmediği biri sunucuydu, olamazdı. Ne olduğunu anlamak için bir dizi komut gönderdi, hemen cevap aldı. Sunucu open mail relay tarafından destekleniyordu. Yani gönderen istediği adresi kullanabiliyordu. Başka bir deyişle Edelman'dan gelen e-postalar sahteydi."

Bir başka Yavuz Sultan Selim...


Tarihçi Mustafa Armağan Osmanlı sultanlarından Yavuz Sultan Selim Han kitabı Han kitabıyla tartışmalı birçok konuya parmak basıyor.
Daha önce Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, Ufukların Sultanı Fatih Sultan Mehmed kitaplarıyla Osmanlı sultanlarının hayatlarını inceleyen yazarın yeni kitabı bugünlerde birçok vesileyle gündeme gelen önemli bir isim: Yavuz.
Fatih gibi bir efsanenin torunu olan Yavuz Sultan Selim, bir başka ünlü ve değerli padişah Kanuni Sultan Süleyman'ın da babası.
Yavuz'un farklı bir özelliği var. Saltanat için babası Beyazıd'la girdiği mücadele ve iki kardeşiyle süren amansız savaştan galip çıkmıştır.
Osmanlı sultanları fetihlerde hep Batı'ya doğru giderken o Doğu'ya yönelmiştir. İslam'ın kutsal toprakları Mekke ve Medine'yi aldıktan sonra halifeliği elinde bulunduran Mısır'daki Memluklular'ın üzerine yürümüştür.
Ve hilafeti devralmıştır.
İran'ın hükümdarı Şah İsmail'le uzun süren mücadeleden galip çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da 40 bin Aleviyi kılıçtan geçirdiği de günümüze kadar gelen tartışmalar arasındadır. En son olarak İstanbul Boğazı'na yapılan üçüncü köprüye adının konmasıyla bu tartışma daha alevlenmiştir.
İşte Mustafa Armağan bu tartışmalara açıklık getirmeye soyunuyor.
Aynı zamanda Derin Tarih dergisinin yayın yönetmeni de olan Mustafa Armağan dergiye kapak konusu yaptığı bir konuyu da burada ayrıntılarıyla açıklıyor: Portekizliler Peygamberimizin Medine'deki mezarını kaçırmak istemişti. Bu oyun nasıl bozuldu?
İnsan olarak nasıl bir padişah olduğu, musiki ve şiire düşkünlüğü, sıkı bir okur yazar olduğu da kitapta alıntılarla yer almış.
Yavuz'un ünlü fotoğrafındaki küpesiyle ilgili bir ayrıntı da ilginç bir detay olarak anlatılıyor.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2016 sayısında yayınlanmıştır.)

7 Mart 2016 Pazartesi

Önce kelime vardı...


Hissikablelvuku, tumturaklı, tahayyül, mütehayyil... Banu ve Onur Ertuğrul çiftinin "Lûgat365 bazı kelimeler çok güzel" kitabı, kelimelerin unutulmayacağını, her daim yaşayacağını ve bizi mutlu edeceğini gösteriyor.

Kitabı elime alıp karıştırınca oğlumla yaptığımız sohbet aklıma geldi.
"Nass" diyor s'leri uzatarak...
Ne dediğini anlamaya çalışırken "ne o küsmüyüz" diye ekliyor gülerek.
Boş ve anlamsız baktığımı görünce "nasılsın, dedim ya" diyor.
Mail kutusunda ya da telefon mesajında iki harf:
"tm', bir başka mesaj daha uzun o da üç harfli: "nbr".
İlki "tamam" ötekisi de "naber" in kısaltılmışı...
Akıllı telefonla, tabletle, wi-fi'yle büyüyen bir nesil onlar. Bırakın iki dakika sohbeti ya da bir cümle yazmayı, bir sözcüğü bile tam yazmaya tahammülleri yok. Artık o harflere de ihtiyaçları yok, bir süredir "emoji"yle yani sembollerle işlerini görüyorlar.
Ancak işleri düşünce hemen tedavüle soktukları afilli sözcükleri de dağarcıklarında duruyor.
(Haklarını da vermek lazım; çok zekiler, pratik ve yaratıcılar...)
Oğlumla sohbetim şöyle dursun, "Lûgat365 bazı kelimeler çok güzel" başlıklı kitabı karıştırmaya başladım. Cildi özenli, kaliteli kağıda basılmış. Yüzlerce sözcük, birçoğu eskilerden kalma, estetik biçimde sıralanmış ve altlarında da anlamları var.
Önce tuhaf geldi, "sözlükten ne farkı var" demekten kendimi alamadım.
O sırada yazıişlerindeki arkadaşlar kitabı görünce sökün etti...
"Herkes bu kitabı konuşuyor, ben de alacağım.
"Bu kitabın çok ilginç bir hikayesi var."
"Bu sözler slogan oldu, çanta, poster yapıldı."
Bu sohbetlerin üstüne kitap eklerinden birinde Erol Üyepazarcı'nın Osmanlı'nın tarihine bir ömür vermiş Reşad Ekrem Koçu'yla diyaloğunu anlattığı yazısına rastgeldim.
Üyepazarcı tarih hocası Koçu'dan kitap önerisi istemiş ancak isimlere anlam verememiş.
Koçu, "Ne o bülehây-ı ümetten gibi yüzüme bakıyorsun?" diye çıkışmış.
Yani "eblehler gibi bakma" diyor.
Yeni bir sözcük öğrenmek çok mutlu eder beni.
Yahya Kemal Beyatlı'nın "Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te" şiirindeki gibi...
O ahenk, müzik nasıl da sarar insanı, üstüne ne çok konuşmuştuk.
Hadi gelin "Hayal eden, kuran" anlamına gelen mütehayyil'in yerine bir sözcük koyun.
İşte Banu ve Onur Ertuğrul'da böylesi bir tutkunun peşinden giderek yola çıkıyor.
"Lugat365 fikri ilk olarak tek bir kelimeye inanarak başladı: Hissikablelvuku...
İnsanın içinden defalarca tekrar etmek geliyor. Adeta efsunlu bir kelime. Tek kelimelik bir şarkı gibi nağmesiyle akıyor ve hülyalara gark ediyor insanı. İnsan bu kelimeyi bir kere duyunca, hep duymak istiyor. Düşündük ki, bizim gibi bu kelimenin heyecanını yaşayan başkaları da vardır. Az da olsa vardır... O azıcık kişiye ulaşabilirsek de, bu kelimenin ve diğer kelimelerin güzelliğini anlatmamızda bize yardımcı olurlar. Öyle de oldu."
Ertuğrul çifti 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren her gün bir kelimeyi Twitter, Facebook ve Instagram üzerinden paylaşmaya başlıyor.
Proje kar topu misali büyüyerek katılımlarla kitap haline geliyor.
Ben de öyle yaptım kitabı okurken her sabah bir kelimeyi çantam, cüzdanım ve telefonumla birlikte yüklendim.
Ve gün boyu onunla hasbıhal ettim.
Çok keyifliydi çok, bu sıkıntılı günlerde nasıl da iyi geldi bilemezsiniz.
Keyifli, hüzünlü çağrışımlarla birlikte anılar da canlandı.
Örneğin, Binâenaleyh'i Süleyman Demirelsiz düşünmek mümkün mü. Çocukluğumuzdan itibaren bu kelime bizimleydi hep.
Kitaptaki kelimelerin kullanıldığı şiir ve romanlardan alıntılar da okuma zevkini arttıran iyi bir çalışma olmuş. Yazarlarımızın emeğine saygı duyarak bazılarını buraya almadan edemedim. Ne söylense ne yazılsa o harika cümlelerin yerini tutamaz.
Hayalde canlandırma anlamına gelen "tahayyül" mü dediniz
"Bu artık bir hakikattir, halbuki ben şimdiye kadar bunu tahayyül etmekten bile çekiniyordum." Sabahattin Ali (İçimdeki Şeytan)
Gösteriş, ihtişamlı anlamlarındaki "tumturak"a buyrun:
Ah nerde gençliğimiz,
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün.
Attila İlhan (Elde Var Hüzün)
Zahmet, sıkıntı mı dediniz. Meşakket ne güne duruyor:
Dünya meşakkatinden kurtulmamış hiç yoktur, ama sırayladır. Meşakkatten kurtulmayı özleyeceğimize yaşamaya bakalım Alişar Bey, yaşama meşakkatine kurban olayım!
Kemal Tahir (Devlet Ana)
İşte projenin başlangıcı olan sihirli kelime: Olacak bir şeyi gerçekleşmeden önce hissetmek anlamındaki hissikablelvuku.
Kamil o adamlardan biridir ki hayatının her anında harikülade bir vakıanın hissikablelvukuunu taşır. Her adımında başına mühim bir şey geleceğini hisseder.
Peyami Safa (Bir Akşamdı)
Banu ve Onur Ertuğrul hayatımızdan çekip gitmeden bu kelimelere son bir saygı duruşunda bulunmak istediklerini söylüyorlar. Bence bu çalışma bile o kelimelerin unutulmayacağını, yaşayacağını ve bizi mutlu edeceğini gösteriyor...


Kitabın yazarları Banu ve Onur Ertuğrul.  (Fotoğraf: Cumhuriyet)

KİTAPTAN SEÇMELER...

 Seni kendi kendimden, hayatımdan, muhtelif saadetlerini birbirinden kıskanıyordum. Reşat Nuri Güntekin (Çalıkuşu)
 Kalbin kapıları vardı. Korunması kolaydı. Ama vesvese, kapıları aşarak girmiyor, kalpte doğuyordu. Nazan Bekiroğlu (Lâ: Sonsuzluk Hevesi)
 Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim. Ece Ayhan (Yalınayak Şiirdir)
 Saf olana, bozulmamış olana, sahih şeye ulaşmak istiyorsun. Ama yok öyle bir başlangıç. Orhan Pamuk (Yeni Hayat)
 İnsan kendi kendini arındırdığında kendini bağışlar. İşte o zaman insan yeniden doğar, pirüpak olur.. Yaşar Kemal (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana)
 On yedinci asrın nihayetine doğru İngiltere'de, tenha bir bahçenin sessiz bir köşesinde münferit bir elma ağacı vardı. Ömer Seyfettin (Harem)
 Sen de koş, sen de düş, sen de yaralan, Kalbimin duracağı bahtiyar güne kadar seninle beraber yaralanmaktan başka ne yapabilirim? Cemil Meriç (Jurnal-1)
 Merhamet!.. Lûgat kitabında bir kelime!
Onu öğretmek... İnsanlara acımayı belletmek. Necip Fazıl Kısakürek (Reis Bey)
 Dert çok, hemdert yok. Fuzûli
 Senin dışında düşünememek hastalığına müptelâyım. Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur)
 Zulüm hiçbir zaman payidar olamamıştır. Yaşar Kemal (İnce Memed)
 Bu fakir ve mert insanların arasından allahaısmarladık diyerek ayrılıyoruz. Düşüyoruz tozlu yollara. Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2016 sayısında yayınlanmıştır.) 

17 Şubat 2016 Çarşamba

100 yaşında bir tarih sevdalısı...


Prof. Dr. Halil İnalcık, Tarihe Düşülen Notlar kitabının ilk cildinde tarih perspektifi içinde sanattan politikaya birçok konuda değerlendirmelerde bulunuyor. İkinci ciltte ise 100 yaşına giren hocaların hocasıyla yapılan söyleşiler var

Dostları, öğrencileri sevdikleri onun için bir doğum günü partisi düzenlemişlerdi.
Evinden katıldığı canlı yayında projelerini, hazırlıklarını hayata yönelik düşüncelerini anlatıyordu.
Ayrıntıları, nefis cümlelerle dile getiriyor. Yılların birikimiyle hafızası o kadar berrak ki gürül gürül akan bir ırmak gibi konuşuyor. Gereksiz bir kelimesi bile yok.
"Memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalıyız. Esas mesele fikir zenginliğidir" diyor.
Söyleşi sürerken alt başlığındaki yazıya bakıp düşünüyorum. Bir ömre insan neler sığdırır. Hele ki bu 100 yılsa.
Hocaların hocası olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık'ın istikameti gençliğinde bir kitapla yönünü bulur. Goethe'yi okuduğunda kararını vermiştir. Kendini Osmanlı tarihine adayacaktır.
Ve o gün bugündür; okuyor, araştırıyor, yazıyor ve öğrenciler yetiştiriyor.
100 yaşında ama enerjisi ve hayata bakışı o kadar netti ki.
"Ben mutlu bir insanım. 15 yaşında kendime bir hedef koydum. O hedefe eriştim. Dünya beni okuyor. Dağa çıkmak gibi; zirveye ulaştım, şimdi zirveden bağırıyorum, herkes beni dinliyor" diyor. (Hürriyet Pazar- Gülriz Arslan'la söyleşi)
Kuyumcu titizliğiyle incelediği Arnavut arşivleriyle Osmanlı'nın kılıçla değil, uzlaşmayla Balkanlar'a geldiğini ispat ettiğinde yıl 1950'dir.
Halil Hoca yeni bir şey söylemektedir ve tarihçilerin arasında saygın bir yer edinir.
Dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerden aldığı fahri doktora unvanları, derslerde okutulan kitapları onun değerini göstermek için yeter.
Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi Halil İnalcık'ı dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterdi.
Amerikalı ünlü sosyal bilimci Immanuel Wallerstein'ın sözleri ise 100 yıllık çınarın vardığı noktayı özetliyor: "Onu dar anlamda bir 'tarihçi' olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir... Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur."
72 kitap ve 500'e yakın makalesiyle tarih bilimine damgasını vuran Halil Hoca'nın iki cilt halinde yayınlanan kitabı bilmediğimiz başka bir yönünü daha bize gösteriyor.
Birinde onunla yapılmış çeşitli söyleşiler var. Bunların birçoğu gazete ve dergilerde çıkanlar.

UFUK AÇAN SÖYLEŞİLER

Birçoğuna internette ulaşabilirsiniz. Asıl konuşmalar kitabı ise altın değerinde.
İnalcık, 1947'den başlayarak günümüze kadar Osmanlı tarihi başta olmak üzere, sanat, edebiyat, siyaset ve güncel politikaya kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulunuyor.
Kitapta ilk yer alan 1947 tarihli Tarih Enstitüsü'nün Orta Anadolu Gezisi Raporu'nda kullanılan dil biraz ağdalı. Eski Türkçe sözcükler yer alıyor.
Ancak Halil Hoca işin farkında ki önsözde bu konuya da değiniyor. Bilimsel disiplinle çalışmak işte böyle bir şey.
"Türkçemiz memleketimizin siyasal ve kültürel gelişimleri dolayısıyla son yüzyıl içinde derin değişimler geçirmiştir. 1947'de kullandığım Türkçe ile 2014'te kullandığım Türkçenin ne kadar esaslı farklılıklar gösterdiğini okuyucu görecektir" diyor.
Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Refik Halid gibi romancıların kullandığı dilin önemini vurguluyor. O Türkçenin korunması gerektiğini, konuşurken yabancı kelimeler kullanmanın Türk kültürü ve diline ihanet olduğuna da dikkat çekiyor.
Bir sonrakinde ise Hoca'nın katıldığı bir kongre. 1956 İspanya'da yapılan V. Beynelmilel Onomastik (İsim Bilimleri) İlimler Kongresi'nde katılan İnalcık sunulan tebliğleri, konuşmaları, tartışmaları ayrıntılarıyla özetliyor. 
Kendisi de "Yer adları kaynağı olarak Osmanlı Tahrir Defterleri" tebliğini okuyor.
Kongre kapandıktan sonra herkes gezerken o bir hafta boyunca İspanyol arşivlerine girip Türkçe, Arapça vesikaları inceliyor.
"Türk ve İspanyol tarihleri arasında görülen paralellikler tesadüf değildir. Akdeniz'in biri bir köşesinde öteki öbür köşesinde her iki millet, biri İslamiyet'in diğeri Hristiyanlığın müdafii olarak ortaya çıkmışlar, XVI. asırda her ikisi de cihanşümul birer imparatorluğun sahibi olmuşlar, Akdeniz'de genişleyerek birbirlerinin karşısına çıkmışlar, bu denizin hakimiyeti için mücadele etmişler ve benzer şartlar altında iktisadi ve siyasi inhitata (gerileme) uğramışlardır" diye başlıyor ve sonrası ise tadına doyulmaz bir tarih okuması...
Kitaptaki başlıklarla ilerliyoruz. Geçmişten bugüne herbiri derslerle dolu.
Ağırlıklı olarak Osmanlı tarihi tabii ki: Aydos Kalesi Koceli Fethi'nde Kilit Noktadır, Yalova'daki Osman Gazi Anıtı, Osmanlı Tarihi Üzerine, Arşiv Belgelerinde Osmanlı ve Avrupa, Osmanlı Arşivlerinin Türkiye ve Milletlerarası Önemi, Osmanlılarda Vakıf ve Vakfiye, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Osmanlı'da İktisadi Sosyal Hayat, Osmanlı Devleti ve Lehistan Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere, Osmanlı Düşünce Tarihinde Dönüm Noktası...
Hele ki "O olmazsa Osmanlı da olmazdı biz de var olmazdık" dediği, Fatih Sultan Mehmed ve Anadolu bölümü...
Çok tartışılan sosyal konular: İslam Hukuku ve Devlet, İslam ve Modernleşme, Türk Aydınlanma Çağı, Tarih Boyunca Çağdaşlaşma, Tarih ve Politika,
Özellikle bugünlerde yaşanan Rusya krizinin de yer aldığı bugünün siyasal meselelerine tarihsel bakış:
Türkiye ve Japonya'nın Siyasi Moderneşmesi, Kıbrıs Ana Meseleleri, Milli Kültür ve Küreselleşme, Boğazlar ve İstanbul, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya Üçgeninde Türkiye'nin Politik ve Kültürel Perspektifleri, Jeostratejik Konum, Uluslararası İlişkiler, Avrasya Türk Denizcilik Tarihi...
Halil Hoca'nın ilgisizlikle ilgili yaptığı uyarıları da önemlidir. Osmanlı'nın kuruluşunun 1299'da Bilecik'in alınması değil de 1302'de Bafeus Zaferi olduğunu defalarca yazdı ancak bir müddet gündeme geldi, sonrası derin bir sessizlik.
Hoca da sanatçıların, bilim adamlarının en çok yakındığı umursamazlıktan müzdariptir. "Kaç kez yazdım ama okumuyorlar, tembellik"diyor haklı olarak.
Tarihçiler arasındaki lakabı Şeyhü'l-müverrihîn yani tarihçilerin şeyhi olan Halil İnalcık'ın kitabında biyografisi de var, aruz vezniyle yazdığı şiirleri de. İnalcık Hoca iyi tarihçi olmanın şifrelerini de veriyor:
"Tam bir tarihçi olmak çok güçtür. Bugünün tarihçileri hikâye anlatıyor. İyi tarihçi olmak için evvela altı dil öğrenilecek. Arapça, Farsça, Osmanlıca divan dili ile Fransızca, Almanca, İngilizcenin ileri seviyede bilinmesi lazım. Yoksa Avrupalı tarihçilerle boy ölçüşülemez. Makale yazarken arşive ve sağlam vesikalara dayanıyorum. Zaman ve mekân içinde toplumun hayatına tarih denir. Bunun için bir tarihçi sosyoloji, ekonomi, kültür, coğrafya, her şeyi bilmeli. İmajinasyon ve üslup için bir tarihçi olarak edebiyat bilmemin çok faydası oldu."
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2015 sayısında ve sabah.com.tr'de yayınlanmıştır.)

KİTAPTAN....

Beyşehir'deki Hititliler'den kalan Eflatun Pınar üstüne:
"Yalnız şurası muhakkaktır ki en eski atalarımızı bu kaynak dibinde mukaddes bir yer yaptırmaya götüren hisleri insan, uzun yollardan hatta araba içinde bile olsa, buralara gelip de ağzını bu kayalardan fışkıran soğuk sulara vererek birkaç yudum içtiği zaman daha iyi anlayabiliyor. İnsan burada, tanrısal kudretlerin, hayatın başlıca şartı olan su kaynaklarında da tecelli ve tezahür ettiğini inanan bütün eski insanlığın manevi alemine nüfuz eder gibi oluyor. Bunları kitaplardan okuyarak öğrenmek elbette kabildir fakat bu gözle görüş ve hele bizzat hissediş, muhakkak ki daha derinliğine öğretiyor. Bu oldu mu, tarih bilimsel gezisinin bu manadaki gayesi tahakkuk etmiş demektir."

11 Şubat 2016 Perşembe

Bir operasyonun perde arkası...

Patlayan bombalar, nereyi kaldırsan oradan çıkan çokuluslu şirketler, manipüle haberler... John Le Carre, Nazik Bir Durum'da Cebelitarık'taki bir operasyonla ortaya çıkan kirli ilişkilerin arka planına odaklanıyor

"Le Carre'yi terkedemezsiniz, o sizi bir şekilde bulur..."
Bu satırları 13 ay önce Kitap ekinin Eylül sayısında yazmıştım.
Temenni değil, bir saptamaydı.
Çok geçmedi, elimde yeni bir kitabı ve yine aynı ruh haliyle iyi bir romancının usta işi hikayesinin içinde buldum kendimi...
İngiliz yazar John Le Carre'nin 2 yıl önce yazdığı Nazik Bir Durum kitabının Türkçe baskısı geç de olsa tutkunlarıyla buluştu.
Bir eleştirmen onun için "Yahu Le Carre hiç eskimiyor" demişti. Kitaplarını okurken her zaman bu sözü hatırlarım ve defalarca olduğu gibi bir kez daha yinelerim.
Evet, hiç eskimiyor...
Peki, sırrı nedir..
Le Carre her daim kendini yenilemeyi bildiği için güncel ve derin bir tutkuyla bekleniyor.
Pragmatist bir yanı var; dünyanın dinamiklerini, teknolojiyi, siyaseti, hayatın akışını iyi gözlemleyen biri aynı zamanda.
Hikayesini anlatırken hiçbir ayrıntıyı unutmaz; karakterlerinin ayakları yere basar, hiçbir şekilde şüphe duymaksızın benimseyeceğiniz kimlikler verir onlara...
Zordur onu okumak sizi de hikayeyi çözmeniz için davet eder...
Ağır ağır ilerleyen temposu öyle bir hızlanır ki nefes nefese kaldığınızı hissedersiniz...
Le Carre, Soğuk Savaş döneminde ünlendi. Köstebek, Soğuktan Gelen Casus, Bir Öğrenci Gibi, Smiley'nin İnsanları, Rus Evi kitapları büyük bir ilgiyle karşılandı. Her biri milyonlarca sattı. Dizilere, filmlere konu oldu.
Eski bir casus olması, İngiliz Gizli Servisi MI6'nın içinden gelmesi ve gizemli hayatı da kitapları kadar ilgi odağı olmasını sağladı.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldığında, Demir Perde tarih sahnesinden çekilirken ünlü karakteri Smiley'i son kez sahneye çıkardı.
Top Secret'te eski bir casusun anılarını anlatıp yeni dünyaya yüzünü döndü.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan karmaşayı Bizim Oyun'da anlattı.
Silah kaçakçıları ve uyuşturucu tacirlerini Gece Müdürü'nde, Orta Amerika'da olan biteni Panama Terzisi'yle, bankalardaki kara para trafiğini Single ve Oğlu'nda ele aldı.
Bahçıvan'da yolu Afrika'ya düştü, Sıkı Dostlar, Gizemli Melodi ve Almanya'daki Türkler'inde içinde olduğu Aranan Adam'da günceli ıskalamadığını hep gösterdi.
Hain'de Rus oligarklar ve İngiliz Gizli Servisi'nin mücadelesi vardı.

VİCDAN DİYE BİR ŞEY VAR

Şurada burada patlayan bombalar, görünürde düzgün bir şirket gibi görünen ancak nereyi kaldırsan oradan çıkan çok uluslu şirketler, ağzında laf kalabalığı politikacılar, gazetelerdeki acayip manipüle haberler, manşetler...
Ve birgün mana veremediğiniz, anlamlandıramadığınız, ne olduğu nerden çıktığı belli olmayan olaylar.
İşte Le Carre, o kirli ilişkilerin arka planına odaklanıyor Nazik Bir Durum'da...
Cebelitarık'ta bir operasyon. Amerikalılar, İngilizler ve bir de paralı askerlerin dahil olduğu operasyon İslami radikal bir örgütün liderine yöneliktir ancak arkada dönen büyük bir tezgahtır.
Ruhunu çok uluslu şirketlere satmış, hırslı ve zayıf iradeli bir bakan ve yardım kuruluşu görünüşlü bir holdingin de işin içine karıştığı operasyonda, yanlışlıkla bir Müslüman kadın ve bebeği de ölür.
Olay örtbas edilir, bir zamanlar vatanseverlikle ortalıkta gezinenler, çoktan sus paylarını alıp bol maaşlı şirketlerde iş başı yapmıştır.
İngiliz hükümetinin üst kademelerindeki bu büyük tezgah karanlık koridorlarda, tozlu raflarda, zihinlerin en derinine atılmıştır ki...
Operasyonun askeri şefi, her türlü vaade rağmen isyan eder. Çünkü ortada bir terörist yoktur ve biri kadın diğeri bebek iki masum insan ölmüştür..
Adım adım şüpheli bir intihara sürüklenir.
Eski askerin düşürdüğü yerden bayrağı alan vicdanlı bir bürokrat ve pasif de olsa operasyona bir şekilde karışmış eski diplomat yeldeğirmenleriyle savaşmaya karar verip olayın peşine düşer...
Le Carre her zaman yaptığı gibi finali sakince yapar.
Orada mutlu bir son yoktur, pireler filleri yutmaz...
Ama vicdan diye bir şey var o usul usul kanamaya devam eder...
Fazlasıyla komplo teorisi mi geldi, öyleyse etrafınıza dikkatlice bakın derim...

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

Güvenlik kurslarında her zaman bir saklambaç oyunu olurdu:
Pekala, bayanlar baylar, elinizde bu son derecede gizli, çok tehlikeli belge var ve gizli polis kapınıza dayanıyor. Onlar evinizi aramaya başlamadan önce tam doksan saniyeniz var.İlk düşündüğün yerleri hemen ele: Kısacası rezervuarın arkası OLMAZ, yerdeki gevşek kaplama OLMAZ, avize OLMAZ, buzdolabında buzluk ya da ilk yardım kutusu OLMAZ ve mutfak penceresinden dışarıya bir ipe bağlayıp sallandırmak ASLA OLMAZ, teşekkürler.
Peki öyleyse, neresi?
Cevap: Aklınıza gelebilecek en bariz yer, ya da onun en bariz arkadaşları.
Sandığında, Beyrut'la ilgili hiç düzenlenmemiş eşyanın biriktiği en alt çekmecede CD'ler, aile fotoğrafları, eski sevgililerin mektupları ve evet, plastik mahfazalarının üzerine el yazılı etiketle yapıştırılmış bir sürü flaş disk yatıyordu.
İçlerinden bir tanesi gözüne çarptı: ÜNİVERSİTE MEZUNİYET PARTİSİ, BRİSTOL.
Etiketi çıkardı, üçüncü flaş belleğe sardı ve diğer ıvır zıvırla birlikte çekmecenin içine bıraktı....
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

İstanbul kazan, Remzi Ünal kepçe


Önce bir itiraf. Polisiyeden çok casus kitaplarını sevdim.
O dünyayın gizemi, heyecanı, ilişkileri her zaman favorimdi. 
Bir de kurgusu, hikayesi, karakterlerinin yanısıra dilinin de iyi olmasına dikkat ettim.
Niyedir bilmem ama polisiyede bir şeyler eksik gibi gelirdi.
Bugünden bakınca bunun tamamen önyargıdan kaynaklandığını çok iyi biliyorum...
O yüzden Celil Oker'i geç keşfettim, daha doğrusu ihmal ettim.
"Polisiye, bir hikâyeyi en demokratik anlatan yazımdır. Cinayete karşı edebiyatın adalet hayalidir" diyen yazar Şebnem Şenyener'in sözlerini unutmadan Celil Oker'in son kitabı Sen Ölürsün Ben Yaşarım'ı okudum...
Romanın kahramanı emekli pilot ve özel dedektif Remzi Ünal bir kez daha karşımızda...
İlk macerası Çıplak Ceset 1999'da yayımlanmıştı. Sonra Kramponlu Ceset (2000), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2005), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Ateş Etme İstanbul (2013) ile sürdü.
Remzi Ünal, yeni kitapta İstanbul'un devasa gökdelenleri, çılgın trafiği, birbirinden kopuk farklı mahalleleri, insanları arasında geziniyor...
Ve tabii ki ortada bir değil iki ceset birden var. Dedektifimiz olağan şüpheliler arasında bilmeceyi çözmeye uğraşırken ülkenin siyasi havası, racon kesen delikanlılar, artık yolların dar geldiği kaldırımlarda dehşet saçan moto kuryeler, gecekondular, villalar, fahişeler, ihtiraslı şirket çalışanları,
paranın gücü kendini gösteriyor. Galatasaray'ı, Fenerbahçe'si, Beşiktaş'ı bile aradan kafayı uzatıyor.
Ya Remzi Ünal'a eşlik eden müzikler...
Hepsi birbirinden harikaydı: Cem Karaca, Dervişan, Apaşlar, Kardaşlar, Cream, Robert Plant, Blues Brothers, Take Five, Jimmy Hendrix...
Remzi Ünal bana hep Komiser Kolombo'yu anımsatır nedense. Remzi Ünal, gamsız ve döküntü haliyle sevimli bir tipleme olan Kolombo (Peter Falk) gibi değil kuşkusuz. Ancak onun gibi katili ortaya çıkarırken finalde insanları toplayarak çözmesini çok severim ve hep onun yöntemlerine benzetirim.
Sen Ölürsün Ben Yaşarım'ın finali lezzetli bir yemeğin üstüne gelen tatlı gibiydi.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.)