Sayfalar

27 Temmuz 2018 Cuma

Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil*

Tarihçilerin şeyhi Halil İnalcık ölümünden sonra bile aydınlatmaya devam ediyor. Prof. İnalcık'ın Osmanlı İmparatorluğu başlıklı iki ciltlik kitabı ufuk açıp, ilham veriyor. *(Yunus Emre)

"Halil Hoca bir derya, öğreneceğimiz daha çok şey var."
2017 Şubat'ının kitap ekinde Halil İnalcık'ın "Osmanlı ve Avrupa (Osmanlı Devleti'nin Avrupa Tarihindeki Yeri)" kitabını tanıtırken sözlerimi böyle bağlamışım.
Çok geçmedi, iki ciltlik muhteşem bir külliyatla yine sökün etti.
Halil Hoca, "durun daha bildikleriniz bir şey değil, anlatacaklarım bitmedi" der gibi bizi aydınlatmaya devam ediyor.
Osmanlı İmparatorluğu başlığıyla kutu halinde Kronik Kitap'tan satışa sunulan iki ciltlik eserin ilki, Toplum ve Ekonomi, ikinci cildi ise Sultan ve Siyaset adını taşıyor.
Tarihçilerin şeyhi, kutbu olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık Osmanlı konusunda dünyada önemli bir yere sahip.
Bazı konularda tek dense yeridir.
Yetiştirdiği öğrenciler, kitapları, makaleleri, ders verdiği yerli yabancı üniversitelerdeki saygınlığıyla haklı bir üne sahip.
Emekle, çileyle, zorluklarla ama hiç yılmadan okuyarak, öğrenerek, aktararak vardığı zirve kolay kolay doldurulmaz.
Okuma ve öğrenmeye inancı öyle bir tutkudur ki hayatı boyunca onu terk etmemiştir.
Üç yıl önce yine iki cilt halinde çıkan Tarihe Düşülen Notlar kitabında yer alan genç bir tarihçiyken yaşadığı olay her şeyin özeti gibidir.
1956 yılında İspanya'daki V. Beynelmilel Onomastik (İsim Bilimleri) İlimler Kongresi'nde katılan İnalcık "Yer adları kaynağı olarak Osmanlı Tahrir Defterleri" tebliğini okuyor.
Kongre kapandıktan sonra herkes gezerken o bir hafta boyunca İspanyol arşivlerine girip Türkçe, Arapça vesikaları inceliyor.
Yeni kitabına dönersek sunuş yazısında "Osmanlı Devleti'nin iktisadi, toplumsal ve idari mekanizmalarının temellerinin anlaşılmasına yetecek yoğunlukta araştırmalar" olduğu bilgisi veriliyor.
Toplum ve Ekonomi adıyla sunulan ilk ciltte yer alan 14 makale, 1943-1992 yılları arasında çeşitli yerlerde yayımlanan çalışmalardan oluşuyor.
Osmanlı toplumunun asli unsurlarından sipahiler ve köylülerinden İslam arazi ve vergi sistemine, 15. yüzyılda Rumeli topraklarındaki Hıristiyan sipahilerinden Fatih devrinden önceki tımar sistemine, Osmanlı'nın kuruluş ve inkişaf devrinden 15. yüzyıla kadar Türk topraklarındaki iktisadi vaziyete, Bursa'nın sanayi ve ticaretine dair vesikalara kadar birçok konu yer alıyor. Ayrıca; Hindistan ve İngiltere ile yaşanan pazar rekabeti, örfi-sultani hukuk ile Fatih'in kanunları, Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Tanzimat'ın uygulanması ve sosyal tepkileri, batıdan kültür aktarımı gibi metinler de ayrıntılarıyla işleniyor.
Sultan ve Siyaset adıyla sunulan ikinci cilt ise İnalcık'ın 1960-1994 yılları arasında yayınlanmış erken Osmanlı tarihi, tarih yazımı ve Osmanlı şehir ve hukuk tarihi ile ilgili 15 çalışmasını bir araya getiriyor.
Erken dönemdeki Osmanlı Beyliğinin idaresine en büyük tehditin uçlardan geldiğini örnekleriyle anlattığı ilk makalesinde şu tespiti yapıyor:
"Böylece Osmanlı Devleti mutlak ve merkeziyetçi idareyi o kadar büyük bir başarı ile teşkil etti ki, Avrupa'daki mutlak yönetim teorisyenleri bunu bir model olarak sunmaya çekindiler."
İnalcık daha sonra krize sürüklenmenin sebeplerini de tespit ediyor ve nedenlerini anlatıyor.
Halil Hoca'nın Osmanlı'nın Kuruluşu'nun Bafeus Savaşı'yla başladığı tespiti ve iddiası da hala ortada duruyor.
Bu konudaki makalesi de bilgi, belge ve örneklerle destekleniyor.
Kanıt toplamak için 90'lı yaşlarındayken İznik civarında yorulmak bilmeden yaptığı arazi çalışmaları hala dün gibi aklımdadır.
Fatih Sultan Mehmed hakkındaki en ünlü kitaplardan birisi Alman oryantalist Babinger'e aittir.
Halil İnalcık, Babinger'in çalışmasını ele alarak zaman, mekan ve isimler konusundaki eksiklikleri tespit ediyor.
Kadılık müessesi ve Osmanlı'daki karar alma , arazi ve toprak vergisi ile Osmanlı hukukunun İslamlaşması da başlıca konular arasında.
Osmanlı maliyesinde vergi toplama, irtikap (yani kamu görevlisinin görevini kötüye kullanması) ve rüşvet başlıklı makale ise ibretle okunabilir.
Hala en büyük sorunumuz olan yolsuzluk meselesinin kökeni üç belgeyle anlatılıyor.
Osmanlı idaresindeki Rum Ortodoks Patriğinin statüsü başlıklı makalenin ekinde Kanuni Süleyman'ın dönemin patriğinin Rumeli'deki gezisi için yönetici ve kadılara gönderdiği emrin orjinali yer alıyor.
Devamında ise Hoca'nın muhteşem yorumu.
Bizans İstanbulu'nun İslam şehrine dönüşümü, Galata'nın durumu ile Osmanlı'nın Karadeniz ve Boğazlar üzerindeki kontrolüne yönelik çalışmalar da ilgiyle okunacak bölümler olarak öne çıkıyor.
Halil Hoca'nın en çok yakındığı konulardan biri de Türkçe'nin geçirdiği evrim.
Önsüzünde, eski tarihli makalelerdeki ağır Türkçe' nin özellikle genç okurlar tarafından yadırganacağını belirtiyor ancak dildeki üslup değişikliğinin de ibretle incelenmesi gerektiğini vurguluyor.
Bir röportajında, "Türkçemiz memleketimizin siyasal ve kültürel gelişimleri dolayısıyla son yüzyıl içinde derin değişimler geçirmiştir. 1947'de kullandığım Türkçe ile 2014'te kullandığım Türkçenin ne kadar esaslı farklılıklar gösterdiğini okuyucu görecektir" diyordu.
Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Refik Halid gibi romancıların kullandığı Türkçenin korunması gerektiğini, konuşurken yabancı kelimeler kullanmanın Türk kültürü ve diline ihanet olduğuna da dikkat çekiyordu.
"Memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalıyız. Esas mesele fikir zenginliğidir" diyen Halil Hoca iki yıl önce 100 yaşında bu dünyaya veda ederken bile zihni pırıl pırıldı. Hala, dünyayı zenginleştirmeye, ufuk açmaya, cesaret ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Ne mutlu bize ki onu tanıdık.
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2018 sayısında yayınlanmıştır.)



Semavi Hoca'ya veda...
Halil İnalcık'ın kitabını okurken bir büyük tarihçiyi daha kaybettik.
Türk arkeolojisi ve özellikle de Bizans sanat tarihinin sayılı uzmanlarından dünyaca ünlü bir değerimiz Prof. Semavi Eyice de sessizce bu dünyaya veda etti.
Cenazesi Fatih Camisi haziresinde Halil İnalcık'ın yanına defnedildi.
Son yıllarında yanlış tedavi yüzünden görme yetisini kaybeden Eyice Hoca müthiş belleğiyle özellikle İstanbul'un canlı bir hafızasıydı.
Kitapları, öğrencileri, makaleleri, söyleşileriyle Türk kültür ve sanat tarihine katkıları unutulmazdır. Ancak bir köşede unutulmaktan ve tarihi eser muamelesi görmekten yakınıyordu.
4 yıl önce Semavi Eyice Kitabı: İstanbul'un Yaşayan Efsanesi kitabını yazarken onunla söyleşiyi yapan Selim Efe'ye "Ayrıntıları verirken bir yardım aldı mı" diye sormuştum.
"Hayır, her biri hafızasında sanki dün yaşanmış gibi duruyordu" demişti.
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

17 Haziran 2018 Pazar

İnsanın ve tarihin ruhunu okuyan adam...

Stefan Zweig'ın Bizans'ın Fethi adlı denemesi kitap oldu. Dünyanın kaderini değiştiren bir fethi, bir edebiyatçının kaleminden okumak tarifsiz. 

Kitabın yazarı malum, dünyaca ünlü herkesin bildiği bir isim Stefan Zweig.
Böyle bir kitabı var mı diye düşünürken ilk satırlarda meselenin aslı ortaya çıktı.
Everest Yayınları, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabındaki denemelerden birini kitap haline getirmiş: Bizans'ın Fethi.
Tarihi fotoğraflarla bezenmiş, 86 sayfalık kitabı okumak 20 dakikanızı almıyor, konu da çok iyi bildiğimiz Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul'un Fethi olunca mesele anlaşılıyor.
Yayınevi bir taşla iki kuş vurmuş ve piyasa koşullarını iyi değerlendirmiş.
Malum Mayıs ayındayız, 29'unda fethin yıldönümü kutlanacak.
Üstüne onlarca kitap yazılan, dizilere, filmlere, tiyatro eserlerine konu olan çağ kapatıp yeni bir çağ açan fetih kuşkusuz önemli bir olaydır.
Yalnız bu toprakların değil dünyanın da kaderini değiştirmiştir.
Her ayrıntıyı biliriz bilmesine de o dönemi bir edebiyatçının kaleminden okumak tarifsizdir.
Surların önünde seccade isteyip namaza duran Fatih'in arkasındaki muazzam ordunun da secdeye varışını ya da Avrupa'dan yardım getiren gemilerin Haliç önlerindeki durumunu anlatışı muhteşemdir.
Gemileri önlemek isteyen Türk kalyonları denizde savaşa tutuşurken, surların üstündeki binlerce Bizanslı'nın haykırışları duaları bir yanda, atının üstünde emirler yağdıran genç Sultan Mehmed'in öfkesi diğer yanda...
Zweig o anları öyle bir anlatır ki rüzgarın esintisini, Haliç'teki zincirin seslerini, çığlıkları, gökyüzünü, denizin kokusunu hepsini hissedersiniz.
Fatih'in de aralarında olduğu İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabında Napolyon, Goethe, Handel, Dostoyevski, Tolstoy, Lenin gibi yaratıcı bireylerin o benzersiz anlarına değinir.
"Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar... Olayları anlatırken, gerçekleri değiştirmedim, kendi katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzatılan ellere gereksinim duymaz."
Diğer yandan, Türk halkının en gözde yazarlarından biri, kimseler onu tahtından indiremiyor.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre en çok okuduğumuz yazar yıllardır değişmiyor: Stefan Zweig.
Sözlerinden, kitaplarından alıntılar her yerde karşınıza çıkabilir.
İnternetteki küçük bir gezinti yapın ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Farklı yayınevlerinden kitapları üst üste baskılar yapıyor.
Ve hala en çok satanlar listesinden inmiyor.
Bu ay başındaki listeye baktım, yine üç kitabı birden yer alıyor:
Olağanüstü Bir Gece, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Satranç.
Türkçe'ye çevrilmiş 33 kitabı var.
Benim en sevdiklerim ise kendimce üçleme diye adlandırdığım biyografik denemeleri.
Edebiyatçı ve insani yönleriyle anlattığı 9 yazarla büyük bir yolculuğa çıkarsınız.
Üç Büyük Usta'da Balzac, Dickens ve Dostoyevski...
Kendileriyle Savaşanlar'da Hölderlin, Kleist ve Nietzsche...
Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar'da Casanova, Stendhal ve Tolstoy...
"Neden bu kadar çok ilgi görüyor ve okunuyor" sorusunu araştıran Tezer Özlü şöyle yazmış: "Zweig'ın bu denli çok okunan, bazı yapıtlarının 30 dile çevrilmiş bir yazar olmasının nedenini, onun derin psikolojinde ve edebiyat kültüründe aramak gerekir. Alman felsefesinin derinliği ve Fransız edebiyatının betimlemeciliğini birleştiren Zweig, insan ruhunun derinliklerinin ve insanın hastalık derecesine varan tutkularının bir çözümleyicisi olmaya çabalamıştır."
Benim için sorunun cevabı ise üstadın sözlerinde:
"Kitaplar, insanları ölümden sonra da birleştiren ve bizi, unutmaya, hayatın bu en büyük düşmanına karşı koruyan biricik araçtır."
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

İki kıtanın ve iki denizin hakimi

Fatih Sultan Mehmed bir cihan imparatorudur. Ve bence Osmanlı'nın da zirvesidir.
İleri görüşlülüğü, cesareti, bilgisi, eğitimi ve tarihe olan tutkusu benzersizdir.
Birçok dili konuşup yazan, İstanbul'u şehir olarak yeniden dünyanın gözdesi haline getiren odur. Topkapı Sarayı'nı yaptıran, giydiği kaftanı bile tasarlayan özel bir insandır.
Batı'nın gözünde ise doğal olarak dehşet bir portre olarak tarif edilir.
O halde Zweig'in kitabı ve yaklaşan 29 Mayıs büyük padişahı daha iyi anlamak için bir fırsat olsun. Onun hakkında yazılan yerli yabancı onlarca kitap sizi bekliyor.
Fatih döneminde yaşamış Bizans tarihçisi Kritovulos bu konudaki en değerli kaynak.
Osmanlı tarihçisi Hammer, Babinger, Yavuz Bahadıroğlu, Feridun M. Emecan ve John Freely ilk aklıma gelenler.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Casuslara casusluk eden adam...


John Le Carre Güvercin Tüneli'nde bu kez yaşam öyküsünü kaleme aldı. Alfa Yayınlarından çıkan kitap, Le Carre hayranlarını çok memnun edecek. Yazar bu kez hayatıyla şaşırtacak

Geçtiğimiz ayın başında İngiltere'de yaşlı bir adamla genç bir kadın parktaki bankta hareketsiz yatar halde bulundu.
Salisbury'de birlikte bir lokantada öğle yemeği yemişlerdi.
Görgü tanıklarına göre; ağızlarından köpükler geldikten sonra gözlerini yuvalarından fırlamışçasına açarak şuurlarını kaybetmişlerdi.
Adam çifte casus eski bir Rus subayı olan Sergey Skripal'di, yanındaki de kızı Yulia...
Noviçok adlı sinir gazıyla zehirlenmişlerdi.
Bu zehir, 1970 ve 80'lli yıllarda Sovyetler Birliği'nde geliştirilmişti.
Kızı kendine geldi ancak 66 yaşındaki baba Skripal'in durumu hala kritik.
Yüksek düzey bir askeri memur olan Sergey Skripal, Avrupa'da faaliyet gösteren Rus ajanların adlarını İngiltere dış istihbaratına vermiş, Rusya'da 13 yıl hapse mahkûm edildikten sonra ajan mübadelesiyle gönderildiği İngiltere'ye yerleşmişti.
Hastanede kimlikleri araştırılınca son yılların en büyük diplomatik skandalı patladı, İngiltere birçok Rus diplomatın sınır dışı edileceğini açıkladı.
Rusya karşılık verdi.
ABD fırsatı kaçırmadı, neredeyse Avrupa'nın tamamı Kanada ve Avustralya dahil birçok ülke Rusları sınır dışı ediyor. 
Tabii ki Rusya'da geri kalmıyor.
Elbette, Soğuk savaş dönemini andıran iki kutuplu dünyaya dönüş mümkün değil. 
ABD ya da Rusya emir verince herkesin arkasında sıralandığı dönemler çok geride kaldı.
Ancak dünyadaki gerginliği de göz ardı etmemek gerek.
Çifte casusluk, zehirlenme, uluslararası kriz tam ona göre "eminim kitabını yazar"diyordum ki John Le Carre'nin arka arkaya üç kitabı birden piyasaya çıktı.
Cinayetin Parıltısı (Kırmızı Kedi Yayınevi) 1962'deki yazdığı ve ünlü kahramanı Smiley'in casusluğa terfi etmeden dedektif olduğu iki kitaptan biri. (Daha önce 1974'te Büyük Kalleş adıyla Milliyet Yayınları Kara Dizi serisinden yayınlanmıştı.)
Casusun Mirası (Kırmızı Kedi Yayınevi) adlı son kitabında ise ünlü karakterlerini bir araya getiriyor.
"Geçmişin hayaletleri hesap sormaya gelmiştir. Zamanında alkışlanan operasyonların; Alec Leamas, Jim Prideaux, Peter Guillam ve George Smiley gibi karakterlerin baş tacı yapıldığı günlerin üzerinden uzun zaman geçmiştir. Soğuk Savaş'ın acımasız istihbarat savaşları ve gerekçeleri, o günleri yaşamamış yeni nesil tarafından hoş karşılanmayacak, masumların ölümü için adalet aranacaktır."
(Yeri gelmişken başta A Small Town in Germany olmak üzere üç kitabı hala Türkçe'ye çevrilmedi.)
Ve nihayet 2 yıl sonra Türkçe'ye çevrilen kendisinin kaleme aldığı gerçek yaşam öyküsü: 
Güvercin Tüneli. (Alfa Yayınları)
Asıl adı David John Moore Cornwell olan John Le Carre, 87 yaşında ve 57 yıldır yazıyor.
Saygın bir yere sahip ve sadık okuyucuları da artıyor.
Nasıl artmasın ki; Soğuk Savaş döneminde çıkış yapan Le Carre kendini sürekli yeniledi.
Olayların akışını kaçırmadı, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla Sovyet Bloku çökünce ortaya çıkan yeni dünya düzenini anlattı.
İngiltere'nin puslu entrikayla dolu havasından Rusya'nın karmaşık, korku atmosferiyle yüklü soğuğuna; Afrika'nın katliamlarla ısınmış sıcağından Panama'nın işbirlikçi kirlenmiş kanalına; Uzakdoğu'nun iç savaşlarıyla nemlenmiş kan banyosundan Almanya'nın arada kalmış çaresiz göçmenlerine kadar her yere el attı.
Beslendiği damar gerçeklerdi ancak sonuçta bunlar birer romandı, kurguydu.
Le Carre, kitabında büyük bir süpriz yapıp kurguların gerçeğe dönüştüğünü gösteriyor.
Yalın, çıplak gerçekleri önünüze koyuyor.
Kitaplarındaki kahramanların gerçek kimliğini kimlerden esinlendiğini, yazma sürecinde yer keşfini nasıl yaptığını, tanıdıklarını, dostlarını tüm içtenliğiyle anlatıyor.
Dünyanın dört bir yanında birçoğu hayranı sadık okuyucusu olan; cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, devlet başkanları, siyasiler, film yönetmenleri, ünlü yıldızlar boy gösteriyor.
Kimler yok ki o sofrada: İngiltere Başbakanı Thatcher, Hollanda Başbakanı Ruud Lubbers, İtalya Cumhurbaşkanı Frencesco Cosssiga, Rus Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, Panama Devlet Başkanı Endara ve diğerleri...
Örneğin Primakov, 1991'deki Birinci Körfez Savaşı patlamadan önce barış için neler yaptığını anlatıyor...
Irak Devlet Başkanı Saddam onun dostudur." Yevgeni yüzüme leke getirme. Beni Kuveyt'ten çıkar" der.
ABD'nin başındaki baba George Bush ve İngiliz Başbakanı'yla görüşmeler sonuçsuz kalır, çünkü savaş istiyorlardı...
On yıl sonra oğul Bush iktidara gelir. Primakov uçağa atlar ve Bağdat'a gider. Eski dostu Saddam'a elinde ne türden kitle imha silahı olursa olsun, bunları emanetten Birleşmiş Milletler'e teslim etmesi için yalvarır. 
Bu defa onu kovan Saddam olur; Amerikalıların bunu yapmaya cesaret edemeyeceklerini gerekçe gösterir, çünkü paylaştıkları çok fazla sır bulunmaktadır.
Ya İtalya Cumhurbaşkanı'na ne demeli. Bakar mısınız Le Carre'ye sorduklarına:
"Toplumlar casussuz yapamazlar mı diye merak ediyordu. Demokrasi olduğu varsayılan bir toplum, casuslarını nasıl kontrol altında tutar diye bilmek istiyordu. Ben ne düşünüyordum. İtalya onları denetlemek için ne yapmalıydı? İtalyan istihbarat servisleri hakkında ne düşündüğümü açık açık, ama lütfen kendi sözcüklerimle anlatabilir miydim? İşlerinin erbabı mıydılar? Onlara not verecek olsam, bu olumlu mu olurdu olumsuz mu?"
Gizli Servis Başkanları, rejim muhalifliğinden sürgünde kalan Nobel Barış Ödülü sahibi Rus fizikçi Saharov, medya devi Rupert Murdoch'la sohbetleri de kitapta kendine yer buluyor.
Le Carre, sofralardan çok hayatın içindedir.
Köstebek romanında Hong Kong'ta teknelerle boğazda geçen bir kovalamaca vardır.
O bölümü evinde güncelliğini yitirmiş bir seyahat rehberinden yazmıştır. Hong Kong'a gidince adayla anakara arasına tünel inşa edildiğini görür.
Yayıncısını arayıp baskıyı durdurmasını ister ve kendine bir söz verir:
"Bir daha hiç bulunmadığım bir yerde geçen sahneyi asla kurgulamayacağıma ant içtim."
Kendisi gibi casusluktan gelme ünlü bir yazar olan Graham Greene'nin "İnsanın çektiği acıyı anlatacaksan, bu yönde bir deneyim kazanmak senin görevin" sözleri kulağında yollara düşer.
Bir gün Vietnam'da Kızıl Kmerler'e karşı savaşın tam ortasında siperde, bir gün Filistin- İsrail sınırında bombalanmış yıkılmış bir evdedir. 
Büyük bir katliam yaşamış ve hala durulmayan Ruanda'da, Kongo'dadır, yukarda bir yerlerde Rusya'da kara para ve mafyanın hakim olduğu zamanlarda diskotekte bir katille sohbettedir.
Eski televizyoncu olan İsrailli Michael Elkins, gözünü kırpmadan öldürdüğü eski Naziler'i anlatır, Necef Çölü'ndeki bir İsrail hapishanesinde Filistinliler'e yardım eden sarışın güzel Alman kadını Brigette'le söyleşidedir.
Ya da 2006'da Almanya'nın kuzeyinde Murat Kurnaz adlı bir Türk'ün hikayesini dinliyordur.
Murat, Bremen'de doğup büyümüş bir Türk-Alman. 2001'deki El Kaide saldırıları sırasında Pakistan'da yakalanıp üç bin dolar karşılığında Amerikalılar'a satılmış. Kandehar'da ABD'nin işkence merkezinde iki ay boyunca elektrik verilmiş, bilincini kaybedene dek dövülmüş, üzerine su dökülerek boğulma hissi yaratılmış, bir kancaya asılmış ve fiziksel gücüne rağmen ölecek hale gelene dek orada tutulmuş. 
Bir yıl süresince onu sorgulayan Alman gizli servisi ve Amerikalılar onun saf ve zararsız biri olduğuna kanaat getirmiş. 
Yine de ABD'nin meşhur Guantanomo hapishanesine gönderilmekten kurtulamamış. 
5 yıl burada tutulduktan sonra Almanya'ya dönebilmiş.
Le Carre dinlediği hayat hikayesini ölümsüzleştiriyor: "İnsan Avı adlı romanımda Murat'la yaşıt, dindaş ve aynı sosyal çevreden gelme, Almanya doğumlu bir Türk var. Adı Melik ve o da işlemediği suçlar yüzünden bir bedel öder. Cüssesi, konuşma tarzı ve davranışları Murat Kurnaz'ınkilerle büyük benzerlikler taşır."
Tolstoy'un Savaş ve Barış'taki savaş sahneleri sarsıcıdır, gerçektir.
Film izler gibi olursunuz, çünkü Toltsoy, Fransız-Rus savaşına subay olarak katılmış ve gözlemlerini yansıtmıştır.
Le Carre'de öyledir; onu sahici kılan da odur. 
Romanlarındaki karakterlerin sağlam, ayağı yere basan, gerçekliği tartışılmaz hikayelerle örülü olmasının nedeni bizzat yerinde gözlemlemiş olması ve yaşamasıdır.
Ayrıntıları atlamaz, çevreyi ve insanları detaylıca tasvir eder.
Yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitapta da romanları gibi herkesi ayrıntılarıyla aktarır: Yüz hatları, kaşı, gözü, davranışları...
En çok merak ettiğim Kim Philby hakkında düşündükleriydi...
Cambridge Beşlisi olarak tarihe geçen çift taraflı ajanların en ünlüsü Philby, diğer 4 kişiyle birlikte İngiliz Gizli Servisi MI6'nın içine Sovyetler tarafından yerleştirilmişti.
1960'larda Philby'nin yolu İstanbul'dan da geçmişti. 
Anılarında, İngiliz elçiliğinde görev yaparken Anadolu yakasındaki bir yalıda kaldığını ve Sovyet gemileriyle nasıl bağlantı kurduğunu anlatır.
Batı'nın yaptığı onlarca operasyonu önceden Sovyetler'e sızdırarak engeller ve yüzlerce kişinin ölümünden sorumlu olduğu ortaya çıkar.
Le Carre, ona olan kızgınlığını gizlemiyor. Zaten Köstebek romanında onun ipliğini pazara çıkarmıştır. Philby'i sorgulayan bir ajanın ona onlattıklarını da yıllar sonra açıklıyor.
Ve onun kaçışına nasıl göz yumulduğunu da gösteriyor.
Le Carre'nin babasıyla hesaplaştığı bir bölüm var ki değme psikolojik esere taş çıkartır.
Üçkağıtçı, kumarbaz, dolandırıcı, sık sık hapse giren, yalancı babasıyla olan ilişkisine Son Casus romanında değinmişti ancak bu kez tam anlamıyla hesaplaşıyor.
Hala kalem kağıt kullanan, çok nadir söyleşi yapan, İngiltere kırsalında münzevi bir hayat yaşayan Le Carre'nin yaşam öyküsünün her bölümü birer kitap gibi okunabilir.
Her birinde başka bir dünya başka bir hikaye var. 
Ve o muhteşem romanlarını nasıl yazdığını da anlıyorsunuz.
25 yaşında resmi olarak İngiliz Gizli Servisi İç İstihbaratı MI5'e girip dört yıl sonra Dış İstihbarat MI6'ya geçer. 1964'te istifa edip ayrıldıktan sonra yolunu çizer: Yazar olacaktır.
Ancak o günden bugüne kendine sürekli sorduğu sorunun yanıtını da verir.
"Bir casus daima casustur; ben kendi yazdıklarıma inanmasam da başkaları inanıyordu, dolayısıyla bununla yaşamayı öğrenmeliydim..."
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

LİZ TAYLOR GECEYİ BÖLÜYOR

Soğuktan Gelen casus romanı çekilirken yaşadıkları ise değme magazinciye taş çıkartır cinsten. Richard Burton başrolündeki karakterin hakkını vermek ve tavsiyelerini dinlemek için onu da çağırır. Le Carre günlerce Dublin'de ünlü aktörle birlikte vakit geçirir. O günlerin ayrıntılarını zevkle okudum, ama bir sahne var ki unutulmaz.
Sarhoş ve vurdumduymaz bir karakteri oynayan Burton'un Berlin Duvarı'nı aşacağı sahne çekilecektir. Dublin halkı da setin arkasındadır. Gecenin pusunda çekim başlamak üzere birden lüks bir araba yanaşır. Gazeteciler, televizyoncular, polis, halk arabaya üşüşür. Gelen güzeller güzeli oyuncu Liz Taylor'dur. Burton'un yeni evlendiği eşi. Ortalık karışır, yönetmen çıldırır... Gerisi kitapta...


FİLMLER VE ŞANSIZLIKLAR

Le Carre, film konusunda şansız bir romancı. Fritz Lang, Sydney Pollack, Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick gibi efsane yönetmenler harekete geçmişler ancak sonunu getirmemişler. Yine de kitapları birçok kez film ve dizi olarak çekilen Le Carre bu konuda yorum yapmamıştır. Beğendiğini ya da tam tersini söylememiştir ancak burada yaptığı bir tespit var ki ümidini koruyor: "İnanıyorum, romanlarımın eni iyi filmleri hiç çekilmemiş olanlardır, ki gün gelecek bu kabul edilecek."
Tinker, Taylor, Soldier, Spy adıyla çekilen 1979 yapımı Alec Guiness'in başrolünde oynadığı dizi bence en iyisidir. Ve devamı olarak çekilen Smiley's People da öyle. İkisini de yıllar önce TRT göstermişti.
Köstebek 2011'de yeniden çekildi başrolünde Gary Oldman vardı. Ancak başarısız bir girişimdi...
Soğuktan Gelen Casus'ta başrolünde Richard Burton oynadı. (1965)
Ölüme Çağrı romanından Casus Kim (1966)
Rus Evi'nde Sean Connery ve Michelle Pfeiffer oynadı. (1990)
Küçük Trampetçi Kız 1984 yapımı. Başrolünde Diane Keaton oynadı.
Bahçıvan kitabından uyarlama Arka Bahçe, (2005)
Panama Terzisi başrollerinde Pierce Brosnan ve Jamie Lee Curtis oynadı. (2001)
2014 yapımı, İnsan Avı romanından uyarlanan Aranan Adam.
2016 yapımı Hain.
BBC'de mini dizi olarak yayınlanan Gece Müdürü (2016)


ROMANLARINDAKİ KAHRAMANLAR...

* Oxford'ta danışman hocası bilge insan Vivian Green, unutulmaz karakteri George Smiley'i bulmasında yardımcı olmuştur
*Bir Öğrenci Gibi'deki Charlie Marshall karakteri Vietnam'da birlikte uçtuğu çılgın bir pilottan esinlenme...
*Bahçıvan'da Tessa, aslında Fransız Yvette Pierpaoli adında kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir çılgın kadın... Vietnam'daki kanlı savaşın içinde tanıdığı Pierpaoli, Kosovalı mültecilere yardıma giderken ölmüş.
* Köstebek'te Jerry Westerby, kuruma çalışan sıradan ajanlardan biridir. Gazeteci, maceracı, cusus ve iyi bir dost. Bir Öğrenci Gibi'de Uzakdoğu'da bir operasyon vardır. Singapur'da bir otelde Peter Simms'le tanışır. Hong Kong, Bangkok ve Saygon'da yine buluşurlar. Le Carre'nin tespiti şu: Onun tükenmez enerjisi, Asya hakkında bildikleri ve Asyalı ruhu varken, Köstebek'te çizdiğim Westerby'i rengarenk bir tabloya aktarmamak elde miydi?
* Küçük Trampetçi Kız'daki Trampetçi Charlie, çatışmanın her iki tarafındaki kahramanların savaşçı duygularını ayağa kaldırıyordu. Charlie için benden 14 yaş küçük üvey kız kardeşim Charlotte Cornwell'den esinlenmiştim. Romanı yazdığım sıralarda tanınmış bir sahne ve televizyon sanatçısıydı. Ama aynı zamanda sol siyasetin militan savunucularındandı.
*Panama Terzisi'ndeki Pendel, Londralı ünlü bir terzi Doug Hayward'tır.
* Rusya'da Petesburg'ta Dima adlı bir suç örgütü lideriyle gece kulübünde görüşür. Beli silahlı adamları, güzel kızlar, kulakları sağır eden müziğin arasında tercüman vasıtasıyla ona sorar: Mister Dima siz gangaster misiniz. İşte Hain romanındaki Dima odur.
* Rusya'daki Özel Öneme Sahip Suçları Araştırma Merkezi'nden İssa Kostoev, İnguş kökenlidir. Halen Rus Parlamentosu'nda. Onunla o bölgelere gitmek üzere iken savaş patlar. "15 yıl sonra İnsan Avı romanımda, sözüm ona teröre karşı savaşa karışmış masum Müslüman Rus genci için Çeçen bir karakter seçtim adına da İssa dedim. İssa Kostoev'e atfen."
*Ve ana yazıda da söz ettiğim gibi aynı romandaki Türk genci Malik de Murat Kurnaz'dır.

15 Nisan 2018 Pazar

Abdülhamid'i anlamak...


I. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddi yol alınmış durumda. Son büyük padişahı ve dönemini okuyarak, anlayarak, tartışarak ve sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz. Tabii ki kitaplar en faydalı yardımcı olacaktır.

623 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu'na damgasını vurmuş padişahlardan en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz II. Abdülhamid'tir.
Atalarından devraldığı tahtta en uzun oturanlardan biriydi.
33 yıl süren yönetimi İttihatçılar tarafından kesilmeseydi belki de Kanuni Süleyman'a yaklaşacaktı.
Bu yıl onun 100. ölüm yıldönümü; birçok etkinlikle anılan II. Abdülhamid için paneller, söyleşiler ve anmalar düzenlendi, düzenleniyor.
Dünyanın dört bir yanına dağılmış hanedan üyeleri bu vesileyle Türkiye'ye geldi.
Hatıraları, düşünceleri, eylemleri, izlediği politikalar, bıraktığı miras, hataları, kişiliği; tarihçiler, akademisyenler ve bilim adamları tarafından ele alındı.
Dizisi ise ilgiyle izleniyor.
Osmanlı tarihinde onun kadar övülen ve bir o kadar da eleştirilen padişah olmamıştır.
II. Abdülhamid, 1876'da emperyal bir imparatorluğun başına geçtiğinde, dünya büyük sarsıntılar yaşamaktaydı.
Hem imparatorluğun hem de Avrupa'nın her anlamda dönüşümler yaşadığı; siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal çalkantıların art arda sıralandığı bir dönemde 34'üncü padişah olarak tahta oturdu.
Saltanatında; yeni resmi ideolojisiyle, siyasi rejimiyle, modernleşme projeleriyle, dış politikasıyla, devlet ve toplum büyük dönüşümler yaşamıştır.
Daha sonra tahta çıkacak kardeşi 5'inci Mehmed ve son olarak Vahdeddin'le imparatorluk tarihe karışacaktı.
"II. Abdülhamid, Osmanlı'nın yıkılışını geciktirmiştir" denmesi boşuna değildir, bu yüzden imparatorluğun son büyük padişahı olarak anılmaktadır.
Şehzadeliğinde padişah amcası Abdülaziz'le büyük bir Avrupa turuna çıkmıştır.
Batılı hayat tarzını, geleneklerini, protokol yöntemlerini görme fırsatı bulmuştu.
Yeni gelişen teknolojileri, buluşları yerinde incelemişti.
Hepsinden önemlisi uluslar arası diplomasinin incelikleri hakkında fikir sahibi olmuştu.
Bütün bu gözlemler ilerde devlet sorumluluğunu yüklendiğinde Sultan'ın çok işine yarayacaktı.
Osmanlı'nın büyük toprak kayıpları yaşadığı bir dönemde başa geçen Abdülhamid, Türk-Rus savaşını kucağında bulmuştu, Yunanistan'la savaşta kaçınılmazdı.
Dünyayı sarsan ekonomik kriz zaten büyük borca girmiş imparatorluğu derinden sarsmıştı.
Mali disiplini sağlayıp; büyük imar, eğitim ve kültür hamlelerini hayata geçirmiştir.
Klasik müziğe, operaya çok düşkündü.
Resme ve çiniciliğe meraklıydı.
Özellikle marangozluğu dillere destandı. Beylerbeyi Sarayı'ndaki yemek takımlarını yapmıştı. İstanbul Müftülüğü binasındaki dolaplar da onun el ürünüdür.
Yıldız Sarayı'ndaki kütüphanesinde onlarca kitap vardı.
Özellikle cinayet ve polisiyeye düşkündü. Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yazarı İngiliz Sir Sir Arthur Conan Doyle'u kabul edip övgüde bulunmuş ve hediye vermiştir.
Uyumadan önce ona kitap okunurdu.
İyi bir eğitim alan Abdülhamid Han, iyi derecede Fransızca, Arapça ve Farsça'ya hakimdi, yabancı devlet adamlarıyla ve diplomatlarla espriler yaparak sohbet ettiği de bilinmektedir.
Dış politikada atalarının izini takip etmiştir. Avrupa'nın dengelerinin boşluklarını tespit etmiş ve bunlardan yararlanmıştır.
Diplomatik zekası elçilerin ve devlet adamlarının dikkatinden kaçmamıştır. (Bu konuda daha fazla bilgi için tarihçi Feroze A. K. Yasamee'nin Abdülhamid'in Dış Politikası/Düvel-i Muazzama Karşısında Osmanlı kitabı.)
Bir başka husus da Cumhuriyet dönemini ziyadesiyle etkilemesidir.
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran siyasi ve askeri kadrolar, Abdülhamid'in kurdurduğu okullardan yetişmiştir.
Birçok yere ilkokullar açılmış, kızların da okuması teşvik edilmiştir.
İlk üniversiteler; tıp, hukuk, ziraat, mülkiye, mühendislik, güzel sanatlar başta olmak üzere askeri mektepler onun zamanında hayata geçmiştir.
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yetişen ürüne göre meslek okullarının da temeli sayılan bağcılık, aşçılık, orman, maden ve ipek böcekçiliğiyle ilgili mektepler açılmıştır.
Değerli tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat'ın değerlendirmesi her şeyi özetlemektedir: "Bugünkü Türkiye'yi kuracak temeller, Sultan Abdülhamid'in iktidar döneminde atılmıştır. Onun zamanında kurulan meslek okulları, ilkokul sisteminin yaygınlaşması, yapılan kara ve demiryolları, kurulan işletmeler ve daha birçok eser, Osmanlı Devleti'ne gerçek manada çağdaş medeniyeti getirmiştir. Bu, doğmakta olan Osmanlı-Müslüman milletinin maddi temelini oluşturmuştur ki, bu temel olmaksızın Cumhuriyet kurulamazdı."
Başta hicaz demiryolları olmak üzere birçok yere tren yolu yapılmıştır.
Haydarpaşa ile Sirkeci garları, askeri binalar, camiler, hastaneler, medreseler, çeşmeler, köprüler ve sayısız imar faaliyeti 2. Abdülhamid'in kalkınmaya verdiği önceliği göstermektedir.
En çok eleştirilen yanı siyasi tarafıydı.
Kanuni Esasi'nin kabul edilmesi, Meclis'in kurulması, Birinci Meşruiyet'in ilanı onun dönemindedir. Ancak Meclis'in feshedilip, hafiye sisteminin kurulması da onun dönemindedir.
O dönemin aydınları tarafından baskı rejimi kurmakla çok yerildi.
Şehzadeliği sırasında önce amcası sonra da abisinin padişahlıktan azledilmesini görmesinin onda derin bir etki yaptığı aşikardır.
Annesini, dedesini ve babasını veremden yitirmesi de sağlığı konusunda hassas olduğunu göstermektedir.
Vehimli biri olması ve Yıldız Sarayı'na çekilmesi son yıllarında yaşadığı zorluklardır.
1909'da tahtan indirilip Selanik'e sürgün giden Abdülhamid, Balkan Savaşı patlayınca Beylerbeyi Sarayı'na yerleşmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'nın başladığını görmüş bittiğini görmeden o yıl yani 1918 Şubat'ında vefat etmiştir.
Cenazesi büyük bir törenle kaldırıldı.
İstanbul sokaklara döküldü; kadınlar pencerelerden, "Bizi refah içinde yaşatan padişahım, bizleri bırakıp da nereye gidiyorsun" diye ağlıyordu.
Savaş yılları boyunca onu tahttan indiren İttihatçıların başta Enver Paşa olmak üzere sık sık görüşlerine başvurduğunu biliyoruz.
Özel doktoru Atıf Hüseyin Bey'in sohbetlerinden tuttuğu günlüğü sayesinde çeşitli meseleler hakkındaki düşünceleri kitap haline getirilmiştir.
Özetle; Abdülhamid bizimdir, bizler de onların devamıyız.
Bu tartışma götürmez bir gerçektir. İmparatorluk ömrünü tamamlamış yerine cumhuriyet gelmiştir. Onlar da bizim bir gerçeğimizdir.
Prof. Şükrü Hanioğlu geçen pazar gazetemizde yayınlanan yazısında önemli bir uyarı yaptı: "II. Abdülhamid'in tarihselleştirilmesi alanında ciddî yol alınmış durumdadır. Buna karşılık onu yaşadığı dönemin tarihî bağlamından çıkartan imaj düzeltimi ise başka bir uca savrulma tehlikesiyle karşı karşıyadır."
Okuyarak, anlayarak, tartışarak ve bugünden o dönemi sübjektif yargılarla değil kendi bağlamında ele alarak değerlendirmeliyiz.
İlber Ortaylı'nın dediği gibi; tarih yakasına yapışılıp hesaplaşılacak bir şey değildir.
(Bu konuda kitap okuma önerileri: Sultan Abdülhamid'in Sırdaşı Tahsin Paşa'nın anıları, Talha Uğurluel'in Payitahtın Son Sahibi II. Abdülhamid Han, Arzu Terzi'nin Abdülhamid'in Mirası-Petrol ve Arazi, Ayşe Osmanoğlu'nun Babam Sultan Abdülhamid.)
(Sabah Kitap ekinin Mart 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

16 Mart 2018 Cuma

Atatürk ve çevresindeki dünya...



Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla farkını ortaya koyuyor. Kitapta Atatürk'ün her hali var. Arka planda yaklaşan savaş ve Cumhuriyet'in ayak sesleri duyuluyor..

Tarih alanında Türkiye'nin uluslararası ismi Prof. İlber Ortaylı uzun yıllardır aileden biri gibi hayatımızda. 
Bizi tarihimizle barıştıran, yeniden sevdiren adam. 
Kitapları onlarca baskı yapıyor, imza günlerinde kuyruklar sokaklara uzanıyor. 
Televizyon programları ilgiyle takip ediliyor, söyleşilerine salonlar yetmiyor, derslerinde anfi dolup taşıyor.
Hoca halkın içindedir hep, birdenbire karşınıza çıkabilir. 
Kaç kez Beşiktaş Çarşısı'nda rastlamışımdır. 
Bir keresinde gazetenin önündeki ışıklarda taksiden inip simitçiden alışveriş yapıp sohbet ettiğini görmüştüm.
Dünyanın dört bir yanını gezip kaleme aldığı seyahat kitapları da deryadır.
Geçenlerde bir söyleşide, "Dünyayı gezin sonra evlenin" demişti ya soruların arkası kesilmeyince eli daha yükseltti: "Evlenin birlikte gezin, mobilyayı sonra alırsınız."
İlber Hoca geçtiğimiz yıl değerli bir ödülle onurlandırıldı.
"Tarihini bilmeyen milletlerin geleceğini de inşa edemeyeceği hakikatinden hareketle, tarihimizin derinlikli biçimde araştırılıp aktarılması, geniş halk kitlelerine sevdirilmesi, yurt içinde ve yurt dışında, başta akademik platformlar ve medya ortamı olmak üzere tüm kesimlerle paylaşılmasındaki değerli katkıları münasebetiyle..." verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün seçiminin ne kadar isabetli olduğu ortada.
Bir dönem kendisine çok yakışan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü de yapan Osmanlı uzmanı İlber Hoca yeni kitabıyla farkını yine ortaya koyuyor.
İstiklal Savaşı'nın lideri ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk kitabını gördüğümde duygularım çevremdekilerden farklı değildi.
Kitabı okurken, "Yeni ne olabilir, bu konuda bilmediğimiz kaldı mı" sorularıyla muhatap oldum.
İlk kez bir biyografi yazan Hoca hem zor hem de kolay bir işe soyunmuş.
Kolay çünkü; bu topraklarda yaşayan her çocuk gibi önce evde, sonra okulda, ve ötesinde hayatınız boyunca Atatürk'le birlikte yaşarsınız.
Ve büyük kalabalıklar gibi merak etmezsiniz, şablonlar hazırdır, size verilmiştir.
Selanik'te doğdu, küçük yaşta babasını kaybetti, askeri okula gitti, subay oldu, savaştı büyük işler yaptı. Ülkemizi düşman işgalinden kurtardı, Cumhuriyeti kurdu, büyük devrimler yaptı.
Şiirler, şarkılar, törenler, bitmek bilmeyen büyük laflar..
12 Eylül darbesinin ilk yılları Atatürk'ün 100. Doğum gününe denk gelmişti. 
Darbeciler bunu öyle bir kullandı ki, çocukluktan gençliğe geçtiğimiz o dönem Atatürk'ü çok sevenler bile "bu kadar da olmaz" diye yakınmıştı.
Zor bir işe soyunmasına gelince; Atatürk adı geçtiğinde gözleri yaşaranları da tanıdım, eleştireni de, birkaç kişi de olsa daha ileri gidip hakaret edeni de.
Bu kitap kime hitap ediyor peki, bence her kesime.
Özellikle günümüzde sosyal medyadaki ahaliye; hiçbir bilgi sahibi olmadan fikri olanlara, üstelik bunu da matah bir şeymiş gibi şişik bir özgüvenle büyük laflarla satanlara...
İlber Ortaylı, her zamanki üslubuyla sohbet eder gibi yazdığı kitabında arka planda çok büyük bir resim ortaya koyuyor.
Bir Balkan çocuğu olan Mustafa Kemal'in Osmanlı'nın en zor dönemlerinde için için kaynayan bir bölgede hangi şartlar altında büyüdüğü, nelerden etkilendiği anlatılıyor.
Büyük resimde ise savaş kokularının yükseldiği Avrupa var. 
Hiç kuşkusuz en çok etkilenen Osmanlı olacaktır. 
Balkan topraklarının birkaç ay içinde Saraybosna'dan Edirne'ye elden gitmesinin travmasını yaşayan bir kuşaktır onlar...
1914'te patlak veren Birinci Dünya Savaşı 4 yıl sürmüştü.
Osmanlı ise 1912'de başlayan Balkan Savaşları'ndan sonra Birinci Dünya Savaşı'na katılıp 8 farklı cephede büyük mücadeleler vermiştir. Bizim için savaş Kurtuluş Savaşı'yla birlikte 1922'ye kadar kesintisiz tam 10 yıl sürmüştür.
Bu mücadeleyi yapanlar Mustafa Kemal'le birlikte Osmanlı'nın subaylarıydı. 
Bir değil birkaç lisan bilen, iyi yetişmiş, matematikten, coğrafyadan anlayan, dünyaya açık bu fedakar insanlar, cephelerde erken yaşta olgunlaşmıştır.
Gözlem yapmayı iyi biliyorlardı. 
Mustafa Kemal, Afrika'da, Çanakkale'de, Filistin'de, Diyarbakır'da komutanlıklar yapmış halkını tanımıştır.
Balkanlar'daki değişimi, esen yenilikçi rüzgarları yaşamıştır.
Padişahın yaverliğine yükselmiş genç yaşta Avrupa'yı görmüştür.
İlerde Cumhuriyeti kuranlar da bu kadro olacaktı. 
Maliyeci, sağlıkçı, kalem erbabıyla yetişmiş Osmanlı birikimi yeni şekillenen devlette yerlerini alacaktı.
İlber Ortaylı'nın işaret ettiği gibi; değişen vatan ve millet değildi, sadece rejim değişmişti.
Değişimin nasıl karşılandığını da şöyle özetliyor:
"Bizim cumhuriyetimize gelince problemsiz toplum olamayacağını söylemek gerekir. Türk toplumunun fevkalade süratle değiştiğine, birtakım kalıpları da çok fazla değiştirdiğine, bununla birlikte muhafazakar yönlerini muhafaza ettiğine, temelde Ruslar yada İranlılar gibi romantik dönüşümleri değil, ölçülü bir muhafazakarlığı tercih ettiğine inanıyorum. Bu kalıbı anlamayan bir yönetim, bir anlayış ister komünist olsun, isterse onun tam tersi uçta bulunsun, hüsrana uğrar. Türk toplumunun aşırılığı sevmediği açıktır. Temelde tutucu, kalıpları belli bir toplumdur ve bu kalıplar içinde değişimi sever. Bu yüzden de bir saplantısı yoktur, kendine göre bir mobilite (sosyal hareketlilik) biçimi vardır."
Değişim en başta hukuki olarak Osmanlı döneminde başlamıştı. 
Tanzimat'tan beri sürüyor ama tamamlanamıyordu. 
Karlofça'da, Paris Anlaşması'nda devletler hukuku başta olmak üzere, ticaret, ceza, usül kanunları parça alınarak uygulanmaya başlanmıştı. 
Tek hakim sisteminden savcılı avukatlı sisteme geçiş II. Abdülhamid'in devrinde tamamlanmıştır. Nizamiye mahkemeleri, temyiz sistemi, noterlik de keza öyle...
Ancak sistem bir türlü yürümüyor, tatbik edilmesinde sorunlar vardı.
En önemli eksiklerden biri medeni hukuk ve vatandaşlık hukukudur. 
Onlarca yıldır bir türlü tamamlanamayanı Atatürk Cumhuriyetle birlikte nihayete erdiriyor.
Yani ileri sürüldüğü gibi Atatürk gelip her şeyi yerle bir etti, düzeni altüst etti durumu yok. Osmanlı'nın başlattığını devrimlerin üstüne koyarak, eksiğini tamamlayarak, bir düzene sokuyor.
Atatürk'ün hayatı boyunca karar alma ve uygulamadaki ileri görüşlülüğü, defalarca savaş meydanlarında, devletin kurulmasında, devrimlerinde kanıtlanmıştır.
İlber Ortaylı, biyografisinde bu durumun üzerinde dikkatlice duruyor ve geniş örnekleriyle karşılaştırılmalı olarak anlatıyor.
İzmir ve Ege bölgesinin hatta Bursa'nın daha da ötesi İstanbul'un Atatürk sayesinde kurtarıldığını belirten Ortaylı; "yoksa buraları ancak kartpostallarda görebilirdik" diyor.
Çünkü Ankara'da "bu kadarı yeter daha ileri gidip eldekilerden olmayalım" diyenlerle de mücadele edildiğini söylüyor.
Bu kitapta, Atatürk'ün her halleri var. 
Mustafa, Mustafa Kemal, subay, komutan, yaver, gazi, mareşal, Meclis Başkanı ve nihayet Cumhurbaşkanı...
Tarihin bir bölümünü cımbızlayıp çıkarmadan, ideolojik saptırmalar yapmadan, dönemin tüm şartlarını bütünüyle ele alarak mukayeseli olarak değerlendirilmesi herkesin harcı değil. 
Birikim, çok çalışma, emek, sabır ve her şeyden önemlisi vicdanlı bir objektiflik istiyor. 
İlber Hoca bu konuda Türkiye'deki en değerli isim...
Kitabı da cumhuriyetin 100. yılına az bir süre kala bu yolda bir kapı açıyor.
Niye bu kitabı yazdığını Gürsel Göncü'yle söyleşisinde özetlemiş:
"Bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey zamanını inşa eden adamları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demiyorum size, çok sevin de demiyorum istemiyorsanız, ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi taktirde yaşadığınız cemiyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk'ü öğrenmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, 'Nutuk'u açın okuyun' diyorlar... Hayır Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursunuz. Benimki işte böyle bir kitap."
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

10 Şubat 2018 Cumartesi

Arkadaşlarınız çok olsun...

En güzel haber yıl sonunda geldi.
"Türk yayıncılık sektörü tüm zamanların rekorunu kırarak 2017 yılını 60 bin 335 kitapla kapattı."
Haber çok ilgi görmedi ancak üstünde durmaya değer.
Türkiye, uluslararası ve içerdeki krizlere rağmen ekonomik olarak büyüyor.
Siyasi ve jeopolitik ağırlığı da yükseliyor.
Bir toplum için büyük projeler, yollar, fabrikalar, askeri güç önemlidir ancak eğitim ve kültürün geride kalması kabul edilemez.
Bu yüzden yayıncılığın gelişmesini de bunlarla birlikte okumak gerek.
Yeterli mi değil tabii ki, ancak olan biteni de göz ardı edemeyiz.
Kültür-Sanat Servisimizin ISNB Türkiye Ajansı'nın verileriyle hazırladığı habere göre; bu büyük değişim geçtiğimiz yıla göre yüzde 11, 2000 yılına oranla ise yüzde 480 artış göstermiş.
Uluslararası Yayıncılar Birliği'nin 2015 yılı raporunda ise, Türk yayıncılık sektörü yaklaşık 2.5 milyar dolarlık pazar büyüklüğüyle dünya sıralamasında 11'inci sıraya yükselmiş durumda.
2008 yılında 800 milyon dolarlık yayıncılık sektörü 8 yılda ciro büyüklüğüyle bu sayıyı üçe katlamış durumda.
Tahsis edilen kitap sayısı bakımından da Türkiye'nin 10'uncu büyük ülke olduğunu gösteriyor.
Veriler aynanın öteki yüzünde de iyi şeyler olduğunu gösteriyor.
Yani umutlu olmak için alametler çoktan belirmiş de farkında değilmişiz.
Geçtiğimiz yıl yeni yazarlarla tanışıp ünlü isimlerin yeni romanları, öyküleri, şiirleriyle buluşmuşuz.
Sonu gelmeyen kuyruklarda bekleyip yazarlara kitaplar imzalatıp, sohbetler etmişiz.
Yurdun dört bir yanında düzenlenen fuarlara sergilere akın etmişiz.
Yüzlerce söyleşi, panelde bir araya gelip fikir alışverişinde bulunmuşuz.
Yayınlar konularına göre değerlendirildiğinde yüzde 28'ini eğitim, yüzde 19'unu yetişkin kültür, yüzde 17'sini çocuk-ilk gençlik ve yüzde 16'sını da yetişkin kurgu edebiyatı eserleri takip ediyor. Kitapların yüzde 95'i basılı yayından oluşurken, yüzde 5'ini de e-kitap oluşturuyor.
Yani çok farklı alanlarda okumuşuz ki yayınevleri bu yıl da iyi kitaplar, iyi yazarlar vaat ediyor.
Ne güzel.
Edebiyat bize gerçeklikle yüzleşmeyi ve bir yandan da hayal kurmayı gösterir.
D. J. Salinger, "Bir kitabı okuduktan sonra yazarı ile arkadaş olmak istiyorsanız o, iyi bir kitaptır" der.
Arkadaşlarınız çok olsun...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.)

Gizli belgelerdeki Hitler


Dünyada en çok satan kitaplar arasında yıllardır yerini koruyan bir kitap varsa o da Kavgam'dır.. Kitap, Hitler'in "nasyonal sosyalizm" adını verdiği dünya görüşünün açıklamasını yapar ve amaçlarını bildirir.
Nazi ideolojisiyle dünyayı ve ülkesini büyük bir felakete sürükleyen Hitler hala en çok merak edilen insandır.
"Ben dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların güçsüzlüklerini kullanmak için geldim" diyen Hitler hakkında sayısız dedikodu üretilmiştir.
Onlardan biri de ölmediği ve bir şekilde sağ kalıp kaçtığıdır.
Buna inanlardan biri de en büyük düşmanı Sovyetler Birliği'nin başındaki en az onun kadar acımasız Joseph Stalin'di.
İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru başkent Berlin'deki sığınağında Hitler'in sevgilisiyle intihar etmesiyle bir dönem kapanır ancak tarih kitapları ve sayısız belgesele, filme konu olan bir tartışmanı fitili de ateşlenmiş olur.
Sığınağın yanındaki çukurda gömülü olarak bir köpek ile yanmış bir kadın ve erkeğin cesedi bulunmuştu.
Bu cesetlerin Hitler ve sevgilisi Eva'ya ait olduğu onun yakınındaki iki kişinin Ruslar tarafından yakalanmasından sonra ortaya çıkmıştı.
Bu iki kişi onun son anlarına tanıklık eden ve cesetleri yakan Otto Günsche ve Heinz Linge'ydi. İkisi de Hitler'in özel yaveri ve yakın koruma ekibindeydi.
O zamanki Rus gizli servisi NKVD tarafından yıllarca sorgulanan Günsche ve Linge, Hitler'in politikaları ve savaş yönetimi hakkında bilinmeyen birçok detayın yan ısıra, diktatörün yakın çevresini tüm gerçekliğiyle anlattılar.
Ve bu bilgiler Sadece Josef V. Stalin için hazırlanmış 462a no'lu gizli dosyaya kondu ve onun emriyle rafa kaldırıldı.
Sovyetler'in yıkılmasının ardından Alman tarihçiler Henrik Eberle ve Matthias Uhl tamamı olmasa bile ortaya çıkan bu raporun üzerinde çalıştı.
Ve yaklaşık 60 yıl sonra da Hitler'in Kitabı adıyla yayına hazırlandı.
İlk kez NTV Yayınları'ndan çıkan kitap bu kez yeni bir baskı ve kapakla Alfa Yayınları'ndan basıldı.
O dönemin ruhunu yansıtan ve en sağlam kaynaklardan biri olan kitap, dersler çıkarılacak çok önemli bilgiler yer alıyor.


BAŞKA KİMLİKLE YAŞAMAK

O döneme ait bir kitap da Nazi Subayının Karısı adıyla yayınlandı.
Viyanalı Yahudi Edith Hahn'nin önce gettolarda sonra da işçi kamplarında süren dramı inanılmaz bir yaşam savaşıyla sürer.
Saklanıp bir arkadaşının yardımıyla adını değiştirerek gün ışığına çıktığında artık bir Hıristiyandır. Yaşamak ve ayakta kalmak için kendisine aşık olan Nazi subayıyla evlenir. Bir yandan da günlüğünü tutmaya devam eder.
Biriktirdiği fotoğraflar ve yüzlerce doküman bugün ABD'deki Ulusal Soykırım Müzesi'nde yer alan Hahn'nın yaşadıkları ise kızının yardımıyla kitap haline geldi. (Beyaz Baykuş Yayınları)
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.)