22 Mart 2012 Perşembe
Tanpınar ve geçmiş zaman... 1
Her şey geçen pazar bir gazetenin kültür sayfasının eteğindeki üç sutünluk haberi görmemle başladı.
Tanpınar Ödülleri 11'inci kez Bursa'da başlıklı haberde başta ünlü şair-yazar Hilmi Yavuz'un da aralarında bulunduğu jüri üyelerinden söz ediliyordu. Son başvuru tarihinin 18 Mayıs olduğu yarışmada verilecek ödüllerden de bahsediliyordu. Buraya kadar her şey normaldi ancak bu yılki ödülün konu başlığını okuyunca çok mutlu oldum.
Hani şöyle nefis bir İskender tabağı önünüze gelir de dört gözle başlamak için tereyağı servisini beklersiniz ya işte öyle oldu...
Bakar mısınız konu başlığına:
"Bursa Geçmiş Zaman Nöbetçisi."
Hemen kütüphaneme seyirttim...
Ahmet Hamdi Tanpınarlar oradaydı...
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler ve işte aradığım kitap Beş Şehir...
Ve her daim en sevdiğim şiirindeki o dizeler eşliğinde kitabın kapağını araladım...
"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında..."
USTADAN USTAYA
Türk edebiyatının büyük ustasının Erzurum, Ankara, Konya, İstanbul ve Bursa'yı ölümsüzleştirdiği Beş Şehir başka bir büyük ustaya ithaf edilmiş ki bu da eserini bir başka güzelleştiriyor:
Tanpınar kitabın girişinde Yahya Kemal Bayatlı için şunları yazıyor:
"Yahya Kemal'in derslerinden -fakültede hocamdı- ayrıca eski şiirlerin lezzetini tattım. Galib'i, Nedim'i, Baki'yi Naili'yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya Kemal'in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ile dil güzelliğidir. dilin kapısını bize o açtı. Millet ve tarih hakkındaki fikirlerimizde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır."
Buyrun biz de o kapıdan girelim.
Tanpınar'ın Bursa'da Zaman başlıklı bölümü 8 Mart 1941'de yayınlanmış.
(İlk Bursa Tasvir-i Efkar olarak görülüyor... Ve her şehir ayrı tarihlerde gazetelerde neşredildikten sonra 1946 yılında kitap haline getiriliyor. Benim elimdeki 2009 tarihli ve 26. baskı...)
Gazetedeki haberin konu başlığıyla kitabı buluşturduktan sonra artık biraz daha ayrıntıya girme zamanı...
"Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştan başa ve iliklerime kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman içinde hiç değişmeyecek şekilde tespit etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felaketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arasında bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder."
Üstat konuya böyle girer ve sonra daha eskilere giderek bir seyyahtan alıntıyla düşüncesini pekiştirir:
"Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa'dan bahsederken 'ruhaniyetli bir şehirdir' der."
Bir başta tanık daha vardır sırada:
"Sadrazam Keçeci Fuad Paşa ise, 'Osmanlı tarihinin dibacesi' diyerek bu mazi damgasını başka şekilde belirtir."
Yani Fuad Paşa dibacesi derken başlangıcı olduğunu vurguluyor ki çok isabetli bir tanımlama...
ZAMANDA KAYBOLMAK
Bursa'ya birkaç kez gittiğini belirten Ahmet Hamdi Tanpınar ruh halini özetliyor:
"Her defasında kendimi daha ilk adımda bir efsaneye çok benzeyen bu tarihin içinde buldum, zaman mefhumunu adeta kaybettim ve daima, bu şehre ilk defa giren ve onu baştan bir Türk şehri olarak kuran dedelerimizin yaşayışlarındaki halis tarafa hayran oldum."
Ve devamında şiir kokan o cümle: "Onlar zaferin kendilerine ilk gülüşü saydıkları bu şehri o kadar sevmişler, o kadar candan kucaklamışlar ki, hala taşı, toprağı bu yükseltici ve şekil verici ihtirasın nurdan izleriyle doludur."
Peki bu şehirde zaman kavramını kaybetmek nasıl bir şeydir, niyedir, ya da nasıl olur, olabilir...
"Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan 'Bursa'da ikinci bir zaman daha vardır' diye düşünebilir."
Hadi çıkın içinden çıkabilirseniz... Ahmet Hamdi bir yazar, sanatçı ruhuyla böyle benzetmeler yapması normal diyebilirsiniz belki.
Yazısının üstünden 72 yıl geçmiş ancak yolu Bursa'dan geçenlerin bunu çok iyi anlayacağını biliyorum..
Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemini çok iyi bilen, söze, müziğe, tarihe, yazıya hakim bu ustanın hislerini nasıl göz ardı edebiliriz ki...
Bakın o ikinci zamanın ne olduğunu gelecek yüzyıllara da miras kalacak bir şekilde nasıl da mühürlüyor:
"Yaşadığımız, gülüp eğlendiğimiz, çalıştığımz, seviştiğimiz zamanın yanı başında, ondan daha çok başka, çok daha derin, takvimle, saatle alakası olmayan; sanatın, ihtirasla, imanla yaşanmış hayatın ve tarihin bu şehrin havasında edebi bir mevsim gibi ayarladığı velüt ve yekpare bir zaman... Dışarıdan bakılınca çok defa modası geçmiş gibi görünen şeylerin, bugünkü hayatımızda artık lüzumsuz zannedebileceğimiz duyguların ve güzelliklerin malı olan bu zamanı bildiğimiz saatler saymaz, o sadece mazisinde yaşayan bir geçmiş zaman güzeli gibi hatıralarına kapanmış olan şehrin nabzında kendiğinden atar."
İşte böyle yerimiz bitti ama Tanpınar'ın kılavuzluğundaki gezimiz bitmedi...
Bursa'da adların cazibesi, bir semte adını veren Nilüfer Hatun ve Emir Sultan'ın hikayesi, suları, çeşmeleri, türbeleri, ovası da bitmedi.
Ya Osmanlı'nın Edirne ve İstanbul'a yönelmesine rağmen Bursa'nın tevazusu ve kuruluş şehri olmanın taşıdığı gurur...
Beşiktaş Çarşı'sı üstüne...
"Gemlik'e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma"
Orhan Veli bu dizeleri boşuna yazmamış. Hakikatten öyledir, Gemlik'e doğru birden deniz çıkar karşına, şaşırır kalırsın, büyülenirsin.
Beşiktaş çocukluğum anıları arasında en mutena yerdedir. 70'li yıllarda Rumelihisarı'ndaki akrabalarımızdan dönüşte, muhakkak mola verirdik. Barbaros Hayrettin Paşa'nın heykeli ve mezarının bulunduğu o koca alanda, oynardık...
Sonra annemin hazırladığı nevaleyi yedikten sonra 28 numaralı Beşiktaş-Edirnekapı yazan son otobüsle Fatih'teki evimize giderdik.
A. Kadir "Bir Beşiktaş tramvayı aldı beni/ Bir Beşiktaş tramvayı sana getirdi" diye yazarken neler düşünüyordu bilmem ama benim Beşiktaş anılarım işte böyle başladı.
İstanbul böyledir, ana caddelerin, bulvarların bir yan sokağı vardır, saparsın ve karşına yüzyılların içinden cıvıl cıvıl hayat dolu rengerenk, çarşılar çıkar...
Kadıköy, Beyoğlu, Samatya, Fatih, Beşiktaş gibi Bizans ve Osmanlı mirasının üstüne kurulu semtlerin çarşılarında kaybolmak kadar güzeli var mıdır.
Gazete binası 9 yıl önce Balmumcu'ya taşındığında benden mutlusu yoktu herhalde.
Hani Kavafis'in dediği gibi,
"Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın."
Yazar hüzünle yazmış ama ben çok memnunum yıllar sonra yitmiş bir arkadaşa, bir sevgiliye kavuşmuş gibiyim...
Yıldız'dan aşağıya yürüyüp çocukken 28 nolu otobüse bindiğimiz durağı geçip sağa döndünüz mü işte karşınızda...
İlk göze çarpan uğultu ve kalabalıktır, korkmayın...
Ağır ağır içeri girin ve tadını çıkarın...
Bu çarşıları keşfetmek için görmek değil bakmak ve yaşamak gerek...
Eskiden gecekondular kenti arkadan gelir sarardı şimdi plazalar ve AVM'ler buraları tehdit ediyor. Beşiktaş da Ihlamur yöresinden tehdit altında ama çarşı hala duruyor. Yeni trendlere uygun mağazalardan sonra Sinan Paşa Pasajı'nı geçip kaldırımlı taşlardan yürüyün. Solda labirent gibi sokak, Beşiktaş Köftecisi karşınızda... Minicik bir dükkan, içerde anca dört masa, iki kişinin zor sığdığı bir mutfak. Yemekleri yapan sahibi İbrahim Usta, bembeyaz saçlarıyla önlüğünü giymiş, bir film karesinden fırlamış gibi... Jean Gabin'e benziyor onun da böyle bir filmini anımsıyorum... Hiç kafasını kaldırmadan işini yapıyor, arada "eline sağlık" sözlerine gülümseyerek yanıt veriyor. Oğlu kasada, 4 garson karşı kaldırımda ve dükkanın önündeki 2 masaya hizmet veriyor. Yemek mönüsü bir defterin kağıdına tükenmez kalemle yazılı. Dükkanın duvarlarında buranın müdavimlerinin fotoğrafları asılı.
Yılmaz Erdoğan, Ata Demirer, Cem Davran, Altan Erkekli ve liste uzayıp gidiyor. Çünkü az aşağıda BKM'nin merkezi var. Çevredeki üniversitelerin öğrencileri ve hocaları da lokantayı boş bırakmıyor...
Labirenti döndükten sonra irili ufaklı dükkanlar, köşede bir pasaj ve ilk dükkan Kırk Ambar... Doğal ürünler başta olmak üzere envai çeşit ürün. Ihlamur'dan ekmeğe, şampuandan bala her şey...
Yavaş yavaş çarşının kalbine yürüyoruz.. Sağda bir kilise tam karşısında nefis bir Rum evi... Ve tam ortada balıkçılar... Onların çevresini saran balık restoranları...
Kışkırtıyor, yoldan çıkarıyor sizi...
Balıkçıların ilk sırasında Müddet Usta var, her daim gülümseyen, tanımadığı bilmediği selam vermediği kimse yok.
Öğlen saatleri...
Yıldız, Galatasaray, Mimar Sinan, Bahçeşehir Üniversitesi'nden hocalar, öğrenciler, beyaz yakalı bankacılar, ev kadınları, emekliler... Çarşı yavaş yavaş doluyor...
Tam ortada Beşiktaş'ın şampiyonluğu için yapılan Kartal heykeli... Doğru giderseniz, sağda Karadeniz dönercisi... Saat 16.00 dedin mi koca döneri bitirir... Ama ne döner...
Tam sol yapın, iki Beşiktaş köftecisi daha. Birinin duvarlarında Beşiktaş futbol takımının 107 yıllık tarihi fotoğrafları... Yanlarında turşucu...
Biz geri dönüp heykele gidelim ve bu kez az sol yapalım...
Şarküteriler, mini marketler ve solda tarihi Yedi Sekiz Hasan Paşa Fırını, kokuları duyuyor musunuz. Birbirinden nefis, çörekler, kurabiyeler... Hele Kandil simiti, susamlısına diyecek yok...
Her bir sokak bir başka dünyaya açılıyor. Arka taraflarında Mahmutpaşa benzeri bir sokak. Her kesime göre, giysi var...
Devam edip ana caddeden Ihlamur'a bağlanan yola çıkalım. Kabalcı Kitapevi'ne uğramadan olmaz. Yolun karşısına geçip bir geçitten içeriye girin. Kambur'un Bahçesi... Bir bölümü otopark olarak işletiliyor. Koca bir alanda dev ağaçların altında bir çay bahçesi... Tüm o gürültü, kargaşa geride kalmıştır... Hele baharda bir soluk almak ve çayı yudumlamak ömre değer. Yazın yan tarafı havuz başında ocakbaşı oluyor ki... O da başka bir alem...
O da ne tezahüratlar... Sesler, pasajın arkasıyla Sinan Paşa Camisi'nin yanındaki alandan geliyor...
Seğirtelim oraya, ah tabi ya Beşiktaş'ın maçı var... Burada toplanıp biralar içilip yeni sloganlar da ezberlendikten sonra topluca İnönü'ye yürünecek....
Bitti mi bitmez. Bitmesin, her daim sonsuza kadar kalsınlar...
Şiirle başladıktan şiirle bitirelim. Yahya Kemal Beyatlı'nın Aziz İstanbul'undan olsun son sözler:
"Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre bedel."
Zekâ, sabır ve ayrıntı...
Hikâye aslında çok basit ama bir o kadar karmaşık. Öyle bir durum var ki karşınızda; düğüm sabırla ağır ağır çözülürken sizi de beraberinde götürüyor...
Bugünlerde soğuk savaş yıllarını anlatan bir film vesilesiyle yeniden 15'li yaşlarıma döndüm... Siyah beyaz televizyonlu yılların BBC yapımı bir dizisi var ekranda... Kendisi de bir eski ajan olan John Le Carre'nin 1974'te yazdığı ünlü Köstebek romanından uyarlanan dizide mırıldanır gibi konuşan ve ağır duruşuyla Alec Guiness'i hatırlıyorum...
Hayranlıkla izlediğim dizinin yazarı ve kitabıyla yıllar sonra tanışacaktım. Ve bir solukta Köstebek, Bir Öğrenci Gibi ve Smiley'in İnsanları kitaplarını okuyacaktım...
Casusların dünyası çok farklıdır, öyle vurdulu kırdılı Hollywoodvari yapımlar ya da bizim dizilerdeki gibi silahlar ulu orta çekilmez. Zekâ, sabır, ayrıntı, en küçük bir detayın dahi gözden kaçırılmadan değerlendirmesi vardır...
İşte Köstebek'te ya da orijinal adıyla Tinker, Tailor, Soldier, Spy'da da durum bu...
İngiliz Gizli Servisi'nin içine yerleştirilmiş çifte ajanın yani Rusların adamının bulunması için girişilen büyük operasyon...
Servis'in en tepesindeki adam bunun farkındadır, ancak ispat etmek çok zordur. Yani çevresindeki dört adamdan biri Rus ajanıdır...
Şef en yakın adamını o zamanlar Doğu Bloku içinde yer alan Macaristan'a yollar. (Kitapta burası Çekoslovakya'dır). Şüphelendiği dört adama da takma isimler verir. Tenekeci (Tinker), Terzi (Tailor), Asker (Soldier) ve Casus (Spy)...
"Birinin adını bana ne yap ulaştır" der, ancak Köstebek bu tezgâhı karşı tarafa bildirir ve şef sırlarıyla ölür...
Sonra bir gün küçük işlerin yaptırıldığı bir ajan ortaya çıkar... İstanbul'da (kitapta Hong-Kong'dur) bir Sovyet vatandaşı kadından aldığı bilgileri anlatır...
Sızma işi yavaş yavaş doğrulanmaya başlar ve sahneye George Smiley karakteri çıkar...
Bakan danışmanı artık emekli edilmiş Smiley'e dışarıdan casusu bulma görevi verir...
Ve Smiley bir bulmacayı çözer gibi sabırla ağını örüp, Köstebek'i ortaya çıkarır...
2011 yapımı filmde Smiley'i, Gary Oldman oynuyor... Aday gösterildiği dallarda Oscar alamayan filmin çekimleri ve müziği övgüye değer...
Filmin en çok eleştirilen yanı ağır temposu ve birçok karakterin boy göstermesi...
Ancak İsveçli yönetmen Tomas Alfredson da bizim gibi sıkı bir Le Carre hastası belli ki. Filmi de kitaptaki gibi ağır ağır ve sabırla götürüyor. Ve bize de "gelin siz de bir el atın" diyor...
Finalde Smiley'i Gizli Servis'in şef koltuğuna oturtan yönetmen belli ki arkasını getirecek.
Yani yukarıda sözünü ettiğim Bir Öğrenci Gibi ve Smiley'in İnsanları'nı çekerek filmi üçlemeye çevirebilir...
Hele son kitapta Berlin'deki bir Türk kahvesinde geçen final vardır ki... Tadından yenmez...
Ezcümle derim ki; aman dudak bükmeyin, soğuk savaş dönemi kitapları ve filmi diye...
Vizyondaki filmi kaçırmayın...
Şöyle bir etrafınıza bakın; İran, İsrail, Suriye, Kafkaslar, Afganistan... Nükleer enerji, petrol, enerji hatları, sanayi casusluğu...
Bunlar da mı o dönemin sorunları.
Ey Soğuk Savaş geldiysen kapıyı üç kere vur...
Ah unutmadan filmi yetersiz bulanlar alt yazısıyla BBC yapımı diziyi internetten izleyebilir...
27 Ağustos 2011 Cumartesi
AİHM'in futbol versiyonu UEFA
Türkiye Futbol Federasyonu'nun işi ağırdan alması, zikzaklı açıklamaları, onca suçlama ve tutuklamayı gözardı ederek marka değeri, ekonomik durum, yayıncı kuruluş teraneleriyle hiçbir şey olmamış gibi davranması sonucu duvara tosladık. Yol bitti millet, bundan sonrası yok.
Türkiye Ligi Şampiyonu Devler Ligi'ne alınmadı.
Kafamızı devekuşu gibi gömdüğümüz kumda debelenirken görünen yerlerimiz halı altına süpürdüğümüz pislikler ortaya çıkıverdi. UEFA yetkilisi geldi, eski bir savcı olan Carnu hazretleri özel yetkili savcı mehmet Berk'le görüştü ve kanatini oluşturup raporunu sundu.
Sonuç herkesin malumu...
Daha önce Federasyon'un süreci kötü yönettiğini söylerken münecimlik yapmıyorduk, kılavuza gerek yok köy görünüyordu.
Ve ortaya çıktı ki TFF ile Fenerbahçe bir süredir bu konuda görüş alışverişinde bulunuyormuş.
Mehmet Ali Aydınlar o meşhur 15 Ağustos konuşmasında "kendilerine güvenmeyen takımlar Avrupa'ya gitmesin" derken onları kast ediyormuş.
Federasyon, UEFA'nın isteğiyle "Fenerbahçe'ye çekil" demiş onlar da haklı olarak karşı çıkmış.
Haklı diyorum çünkü bu itiraz etme karşı koyma hakkını onlara Federasyon hiçbir şey olmamış gibi davranınca zaten vermiş oldu. Fenerbahçe bu durumu biliyordu, yöneticiler defalarca Federasyon'a gidip görüşme yaptı. Aydınlar bunun perde arkasına Teke Tek programında biraz değindi.
MİLAN'IN DURUMU ÖRNEK VERİLİYOR AMA YA GERÇEKLER
Şimdi 2006 yılında İtalya'daki Milan'ın durumu örnek veriliyor. UEFA Milan'ı Şampiyonlar Ligi'ne almış İtalya Federasyonu ise bir sonraki sezonda Milan'ın şike yaptığını belirleyip eksi puanla lige başlatmıştı. Şampiyon Juventus da küme düşürülmüştü. Ve sonra bu uyumsuz durumu önlemek için de UEFA 2007 yılında sıfır toleransı kabul etmişti. Yani Milan örneği artık bir daha yaşanmayacaktı.
Sabah gazetesinde konuyla ilgili haberin üstünden gidersek...
UEFA Acil durum Komitesi 2006 Ağustos'unda şu açıklamayı yaptı: "Milan'ı 2006-2007 sezonunda UEFA kulüp müsabakalarına almak dışında bir şansı bulunmadığına karar vermiştir. Çünkü Milan'ı dışarıda bırakacak yasal dayanak yoktur. Milan, UEFA'nın men cezası verecek yasal temellerden yoksunluğundan faydalanmaktadır. Komite, Milan'ın İtalya Ligi maçlarının sonuçlarını uygun olmayan yollarla etkilediği izlenimi uyandırdığından ciddi endişe duymaktadır."
Acil Durum komitesi'nin bu kararının ardından Milan, Şampiyonlar Ligi'ne ön elemeden katıldı ve kupayı kazandı. Peki, o günden bu yana ne değişti? UEFA statüsünde 50. maddede bir değişiklik yapıldı. Maddenin 3. fıkrası bir kulübün doğrudan ve dolaylı olarak ulusal veya uluslararası bir maç sonucunu etkileme faaliyetinde bulunması halinde hiçbir disiplin prosedürü gerektirmeden doğrudan UEFA müsabakalarına katılmaktan men edileceği yönünde. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi reglamanlarında da bu fıkraya atıfta bulunularak değişiklik tarihi olan "27 Nisan 2007 tarihinden itibaren" vurgusu yapılıyor. Porto da, eksi 6 puan cezasını 2003-04 sezonundaki maçlardan (yani 27 Nisan 2007 tarihinden önce) dolayı aldığı için organizasyona katılabilmişti."
E peki şimdi bu ısrar niye...
MİLLİYETÇİLİK KARTINA OYNAMAK VE MAĞDURİYET
Fenerbahçe bu krizde mağduru milliyetçilik kartıyla oynamaya çalışıyor. Emre'nin "Biz Türküz onun için böyle yapıyorlar" demesinde de, ressam Bedri Baykam'dan Ali Koç'a, Ertuğrul Özkök'ten Lube Ayar'a kadar herkesin bir doğrusu var... Yani kendine yonttuğu. İyi de Avrupa'daki bütün federasyonların bağlı olduğu ve uymak zorunda olduğu kurallar da ortada..
Nasıl ki ülkedeki iç hukuk yolları tükendikten sonra köyü yakılandan işkence görene, memurundan öğrencisine birçok vatandaş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gidiyor. Ve yıllardır Türkiye'yi çatır çatır mahkum ediyor. Devlet "ben ödemem bana ne diyor mu diyebiliyor mu."
Hayır, e peki biz ne konuşuyoruz öyleyse boş boş...
UEFA'da futbolun AİHM'i işte.
Ya uluslararası standartlara uyarız ya da annemizin liginde oyalanır dururuz.
Bu kadar basit...
Türkiye Ligi Şampiyonu Devler Ligi'ne alınmadı.
Kafamızı devekuşu gibi gömdüğümüz kumda debelenirken görünen yerlerimiz halı altına süpürdüğümüz pislikler ortaya çıkıverdi. UEFA yetkilisi geldi, eski bir savcı olan Carnu hazretleri özel yetkili savcı mehmet Berk'le görüştü ve kanatini oluşturup raporunu sundu.
Sonuç herkesin malumu...
Daha önce Federasyon'un süreci kötü yönettiğini söylerken münecimlik yapmıyorduk, kılavuza gerek yok köy görünüyordu.
Ve ortaya çıktı ki TFF ile Fenerbahçe bir süredir bu konuda görüş alışverişinde bulunuyormuş.
Mehmet Ali Aydınlar o meşhur 15 Ağustos konuşmasında "kendilerine güvenmeyen takımlar Avrupa'ya gitmesin" derken onları kast ediyormuş.
Federasyon, UEFA'nın isteğiyle "Fenerbahçe'ye çekil" demiş onlar da haklı olarak karşı çıkmış.
Haklı diyorum çünkü bu itiraz etme karşı koyma hakkını onlara Federasyon hiçbir şey olmamış gibi davranınca zaten vermiş oldu. Fenerbahçe bu durumu biliyordu, yöneticiler defalarca Federasyon'a gidip görüşme yaptı. Aydınlar bunun perde arkasına Teke Tek programında biraz değindi.
MİLAN'IN DURUMU ÖRNEK VERİLİYOR AMA YA GERÇEKLER
Şimdi 2006 yılında İtalya'daki Milan'ın durumu örnek veriliyor. UEFA Milan'ı Şampiyonlar Ligi'ne almış İtalya Federasyonu ise bir sonraki sezonda Milan'ın şike yaptığını belirleyip eksi puanla lige başlatmıştı. Şampiyon Juventus da küme düşürülmüştü. Ve sonra bu uyumsuz durumu önlemek için de UEFA 2007 yılında sıfır toleransı kabul etmişti. Yani Milan örneği artık bir daha yaşanmayacaktı.
Sabah gazetesinde konuyla ilgili haberin üstünden gidersek...
UEFA Acil durum Komitesi 2006 Ağustos'unda şu açıklamayı yaptı: "Milan'ı 2006-2007 sezonunda UEFA kulüp müsabakalarına almak dışında bir şansı bulunmadığına karar vermiştir. Çünkü Milan'ı dışarıda bırakacak yasal dayanak yoktur. Milan, UEFA'nın men cezası verecek yasal temellerden yoksunluğundan faydalanmaktadır. Komite, Milan'ın İtalya Ligi maçlarının sonuçlarını uygun olmayan yollarla etkilediği izlenimi uyandırdığından ciddi endişe duymaktadır."
Acil Durum komitesi'nin bu kararının ardından Milan, Şampiyonlar Ligi'ne ön elemeden katıldı ve kupayı kazandı. Peki, o günden bu yana ne değişti? UEFA statüsünde 50. maddede bir değişiklik yapıldı. Maddenin 3. fıkrası bir kulübün doğrudan ve dolaylı olarak ulusal veya uluslararası bir maç sonucunu etkileme faaliyetinde bulunması halinde hiçbir disiplin prosedürü gerektirmeden doğrudan UEFA müsabakalarına katılmaktan men edileceği yönünde. Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi reglamanlarında da bu fıkraya atıfta bulunularak değişiklik tarihi olan "27 Nisan 2007 tarihinden itibaren" vurgusu yapılıyor. Porto da, eksi 6 puan cezasını 2003-04 sezonundaki maçlardan (yani 27 Nisan 2007 tarihinden önce) dolayı aldığı için organizasyona katılabilmişti."
E peki şimdi bu ısrar niye...
MİLLİYETÇİLİK KARTINA OYNAMAK VE MAĞDURİYET
Fenerbahçe bu krizde mağduru milliyetçilik kartıyla oynamaya çalışıyor. Emre'nin "Biz Türküz onun için böyle yapıyorlar" demesinde de, ressam Bedri Baykam'dan Ali Koç'a, Ertuğrul Özkök'ten Lube Ayar'a kadar herkesin bir doğrusu var... Yani kendine yonttuğu. İyi de Avrupa'daki bütün federasyonların bağlı olduğu ve uymak zorunda olduğu kurallar da ortada..
Nasıl ki ülkedeki iç hukuk yolları tükendikten sonra köyü yakılandan işkence görene, memurundan öğrencisine birçok vatandaş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gidiyor. Ve yıllardır Türkiye'yi çatır çatır mahkum ediyor. Devlet "ben ödemem bana ne diyor mu diyebiliyor mu."
Hayır, e peki biz ne konuşuyoruz öyleyse boş boş...
UEFA'da futbolun AİHM'i işte.
Ya uluslararası standartlara uyarız ya da annemizin liginde oyalanır dururuz.
Bu kadar basit...
19 Ağustos 2011 Cuma
Masa başı futbol oyunlarına devam
Türkiye Futbol Federasyonu, Etik Kurulu'nun incelediği şike soruşturması raporunu beklerken niyetlerinin ne olduğu ilk Fatih Altaylı'nın köşesinde yer aldı. Kozmik odada yani gizlilik içinde çalışan bu hukukçulardan birine Fatih'in arkadaşı rastlamış. Israrlı sorular karşısında bir şey bulamadıklarını ve yaptırım olmayacağını söylemiş.
Nasıl gizlilikse köşe yazısında yer alan bu bilgi bir hafta geçmeden Federasyon'un açıklamasına üç gün kala yani cumartesi internet sitelerine de sızdı.
Yargının bekleneceği yolundaki görüş böylece sızdırılıp kamuoyu oluşturuldu.
Pazartesi sabahı da başta Fenerbahçe olmak üzere dört kulübün dibe vurmuş hisseleri borsada bir anda zirve yaptı. Yüzde 30'lara varan değer kazandı.
Büyük bir vurgunda yapıldıktan sonra akşam üzeri Mehmet Ali Bey gözümüzün içine baka baka Andersen'den Masalları anlattı...
Niye bir önceki yazıda "Aziz Yıldırım hapiste fikirleri iktidarda" dedim...
Şimdi daha iyi anlaşılıyor herhalde...
Nasıl gizlilikse köşe yazısında yer alan bu bilgi bir hafta geçmeden Federasyon'un açıklamasına üç gün kala yani cumartesi internet sitelerine de sızdı.
Yargının bekleneceği yolundaki görüş böylece sızdırılıp kamuoyu oluşturuldu.
Pazartesi sabahı da başta Fenerbahçe olmak üzere dört kulübün dibe vurmuş hisseleri borsada bir anda zirve yaptı. Yüzde 30'lara varan değer kazandı.
Büyük bir vurgunda yapıldıktan sonra akşam üzeri Mehmet Ali Bey gözümüzün içine baka baka Andersen'den Masalları anlattı...
Niye bir önceki yazıda "Aziz Yıldırım hapiste fikirleri iktidarda" dedim...
Şimdi daha iyi anlaşılıyor herhalde...
18 Ağustos 2011 Perşembe
Aziz Yıldırım hapiste fikirleri iktidarda
Türkiye Futbol Federasyonu'nun şikeyle ilgili soruşturmada verdiği kararın yeni bir kaosa yol açtığı herkesin malumu. Kamuoyunu beklentiye sokup hiçbir şeye karar vermemenin tek bir açıklaması var: Üç maymunu oynadılar. Hani "Görmedim, duymadım, bilmiyorum" diye sürüp gider ya o...
Başkan Mehmet Ali Aydınlar'ın bir saat konuşup hiçbir şey söylememesi ve "iddianame beklenecek" demesinin satır araları çok iyi okunmalı. Bu konuda çok iyi çok tutarlı sağlam yorumlar okudum.
Şimdi sormak lazım... Madem öyle, yargıyı bekleyeceksin peki niye o kadar adamı tedbirli ceza kuruluna sevk ettin. Tedbirli demek hukuktaki tutuklu yargılamaya denk geliyor. Demek ki sende bir kanaat oluşmuş bu adamların suçlu olduğu hakkında o zaman ne bekliyorsun...
Bakın Ergenekon ve ona bağlı süreçte yürüyen yargılamalarla bunları karıştırmamak lazım.
Çünkü spor hukuku diye bir şey var... Bu normal ceza hukukundan ayrıdır. Onun için federasyonu özerk hale getirdiler...
Mehmet Ali Aydınlar başarılı bir işadamı, iyi bir Fenerbahçeli, eski yönetici ve kulübün gelecekteki başkanı olarak adı geçiyor.. du...
Bütün kulüplerin ittifakıyla federasyon başkanı oldu ancak kucağında bulduğu şike olayında süreci doğru yönetemiyor.
Başından itibaren Fenerbahçe'yi kollamaya çalışıyor.
Aziz Yıldırım'ı hastanede ziyaret edip "başkanım" dedi büyük tepki gördü Savcıyla görüştükten sonra "durum vahim" sözleriyle süren tutumu birdenbire üç günde bir değişmeye başladı. Önce liglerin zamanında başlayacağını, soruşturmada baş zanlı iki takımın kupa maçını oynayacağını ilan etti. Sonra başta Galatasaray olmak üzere tepkiler gelince önce açıklamaları sert bir dille kınadı ardından onların dediğine gelip ligi ve kupa maçını erteledi.
Bu arada iki günde bir Fenerbahçe yöneticileri federasyonu ziyaret etti. Herhalde Mehmet Ali bey onlarla Ramazan ayının güzelliğini, dünyadaki ekonomik durumu, Kürt meselesini falan konuşmuştur. Asla şike, küme düşme gibi işlerle ilgili bilgi paylaşımı olmamıştır eminim.
Bu arada Fener'in gazını almak için Aziz Yıldırım bağlantılı gazeteciler Lube Ayar ve Tahir Kum'un kışkırtmalarıyla bir fotokopi belgeyle Galatasaray'a da iş uzadı.
İhtiraslı ve saatli bir bomba misali Galatasaray'ın kapısından her girdiğinde vukuat işleyen Bülent Tulun'un başkan Adnan Polat'a yazdığı 1 milyon dolarla ilgili hesap soran mektup döndü dolaştı 2006 yılındaki şampiyonlukla ilgili şaibeye vardı.
Şimdi sıkı durun, ortalığa dökülen önce belge, bilgi, telefon konuşmaları, tutuklama Mehmet Ali Aydınlar'ı tatmin etmemiş ki Fenerbahçe'nin adını ağzına almaktan kaçınırken bu meseleyi daha anlamadan şöyle bir söz etti:
"Galatasaray'ın kupasını alırız."
İyi mi... Tarafsız başkan işte böyle olur...
Ve 15 Ağustos'ta Etik Kurulu'nun raporu doğrultusunda yaptığı muhteşem açıklamaya gelirsek...
Gazeteci ağabeyimiz Kemal Belgin'in havanda su döven pabucumun spor gazetecilerine ders verir gibi sorduğu soru meseleyi özetliyor.
"Madem bir karar yok, bu kadar adamı niye tedbirli veya tedbirsiz ceza kuruluna niye sevk ettiniz" diyen Kemal abi bombayı patlattı:
"Bundan sonra fikstürü Spor Toto teşkilatı, cezaları da Adalet Bakanlığı mı verecek?"
Ligler başladıktan sonra iddianamenin yazılmasıyla federasyon karar vermek zorunda kalacak. O zaman seyreyleyin gümbürtüyü, işin UEFA tarafını da daha hesaba katmadık.
Ah unutmadan başlıkta ne demek istedik ondan da söz edelim.
1980 darbesinden sonra MHP lideri Alparslan Türkeş, askerler tarafından Ecevit, Demirel ve Erbakan'la gözaltına alınmıştı.
Türkeş daha sonra tutuklu yargılandı. O zamanlar demişti ki:
"Biz hapisteyiz fikirlerimiz iktidarda."
Yani darbecilerin faşizan tutumlarından ziyadesiyle memnundu. Ama niye içerde olduğunu anlamıyordu.
Muhtemelen Aziz Yıldırım da, federasyonun yaptıklarını görünce aynı sözleri mırıldanmıştır.
Haksız mı...
Başkan Mehmet Ali Aydınlar'ın bir saat konuşup hiçbir şey söylememesi ve "iddianame beklenecek" demesinin satır araları çok iyi okunmalı. Bu konuda çok iyi çok tutarlı sağlam yorumlar okudum.
Şimdi sormak lazım... Madem öyle, yargıyı bekleyeceksin peki niye o kadar adamı tedbirli ceza kuruluna sevk ettin. Tedbirli demek hukuktaki tutuklu yargılamaya denk geliyor. Demek ki sende bir kanaat oluşmuş bu adamların suçlu olduğu hakkında o zaman ne bekliyorsun...
Bakın Ergenekon ve ona bağlı süreçte yürüyen yargılamalarla bunları karıştırmamak lazım.
Çünkü spor hukuku diye bir şey var... Bu normal ceza hukukundan ayrıdır. Onun için federasyonu özerk hale getirdiler...
Mehmet Ali Aydınlar başarılı bir işadamı, iyi bir Fenerbahçeli, eski yönetici ve kulübün gelecekteki başkanı olarak adı geçiyor.. du...
Bütün kulüplerin ittifakıyla federasyon başkanı oldu ancak kucağında bulduğu şike olayında süreci doğru yönetemiyor.
Başından itibaren Fenerbahçe'yi kollamaya çalışıyor.
Aziz Yıldırım'ı hastanede ziyaret edip "başkanım" dedi büyük tepki gördü Savcıyla görüştükten sonra "durum vahim" sözleriyle süren tutumu birdenbire üç günde bir değişmeye başladı. Önce liglerin zamanında başlayacağını, soruşturmada baş zanlı iki takımın kupa maçını oynayacağını ilan etti. Sonra başta Galatasaray olmak üzere tepkiler gelince önce açıklamaları sert bir dille kınadı ardından onların dediğine gelip ligi ve kupa maçını erteledi.
Bu arada iki günde bir Fenerbahçe yöneticileri federasyonu ziyaret etti. Herhalde Mehmet Ali bey onlarla Ramazan ayının güzelliğini, dünyadaki ekonomik durumu, Kürt meselesini falan konuşmuştur. Asla şike, küme düşme gibi işlerle ilgili bilgi paylaşımı olmamıştır eminim.
Bu arada Fener'in gazını almak için Aziz Yıldırım bağlantılı gazeteciler Lube Ayar ve Tahir Kum'un kışkırtmalarıyla bir fotokopi belgeyle Galatasaray'a da iş uzadı.
İhtiraslı ve saatli bir bomba misali Galatasaray'ın kapısından her girdiğinde vukuat işleyen Bülent Tulun'un başkan Adnan Polat'a yazdığı 1 milyon dolarla ilgili hesap soran mektup döndü dolaştı 2006 yılındaki şampiyonlukla ilgili şaibeye vardı.
Şimdi sıkı durun, ortalığa dökülen önce belge, bilgi, telefon konuşmaları, tutuklama Mehmet Ali Aydınlar'ı tatmin etmemiş ki Fenerbahçe'nin adını ağzına almaktan kaçınırken bu meseleyi daha anlamadan şöyle bir söz etti:
"Galatasaray'ın kupasını alırız."
İyi mi... Tarafsız başkan işte böyle olur...
Ve 15 Ağustos'ta Etik Kurulu'nun raporu doğrultusunda yaptığı muhteşem açıklamaya gelirsek...
Gazeteci ağabeyimiz Kemal Belgin'in havanda su döven pabucumun spor gazetecilerine ders verir gibi sorduğu soru meseleyi özetliyor.
"Madem bir karar yok, bu kadar adamı niye tedbirli veya tedbirsiz ceza kuruluna niye sevk ettiniz" diyen Kemal abi bombayı patlattı:
"Bundan sonra fikstürü Spor Toto teşkilatı, cezaları da Adalet Bakanlığı mı verecek?"
Ligler başladıktan sonra iddianamenin yazılmasıyla federasyon karar vermek zorunda kalacak. O zaman seyreyleyin gümbürtüyü, işin UEFA tarafını da daha hesaba katmadık.
Ah unutmadan başlıkta ne demek istedik ondan da söz edelim.
1980 darbesinden sonra MHP lideri Alparslan Türkeş, askerler tarafından Ecevit, Demirel ve Erbakan'la gözaltına alınmıştı.
Türkeş daha sonra tutuklu yargılandı. O zamanlar demişti ki:
"Biz hapisteyiz fikirlerimiz iktidarda."
Yani darbecilerin faşizan tutumlarından ziyadesiyle memnundu. Ama niye içerde olduğunu anlamıyordu.
Muhtemelen Aziz Yıldırım da, federasyonun yaptıklarını görünce aynı sözleri mırıldanmıştır.
Haksız mı...
5 Ağustos 2011 Cuma
Hayat Dönüş Operasyonu ve vicdan
Aylar sonra yazmak, Türkiye'de birkaç saat içinde her şey bir anda tersyüz olurken birdenbire bambaşka hale gelirken yazmanın bir anlamı var mı.
Bazı şeyler için var, iyi ki var.
Onlardan biri de çok yakıcı bir konu; uyku kaçıran, boğazı düğüm düğüm yapan bir konu...
Hayat dönüş Operasyonu... Üstünden tam 11 yıl geçmiş, bugünlerde birkaç vesileyle yeniden tartışılıyor.
Önce olayı bir hatırlatmak isterim:
"19 Aralık 2000'de düzenlenen Hayata Dönüş Operasyonu kapsamında Türkiye çapında 20 cezaevine yönelik operasyonda ikisi asker 32 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce tutuklu ve hükümlü yaralanmıştı. Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonda da 12 tutuklu ve hükümlü öldü, 55 kişi yaralandı."
Ve bianet internet sitesi ikinci duruşma öncesi müdahalenin nasıl planlı olduğunu şu satırlarla duyuruyordu:
"Ve Bayrampaşa Cezaevi'nde gerçekleştirilen saldırının dayandırıldığı "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı EH-3" başlıklı 15 Aralık 2000 tarihli belge, olaydan 10 yıl sonra ortaya çıktı. Harekat planı, operasyonu yöneten jandarma komutanların kim olduğunu ve operasyonun aslında çok önceden planlandığını ilk kez resmi olarak kanıtlıyor. Belgeye göre, operasyonu Tuğgeneral Engin Hoş ile Albay Burhan Engin yönetti."
Sonra haberler üstüne gazetelerin manşeti televizyonların ilk gündem maddesi oldu.
Açık oturumlar ve arabuluculuk yapan aydınlarda o günlerin acımasız iklimini ortaya serdiler.
Onlardan biri de Zülfü Livaneli'ydi. Livaneli 7 Nisan 2011 tarihli "Hayata Dönüş" operasyonu ve basın yazısını medyayı eleştirerek şu sözlerle bitirmişti.
"Çünkü en kritik dönüm noktalarında şaşmaz bir biçimde, kurbanın değil katilin yanında yer tuttular."
(İlgilenenler yazının tamamını şu linkten okuyabilir: http://haber.gazetevatan.com/%93hayata-donus%94-operasyonu-ve-basin/369763/4/Haber)
Ve sonra geçen ay gerçeklerin üstündeki örtüyü kaldıran önemli bir itiraf daha geldi.
Hayata Dönüş Operasyonu'nda, Bayrampaşa Cezaevi'nde Uzman Jandarma Çavuş olarak görevli olan Altan Sabsız, yanarak hayatını kaybedenlerin iddia edildiği gibi kendisini yakmadığını, yangın çıkan koğuştakilerin teslim olmak istemesine rağmen kapıların açılmadığını söyledi.
Sabsız, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 5 Temmuz'da verdiği ifadesinde, "Mahiyetini bilmediği değişik gaz bombalarıyla müdahale edildiğini, yanan koğuşta teslim olmak isteyenlerin dışarı çıkarılmadığını, yangına müdahale edilmediğini, yanan tutukluların üzerine yanıcı madde sürülmüş battaniye atıldığını" söyledi.
Bunca yıl operasyonun ardından yapılan resmi açıklamalarda, tutukluların kendisini yaktığı söylenmişti.
Ancak askerin ifadeleriyle bu açıklama doğru olmadığı gibi, yangına müdahale edilmeyerek ölümlere seyirci kalındı.
Bir başka iddia ise mahkumların silahla direndiğiydi. Ve bu gecikmiş itiraflarla resmi açıklamalardaki "mahkumların silahla direndiği iddiası" da yalanlanmış oldu.
YA BEN NE YAPIYORDUM
O zamanlar bu haber ve fotoğraflar güvenlik güçlerinden gazetelere servis edilerek medyanın desteği de sağlanmıştı.
Daha operasyon başlamadan yazılanlara da iyi bakmak lazım.. Yani kamuoyu bu operasyona öyle bir hazırlanmıştı ki.. Bu vahşet yapıldığı zaman "oh olsun" havası da yaratılmış oldu.
Şuraya gelmek istiyorum. 19 Aralık 2000 tarihinde Sabah gazetesinin yazıişlerinde bu haberler ve fotoğraflar geldiğinde "aman dedik" ama dinleyen kim. Daha meselenin ne olduğunu bile tam anlamadan sayfalar yapıldı. Çünkü "bu mahkumlar ne istiyor" diye sorduğunda en yetkili kişi. Terörle Mücadele Yasası'ndaki yeni düzenlemeye karşı olan tepkiyi bizzat ben anlatmıştım.
Karar verilmişti. Sayfa sayfa yazıldı çizildi..
Ve yıllar sonra o masanın çevresindekiler bugün tam tersi manşetleri atıyor. Birçoğu farklı gazetelerde önemli konumdalar...
Bu kadar belkemiksizlik olur.
Zülfü Livaneli "katillerle işbirliği yaptılar" diyor ya hani.
Ben de diyorum ki.
"O manşetleri atıp, o sayfalara karar verenlere her gün selam verip sohbet ediyorsunuz."
Yani çok uzağa gitmeye gerek yok.
Ya siyasetçiler o operasyona karar veren bakan Hikmet Sami Türk...
O gün de vicdanım sızlıyordu bugün de...
Bazı şeyler için var, iyi ki var.
Onlardan biri de çok yakıcı bir konu; uyku kaçıran, boğazı düğüm düğüm yapan bir konu...
Hayat dönüş Operasyonu... Üstünden tam 11 yıl geçmiş, bugünlerde birkaç vesileyle yeniden tartışılıyor.
Önce olayı bir hatırlatmak isterim:
"19 Aralık 2000'de düzenlenen Hayata Dönüş Operasyonu kapsamında Türkiye çapında 20 cezaevine yönelik operasyonda ikisi asker 32 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce tutuklu ve hükümlü yaralanmıştı. Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonda da 12 tutuklu ve hükümlü öldü, 55 kişi yaralandı."
Ve bianet internet sitesi ikinci duruşma öncesi müdahalenin nasıl planlı olduğunu şu satırlarla duyuruyordu:
"Ve Bayrampaşa Cezaevi'nde gerçekleştirilen saldırının dayandırıldığı "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı EH-3" başlıklı 15 Aralık 2000 tarihli belge, olaydan 10 yıl sonra ortaya çıktı. Harekat planı, operasyonu yöneten jandarma komutanların kim olduğunu ve operasyonun aslında çok önceden planlandığını ilk kez resmi olarak kanıtlıyor. Belgeye göre, operasyonu Tuğgeneral Engin Hoş ile Albay Burhan Engin yönetti."
Sonra haberler üstüne gazetelerin manşeti televizyonların ilk gündem maddesi oldu.
Açık oturumlar ve arabuluculuk yapan aydınlarda o günlerin acımasız iklimini ortaya serdiler.
Onlardan biri de Zülfü Livaneli'ydi. Livaneli 7 Nisan 2011 tarihli "Hayata Dönüş" operasyonu ve basın yazısını medyayı eleştirerek şu sözlerle bitirmişti.
"Çünkü en kritik dönüm noktalarında şaşmaz bir biçimde, kurbanın değil katilin yanında yer tuttular."
(İlgilenenler yazının tamamını şu linkten okuyabilir: http://haber.gazetevatan.com/%93hayata-donus%94-operasyonu-ve-basin/369763/4/Haber)
Ve sonra geçen ay gerçeklerin üstündeki örtüyü kaldıran önemli bir itiraf daha geldi.
Hayata Dönüş Operasyonu'nda, Bayrampaşa Cezaevi'nde Uzman Jandarma Çavuş olarak görevli olan Altan Sabsız, yanarak hayatını kaybedenlerin iddia edildiği gibi kendisini yakmadığını, yangın çıkan koğuştakilerin teslim olmak istemesine rağmen kapıların açılmadığını söyledi.
Sabsız, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 5 Temmuz'da verdiği ifadesinde, "Mahiyetini bilmediği değişik gaz bombalarıyla müdahale edildiğini, yanan koğuşta teslim olmak isteyenlerin dışarı çıkarılmadığını, yangına müdahale edilmediğini, yanan tutukluların üzerine yanıcı madde sürülmüş battaniye atıldığını" söyledi.
Bunca yıl operasyonun ardından yapılan resmi açıklamalarda, tutukluların kendisini yaktığı söylenmişti.
Ancak askerin ifadeleriyle bu açıklama doğru olmadığı gibi, yangına müdahale edilmeyerek ölümlere seyirci kalındı.
Bir başka iddia ise mahkumların silahla direndiğiydi. Ve bu gecikmiş itiraflarla resmi açıklamalardaki "mahkumların silahla direndiği iddiası" da yalanlanmış oldu.
YA BEN NE YAPIYORDUM
O zamanlar bu haber ve fotoğraflar güvenlik güçlerinden gazetelere servis edilerek medyanın desteği de sağlanmıştı.
Daha operasyon başlamadan yazılanlara da iyi bakmak lazım.. Yani kamuoyu bu operasyona öyle bir hazırlanmıştı ki.. Bu vahşet yapıldığı zaman "oh olsun" havası da yaratılmış oldu.
Şuraya gelmek istiyorum. 19 Aralık 2000 tarihinde Sabah gazetesinin yazıişlerinde bu haberler ve fotoğraflar geldiğinde "aman dedik" ama dinleyen kim. Daha meselenin ne olduğunu bile tam anlamadan sayfalar yapıldı. Çünkü "bu mahkumlar ne istiyor" diye sorduğunda en yetkili kişi. Terörle Mücadele Yasası'ndaki yeni düzenlemeye karşı olan tepkiyi bizzat ben anlatmıştım.
Karar verilmişti. Sayfa sayfa yazıldı çizildi..
Ve yıllar sonra o masanın çevresindekiler bugün tam tersi manşetleri atıyor. Birçoğu farklı gazetelerde önemli konumdalar...
Bu kadar belkemiksizlik olur.
Zülfü Livaneli "katillerle işbirliği yaptılar" diyor ya hani.
Ben de diyorum ki.
"O manşetleri atıp, o sayfalara karar verenlere her gün selam verip sohbet ediyorsunuz."
Yani çok uzağa gitmeye gerek yok.
Ya siyasetçiler o operasyona karar veren bakan Hikmet Sami Türk...
O gün de vicdanım sızlıyordu bugün de...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











