Sayfalar

20 Mayıs 2013 Pazartesi

"Cinayeti kör bir kayıkçı gördü"


Toplumca cinnet geçirdiğimiz bir büyük maç daha geride kaldı.
Fenerbahçe- Galatasaray maçını, öncesi, oynandığı an ve sonrasıyla üç bölümde ele alırsak finali gencecik bir çocuğun toprağa düşmesiyle koyabiliriz.
"Futbol asla futbol değildir" kitabının yazarı Simon Kuper, hayatla bağlantısını ne de güzel anlatır. Biz bu sözü "ırkçılık, şike, küfür, yalan, kibir, aşağılama, hazımsızlık" diye özetlersek herhalde yanlış olmaz...
Öyle bir kısırdöngü ki; hep aynı oyun oynanıyor...
Maçtan birkaç gün önce kulüplerin ileri gelenleri ortalığı konuşmalarıyla bir güzel hazırlar (siz bu sözü gerer diye okuyun). Sözleri spor basını tarafından manşetlere çekilir. O yöneticilere yakın yorumcular da "aslında ne demek istedi" diyerek belden aşağıya vurmayı bir güzel tamamlar.
Buraya dikkat edelim, sonra o yorumcular olaylar olup bittikten sonra "nereye gidiyoruz, çok ayıp" yazıları döşenir.
Eğer taraf oldukları takım zor duruma düşerse hemen savunma, aklama ya da saldırma gibi pozisyonlar alarak devam ederler...
Ve maç günü gelir, herkes hazırdır artık arenada boğazlaşma başlayabilir. Taraftar pimi çekilmiş bomba gibidir, taca çıkan bir top için bile ortalığı kasıp kavurmaya hazırdır...
Mide rahatsızlığı olan arkadaşlar, yemeden önce dünyanın her yanında olan ritueli yaparak muzu sahaya doğru sallar!
Sıra artık başrol oyuncularındadır. Sakin sakin oynanırken itiş kakış başlar, biri ötekini iter, öteki yere düşüp kıvranır da kavranır.
A hiç bir şey olmadı, derken olağan şüpheliler ortaya çıkar ve boğazlama, tırnaklama, anneye küfür derken film kopar.
Oyun biter, asıl maç başlar...
Biri galibiyet kutlar, diğeri yenilmesine rağmen şampiyonluğu...
Futbolcular ve yöneticiler o gerginlikle ipe sapa gelmez ucu nereye varacak diye düşünmeden konuşur da konuşur...
"Niye yan baktın" cinayetleriyle sarsılan memlekette bir futbolcunun terbiyesizce hareketi de "ne olmuş" yani diye savunulur...
Yabancı futbolcular bile yoldan çıkar, demeç demeç üstüne verirler. Meseleyi kavramadan ne olup bittiğini anlamadan...
Artık olay medya ile sosyal paylaşım siteleri üzerinden yürümeye başlar.
Kim daha sorumlu davranıyor anlamak mümkün olmaz.
Bir yandan "yapmayın etmeyin bize yakışmaz" diye timsah gözyaşlarıyla dolu köşeler, hemen yanıbaşında hala birbirlerini boğazlayan adamların demeçleri hem de manşetlerde...
Hiçbirinin aklına "ya bir susun" demek gelmez. Haber adı altında her takımın sayfasında veryansın son hızla sürer gider...
Ama görev bitmemiştir, çünkü ceza verilecektir. Kurumları etkilemek için yayınlar devam eder. "Bak bu da var o da var" diye diye muhabet sürer gider...
Çünkü sistem böyle kurulmuştur, birbirlerini beslerler...
Ne güzel günlerce konuşacak malzeme çıkmıştır, bu arada dünya seni "ırkçı, katil" diye damgalar ama ne gam...
Ve İstanbul'un ortasında bıçaklar konuşur...
19 yaşındaki genç bir bıçak darbesiyle can verir...
*******
"cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz."
Atilla İlhan



13 Mayıs 2013 Pazartesi

İbrahim Yazıcı'nın mirası...



İbrahim Yazıcı'nın en verimli çağında aramızdan ayrılması yalnızca Bursaspor camiası için değil Türk sporu ve iş dünyası için de büyük bir kayıp...
Başkan bu birikimleriyle arkasında önemli bir miras da bıraktı. O mirasın ne olduğunu kestirmek çok zor olmasa gerek, Yazıcı'nın hayatına ve yaptıklarına bakılırsa ne demek istediğim çok iyi anlaşılabilir.
Yazıcı erken yaşta atıldığı iş yaşamında önemli bir tecrübe edindikten sonra genç yaşlarda Bursaspor yönetimine giriyor.
Daha önce babası ve ağabeyi de kulüpte yöneticilik yaptığı için onlardan bayrağı devralıyor. 1985-1986 sezonunda Bursaspor Türkiye Kupası'nı kazandığı zaman o da yöneticilikte ilk deneyimini yaşamaktadır.
Üç yıl sonra onun başkanlık koltuğunda görüyoruz.
1989'dan 1992'ye kadar geçen sürede tesisleşmeye ağırlık vererek belki de 2010 yılındaki şampiyonluğun da temellerini atıyordu.
1992'den sonra başka bir kulvarda yoluna devam edecektir. Siyaseti seçerek üst üste iki dönem milletvekiliği yapan Yazıcı'nın geçici ikametgahı Ankara'dır artık.
Yaklaşık 10 yıl Bursa'dan uzak kalan efsane başkan artık kendi işine odaklanır.
Ancak turizm ve otelcilikte önemli yatırımları olan Yazıcı'nın kaderini yeşil beyaz renkler belirleyecektir.
Tarihler 2007'yi gösterdiğinde kulüp zor günler geçirmektedir.
Ve bir kez daha çok sevdiği Bursaspor'ya yollar kesişir ta ki ölüm ayırana kadar...
Başkan seçilen İbrahim Yazıcı, 2.5 yılı teknik direktör arayışları ve denemeleriyle geçirdikten sonra 2008-2009 sezonunun ortasında Ertuğrul Sağlam'ı takımın başına geçirdi.
Sonraki sezon ise gerek Bursa gerekse Türk futbolu için bir dönüm noktası olacaktır.
2009-2010 yılına "Hedef Avrupa Kupaları" parolası ile başlanan 2009-2010 sezonu sonunda 26 yıl sonra lig şampiyonluğu kupası Anadolu kentine geldi.
Türkiye beşinci büyüğü ile tanıştı.
Sonraki sezon Bursaspor, tarihinde ilk kez UEFA Şampiyonlar Ligi Gruplarında mücadele etti. Süper Lig'i 3.sırada tamamlandı.
Bu sonuç Bursaspor'un elde ettiği şampiyonluğun ardından tarihindeki en iyi ikinci derecesi oldu ve kulüp UEFA Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazandı.
Geçen sezon ise bu kez 20 yıl aradan sonra Türkiye Kupası finali oynama başarısını gösterdi ve finalist olması nedeniyle adını bir sonraki sezon yine Avrupa Kupası'na yazdırmayı başardı. Bu sezon ise Bursaspor, ligin bitimine 2 hafta kala zirvedeki takımlar arasında yer alarak üst üste 4.kez Avrupa kupalarına katılmaya hak kazanmak üzere.
Rahmetli İbrahim Yazıcı, Anadolu ihtilaline imzasını atarak hem Bursaspor'a hem de birçok kulübe örnek olmuştur.

Sağlıklı yaşam ne demek?


Uzman tane tane anlatıyor: "Eğer bir yıl içinde kendinizi iyi hissettiğiniz dönemler fazla ise ve az hasta olduysanız bu sağlıklı bir yaşamdır."
Şehir hayatı bizi daha çok evlere hapsettikçe ve o da yetmeyip dört duvar arasındaki bir bilgisayar başına mıhlandıkça durum gittikçe vahim hale gelecektir emin olun.
İnsanoğlunun vücudu hareket etmek için tasarlanmış mükemmel bir yapı, yani kas, kemik, kıkırdaktan oluşuyor.
Peki, bu yapıyı hareketsiz bırakınca ne oluyor...
Biliyorsunuz tabii ki, hastalıklara davetiye çıkarıyoruz.
Önceki gün gazetelerde yer alan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) raporlarında birçok hastalığın verileri bulunuyor. En önemlisi hiç kuşkusuz kiloyla ilgili olanı...
Türkiye'de 15 yaş üstü bireylerin yüzde 17.2'si obez, yüzde 34.8'i fazla, yüzde 44.2'si normal ve yüzde 3.9'u ise düşük kilolu. Yani ülkede her kişiden biri obez ve kadınlar başı çekiyor.
İşin acayip tarafı kırsal kesimde kilolu sayısı şehirdekileri az da olsa geçmiş durumda.
Bu da gösteriyor ki, tüketimle pompalanan yeni hayat tarzı televizyonlar ve internet yoluyla bir salgın gibi yayılıyor. Kasaba ve köylere kadar ulaşan abur cubur, çocuklar ve gençlerin gözdesi olmaya başlamış...
Kentlerin geride kalmasının sebebi bilinçli tüketim ve sosyo -ekonomik seviyeyle açıklanıyor.
Ayrıca çocuklarda ishal, diş, göz, solunum yolu enfeksiyonu, bulaşıcı hastalıklar ilk sıralarda yer alıyor.
Özellikle ağız ve diş sağlığındaki yüksek oran düşündürücü. Ağrı oldukça diş doktorunun yolunu tutan büyüklerin çocukları da haliyle ağız sağlığından müzdarip oluyor.
Hipertansiyon, bel bölgesi ve eklem rahatsızlıkları, şeker de ciddi olarak alarm veriyor ki bunlar kiloyla bağlantılı sorunlar...
Ve yaşam kalitesini en çok etkileyen hastalıklar, daha ileri aşamalarda sağlıklı organlara da zarar veriyor...
Sonuç olarak Türkiye'nin bel çevresi 10 yılda erkek ve kadınlarda 8 cm genişlemiş.
Obezite yılda yüzde 1 artıyor. Böyle giderse on yıl sonra oranın yüzde 40'lara ulaşması bekleniyor.
Vahim bir tablo ve hemen bugün bir şeyler yapılmazsa işler içinden çıkılmaz bir hal alabilir.
Olmazsa olmazları şöyle sıralayabiliriz...
Bir başka deyişle sağlık üçgeninin bir ucunda doğru beslenme var.
Gerçi her yanımız diyetler, tavsiyelerle sarılmış durumda ama en doğrusu sizin kararınız ve uygulamadaki ısrarınız..
İkinci olarak da uyku... Belirli saatte yatılıp belli saatte kalkmak elzem ve önemli...
Ve üçgenin son noktasında hareket var. Basit ve ihmal edilen bir eylem yürüyün, yürüyün ve yürüyün...

Ekonominin akil adamları toplandı!

Elmanın hikayesini bilirsiniz Gökten üç elma düştü.
Hz. Adem yasağa uymayıp yediği için cenneten kovuldu. Newton'un kafasına düştü yerçekimini buldu. Üçüncüsü ise dünyayı değiştirdi.
Bunu ben değil kendisi yıllar evvel söylemiş.
"Bir gün gelecek ve dünyayı değiştireceğim" diye meydan okuyan Apple'ın efsanesi Steve Job'tan başkası değildi.
Kot pantolonu, kirli sakalı ve sevimli gözlükleriyle üç beş yıl arayla büyük bir platforma çıkıp elinde tuttuğu bir şeyi gösteriyordu. Ve koca dünya bir uçtan uca bu zamane şeyhinin teknoloji devrimleriyle alt üst oluyordu.
Daha öncesi de var ancak 1998'de iMac'i tanıttığında PC'lerin tahtını salladı.
2001'de iPod'la artık gözden düşmeye başlayan walkman ve cd çalarları tarihe gömerek müzik dünyasını ele geçirdi.
Ardından 2003 yılında iTunes geldi.
iTunes'dan önce dijital müzik şirketler için büyük sorundu. Onlar da para kazanmaya başladı.
Tabii ki büyük bomba iPhone oldu.
Tarihler 2007'yi gösterirken cep telefonu dünyasına giren Jobs insanoğluna başka bir dünyanın kapılarını açtı.
Dünyaya gülümseyerek elinde bir ürünle son kez gördüğümüzde 2010 yılıydı.
Bir yıl sonra hayata veda edecek Jobs'un son harikası "büyük iPhone" da diyebileceğimiz iPad'ti...
Çok bilinen bu yaşam öyküsünü ekonomi sayfamızda okuduğum bir haber nedeniyle yeniden anımsadım.
Türkiye'nin ekonomideki "akil adamları" Yaratıcı Endüstriler Konseyi Derneği'ni kurarak bir sivil toplum örgütü olarak yeni bir sayfa açıyor.
Amaçları Türkiye'nin ihracatına katma değerli ürün desteği sağlamak.
Kısa adı YEKON olan dernek, sinemadan modaya, mimariden iletişime kadar 13 farklı işkolunda faaliyet gösteren 18 sektör derneğini birleştirdi. Ve gelecekte bu sayı daha da artacaktır eminim. Derneği kuranlar cari açığın kapanması ve en önemlisi 2023'te hedeflenen 500 milyar dolarlık ihracatın gerçekleşmesi için yaratıcı endüstrilerin devreye girmesinin şart olduğunu söylüyor.
Türkiye genç ve dinamik nüfusuyla teknolojiyi kullanmada dünya liderliğine oynuyor.
Yükselen ekonomisiyle e-ticarette de büyük bir ivme yakalamış durumda.
Modadan yemeğe, teknolojiden spora kadar birçok sektörde başarılı işler yapıyor. Ancak yeterli mi...
Bunu haberi yazan Özge Yavuz'a sordum.
Özge, "Onların çoğu dünyadaki uygulamaların Türkiye'ye uyarlanmışı asıl önemli olan ve fark yaratacak olan katma değer" dedi ve ekledi:
"25 liralık bir hırkayı öyle bir tasarlar ve sunarsınız ki 250 liraya satılır."
Ben Özge'yi biraz daha konuşturup yaratıcı bir fikir almaya gidiyorum siz de Jobs'un şu sözlerine bir göz atın:
"Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun."

17 Nisan 2013 Çarşamba

Emek Sineması ve toplumsal bellek

Bir toplumu tanımlarken, onu oluşturan değerlerden söz edilir.
Dili, kültürü, gelenekleri en başta gelenlerdir.
Toplumsal hafıza da bunların içinde çok önemli bir yer tutar.
Bu hafıza bugünden yarına değil yüzyıllar içinde oluşur.
Orada anılar birikir, ortak bir yaşam tarzı oluşur sonra kuşaktan kuşağa aktarılarak kalıcılık sağlanır. İstanbul'un kozmopolit semti Beyoğlu'ndaki Emek Sineması da toplumsal hafızamızın önemli yerlerinden biriydi...
1884 yılında inşa edilen bina İstanbul Avcılar Kulübü, Rum Atletik Jimnastikhanesi, Yeni Sirk ve Tekerlekli Paten Pisti ve eğlence merkezi olarak hizmet vermiş.
1918'da elden geçirilip tiyatro olarak kapılarını açmış. Ve tarihler 1924'ü gösterirken Cumhuriyet döneminde, perdeleri sahne olarak değil sinema olarak açılmaya başlar.
Adı da Melek olacaktır. 1940'ta bina belediye tarafından satın alındıktan sonra 1957 yılında Emekli Sandığı'na devredilir. Ve kurum da burayı artık ölümsüzleşen Emek Sineması olarak işletmeye alır.
Büyük Caruzo, Denizciler Geliyor ve Yağmur Altında gibi popüler Hollywood müzikallerini gösteren sinema 9 Oscarlı Rüzgâr Gibi Geçti ile gişe rekorunu kırar.
 1958'de yeni adıyla açılan Emek Sineması'nda gösterilen ilk film, başrollerini Gina Lollobrigida ve Vittorio Gassman'ın oynadıkları Dünyanın En Güzel Kadını (La donna più bella del mondo) olur.
Bunları Bisiklet Hırsızları, Beyaz Geceler, Bazıları Sıcak Sever, Gurur ve İhtiras, Krallar Önde Gider, Brahms'ı Sever misiniz?, Batı Yakasının Hikâyesi, Harika Hırsız, İrlandalı Kız, 2001: Bir Uzay Destanı, Pink Floyd Duvar, Günaha Son Çağrı gibi her biri ses getiren ve bugün klasikler arasında yer alan filmler izler. Hakkâri'de Bir Mevsim, Selamsız Bandosu gibi Türk filmleri de Emek'in perdesinden geçen arasında yer alır.
Son teknolojileri de takip eden Emek'te "İrlandalı Kız" Türkiye'de 70 mm formatta ve 6 kanallı ses sistemiyle gösterilen ilk film olacaktır.
Emek 1993'te önemli bir restorasyondan geçirildikten sonra 2000 yılında da koltukları, perdesi, ses düzeni (Dolby Digital) elden geçirildikten sonra modern bir hale gelecektir.
İstiklal Caddesi'nden Galatasaray'a doğru yürürken sağa dönersiniz, az aşağıda soldaki bina Emek'tir.
Daha gişede başlardı o heyecan, sonra fuayesinde geçirilen vakitler.
Gong çaldıktan sonra yerinize oturup ışıklar kapanmadan o görkemli süslemeleri izlerdiniz.
Ve o muhteşem perde ağır ağır açılır.
Sinemanın büyüsünde kaybolursunuz.
Dünyada saygın bir yeri olan İstanbul Film Festivali'ne yıllarca ev sahipliği yapan Emek'ten kimler geldi, kimler geçti bir bilseniz.
Hiç unutmuyorum; festivalin ilk yıllarında çeviriler yan tarafa konan küçük bir masada oturan çevirmen tarafından mikrofonla spontane yapılırdı.
Bir keresinde gülmeyi de çeviri gibi yapınca homurtular yükselmişti.
Sonra oradan çıkınca ya İnci'de profiterol yerdik ya da Taksim Meydanı'ndaki Kristal büfede ıslak hamburgerle köpüklü ayranı içip evimize giderdik.
Kristal'in olduğu bina çoktan yol oldu, İnci'de oradan çıkarıldı. Emek'te malumunuz...
Başka söze gerek var mı?

Sınav sonuçları bize ne anlatıyor?

Üniversiteye girişte ilk basamak olan YGS sonuçları açıklandıktan sonra artık gelenekselleşen "ne olacak bu eğitim hali" tartışması da başladı...
Gençlerin geleceklerinin dönüm noktası olan sınav aynı zamanda ülkenin eğitimi göstergesinin de bir aynası gibi...
Sonuçlara ilişkin verilere bakınca hüzünlenmemek elde değil.
Yeğenimin okuduğu özel okulda yalnızca kendi sınıfında 6 öğrencinin 180 barajını geçemediğini duyunca çok şaşırdım.
İstanbul'da bile böyle bir durum oluşuyorsa vay halimize demek lazım...
Sınava giren adayların yüzde 72'sine denk gelen 1 milyon 303 bin 934 aday fen bilimleri testinde 5 adet soruyu bile doğru yanıtlayamamış.
Matematikte de adayların 840 bin 63'ü için aynı sonuç çıkarken, istatistiklerde bu yıl sıfırcı sayısının farklı tanımlama altında yapılmasına gerek duyulmuş.
Her yıl dikkatlerin ilk kaydığı, kamuoyunca 'sıfırcı' olarak bilinenlerin sayısının yer aldığı kategoride ilk kez iki farklı tanımlama yapıldı.
Buna göre, 'Testlerin hiçbirinde 0.5 veya üzeri ham puanı olmayan aday sayısı' kategorisinde 8 bin 586 adayın yer aldığı kaydedilirken, sınavdaki 'Dört testin en az ikisinde 0.5 veya üzeri ham puanı olmayan aday sayısı' diye bir yeni kategori oluşturuldu ve bu kategoride olanların sayısının 61 bin 36 olduğu bildirildi.
Geçen yıl bu kategorideki istatistik 'Puanları 0.5'ten küçük olduğu için puanı hesaplanmayan aday sayısı' şeklinde tek bir kategori altında ifade edilmiş ve sayının 50 bin 805 olmuştu.
Bu ayrıma ÖSYM yetkilileri bir açıklama yapmadı ancak anlaşılıyor ki "yine şu kadar öğrenci sıfır çekti" denmesin diye böyle bir uygulamaya gidilmiş.
Ancak rakamlara döküldüğünde tablo şöyle: Bu yıl sınavda sıfır çeken aday sayısı 8 bin 586. Bu rakam geçtiğimiz yıl sıfır çekenlerin sayısının 50 binden fazla olduğu göze alınırsa bir gelişme sayılabilir.
Uzmanlar bu durumu "balık" diye adlandırılan kolay soruların çokluğuna bağlıyor.
Ancak asıl belirleyici olan 180 barajını geçemeyenlerin sayısında bu yıl artış var. Eğitim uzmanları bu duruma Türkçe sorularının etkisine bağlıyor.
Geçen yıl Türkçe sorularının genel ortalaması 18 iken, 2013 YGS'de bu oran 16.8'e düşmüş. Her zaman öğrencileri zorlayan matematikte ise geçen yıl 6.92 olan ortalama bu yıl 7.5'a yükselmiş. Türkçe, sosyal bilgiler ve fendeki düşüşün internet bağımlılığının artmasına bağlanıyor.
Öğrencilerin kitap okumadığı için yorum yapamadığı, okuduğunu anlamadığı herkesin malumu. İnternet denen o heyulada kendilerini kaybettikleri için de karşılaştırma ve muhakeme yeteneklerinin zayıflamaları da da eklenince tablo netleşiyor.
Çok küçük yaşlarda bağımlılık başlayınca üniversite sıralarına gelince durum daha da vahim bir hale geliyor. Ne yazık ki böyle giderse tablo daha da kötüye gidebilir.
Çünkü internette hazır bilgiye hiçbir çaba sarf etmeden ulaşmak, oyunlar öğrenciyi sabırsızlaştırıyor. Ve bir an önce olsun bitsin diye bakıyor meseleye.
Hayatının en önemli dönemecinde zorlanıyor. Çünkü böyle alışmış. Bu yüzden daha ana okullarından başlayarak eğitimciler ve ailelerin el ele vererek alışkanlıkları değiştirmesi gerekiyor hem de acilen...
Bu yılki sınavda birinciliği paylaşan üç adayın da kız olması erkeklerin bu yarışta geriye düşmesi de önemli bir durum. Haşmet Babaoğlu geçen perşembe günü onları karşılaştırırken hayata bakışlarını da ele almıştı.
"Kızlarla erkekler arasındaki bu fark gitgide büyüyor. Ve merak ediyorum, acaba bu fark Yeni Türkiye'ye nasıl bir damga vuracak?" diye çok yerinde bir saptama yapmıştı. Siz ne dersiniz...

Ehliyet gerçekten aslanın ağzında mı?

Haberi biliyorsunuz birkaç gün önce gazeteler ayrıntılarıyla yazdı, televizyonlar da önemli bölümlerini mercek altına alıp tartıştı. Avrupa Birliği kriterleri gözetilerek hazırlanan yeni sürücü taslağı trafik konusundaki korkunç halimize çare olabilir. Düşünce güzel ancak uygulamada ne olacak orası meçhul ve umutsuz...
Ne demek istediğime geçmeden önce bir istatistik vereyim. Emniyet Müdürlüğü Trafik Dairesi'nin verilerine göre; 2013'ün ilk iki ayında toplam 47 bin 658 trafik kazası yaşanmış. 247 ölümlü kazada 300 kişi hayatını kaybederken 27 bin 34 kişi de yaralanmış. Jandarma bölgesindeki 4 bin 193 trafik kazasında da 118 kişi ölürken, 4 bin 663 kişi de yaralanmış.
Daha tatil dönemi başlamadan, uzun bayram araları gelmeden meydana gelen kazaların sayısı 50 bini aşmış durumda. Buna kayıtlara geçmeyen ufak tefek çarpmaları da eklersek durumun vehameti ortaya çıkar.
Peki kazalarda baş suçlu kim?
Tabi ki sürücüler.
Bu kusurlar, "Hızı yol, hava ve trafiğin gerektirdiği şartlara uydurmamak, kavşakta geçiş önceliğine uymamak, arkadan çarpmak" diye sıralanıyor.
Ocak ve Şubat aylarında 1 milyon 786 bin 867 trafik cezası kesilmiş, yüzbinlerce araç trafikten men edilmiş, yüzlerce kişinin ehliyetine el konmuş, para cezaları kesilmiş.
Peki caydırıcı olmuş mudur.
Bence de "hayır" yoksa "olabilir" diye bir cümlemi kuracaktınız...
"Evet" yanıtı şimdilik çok uzak ancak "olabilir"e gelmek için bir umudumuz var.
AB normlarına göre yeniden düzenlenen ehliyet sınavlarında iş baştan sıkı tutulacak. İkiye ayrılan sınavın birinci bölümünde, adayların emniyet kemeri, sinyal verme, direksiyon hakimiyeti, geri viteste kullanma gibi, değerlendirme yapılacak 20 kural belirlendi. Bu kurallardan birini hatalı yapan aday sınavda başarısız sayılacak.
İkinci bölümde ise kendisini geçmek isteyen araçlarla ilgili geçilme, durma, duraklama, indirme, yaya okul ve hemzemin geçitlerden geçme, çocuk, engelli, yaşlı ve bisikletli geçiş hakkı, geçiş üstünlüğü hakkına sahip araçlara geçiş izni verme, çevreye duyarlı (korna, gürültü) gibi 7 kural belirlendi. Bu kurallardan herhangi birini iki kez hatalı yapan aday sınavı geçemeyecek.
Halihazırda ehliyet alırken dur, kalk, trafikte kısa bir tur, tamam hayırlı olsunla iş bitiyor. Yeni uygulamayla direksiyon başında hata yapan bir kez daha sınava girdiğinde dikkat edecek, yani yanlış yapa yapa öğrenecek.
"Eğer bu kuralı ihlal edersem" ceza yerim diyecek.
Peki düşünce olarak pekala sonuç alınabilecek gibi duran sistemi işletebilecek miyiz, yani uygulamada ne olacak..
İşte meselenin en can alıcı noktası bu...
Her yola, her kavşağa, her aracın başına polis dikilemeyeceğine göre trafik canavarlarından nasıl kurtulacağız.
Bu kadar kaza niye oluyor sanıyorsunuz. Vurduymazlığımız bir yana, hiçbir kural tanımadan herkesin kendi doğrusu dayattığı bir ortamda başka ne beklenebilir ki.
Medeniyet yol yapmak, bina dikmekle olmuyor, toplum içindeki davranışlarımızdır öncelikli ve belirleyici olan. Trafikteki hallerimiz de bunun bir parçası...
Büyüklerine saygı, küçüklerine şefkat geleneğinden gelen bir toplumun bireylerinin sürücü koltuğuna oturduğunda başka bir şeye dönüşmesi nasıl bir şeydir anlayan beri gelsin.
Her şeye rağmen yeni sistemden umutlu olmak gerekiyor, başka çaremiz yok. Isracı ve takipçi olmalıyız.
Teknolojik gelişmelere hayranlık derecesinde uyum sağlayan yeni kuşaklar umarım bu konuda da herkese örnek olur...