Sayfalar

29 Eylül 2021 Çarşamba

Hatıralar ışığında tarih...


Anılar, hatıralar, günlükler... Tarih meraklıları için önemli bilgiler içeriyor bu tür yayınlar. İş Bankası Kültür Yayınları'nın Anı dizisinden çıkan kitaplar şu sıralar merceğimde. Yakın tarihimizi daha iyi anlamamızı sağlayan o kadar iyi yayınlar yapılıyor ki...

Hatıralar ya da anılar, iki sözcüğü de kullanmayı severim.
Ama yer ve zamana bağlı olarak.
Bu iki cümle sonra dönmek üzere burada dursun...
1800'lerde yaşamış Danimarkalı düşünür, ilahiyatçı, şair ve eleştirmen Soren Kierkegaard'ın ünlü sözünü bilirsiniz: "Hayat yalnızca geriye dönük bir şekilde anlaşılabilir; ama ileriye dönük bir şekilde yaşanmalıdır."
İnsanın anılarını yazması bir cesaret işidir, çuvaldızı kendinize de batırmayı göze alırsanız takdir edilir yazdıklarınız.
Ancak ne kadar objektif görünse de sonuçta insan kendi değer yargılarıyla bakıyor olaylara ve subjektif olmaktan kaçamıyor...
Cemil Meriç'in dediği gibi "Hatıra yazmak çok lüzumludur. Fakat hatıra, dişleri fırçalayıp, makyaj yapıp tarih önüne çıkmaktır."
Goethe de "Hatıralara daima şiir karışır" der.
Onun için hatıralarına Şiir ve Hakikatler ismini vermiştir.
Baştaki cümleye dönersek; ben anılarını değil de hatıralarını yazanları daha çok önemsiyorum.
Eskilerin hatırası bende tarihten gelenleri çağrıştırıyor ve böyle adlandırmayı seviyorum.
Tarih, sonsuzluğa uzanan bir tarla gibi.
Ekilip, bakıldıkça toprağı zenginleştirdikçe olgunlaşıyor ve hakikatler ortaya dökülüyor.
Atalarımızda günlük tutmak, hatıra yazmak geleneği yoktu, o yüzden birçok şeyi askeri günlüklerden ya da bürokratik yazışmalardan öğreniyoruz.
Batı'da kiliseler doğum başta olmak üzere sürekli kayıt tutardı, bunun için soyluların ve imparatorlukların arşivleri de oldukça zengindir.
Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı'na verdiği cevabı onlar sakladığı için biliyoruz.
Peki onların bize gönderdiği ilk mektup nerede, maalesef yok...
Bugün Osmanlı'nın 18. yüzyıldaki yaşamını, Lady Montagu hatıralarını kaleme aldığı için daha iyi biliyoruz.
Kendisi III. Ahmet döneminde İngiliz elçisiydi.
Eşi ve oğluyla 1717-1718 yıllarında Osmanlı başkentinde yaşayan Lady Montagu'nun Şark Mektupları, Doğu Mektupları ve Türkiye Mektupları adlarıyla yayımlanmış kitabı o dönemki saray ve sokaktaki yaşama yönelik önemli ayrıntılar içerir.
Çiçek hastalığına karşı yapılan aşıyı İstanbul'da gören Montagu'nun tedaviyi İngiltere'ye tanıttığı da mektuplarında yer alıyor.
Bunun için hatıra kitaplarını kitapçılarda gördükçe elim hemen gider.
Son yıllarda 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin ilk yıllarına yönelik hatıralar ve tanıklıkları içerek kitapları daha sık takip eder oldum.
Bu konuda İş Bankası Kültür Yayınları'nın ardı ardına bastığı anı dizisinden kitapları anmadan geçemeyeceğim.
Son olarak Osmanlı subayı Eyüp Durukan'ın beş kitap olarak yayımlanan günlüklerine göz gezdiriyorum.
Balkan Harbi, Çanakkale, Mondros ve Cumhuriyet dönemlerine ait muhteşem bir külliyat niteliğinde.
Yayınevinden peyderpey yayımlanıyor bu günlükler.
Yakın tarihimizi, bir subayın hem de tarihte pek de adı anılmayan bir subayın gözünden takip edince hakikatı daha iyi anlıyor insan.
Ne diyeyim hatıra yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.

GÜNLÜK DAHA OBJEKTİF

Avusturyalı din adamı Salomon Schweigger, 1577'de Almanya'dan Osmanlı'ya gönderilen heyetteki isimlerden biriydi.
Sultan III. Murad döneminde Osmanlı topraklarında dört yıl geçirir.
Türklerin 400 yıl önceki yaşamını anlatan Schweigger'in yazıp hatta çizdikleri Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla yayınlandı.
Hamamlar, bayramlar, gelenekler, sultanın huzurunda yaşadığı diz çöktürmeleri canlı bir tablo gibi sunar.
Ancak, anlattığı bazı olayları yorumlarken tarafsız değildir, zaman zaman aşağılar gibi nefretle andığı yerler de vardır.
İşte anı ya da hatırada püf nokta burasıdır.
Yazılanlar ne kadar güvenilirdir?
Tarihçiler günlük tutmanın daha sağlıklı olduğu ve güvenilir olduğu konusunda hem fikirdir.
Sonradan kaleme alınanlar ise savunma, hedef gösterme, kendini aklama ya da övmeye daha çok eğilimlidir.
Kişisel bir hatıranın tam zamanıdır...
1990'lı yılların başlarında Kadıköy'deki Akmar Pasajı'nın ikinci katı o zamanlar boydan boya sahaftı.
Gazeteci ve yazar Murat Çulcu ağabeyimizin küçük dükkanı izinli olduğumuzda soluk aldığımız yerdi.
Kitapların üstüne sessizce oturur, doyumsuz sohbetleri dinlerdik.
Bir öğlen vakti uğradığımda, bana oturmamı işaret etti.
Eski bir Osmanlıca defteri yaşlı biriyle okuyup notlar alıyordu.
Sonra anlattı: Emekli bir askerin günlüğü eline geçmişti. Çanakkale ve Filistin cephelerinde savaşan Mehmet Fasih Bey daha sonra İngilizlere esir düşmüş, kurtulduktan sonra Milli Mücadele'ye katılmış bir askerdi. Murat Çulcu o hatıraları Çanakkale 1915-Kanlısırt Günlüğü adıyla kitaplaştırdı.
Kitaptan küçük bir alıntı nereye varmak istediğimi çok iyi anlatıyor:
"6.8.1331 (19.10.1915), Salı Evvel 7.30 - Bugün Kurban Bayramı. Pek ziyade bitap olduğumdan uyumamak üzere yattım. İşte bu esnada toplar başladı. Obüsler sağ cenahımızın gerilerine düşüyor. 9.30 - Bombardıman kesildi. Sipere geldim. Fakat yatamadım. Taburun yanına indim. Bir parça ihata ederek üzerimizden geçti. Hamd olsun bir şey yok. Arkadaşlar ile bayramlaştık. Bazı nefer ve çavuşlar da gelerek bizimle bayramlaştı." 
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2021 sayısında yayınlanmıştır.)


8 Ağustos 2021 Pazar

Yazıdır kalıcı olan...


Zor günlerde kültür ve sanat ilaç gibi geldi.
Özellikle kitap ve müzik öne çıktı.
Yayınevlerinin ilanlarında da görülen kitap baskısındaki artışı Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın istatistiklerini doğruluyordu.
Korona kısıtlamalarıyla geçen 2020 yılında kişi başına düşen kitap sayısı arttı.
Verilere göre; 2020'de toplam 633 milyon 587 bin 353 adet fiziki kitap üretimi yapıldı.
Dijital platformlardan indirilen kitaplar, bandrol zorunluluğu olmayan az baskılı kitaplar ve eğitim amaçlı süreli olmayan yayınlar ile kütüphanelerden ödünç alınan, şahıslar arasında ödünç verilen ya da değiş tokuşu yapılan kitaplar hariç, kişi başına düşen fiziki kitap sayısı yüzde 7.6'ya yükseldi.
Bu rakam 2019'da kişi başına yüzde 7.01'di...
Bu yılı da aşılanma durumuna göre en azından yarısını kısıtlamalarla geçireceğimiz belli olduğuna göre, edebiyatseverlere iyi haberlerimiz var.
Döne döne okuduğumuz klasikleri unutmadan; yayınevleri, okurlarını ünlü yazarların yeni kitaplarının yanı sıra yeni yazarlarla buluşturmak için hazırlıklarını tamamladı.
Yerli ve dünya edebiyatından roman, şiir, bilimkurgu, tarih, macera, polisiyelerin son okumaları bitti, düzeltmeler yapıldı, yavaş yavaş matbaanın yolunu tutmaya başladı.
Orhan Pamuk'tan Ahmet Ümit'e, Mario Levi'den Mehmet Eroğlu'na Türk edebiyatının ustaları okurla buluşacak.
Polisiye tutkunları da çok beklemeyecek.
Christophe Grange'ın Küllerin Günü, Jo Nesbo'nun Kingdom, Volker Kutscher'in Mart Şehitleri artık gün sayıyor.
Doğu'nun Limanları, Afrikalı Leo, Semerkant ve nice kitaplarıyla sevdiğimiz Amin Maalouf uzunca bir aradan sonra romana dönüş yapıyor.
Empedokles'in Dostları'nda nükleer savaşın eşiğine gelmiş bir dünyayı anlatıyor.
2017'nin Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Japon Kazuo Ishiguro ödülden sonraki ilk romanı, Klara and the Sun'la raflarda olacak.
Murakimi'den Umberto Eco'ya daha niceleri...
Denemeler ve inceleme kitapları da sırasını bekliyor.
Arkeooloji, bilim, kimlik ve aidiyet, savaşlar, futbol, kütüphaneler, yazarlık, toplumsal düzen, botanik. matematik üstüne ufuk ve zihin açıcıcı eserler gelecek...
Hayvanseverler, Fatih Altuğ'un Geçmiş Zaman Kedileri kitabında, ünlü yazarların içinden kedi geçen mektupları, öyküleri ve denemelerinden oluşan seçkisiyle mutlu olacak.
Beyoğlu kitabıyla titiz bir incelemeye imza atan Turan Akıncı bu kez Galata'yı mesken tutuyor.
Bizans'tan günümüze kadar Pera'nın oluşumu, Osmanlı dönemiyle birlikte ele alınıyor.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2021 sayısında yayınlanmıştır.)
             


Sen de mi Le Carre...

Büyük bir heyecanla yeni kitabını beklediğim usta yazardan ise ne yazık ki ölüm haberi geldi.
Aralık ayında 89 yaşında hayata veda eden John Le Carre, casus romanlarının bir numarasıydı.
İngiliz Gizli Servisi'nin iç ve dış istihbarat birimleri MI5 ve MI6'da bir süre çalışan Le Carre geride birbirinden muhteşem 30'ya yakın eser bıraktı.
Filmlere, dizilere konu olan, Soğuk Savaş yıllarından Köstebek, Bir Öğrenci Gibi, Smiley'in İnsanları üçlemesi ile Soğuktan Gelen Casus unutulmazları arasındaydı.
Kitaplarındaki kurgu hiç kuşkusuz hayatın gerçekleriyle örtüşürdü ve iyi bir yazardı.
60'ları, 70'leri, 80'leri yazdı, duvar yıkılınca acımasız dünyanın mafyasını, kartellerini, çok uluslu şirketlerin vahşiliğini, devletlerin öteki yüzünü gözler önüne serdi.
Yüzümüze hep ayna tuttu o yüzden değerliydi.
"İngiltere'nin puslu, entrikayla dolu havasından Rusya'nın korku atmosferiyle yüklü soğuğuna; Afrika'nın katliamlarla ısınmış sıcağından Panama'nın işbirlikçi kirlenmiş kanalına; Uzakdoğu'nun iç savaşlarıyla nemlenmiş kan banyosundan Almanya'nın arada kalmış çaresiz göçmenlerine kadar her yere el attı."
(F. E. Sabah Kitap Nisan 2018)
4 yıl önce yazdığı otobiyografik kitabı Güvercin Tüneli'nde, "Yürüyüş yaparken, trenlerde, kafelerde alelacele defterlere yazmayı, sonra ev koşturup oturarak yazdıklarımı bir araya toplamayı seviyorum. Heath'de gözüme kestirdiğim bir bank var, gözlerden uzakta ve yayvan bir ağacın altına gizlenmiş; orada oturup yazmaya bayılırım. Hep elle yazarım. Belki bencilce, ama asırların kalemle yazma geleneğine sadık kalmayı yeğliyorum. İçimdeki bastırılmış grafik sanatçısı, sözcükleri çizmenin keyfini çıkarır" diyordu.
Le Carre de artık klasikler arasında yerini alacak ve unutulmayacak...
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2021 sayısında yayınlanmıştır.)



Anadolu'nun kitabını yazan adam...

Korona günlerinin bir müjdesi de müzik dünyasından geldi.
Neşet Ertaş'ın kitapların arasında ne işi var demeyin.
Kendi deyimiyle havalandırdığı türkülerine yazdığı sözler, kitap değil de nedir.
O sazı, sözü, gırtlağı, içtenliği, terbiyesi, nezakati, haldan bilirliğiyle Anadolu'nun en güzel kitabını yazdı.
Onun türküleriyle büyüdük, hüzünlendik, oynadık, içimizi çektik, sevdalandık.
Koca Yaşar Kemal boşuna mı ona Bozkırın Tezenesi demişti.
Sekiz yıl önce kaybettiğimiz Neşet Ertaş'ın makara bantlara kaydedilmiş eski dönem eserleri, temizlenerek Bozkırın Tezenesi adıyla CD ve LP formatında yayınlandı.
Kalan Müzik'in yayınladığı albümlerdeki eserler, ustanın 1970'li ve '80'li yıllarına ait 28 parçadan oluşuyor.
Neler yok ki içinde, Neşet Baba'nın efsaneleri, her biri gönül telini titreten türküler: Gönül Dağı, Kendim Ettim Kendim Buldum, Neredesin Sen, Sevda Olmasaydı, Zahidem, Nar Danesi, Yanıyorum...
Yıllar sonra konser için döndüğünde Açık Hava'yı dolduran binlerce kişinin coşkusuyla mahçup olmuştu.
"Ayağınız türabı, gönlünüzün hizmetkarıyım" diyordu.
Neşet Ertaş'ları en doğal ve kesilmemiş orjinal haliyle dinlemek yeni yılın mutuluğu oldu.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2021 sayısında yayınlanmıştır.)

26 Haziran 2021 Cumartesi

İniltiyle biten Soğuk Savaş...


İlkin Başar Özal'ın Kısa Soğuk Savaş Tarihi adlı kitabı 1945'te 2. Dünya Savaşı'nın bittiği Berlin'de Rus ve ABD askerlerinin el sıkışmasıyla başlıyor. Kalemini adeta bir kamera gibi kullanan Özal, o el sıkışmanın ardından başlayan ve tam 45 yıl süren güç mücadelesini anlatıyor

Sıcak bir öğle vakti. Tarih 20 Temmuz 1969.
Geniş bir salonda anneannem, annem ve ben radyo dinliyoruz.
Daha çocuğum ama tarihe tanıklık ediyorum.
Spiker canlı yayında Apollo 11 uzay aracının Ay'a inişini anlatıyor.
Az sonra Armstrong Ay'a ilk insan olarak ayak basacak.
Ertesi gün gazetelerde boy boy resimleri var.
1972'de Çin'i ziyaret eden ilk ABD Başkanı Nixon, yıllardır süren Vietnam Savaşı, Ortadoğu'da Mısır, İsrail ve Suriye arasında bitmeyen mücadele ilk aklıma gelenler.
Gazeteler ve televizyonda (tek kanallı günler) dünyada olup bitenler git gide daha çok yer alıyor.
1974'te sabahın erken saatlerinde babamı ayakta radyo dinlerken görüyorum. 'Bizimkiler Kıbrıs'a çıktı' diyor.
1979'da İran'da Şah rejimi devriliyor, Humeyni başa geliyor.
Tahran'daki ABD elçiliği işgal ediliyor, ABD'liler fiyaskoyla sonuçlanacak bir kurtarma harekatını yüzüne gözüne bulaştırıp dünyaya rezil oluyor.
Irak, İran'a saldırıyor ve için için yanan pamuk gibi bir parlayıp bir sönen tuhaf ve uzun bir savaş başlıyor.
1980'de ABD Başkanı Carter'ın "bizim çocuklar başardı" dediği Türkiye'de yıllarca tırmandırılan terörün üstüne darbe oluyor.
Rusya'daki Olimpiyat Oyunları Batı tarafından boykot ediliyor.
Uzay yarışı ve silahlanma hiç hız kesmiyor.
Moskova'daki askeri geçit törenlerinde sırayla dizilmiş Politbüro'nun kalpaklı yüzleri arasında en ortadaki isim Brejnev.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin Genel Sekreteri 18 yıldır başta.
1982'de ölüyor, ardından Andropov geliyor iki yıl sonra o da ölünce Çernenko başa geliyor.
Bir yıl dolmadan o da hayatını kaybedince 1985'te genç bir isim seçiliyor: Gorbaçov.
İki yıl sonra gazeteciliğe başladığımda Demir Perde diye anılan koca coğrafyada inanılmaz şeyler olmaya başlıyor.
Gorbaçov'un glasnost ve perestroyka hamlesi herkesin dilinde.
Yani şeffaflık ve yeniden yapılandırma hareketiyle Sovyetler Birliği sarsılıyor.
Olan biteni, televizyonda canlı olarak izliyoruz.
1980'lerin sonunda Gorbaçov'un ipleri gevşetmesiyle, Macaristan, Polonya ve Çekoslovakya'da halk sokaklara dökülüyor, ardı ardına özgürlüklerini ilan ediyorlar.
Romanya'da çok kan akıyor.
Devlet başkanı ve eşi katlediliyor.
Herkesin gözü Berlin'dedir.
1989'da Soğuk Savaş'ın simgesi Berlin'de de tel örgüler ve duvarlar yıkılıyor.
Batı ve Doğu Almanya birbirine kavuşuyor.
Yıllar sonra 2000'lerin ortasında artık birleşmiş Almanya'nın başkenti Berlin'de o duvarın önündeyim.
Kaçmaya çalışırken ölenlerin anısına yapılan sergiyi geziyorum.
ABD ve Sovyetler Birliği askerlerinin kontrol ettiği duvar yapılmadan önceki ünlü kontrol noktası Check Point Charlie'nin önünde turistlerin fotoğraf çekme yarışını izliyorum.
Soğuk Savaş'ın finalini gördüm ama başlangıcını okuyarak öğrendim.

İlkin Başar Özal'ın Soğuk Savaş Tarihi kitabı bölük pörçük bildiğimiz o dönemdeki tüm taşların yerine oturmasını sağlıyor.
Dünyayı geren 45 yılın hikayesini müthiş bir anlatımla aktarıyor.
Daha önce Kısa 1. Dünya Savaşı Tarihi, Kısa 2. Dünya Savaşı Tarihi ve İstihbaratın Kısa Tarihi: Gölge Oyunu kitaplarıyla tanıdığımız İlkin Başar Özal'ın yeni kitabı, 1945'te 2. Dünya Savaşı'nın bittiği Berlin'de Rus ve ABD askerlerinin el sıkışmasıyla başlıyor.
El sıkışmanın ardından başlayan güç mücadelesinin adı tam 45 yıl süren döneme damga vuran Soğuk Savaş'tır.
Özal, kamera gibi kullandığı anlatımıyla, Avrupa'ya Ortadoğu'ya Latin Amerika'ya, Uzak Doğu'ya gidiyoruz.
Başrolde ise iki dev Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği var.
Başkanlar ve genel sekreterler değişiyor ama paranoya değişmiyor.
"Bir gün işgal edilebiliriz" diyerek propagandayla silahlanmaya ayrılan para korkunç boyutlara ulaşıyor.
Halkın durumu ihmal ediliyor, çılgıncasına yarış ve karşılıklı tehdit sürüyor.
Dünya birçok kez nükleer bir yok oluşla karşı karşıya geliyor.
Doktrinler, planlar, öneriler, mekik diplomasisi, zirveler, toplantıların ardı arkası kesilmiyor.
Ama sonuçsuz; hasmını tartma, blöfler, kimse geri adım atmıyor.
Hava biraz yumuşar gibi oluyor derken yeni bir kriz patlıyor.
Hem de bir öncekinden daha acımasız.
Binlerce asker, uçak, gemi sevk ediliyor.
Silahlar, bombalar o coğrafyadakilerin eline tutuşturuluyor ve acımasız bir katliam başlıyor.
Özal, yaklaşık 50 yıllık bir olayı kurgulamanın kolay olmadığını söylüyor, kitabı okuduktan sonra müthiş bir işin altından başarıyla kalktığı anlaşılıyor.
Belgesel izler gibi okuduğum kitabın son noktasını da nefis bir benzetmeyle koyuyor:
Soğuk savaş, çoğu insanın tahmin etmediği bir şekilde, "bir patlama yerine bir iniltiyle" sona erdi.

Demir Lady'i yumuşatan teklif...

ABD Başkanı Reagan 1983'te, Sovyet füzelerini dart ve lazer ışınlarıyla yok edebilecek uydu ve yer tabanlı silahlar öngören SDI, yani Stratejik Savunma Girişimi'ni başlatmak istiyordu.
Popüler kültürün etkisiyle bu sistem Star Wars (Yıldız Savaşları) lakabını aldı.
Ancak ABD'deki politikacı ve bilim adamlarının yanı sıra müttefikler de tepkiliydi.
Nükleer karşıtı İngiltere Başbakanı Thatcher kamuoyu önünde eleştirmekten kaçınmıyordu.
Gerisini kitaptan izleyelim:
Başkan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert 'Bud' McFarlane, bir sabah Oval Ofis'e çağrıldı.
Reagan doğrudan konuya girdi: "Bud, Margaret ve biz bu SDI meselesinde anlaşamıyoruz.
Keşke Londra'ya gidip, en azından eleştiri seviyesini düşürmeyi denesen diyorum.
Böylece devam ederse ödenek almakta zorlanacağız."
McFarlane İngiltere'ye gidip Thatcher ile buluştu.
Demir Leydi, iki hafta önce Reagan'a verdiği dersin aynısını McFarlane'e de verdi.
McFarlane hiçbir yere varamadığını görünce bir ara verilmesini istedi.
Görevliler odayı terk edince Thatcher'a dönerek, "Sayın Başbakan, Başkan Reagan SDI'yi destekleyecek İngiliz şirketlerinin taşeron olma durumunda yılda en az 300 milyon dolarlık gelir elde edeceklerine inanıyor" dedi.
Ve uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Demir Lady'nin direnci düşmüştü.
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

30 Mayıs 2021 Pazar

Havasına, suyuna.. Bozcaada'nın halleri...


Bozcaada'nın her halini bilirim.
Eh 20 yıllık adalıyım ne de olsa; havasını, suyunu, çivi gibi denizini, koylarını, deli rüzgarını, yağmurunu, kekik kokan topraklarını, daracık sokakları, çay bahçelerini, limanını, bağlarını, üzümlerini, bağ bozumunu, meyvesini, sebzesini bilirdim de kaderde salgın dönemini de yaşamak varmış.
Yılbaşından bu yana sokağa çıkma yasağı, maske, mesafe, önlem, seyahat yasağı derken iyiden iyiye "yok bu sene olmayacak" hesabı yapıyordum ki...
Canım Kuzey Ege'nin yolunda buldum kendimi.
Kaz Dağları, Çanakkale'den sonra ver elini Geyikli...
Hani şu Ata Demirer'in efsane üçlemesi Eyvah Eyvah filmleriyle meşhur ettiği belde...
İsterseniz kestirme yoldan gitmeyip Ezine'ye devam edin.
Hemen girişte, otobüs garının yanındaki salaş esnaf lokantasına uğrayın.
Koca tencerelerde pişirilen mercimek çorbası, kuru, pilav ve buz gibi cacığı yemeden geçmeyin.
Kestirmeden giderseniz, Ezine'den 6 kilometre berideki benzin istasyonundan köy yoluna sağa sapın, 100 metre ileride tek katlı şirin bir dükkan var.
Dündar'ın Yeri...
Dündar Amca 3 yıl önce öldü ama eşi ve çocukları sürdürüyor.
Malum Ezine peynirinin bölgesi burası.
Beyaz peynir, sepet peyniri, kendi ürünleri zeytinler, sızma zeytinyağı, bal ve reçelin tadına bakın.
Kıvrıla kıvrıla giden yolun iki tarafında sebze, meyve tarlaları ve 40-50 yıllık zeytin ağaçlarının sonsuzluk hissi veren manzarasıyla yarım saat sonra Geyikli İskelesi'ndesiniz...
Feribot sırasına arabayı koydunuz.
Büfeden buz gibi karadut suyu içmenin zamanıdır...
Salgın döneminde koronanın uğramadığı tek yer olarak haberleri yapılan Bozcaada'ya gidiş eski halini almış bile.
Eyvah ki eyvah, günde tek sefere düşürülen gemi seferleri, saatsiz olarak doldukça kalkara dönmüş.
Hem de tek gemiyle.
Dezenfekte olmadan sürdürülen seferler büyük risk taşıyor.
Günübirlik yolcular da kontrolsüz biniyor.
Hem de itiş, kakış.
Gemide sürekli maske takın anonsu yapılıyor.
Ancak yaklaşık 100 araç alan feribotta, yaya yolcularla birlikte yüzlerce insan üst katta mesafesiz dolaşıyor.

Buranın adı Hıncal Abi'nin yeri... Her öğlen bağların arasından buraya yürüyorum. Niye mi; çünkü internet burada çekiyor. Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi her tarafı açık tahta kapının arasında oğlumla gölgeye oturuyorum. Hıncal Abi'nin yazısını gazetedeki arkadaşlara gönderiyorum.

İniş oldum olası kargaşa; iki aracın karşılıklı geçemediği caddede feribot boşalırken, yayalar yan yana sıkışık halde bekleme yapmak zorunda.
Belediye hoparlörü "maske" diye bağırıyor.
Yüzde 99 uysa bile, o yüzde bir var ya...
Ama daha önemlisi sosyal mesafe ise hak getire, ona hiç uyan yok.
Esnaf dikkatli, dükkana giriş çıkışlarda uyarı yapıyor, içeriye tek tek alıyor.
Pansiyonlar ve oteller önlemlere titizlikle uyuyor.
Her şey bıraktığım gibi, deli bir rüzgar esiyor.
Çınarın altındaki masalarda soluklananlar Madam Sofia'nın limonatasını yudumluyor.
Dev ağaçların gölgesindeki Çanlı İbo ve Zübeyde Hanım çay bahçelerinde bir tatlı huzur var.
Wifi şifresi soranlara, "Mustafa Kemal'in doğum ve ölüm tarihi" diyorlar.
Meydandaki Atatürk heykelinin yanındaki okulun bahçesine kurulu dev kitap ve müzik çadırı, sıra sıra dizilmiş incik boncuk satıcıları, envai çeşit reçel satan teyzeler, kekik, ada çayı, nane öbekleri...
Kalenin deniz tarafındaki yürüyüş yolundan mendireğe uzanan kafelerde karşı kıyıların silüeti izleniyor. Limanda demirli yelkenliler ve devasa lüks tekneler ise mutavazı balıkçı teknelerine tepeden bakıyor.
Türk Mahallesi'nin başladığı parkta cıvıl cıvıl çocuk sesleri, karşında tarihi 1500'lü yıllara dayanan ahşap döşemeli cami, Rum Mahallesi'nin ara sokaklarına dağılmış sonu görünmeyen lokantalar...
Az ötede her yıl Yunanistan'dan ayine gelen eski Adalılar'ın uğrak durağı görkemli kilise...
Tarihteki adı Tenedos'la özdeşleşmiş şarap dükkanlarının arasından sıyrılıp restore edilmiş taş evin girişinde Veli Dede'yle buluşun.
Kavala, sakızlı ve Anna'nın Polonya usulü kurabiyeleri, Belçika çikolatalı bitter pasta, zencefil ve tarçın karışımlı kek, mis gibi poğaça, simit, ekmek.
Bitmedi; üzüm, karadut ve koruk suları, reçeller, zeytinyağları...
Kuzu kokoreçi, dondurmacıların ilerisinde Çiçek Pastanesi'nin önünde kapıda kuyruklar, ekmekleri öyle böyle değil...
Elektrik idaresinin az ötesindeki dede yine yerinde yok.
Küçük tezgahında 10 sıra fide, altında ise iki kasa var.
Birinde kabak diğerinde salatalık.
Kendin tart, parayı küçük delikten içeriye at.
Burada her şey başka güzel ve doğal.
Ada tanındıkça ve meşhur oldukça fiyatlar da artıyor.
Ama yerel meyve ve sebzelerin tadı doyumsuz.
Rüzgar çok sert esiyormuş ne gam, deniz için alternatif bol.
Bu aralar Gökçeada yönünden poyraz esiyor o zaman Çayır'da denize girilmez.
Ya Habbele ya da Sulubahçe'ye gidilecek.
Sonra Salhane, Beylik, Mermer Burnu, Akvaryum, Tuz Burnu ve irili ufaklı onlarca yer var.
Belediye ve kaymakamlığın şezlong ve şemsiye hizmeti verdiği tek yer Ayazma...
Upuzun sahil kazıklarla ve iplerle düzenlenmiş.
Yürüyüş yolları ayarlanmış, sosyal mesafe önlemleri mükemmel.
Arabaların park ettiği ve merkezden düzenli olarak minibüslerin çalıştığı yerde lokanta ve kafeler hizmet veriyor.
Vahit'in Yeri'nde paçanga böreğinin tadına bakmadan geçmeyin.
Gelişi güzel sağa sola atılan plastikler, şişeler, gıda ambalajları gitgide daha göze batıyor.
Elektrik, tesisat işleri yapan ustalar ise ara ki bulasın, Ada'nın sakinliğiyle yavaş yavaş hareket ederler.
Asla zamanında gelmezler ve "acelen ne dur bi bakem" makamındalar....
Bu kadar gözde, ünlü bir tatil beldesinde telefon ve internet her yerde çekmiyor iyi mi...

Üç GSM şirketinin de sinyal almadığı yerler var.
Hele Ada kalabalıksa yandınız.
Telefonunuzu kontrol etmezseniz bir anda Yunanistan'a bağlanırsınız, fatura şişer benden uyarması...
Dönerken bir işletmenin kapandığı haberini aldık, iki kişide korona çıkmış.
Lütfen kurallara uyun; önümüz bayram, daha Polente Feneri'ndeki rüzgar güllerinin altında güneşi batıracağız, Eylül'de bağ bozumuna gideceğiz, meşhur Çavuş üzümünden tadacağız...
Aman diyeyim....
(Hıncal Uluç'un Hıncal'ın Yeri köşesinde yayınlandı. Yazının linki:
https://www.sabah.com.tr/yazarlar/uluc/2020/07/26/hayal-kirikligim-bozcaada)

22 Mayıs 2021 Cumartesi

19. yüzyılın ışığında...

19. yüzyıl Avrupası'nı büyük bir emekle büyüteç altına alan ve bugünleri daha iyi anlamamızı sağlayan Avrupalılar, öğretici, aydınlatıcı ve bir o kadar da keyifli. Üç ünlü ismin etrafında ilerleyen belgesel tadında bir tarih romanı...

Avrupalı olmak nedir?
Dünyayı siyasi ve kültürel anlamda etkileyen, gözümüzü açtığımız günden beri kulağımıza fısıldanan Avrupalılık neyi ifade eder, bu oluşumun arka planında ne vardır.
Avrupalılık, ulusal kimliğin yanında ulus üstü, sivil değerlere bağlı ortak bir uygarlık olarak tanımlanıyor.
İngiliz tarihçi Profesör Orlando Figes, Avrupalılar kitabında bu ortak kültürün nasıl yaratıldığını kültür, sanat ve yeni buluşların ışığında ele alıyor.
Yazar, 19. yüzyıldaki milliyetçi fikirleri, ulus devletleri ve coğrafi konumları değil; Avrupa kültürünü oluşturan yeni sanat biçimleri, fikirleri ve üsluplarıyla oluşan sentezle ilerliyor.
Büyük teknolojik ve ekonomik dönüşümler, litografi ve fotoğrafçılığın icadıyla birlikte kapitalist çarkın sanat üretimindeki ilişkisi kitabın ana unsurlarını oluşturuyor.
O zaman kadar sanat ve kültür, kralların ve soyluların himmetinde ve gözetimindedir.
Ancak 1800'lere gelindiğinde her şey değişecektir.
Avrupa 19. yüzyılla birlikte en parlak dönemlerinden birine girmektedir.
Demiryollarının icadı ve yaygınlaşması başlangıçtır.
Kültürel küreselleşmenin birinci dönemi demiryolları çağıdır.
Çünkü; ulusal sınırlar aşılmış sanatçılar ve eserleri kıtanın her yanına daha kolay ulaşır hale gelmiştir.
At ve at arabalarıyla günlerce süren yolculuklar kısalınca, orkestralar ve korolar, opera ve tiyatro kumpanyaları, gezici sanat sergileri, okuma turnelerine çıkan yazarlar hep demiryolunu kullandılar.
Tablolar, kitaplar ve basılı notaların ucuz seri röprodüksiyonları için uluslararası bir piyasa ortaya çıkar.
Seyahat kültürünün gelişmesi Avrupalı halkların kaynaşmasını ve ortak yanlarını keşfetmesini sağlar.
Artık sanat ve kültür saraylarda, akademilerde, prensliklerde değil orta sınıf halka inmiştir.
Kitap basımı ve ciltlemedeki yeni teknikler yazarların daha iyi tanınmasını ve satışların artmasını sağlamıştır.
Ünlü tabloların tıpkı basımları evleri süslemektedir.
Notaların çoğaltılmasıyla evlerde piyano sesleri yükselmektedir.
Piyano kibarlığın bir göstergesidir, genç bir kadını evlenmeye değer kılan hünerlerden biri haline gelir.
Demiryolu sayesinde seyahatler başlamıştır.
Turizm hareketi, konaklama, yeme-içme ve hediyelik eşyalarla birlikte yeni bir sektöre yol açılır.
Paranın dolaşımı hızlanmaya başlar.
Demiryolu gericileri ürkütmüştür; bir tarihçi Paris'teki kralın sarayı kaprisle yönettiğini, demiryolunun ise Fransa'yı birleştiğini yazar.
Papa XVI. Gregorius Papalık Devletleri'nde demiryolunu yasakladı, Hannover veliaht prensi ise her kunduracı ve terzinin kendisi kadar hızlı seyahat etmesini istemediği için demiryoluna karşı çıktı.
Ancak hiçbir şey gelişmenin karşısında duramazdı...

Tarihçi Figes, Avrupalılar kitabının alt başlığında Üç Hayatın Işığında Kozmopolit Avrupa Kültürü'nde vurguladığı gibi, üç kişinin hayatını kitabın merkezine koyarak yola çıkıyor, geri plandaki büyük fotoğrafta ise Avrupa'nın koca bir yüzyılı var.
Ünlü Rus yazar İvan Turgenyev (1818-1883), şarkıcı ve besteci İspanyol Pauline Viardot (1821-1910) ve onun kocası Fransız Louis Viardot (1800- 1883) ki, önemli bir sanat eleştirmeni, akademisyen, yayımcı, tiyatro işletmecisi, cumhuriyetçi yanlısı aktivist, gazeteci ve Rusça ve İspanyolca'dan Fransızca'ya edebiyat çevirmeniydi.
Yazarın ifade ettiği gibi; sanatçı olmamakla birlikte sanatçının dayandığı her şeydi.
Turgenyev, Pauline'i gördüğü an aşık olmuştu ve çiftin yanında hiç ayrılmadı.
Tutkulu sevgisi iniş çıkışlarla sürdü.
Eşi Louis'le de iyi dosttu, sonuçta ikisi de sanatın dilini konuşuyordu ancak öteki durum aralarında hep bir duvardı.
Dikkatinizi çekmiştir, üçü de doğum ve ölüm tarihleri itibarıyla neredeyse 19. yüzyıla tamamına tanık etmişler.
Başka bir özellikleri de Fransa, İspanya, Rusya, Almanya ve Britanya'da yaşamaları ve diğer ülkeleri de dolaşmalarıydı.
Dolayısıyla Avrupa kültür sahnesinde gerçek öneme sahip herkesle ilişkideydiler.
Sanata ve sanatçıya destekleri de üç kişinin merkezde olmasını çok iyi açıklıyor.
Kitap, üç kişinin biyografisiyle ilerliyor, örneğin Pauline'nin operadaki konserinden bir anda o yıllardaki müzik, sahne, beste, telif hakları, sanatçıya ödenecek ücret, gibi muhteşem bir bilgilendirmeye dönüşüyor.
Mektuplaşmalar, tanıklıklar, eleştirilerden alıntılar metne derin bir anlam katıyor.
Rossini, Weber, Donizetti, Liszt, Paganini, Chopin, Wagner, Schumann ve o dönemin bugün adları bilinmese de klasik müziğe damgasını vurmuş ünlü isimler Turgenyev ve Viardot çiftinin çevresindeydi.

OSMANLI'YA DA ULAŞTI...

Kitabın ana ekseninden ayrılmadan bizdeki yansımaları da önemlidir.
Osmanlı da bu kültür fırtınasından nasibini almıştır.
1828'da İstanbul'a davet edilen ünlü İtalyan besteci Gaetano Donizetti'nin ağabeyi Giuseppe Donizetti bestelerin yanısıra birçok opera, operet ve bale eserleri sahneledi.
Donizetti Paşa ünvanı alan sanatçının 1842'de sahneye koyduğu Belisario adlı operası bu topraklardaki ilk eser olarak kabul edilmektedir.
Sultan Abdülmecid'in yaptırdığı saray tiyatrosu 1859'da, bugünkü İnönü Stadı'nın olduğu yerde Dolmabahçe Saray Tiyatrosu adıyla açılmıştır.
Ancak beş yıl sonra yanarak yok olmuştur.
İkinci saray tiyatrosu 1889'da Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı'nda yaptırılmıştır.
Yine kitaba dönersek; gazetelerin Balzac, Dickens, Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu'nun yazarı Alexandre Dumas gibi yazarların romanlarını tefrika halinde vermesiyle tiraj patlaması yapması, okuma salonlarının oluşması, kitap basımının ucuzlamasıyla ve çevirilerle birlikte Avrupa çapında satışların artması art arda gelir.
Ancak bir sorun vardır: korsan baskı.
Müzikal eserler ve kitapların Avrupa'nın her yerine korsan baskılarının dağılması engellenemez.
Korsan baskıyı yasayla koruyan devletler bile vardır.
Yazarın ifadesiyle bu konuda en haydut devletler ABD ve Belçika'ydı.
Eser sahipleri telif hakları için çok çabalar ancak sonucu büyük mücadelelerden sonra alınabilir.
Zola'nın dediği gibi; yazarı özgürleştiren para, modern edebiyatı yarattı.
Müzikal konserler ve özellikle operalarda bağıra bağıra konuşmak, yemek, yürümek ve gezmek serbestti.
Büyük bir kampanyayla sanata sessizlik istenir, oturma düzeni değiştirilir, katı suskunluk kuralları konur, sloganı ise "Suskunluk müziğe en büyük saygıdır" olur.
Bu kültürün oluşması yıllar sürer.
Ressamların para karşılığı iş yapması bir grup sanatçıyı kızdırır.
Paris'te bir mahalleye çekilip "sanat için sanat" derler ve o mahalle bohem olarak adlandırılır.
Avcının Notları kitabıyla ülkesi Rusya'da sansüre uğrayan ve yargılanıp evinde sürgün hayatı yaşayan Turgenyev, bir önceki kuşakta Gogol'u tanır.
Daha sonraları ünlü yazarlar Tolstoy ve Dostoyevski ile arkadaş olacaktır.
Avrupa'nın edebiyat devleri Zola, Hugo gibi yazarlarla da içli dışlıdır.
İmparator III. Napolyon'un Paris'teki büyük fuar için kalkıştığı imar hamlesi birçok ülkeye ilham kaynağı olur.
Şehirler yeniden tasarlanır.
Londra'da 1851'de düzenlenen Büyük Sergi, 40'ı aşkın ülkenin katılımıyla açılır.
Modern buluşlar, yeni fikirler, hammaddelerin değiş tokuşu, ticaretin teşviki ve kültürel alışverişin boy göstermesi herkesin başını döndürür.
1849'dan beri Londra'da sürgün yaşayan komünizmin babası Karl Marx ise acımasızca eleştirir: Tüketime adanmış bir anıt.
Sonuç olarak 19'ncı yüzyılı büyük bir emekle büyüteç altına alan ve bugünleri daha iyi anlamamızı sağlayan bu kitap, öğretici, aydınlatıcı ve bir o kadar da keyifli.
Üç kişinin etrafında ilerleyen belgesel tadında bir tarih romanı...
Bu baş döndürücü yüzyıldaki kültürel ve sanatsal hızın, Birinci Dünya Savaşı'yla sonlanması da tarihin cilvesi.
Sonrası ise malum.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

18 Mayıs 2021 Salı

Hayaleti peşimizi bırakmıyor...


İngiliz futbolu analisti Philippe Auclair'in kaleme aldığı Cantona Kral Olacak Asi son yıllarda okuduğum en iyi biyografik eser. Yazar, kitabında futbolun aykırı ismi Eric Cantona'nın iyi ve kötü yanlarını didik didik ediyor.

Netflix'de yeni başlayan Karanlık Kadrolar dizisinin başrolünde yine karşıma çıktı.
Fransız dizisinin başrolündeki işsiz Alain Delambre, cazip bir iş fırsatını kaçırmak istemiyor.
Kendisini acımasız bir çarkın içinde piyon olarak bulan fevri mizaçlı Alain hapse düşüyor.
Filmi başa sarıyorum tabii ki kişisel olanı.
Yıl 1993, günlerden 3 Kasım.
Eski Ali Sami Stadyumu'nda Avrupa Şampiyonlar Ligi eşleşmesinde İngiliz takımı Manchester United'ı bekliyoruz.
İlk maç 3-3 berabere bitmiş.
Sabahın köründe girdiğimiz tribünde soğuktan ve ayakta durmaktan perişan olmuşuz.
Herkesin gözü 7 numaralı futbolcuda...
Eric Cantona her zamanki gibi formasının yakalarını kaldırmış.
Galatasaraylı futbolculara vuruyor, ortalık karışıyor.
Maçtaki olaylarda kart görmeyen Eric, karşılaşma bitince hakeme küfür edince kırmızı kart görüyor.
Üstüne polislerle İngiliz oyuncular arasında arbede yaşanıyor.
Tribünler çıldırmış, İngilizler beraberlikle biten maçta eleniyor.
İngiliz basını bire bin katıp olayı başka bir boyuta taşıyor eh bizimkiler de geri kalmıyor.
Yıllar sonra 2011'de yolu yine İstanbul'a düşüyor.
Bu kez yapımcı ağabeyiyle yaptığı bir programın sunucusu olarak.
Dünyanın en rekabetli ve ateşli, uzun geçmişi olan derbilerinin üçüncü sırasında Galatasaray-Fenerbahçe var. (Not: Bu belgeseli izlemediyseniz Youtube'de bir bakın derim. Bir rekabet nasıl bu kadar güzel işlenir, fanatik tuzaklara düşmeden belgeler, tanıklar ve tarafların gözüyle anlatır görün.)
Eric, çekimler için Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde yürüyor ya da kötü bir tekneyle suyun karşı tarafına Kadıköy'e gidiyor.
Tanıyanların hiçbirini geri çevirmiyor, fotoğraf çektiriyor.
Galatasaray Lisesi'nde çekime giderken birden Ara Güler'in fotoğraflarını görüp kafeye dalıyor.
Ve ünlü sanatçımız Ara Güler'le uzun bir sohbete dalıyor.
Onu bir belgeselde izlemiş, tanıyor.
Kimsenin gecikiyoruz demeye cesareti yok, çünkü o Eric.
(Bu bilgileri ekibe İstanbul'da rehberlik eden gazeteci Banu Yelkovan arkadaşımızdan ödünç aldım.)
Futbolun merkezindeki bu çılgın adam sık sık karşıma çıkıyordu; oyunuyla, golleriyle, sivri diliyle, deliliğiyle, isyankârlığıyla, çılgın kararlarıyla, tribündeki seyirciye uçarak attığı tekmesiyle, aldığı cezalarla, statükoya açtığı savaşla, sanata düşkünlüğüyle, resim merakıyla, Arthur Rimbaud'un dizelerine hayranlığıyla, Liam Gallagher'in bir şarkısının klibinde yarı çıplak kral tacı ve peleriniyle dans etmesiyle, Paco Rabanne için podyumda yürümesiyle tiyatro ve sinema oyunculuğuyla yıllardır aramızda geziyor.
Ünlü yönetmen Ken Loach'ın Hayata Çalım At (Loocking For Eric) filminde işsiz ve tükenmiş bir United taraftarına ümitli olmayı ve hayata tutunmayı tavsiye eden hayalet rolündeki de oydu.
Birçok filmde oynadı, ya da yönetmenlik yaptı...
Fevri mizaçlı Alain de, maç çıkışı polisle kavga eden de, Beyoğlu'nda gülücüklerle selfie çektiren de, kulüp başkanına üçkağıtçısın diyen de, hayata çalım atan da hepsi de o adamdı: Eric Cantona...
"Yalnızca geri zekalılar asla fikrini değiştirmez" diyen bu adam Fransa'nın en aykırı göçmen şehri Marsiyalı. 

Mimarisiyle, hayata bakışlarıyla, yaşam tarzlarıyla ülke içinde ülke gibi bir kent orası.
Dedesi, Katalan bir göçmen.
Çok acılar çekmiş.
General Franco'ya karşı savaşırken Barcelona'dan kaçıp genç eşiyle mülteci kamplarında yaşamış.
Eric'in annesi orada doğmuş.
Ve yıllar sonra ABD'de bir sergiyi gezerken dedesinin fotoğrafını görüp sezgisiyle tanımış.
Annesine gösterince haklı olduğu anlaşılmış.
Baba tarafından dedesi de 1911 yılında Sardunya Adası'ndan yoksulluk yüzünden göç etmiş.
Eşinin de Arap kökenli olması halkayı tamamlıyor.
Yani genlerinde her şeyden var, hayatını okurken kişiliğindeki gel gitleri ve tarzını yadırgamıyorsunuz.
O da bunu teyit ediyor zaten: İçimde dizginleyemediğim bir tutku var. İçinizden dışarı çıkmak zorunda olan ve sizin de çıkmasına izin verdiğiniz ateş gibi. Bazen bu ateş dışarı çıkıp etrafa zarar vermek istiyor. Bense kendime zarar veriyorum. Zarar vermek, özellikle de başkalarına zara vermek beni üzüyor. Ama karakterimdeki bu özellikler olmasa, ben ben olamam.
Futbola, Pele, Cruyff, Maradona gibi ünlü isimler gibi damgasını vuramadı.
Şimdiki zamanların Ronaldo ve Messi'si gibi de olmadı ve olmayacak da.
Ama daha 26 yaşında onlarca takım gezmiş bir futbolcuydu.
Asiliği başına iş açıyordu, o huzur istiyordu sadece.
İngiliz kıtasına gittiğinde 26 yıldır şampiyonluğa hasret olan Manchester United'in kaderini değiştirdi.
4 şampiyonluk gördü, ırkçı küfürler eden taraftara uçan tekme attı.
9 ay futboldan men yedi.
Döndü yine şampiyon oldu.
Premier Lig'in gelmiş geçmiş en çok sevilen dünyaca tanınan adamı oldu.
Adına şarkılar yazılırken formunun zirvesindeyken pat diye 30 yaşında futbolu bıraktı.
Tam da ona yakışır bir hareketti.
Yalnızca o yapabilirdi ve yaptı.
Az önce zikrettiğim ünlü futbolcular hep o dünyanın içinde varoldu.
Onların insan tarafını çok bilmiyoruz, Cruyff hariç.
Eric Cantona ise yüreğinin ve hayalinin peşinden gitti.
10 yıl gecikmeyle yayınlanan Cantona Kral Olacak Asi kitabı son yıllarda okuduğum en iyi biyografik eser.
Yazarı France Football muhabiri ve İngiliz futbolu analisti Philippe Auclair, kitabı kaleme alırken Eric Cantona ile hiç ama hiç konuşmamış.
Eric istememiş o da bir noktadan sonra vazgeçmiş iyi de etmiş.
Başkahramanı konuşsaydı belki de bu kadar lezzetli ve objektif olamayacaktı.
Eric Cantona'nın iyi ve kötü yanlarını didik didik eden Auclair her şeyi özetlemiş: Cantona'nın aurası top koşturmayı bıraktığı günden beri hiç kaybolmadı.
Manchester United taraftarları onu futbolu bırakmasından yıllar sonra o dillere destan Best-Law- Charlton üçlüsünün önünde yüzyılın oyuncusu seçti.
2008'de Premier Lig'in sponsoru Barclays'in 185 ülkede yaptığı bir ankette Cantona'nın tüm zamanların en sevilen oyuncusu olduğu görüldü.
Aynı yıl, Sport dergisi Crystal Palace maçındaki malum kung-fu tekmesini spor tarihindeki en önemli yüz olaydan biri seçti.
Ken Loach, Looking for Eric'te onu filminin ana karakteri yaptı.
Eric Cantona'nın hayaleti belli ki bir süre daha peşimizi bırakmayacak.
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


2 Nisan 2021 Cuma

Suçlu ama bir dinleyin!..


Almanya'nın ünlü ceza avukatı Ferdinand von Schirach'ın baş döndürücü öykülerden oluşan Suç adlı iki kitabının ardından Collini Davası da yayımlandı. Failin bir anda kurbana dönüştüğü kitap Alman hukuk sistemini sorguluyor.

Dostoyevski ünlü kitabını 1866'da yayınladığında "Suç ve Ceza" kavramlarını tartışmaya açmıştı.
Ve o kadim soru insanoğlunun geçmişi kadar eskidir: Ceza varsa suçluda vardır.
Cezanın tarihi suçun gerçekleşmesiyle başlamıştır.
Yani insanoğlunun geçmişi kadar eskidir.
Suç ve cezanın tarihini yorumlayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, ele alacağımız kitabın yolunu çiziyor:
İnsanlık tarihinin değişik gelişim evreleri ve düzeyleri bağlamında suç ve cezaya yüklenen anlam farklıları söz konusuysa da bu kavramların kendisi insanlığın tarihi kadar kadimdir. Toplumların düşünce tarzı ve gelişmişlik düzeyi hukuk kültürünü, dolayısıyla suç ve ceza algılarını şekillendirirken, bunun karşılığında ceza müessesesinin kendisi de toplumların içtimai düşüncesini etkilemiştir. Bu karşılıklı etkileşim süreçleri sadece dünyevi kanunlarla değil, aynı zamanda felsefi düşünce, dini bakışlar ve yorumların eşliğinde gelişmiştir. Dolayısıyla, suç ve cezalarla ilgili fikir yürüttüğümüz zaman, onu doğuran çağı; dönemin sosyal, ekonomik, dini ve kültürel koşullarını da bilmemiz gerekir. Antik Çağ döneminden başlayarak günümüze kadar süren insanlık tarihi boyunca kadim düşünceler, dini algılar, mitolojik tefekkür tarzı, eski filozoflar, dini akımlar ve eğilimler, Aydınlanma Çağı'nın temsilcileri, modern çağın ünlü filozof, sosyolog ve hukukçularının fikirleri, ayrıca günümüzde var olan düşünce ve yaklaşımlar, suç ve ceza kavramlarının idrak edilmesi açısından bir bütünlük oluşturuyor. (Suç ve Ceza/ Prof. Dr. İlham RAHİMOV kitabının sunuş yazısından)

Ferdinand von Schirach Almanya'nın ünlü bir ceza avukatı, 1994 yılından beri Berlin'de bu işi yapıyor. Müvekkilleri arasında büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları var. Hatta Alman gizli servis üyeleri de...
Bugüne kadar yüzlerce davayla ilgilenen Schirach, yazdığı kitaplarla dünya çapında üne kavuştu.
35'ten fazla dile çevrilen kitapları milyonlarca sattı ve onu "Alman edebiyatının uluslararası üne sahip bir yıldızı haline getirdi.
Suç- Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler (Alfa Yayınları) kitabında yer alan öyküler baş döndürücüydü.
Ardından ilki kadar ilgi gören Suç 2'yi (Alfa Yayınları) yayımladı.
*Tanınmış, iyi bilinen bir doktor kırk yıllık karısını baltayla öldürüp cesedini parçalıyor. İtirafı da cezası kadar sıra dışı.
* Banka soyan adamın garip de olsa haklı sebepleri var.
*Genç bir kadın kardeşini öldürüyor. Sevgisinden...
*Bir köpek bir anahtar yutuyor ve ardından kanlı bir mafya hesaplaşması geliyor...
*Bir lise öğrencisi İlluminati adına neredeyse ölümüne işkence görüyor...
*Kasaba bandosunda çalan dokuz mazbut adam bir genç kızın hayatını karartıyor ama hiçbir ceza almıyor...
*Bir adamın çantasından 18 cinayetin fotoğrafı çıkıyor, karakolu elini kolunu sallayarak terk ediyor...
*Üflemeli çalgılar grubuna mensup dokuz adam bir genç kızın hayatını mahvettikten sonra hiçbir bedel ödemeden serbest bırakılıyor.
*Bir adam çocuk istismarıyla suçlanıyor.
*Uyuşturucu taciri adamın hikâyesi Tarantino'nun filmlerini aratmıyor.
Hepsi birbirinden inanılmaz insan öyküleri.

OLAĞANÜSTÜ BİR ANLATACI

Bir söyleşisinde dediği gibi: Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazla savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında yazıyorum; onun başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve ihtişamı hakkında...
Der Spiegel dergisindeki övgü dolu satırları sonuna kadar hak ediyor: Schirach öyle üstün, açık ve anlaşılır yazıyor ki, sanki hayatı boyunca başla bir şey yapmamış. Olağanüstü bir anlatıcı, çünkü insanlara ve kaderlerine güveniyor... Küçük çapta yazılı sinema.

Schirach'ın 2011'de yayınlanan ve geçtiğimiz yıl filme de çekilen Collini Davası kitabı geçen ay piyasaya çıktı.
Değil suç işlemek, trafik cezası bile olmayan mazbut, iş yerinde ve yaşadığı yerde sevilen, iyi biri olarak bilinen İtalyan kökenli Fabrizio Collini vahşice bir cinayet işler.
Lüks bir otelde öldürdüğü yaşlı adam, Almanya'nın dev bir holdinginin sahibi ve yönetim kurulu başkanıdır.
İtalyan suçluyu savunmak üzere parlak bir eğitimi olan, zeki fakat çaylak bir avukat atanır.
Kariyeri için bir fırsat olarak gördüğü dava genç avukatı dehşete sürükler: Öldürüleni çok iyi tanımaktadır.
Yazarımız çok iyi bildiği; kaşarlanmış kurt hukukçuları, holdinglerin devasa bütçeleri, polis raporları, olay yeri inceleme, adli tabip incelemesi (ki inanılmaz bir ayrıntıyla verdiği bilgilerle şoke oldum) arasında gezinerek müthiş bir fotoğraf çıkarıyor ortaya...
Gözlem gücüyle kitabına renk katan insan tasvirleri, çevre anlatımıyla da tempoyu hiç düşürmüyor..
Her şey bitmişken, bir fotoğrafla Almanlar'ın sabık geçmişine uzanan bir kapı aralanıyor.
Fail bir anda kurbana dönüşüyor...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2020 sayısında yayınlanmıştır.)