Sayfalar

17 Nisan 2013 Çarşamba

Emek Sineması ve toplumsal bellek

Bir toplumu tanımlarken, onu oluşturan değerlerden söz edilir.
Dili, kültürü, gelenekleri en başta gelenlerdir.
Toplumsal hafıza da bunların içinde çok önemli bir yer tutar.
Bu hafıza bugünden yarına değil yüzyıllar içinde oluşur.
Orada anılar birikir, ortak bir yaşam tarzı oluşur sonra kuşaktan kuşağa aktarılarak kalıcılık sağlanır. İstanbul'un kozmopolit semti Beyoğlu'ndaki Emek Sineması da toplumsal hafızamızın önemli yerlerinden biriydi...
1884 yılında inşa edilen bina İstanbul Avcılar Kulübü, Rum Atletik Jimnastikhanesi, Yeni Sirk ve Tekerlekli Paten Pisti ve eğlence merkezi olarak hizmet vermiş.
1918'da elden geçirilip tiyatro olarak kapılarını açmış. Ve tarihler 1924'ü gösterirken Cumhuriyet döneminde, perdeleri sahne olarak değil sinema olarak açılmaya başlar.
Adı da Melek olacaktır. 1940'ta bina belediye tarafından satın alındıktan sonra 1957 yılında Emekli Sandığı'na devredilir. Ve kurum da burayı artık ölümsüzleşen Emek Sineması olarak işletmeye alır.
Büyük Caruzo, Denizciler Geliyor ve Yağmur Altında gibi popüler Hollywood müzikallerini gösteren sinema 9 Oscarlı Rüzgâr Gibi Geçti ile gişe rekorunu kırar.
 1958'de yeni adıyla açılan Emek Sineması'nda gösterilen ilk film, başrollerini Gina Lollobrigida ve Vittorio Gassman'ın oynadıkları Dünyanın En Güzel Kadını (La donna più bella del mondo) olur.
Bunları Bisiklet Hırsızları, Beyaz Geceler, Bazıları Sıcak Sever, Gurur ve İhtiras, Krallar Önde Gider, Brahms'ı Sever misiniz?, Batı Yakasının Hikâyesi, Harika Hırsız, İrlandalı Kız, 2001: Bir Uzay Destanı, Pink Floyd Duvar, Günaha Son Çağrı gibi her biri ses getiren ve bugün klasikler arasında yer alan filmler izler. Hakkâri'de Bir Mevsim, Selamsız Bandosu gibi Türk filmleri de Emek'in perdesinden geçen arasında yer alır.
Son teknolojileri de takip eden Emek'te "İrlandalı Kız" Türkiye'de 70 mm formatta ve 6 kanallı ses sistemiyle gösterilen ilk film olacaktır.
Emek 1993'te önemli bir restorasyondan geçirildikten sonra 2000 yılında da koltukları, perdesi, ses düzeni (Dolby Digital) elden geçirildikten sonra modern bir hale gelecektir.
İstiklal Caddesi'nden Galatasaray'a doğru yürürken sağa dönersiniz, az aşağıda soldaki bina Emek'tir.
Daha gişede başlardı o heyecan, sonra fuayesinde geçirilen vakitler.
Gong çaldıktan sonra yerinize oturup ışıklar kapanmadan o görkemli süslemeleri izlerdiniz.
Ve o muhteşem perde ağır ağır açılır.
Sinemanın büyüsünde kaybolursunuz.
Dünyada saygın bir yeri olan İstanbul Film Festivali'ne yıllarca ev sahipliği yapan Emek'ten kimler geldi, kimler geçti bir bilseniz.
Hiç unutmuyorum; festivalin ilk yıllarında çeviriler yan tarafa konan küçük bir masada oturan çevirmen tarafından mikrofonla spontane yapılırdı.
Bir keresinde gülmeyi de çeviri gibi yapınca homurtular yükselmişti.
Sonra oradan çıkınca ya İnci'de profiterol yerdik ya da Taksim Meydanı'ndaki Kristal büfede ıslak hamburgerle köpüklü ayranı içip evimize giderdik.
Kristal'in olduğu bina çoktan yol oldu, İnci'de oradan çıkarıldı. Emek'te malumunuz...
Başka söze gerek var mı?

Sınav sonuçları bize ne anlatıyor?

Üniversiteye girişte ilk basamak olan YGS sonuçları açıklandıktan sonra artık gelenekselleşen "ne olacak bu eğitim hali" tartışması da başladı...
Gençlerin geleceklerinin dönüm noktası olan sınav aynı zamanda ülkenin eğitimi göstergesinin de bir aynası gibi...
Sonuçlara ilişkin verilere bakınca hüzünlenmemek elde değil.
Yeğenimin okuduğu özel okulda yalnızca kendi sınıfında 6 öğrencinin 180 barajını geçemediğini duyunca çok şaşırdım.
İstanbul'da bile böyle bir durum oluşuyorsa vay halimize demek lazım...
Sınava giren adayların yüzde 72'sine denk gelen 1 milyon 303 bin 934 aday fen bilimleri testinde 5 adet soruyu bile doğru yanıtlayamamış.
Matematikte de adayların 840 bin 63'ü için aynı sonuç çıkarken, istatistiklerde bu yıl sıfırcı sayısının farklı tanımlama altında yapılmasına gerek duyulmuş.
Her yıl dikkatlerin ilk kaydığı, kamuoyunca 'sıfırcı' olarak bilinenlerin sayısının yer aldığı kategoride ilk kez iki farklı tanımlama yapıldı.
Buna göre, 'Testlerin hiçbirinde 0.5 veya üzeri ham puanı olmayan aday sayısı' kategorisinde 8 bin 586 adayın yer aldığı kaydedilirken, sınavdaki 'Dört testin en az ikisinde 0.5 veya üzeri ham puanı olmayan aday sayısı' diye bir yeni kategori oluşturuldu ve bu kategoride olanların sayısının 61 bin 36 olduğu bildirildi.
Geçen yıl bu kategorideki istatistik 'Puanları 0.5'ten küçük olduğu için puanı hesaplanmayan aday sayısı' şeklinde tek bir kategori altında ifade edilmiş ve sayının 50 bin 805 olmuştu.
Bu ayrıma ÖSYM yetkilileri bir açıklama yapmadı ancak anlaşılıyor ki "yine şu kadar öğrenci sıfır çekti" denmesin diye böyle bir uygulamaya gidilmiş.
Ancak rakamlara döküldüğünde tablo şöyle: Bu yıl sınavda sıfır çeken aday sayısı 8 bin 586. Bu rakam geçtiğimiz yıl sıfır çekenlerin sayısının 50 binden fazla olduğu göze alınırsa bir gelişme sayılabilir.
Uzmanlar bu durumu "balık" diye adlandırılan kolay soruların çokluğuna bağlıyor.
Ancak asıl belirleyici olan 180 barajını geçemeyenlerin sayısında bu yıl artış var. Eğitim uzmanları bu duruma Türkçe sorularının etkisine bağlıyor.
Geçen yıl Türkçe sorularının genel ortalaması 18 iken, 2013 YGS'de bu oran 16.8'e düşmüş. Her zaman öğrencileri zorlayan matematikte ise geçen yıl 6.92 olan ortalama bu yıl 7.5'a yükselmiş. Türkçe, sosyal bilgiler ve fendeki düşüşün internet bağımlılığının artmasına bağlanıyor.
Öğrencilerin kitap okumadığı için yorum yapamadığı, okuduğunu anlamadığı herkesin malumu. İnternet denen o heyulada kendilerini kaybettikleri için de karşılaştırma ve muhakeme yeteneklerinin zayıflamaları da da eklenince tablo netleşiyor.
Çok küçük yaşlarda bağımlılık başlayınca üniversite sıralarına gelince durum daha da vahim bir hale geliyor. Ne yazık ki böyle giderse tablo daha da kötüye gidebilir.
Çünkü internette hazır bilgiye hiçbir çaba sarf etmeden ulaşmak, oyunlar öğrenciyi sabırsızlaştırıyor. Ve bir an önce olsun bitsin diye bakıyor meseleye.
Hayatının en önemli dönemecinde zorlanıyor. Çünkü böyle alışmış. Bu yüzden daha ana okullarından başlayarak eğitimciler ve ailelerin el ele vererek alışkanlıkları değiştirmesi gerekiyor hem de acilen...
Bu yılki sınavda birinciliği paylaşan üç adayın da kız olması erkeklerin bu yarışta geriye düşmesi de önemli bir durum. Haşmet Babaoğlu geçen perşembe günü onları karşılaştırırken hayata bakışlarını da ele almıştı.
"Kızlarla erkekler arasındaki bu fark gitgide büyüyor. Ve merak ediyorum, acaba bu fark Yeni Türkiye'ye nasıl bir damga vuracak?" diye çok yerinde bir saptama yapmıştı. Siz ne dersiniz...

Ehliyet gerçekten aslanın ağzında mı?

Haberi biliyorsunuz birkaç gün önce gazeteler ayrıntılarıyla yazdı, televizyonlar da önemli bölümlerini mercek altına alıp tartıştı. Avrupa Birliği kriterleri gözetilerek hazırlanan yeni sürücü taslağı trafik konusundaki korkunç halimize çare olabilir. Düşünce güzel ancak uygulamada ne olacak orası meçhul ve umutsuz...
Ne demek istediğime geçmeden önce bir istatistik vereyim. Emniyet Müdürlüğü Trafik Dairesi'nin verilerine göre; 2013'ün ilk iki ayında toplam 47 bin 658 trafik kazası yaşanmış. 247 ölümlü kazada 300 kişi hayatını kaybederken 27 bin 34 kişi de yaralanmış. Jandarma bölgesindeki 4 bin 193 trafik kazasında da 118 kişi ölürken, 4 bin 663 kişi de yaralanmış.
Daha tatil dönemi başlamadan, uzun bayram araları gelmeden meydana gelen kazaların sayısı 50 bini aşmış durumda. Buna kayıtlara geçmeyen ufak tefek çarpmaları da eklersek durumun vehameti ortaya çıkar.
Peki kazalarda baş suçlu kim?
Tabi ki sürücüler.
Bu kusurlar, "Hızı yol, hava ve trafiğin gerektirdiği şartlara uydurmamak, kavşakta geçiş önceliğine uymamak, arkadan çarpmak" diye sıralanıyor.
Ocak ve Şubat aylarında 1 milyon 786 bin 867 trafik cezası kesilmiş, yüzbinlerce araç trafikten men edilmiş, yüzlerce kişinin ehliyetine el konmuş, para cezaları kesilmiş.
Peki caydırıcı olmuş mudur.
Bence de "hayır" yoksa "olabilir" diye bir cümlemi kuracaktınız...
"Evet" yanıtı şimdilik çok uzak ancak "olabilir"e gelmek için bir umudumuz var.
AB normlarına göre yeniden düzenlenen ehliyet sınavlarında iş baştan sıkı tutulacak. İkiye ayrılan sınavın birinci bölümünde, adayların emniyet kemeri, sinyal verme, direksiyon hakimiyeti, geri viteste kullanma gibi, değerlendirme yapılacak 20 kural belirlendi. Bu kurallardan birini hatalı yapan aday sınavda başarısız sayılacak.
İkinci bölümde ise kendisini geçmek isteyen araçlarla ilgili geçilme, durma, duraklama, indirme, yaya okul ve hemzemin geçitlerden geçme, çocuk, engelli, yaşlı ve bisikletli geçiş hakkı, geçiş üstünlüğü hakkına sahip araçlara geçiş izni verme, çevreye duyarlı (korna, gürültü) gibi 7 kural belirlendi. Bu kurallardan herhangi birini iki kez hatalı yapan aday sınavı geçemeyecek.
Halihazırda ehliyet alırken dur, kalk, trafikte kısa bir tur, tamam hayırlı olsunla iş bitiyor. Yeni uygulamayla direksiyon başında hata yapan bir kez daha sınava girdiğinde dikkat edecek, yani yanlış yapa yapa öğrenecek.
"Eğer bu kuralı ihlal edersem" ceza yerim diyecek.
Peki düşünce olarak pekala sonuç alınabilecek gibi duran sistemi işletebilecek miyiz, yani uygulamada ne olacak..
İşte meselenin en can alıcı noktası bu...
Her yola, her kavşağa, her aracın başına polis dikilemeyeceğine göre trafik canavarlarından nasıl kurtulacağız.
Bu kadar kaza niye oluyor sanıyorsunuz. Vurduymazlığımız bir yana, hiçbir kural tanımadan herkesin kendi doğrusu dayattığı bir ortamda başka ne beklenebilir ki.
Medeniyet yol yapmak, bina dikmekle olmuyor, toplum içindeki davranışlarımızdır öncelikli ve belirleyici olan. Trafikteki hallerimiz de bunun bir parçası...
Büyüklerine saygı, küçüklerine şefkat geleneğinden gelen bir toplumun bireylerinin sürücü koltuğuna oturduğunda başka bir şeye dönüşmesi nasıl bir şeydir anlayan beri gelsin.
Her şeye rağmen yeni sistemden umutlu olmak gerekiyor, başka çaremiz yok. Isracı ve takipçi olmalıyız.
Teknolojik gelişmelere hayranlık derecesinde uyum sağlayan yeni kuşaklar umarım bu konuda da herkese örnek olur...

19 Mart 2013 Salı

En son ne zaman internete girdin


"En son ne okudun, ne izledin" derlerdi eskiden eh sorunun yanıtı da duruma göre değişirdi.
"En son ne zaman internete girdin" diye sorsalar peki.
Böyle soru olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Sorana uzaylı muamelesi yaparlar büyük ihtimalle.
İnternet hayatımıza girdiğinde kim bu kadarını tahmin edebilirdi. Küçük bir servet değerindeki koca koca monitörler, kasaları anımsayın. Cep telefonları da öyle, televizyonlar farklı mıydı sanki...
Neyse gelinen noktayı özetlemeye kalkışmayacağım, çünkü teknolojik devrim öyle hızlı gelişti ki üç dört kuşak tanık oldu.
İnternet devi Google'ın Türkiye'deki temsilciliği gelinen noktayı istatistiklere dökerek çok kapsamlı bir rapor hazırladı.
The Boston Consulting Group'a hazırlatılan 2011 yılında 'Türkiye İnternet Ekonomisi Raporu' geldiğimiz noktayı ortaya koyuyor.
Türk kullanıcılar olarak ezici bir şekilde sosyal ağlarda dünyanın üst sıralarını zorluyoruz. İnternet ekonomisi ise milli gelirin 1.7'sine denk geliyor. Dudak bükmeyin bu yüzde Türkiye ekonomisine 22 milyar TL katkı sunuyor ve pek çok sektörü geride bırakıyor.
Rapora göre, nüfusun yüzde 77'si kentlerde yaşayan Türkiye'de, kentlerde internet erişim oranı yüzde 57 iken, kırsal alanlarda bu oran yüzde 26'da kaldı. Ve buna bağlı olarak e-ticaret de artıyor.
Cinsiyetlere göre 16-24 yaş grubunda erkeklerin yüzde 81'i internet kullanırken, bu oran kadınlar için yüzde 55 olarak gerçekleşti.
İnternet kullanan Türkler yüzde 47 oranıyla Avrupa Birliği'ndeki yüzde 71'lik oranın altında kalsa da 2007-2012 yılları arasında internete erişimi olan hanelerin oranı 2 kattan daha fazla artarak yüzde 19.7'den yüzde 47.2'ye ulaştı. Aynı yıllar arasında kullanıcı sayısı da 21 milyondan 36 milyona çıktı.
Raporda şu vurgu da önemli: "Türkiye'nin en önemli avantajı genç nüfusu. Avrupa'da 40.9 olan ortalama yaş Türkiye'de 29.7."
Yani sayı hızlanarak artacak.
Tüm internet kullanıcılarının 3'te biri iş yerinden, yüzde 16'sı ise internet kafelerden erişim sağlarken, Türk internet kullanıcıları haftada ortalama 38 saat online oluyor.
Facebook, Google'ın ardından Türkiye'de en çok ziyaret edilen ikinci site olurken Türkiye, 2012 yılı eylül ayı itibariyle neredeyse ülke nüfusunun yarısına denk gelen 31 milyon profil ile Facebook kullanıcı sayısı açısından dünyada 7. ülke konumunda bulunuyor.
Türkiye nüfusunun yüzde 47'si internet kullanmasına rağmen perakende satışların yüzde birinden azı internet üzerinden gerçekleşiyor. Bu çekincelerinin nedeni olarak ise kullanıcıların yüzde 27'si güvenliği, yüzde 17'si de gizlilik endişelerini gerekçe gösteriyor.
Rapora göre, özel sektör yatırımları internet GSYİH'sine 7 milyar liralık katkıda bulundu. Türkiye'de internet ile ilgili devlet harcamaları 1,6 milyar lira oldu ve internet ekonomisinin yüzde 7'sini oluşturdu.
Türk reklam pazarının yüzde 13.8'i online alanda gerçekleşiyor. Bannerlar, sponsorlu metin bağlantıları ve hedef kitleye özel online reklamlar dahil online reklam pazarı 2011 yılında yaklaşık 830 milyon liralık bir ciroya ulaştı.
2011'in ikinci çeyreğinde Türkiye, online oyun oynayanların sayısı itibariyle dünya genelinde 4. sırada yer aldı.
Türkiye'de internetin büyüme potansiyeli çok yüksek olduğuna işaret edilen raporda, internet ekonomisinin 2017 yılına kadar yüzde 19 büyüme göstereceği tahmin edildi.
Rapora göre, tüketim, 2017 yılına kadar yıllık yüzde 22 büyüme göstererek Türk internet ekonomisine 51 milyar lira katkıda bulunabilecek.

Türk ve Avrupalı annelerin çocukları


Obezite yazısında kilonun yanısıra ruhsal obezite konusu da önemli deyip bitirmiştik. Bir süre sonra Yaşar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Elif Durgel Jagtap'ın 4.5 yıl süren bilimsel çalışması yayınlandı. 3-6 yaş grubu çocuk sahibi bine yıkan Türk, Alman ve Hollandalı annenin davranışlarını inceleyen Jagtap, onlara, "Nasıl bir birey yetiştirmek istiyorsunuz?", "Çocuğunuzdan beklentileriniz neler?", "Kültürünüzü ne kadar koruyorsunuz?", "Yabancı uyruklu anneleri nasıl buluyorsunuz?" gibi sorular yöneltmiş. Böylece, Türk ve yabancı annelerin çocuk yetiştirmede gösterdikleri davranış farklılıkları ortaya çıkmış.
Türk anneler: İtaatkâr ve gelenekçi bireyler yetiştiriyor. Çocuklarının saygın bir iş sahibi olmasını istiyor. Çocuğunun gözünün önünde olmasını istiyor. Çocukları ağlamaya başladığında fikrini değiştiriyor. Ceza yöntemini kullanıyor. Hava kötü olduğunda çocuğunu dışarı çıkarmıyor. Yeme, içme ve uyku saatlerini esnetiyor. Çocuklarına kitap okuma alışkanlıkları zayıf. Koruma hissi aşırı.
Avrupalı anneler: Özgür bireyler yetiştiriyor. Meslek seçimine karışmıyor. Çocuklarının kendi başına odasında yalnız vakit geçirmeleri gerektiğini düşünüyor. Çocukları bir şeyi ısrarla isteyince 'hayır' diyorsa bir daha fikrini değiştirmiyor. Cezaya çok az başvuruyor. Hergün yürüyüşe çıkarıyor. Yeme, içme ve uyku saatlerinde titiz davranıyor. Çocuğuna düzenli olarak her gün kitap okuyor. Rahat davranıyor.
Araştırmayı yapan bilim insanı Yrd. Doç. Dr. Jagtap'ın saptamasını da not edin: "İki grup annenin birbirlerine bakış açısı çok farklı. Türk anneleri, yabancı anneleri çok kuralcı ve gaddar buluyor. Küçük çocuklarını odalarında yalnız bırakmalarını çok garipsiyorlar. Yabancı anneler ise Türk anneleri gereğinden fazla yumuşak buluyor."
Araştırma basında yer aldı ancak tek bir değerlendirme yazısı okuyabildim. Markar Esayan, Taraf'taki köşesinde araştırmadan yola çıkarak, bu davranışlarımızın bir toplum ve kültür modeli olduğunu söylüyor. Ve bu modelin böyle biçimlendiğini, insanların da buna göre davrandığını belirtiyor.
Haksız değil ancak verdiği örneğe küçük bir itirazım var.
Esayan, küçükken ayakkabı almaya giden bir çocuğun beğendiği kırmızı renge anne babanın tepki göstereceğini ve başkasını almanız için ikna etmeye çalışacağını söylüyor. Çocuğun ısrarıyla alınan ayakkabının her eşya gibi eskiyip yırtılacağını belirtiyor. Ve diyor ki, muhtemelen size onların önerdiğini alsaydınız böyle olmayacağını söyleyecekler.
Ve final cümlesi olarak da bunun travma yaratacağını özgüveni zedeleyeceğini söylüyor. Ancak umutsuz da değil ilerde bunu aşabileceğimizi de ekliyor.
Esayan bir süredir Pazar günleri köşesinde hayatımız üzerine her birinin üzerinde uzun uzun konuşulacak yazılar yazıyor. İlişkiler, aşk, çocuklar, çekirdek ailemiz gibi...
Üstelik kendini de içine katarak hesaplaşmasını yaparak, örnekler vererek yapıyor.
Ancak bu yazısına küçük itirazım var demiştim açayım:
Bizim gibi orta halli ailelerde eğer ki çok çocuk da varsa ana babayı da anlamak gerek diye düşünüyorum. Ya da o zaman kızıyordum şimdi hak veriyorum diyelim.
O ayakkabı bir kere alınıp atılmamalıydı, eskiyene kadar giyilmeliydi. Çünkü ayırabilecekleri bütçe o kadardı.
Kira, okul masrafı, giyim kuşam, sağlık, mutfak masrafı derken bir de çocuğun ayılıp bayıldığı bir ayakkabıya destek çıkmıyordu haliyle.
Bugünkü gibi, onlarca marka ve ucuzluk da hak getire...
Ancak araştırmanın sonuçlarını da göz ardı edemeyiz tabii ki... Yetiştirilmemize bağlı olarak kendimiz ailemiz ve çevremizle ilişkilerimiz de iniş çıkışlar yaşıyoruz.
Bir önceki yazıda ele aldığımız Y Kuşağı bakalım ilerde nasıl olacak ve nasıl çocuklar yetiştirecek...

Tehlikenin farkında mıyız?


Başbakan'ın üç çocuk istemesi Türkiye'nin 2050'lere doğru nüfusunun yaşlanmaya başlayacağı endişesinden kaynaklanıyor. Bugün Avrupa'nın en genç ve en dinamik nüfusuna sahibiz. Ancak kentleşmenin artması ve refah durumuna bağlı olarak aileler, artık çok çocuk istemiyor. Tek olsun ya da iki ona da "iyi şartlar sağlayayım yeter" diye düşünüyorlar. Eh haksız değilller...
Ancak benim derdim başka; çocuk bir ya da beş fark etmez ona nasıl bakıyoruz ve yetiştiriyoruz ve hepsinden önemlisi nasıl bir beslenme alışkanlığı veriyoruz...
Haşmet abi (Babaoğlu) geçen hafta içinde çocuklar üstüne bir değerlendirme yaptı. Obeziteye dikkat çektiği yazısında sömestir tatili sırasında bir termal otelin havuzunda gördüklerine şaşırmıştı:
"Ben diyeyim yüz çocuk; siz deyin iki yüz çocuk; bağırış çığırış içinde havuzdaydı.
Yaşları yediyle on iki arasındaki çocukların yarısından fazlasının basbayağı obez ya da obezitenin eşiğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmek inanılmazdı."
Uzmanlar, "Türkiye'de iki milyon çocuk obez ve büyük bir bölümü de obezleşme tehdidi altında" diye yıllardır uyarıyor.
Ancak yeterince ciddiye alınmadığı belli ki sayı hızla artıyor. Her gün yeni birinden bu tür yakınmalar duyuyoruz.
Bu uyarıları kentlerin en kalabalık yerlerindeki bilboardlara asmak lazım. Medyanın konuyu daha fazla ele alması lazım, okulların da aktif olarak devreye girmesi gerek.
Bu konuda sorumlululuğu ilk sırada olan ailelere gelirsek...
Çocuk her şeyi ilk orada görüyor; oturmayı kalkmayı, saygıyı sevgiyi...
İşte meselenin bam teli tam da orası...
Çünkü artık anne babalar da büyüklerinin yüzyıllardır nesilden nesile aktarılarak gelen yolunu bırakmış, hazır kültürün dayattığı beslenme alışkanlığına esir olmuş durumda...
Hangi yağda kızartıldığı meçhul patates dağları, nasıl piştiği belirsiz hamburgerler, devasa gazlı içecekler bol tuz ve hangi kimyasalla karıştığı belirsiz ketçap, mayanoz eşliğinde tüketiliyor.
Diyelim ki siz onlardan değilsiniz, yan komşu, eş, dost, akrabadan biriyle çıkılan bir gezide alışverişte kaçınılmaz olarak kendinizi orada buluyorsunuz. Sıkıysa öbür çocuk yerken siz kendi çocuğunuzu engelleyin.
Diyelim ki orayı atlattınız, markete girdiniz.
Hadi bakalım bir sınav daha, daha girişte en az 8-10 reyon çikolata, cips, gazlı içecek, abur cuburla dolu bölümü atlatın atlatabilirseniz...
Gerçek gıda en arkada çünkü...
Geçen gün içlerinde ünlü profesörler ve gıda uzmanlarının da bulunduğu bir açık oturumda bu ilk bölüm çöplük olarak tanımlandı...
Sağlık Bakanlığı okul kantinlerinde obeziteye yol açan sağlıksız ürünleri yasakladı.
Ancak bu yetmez, işadamlarının da içinde olacağı büyük bir konsensüs oluşturup marketteki düzenlemelere kadar bu konuda ciddi adımlar atılmalı...
Bakın Haşmet abi, yedi ila 12 yaş arasında çocuklardan söz ediyor.
Büyüyünce ne olacak? Sonra diyetisyenler arasında savrulup duracaklar. Ve bir zaman sonra vücut alarm verecek. Çünkü çocukluktaki yanlışlık ömür boyu tetikte durmalarını gerektirecek.
Onlar da çözüm olmayınca mide kelepçesi taktırmalar, ameliyatla yağ aldırmalar devreye gierecek...
Hasılı kelam durum çok önemli... Daha çok konuşacağız ve konuşmalıyız da...
Başka bir konu daha var ki Haşmet abi meseleyi "Bizim çocukların asıl ruhları obezleşiyor!" diye özetliyor...
Aileleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini tüketici gibi algıladıklarını, yiyip içmeleri gibi havayı, suyu, mekanı, hazları, arzuları, başka ne varsa hepsini bir anda yutup sindirdiklerini söylüyor.
Ffinal cümlesini herkesin durup durup okuyup üstünde çok iyi düşünmesi gerekiyor:
"Bedensel obezite zor olsa da iyileşir, hale yola koyulur.
Fakat şu ruhsal obez çocukların yetişkin hallerini düşünüyorum da, korkuyorum doğrusu!"

'Y Kuşağı' ne istiyor ne bekliyor


Teknolojiye düşkünler ve yeni olanın peşindeler. Mücadeleci değil esnekler, büyük davaların peşinden koşmuyorlar zevk almak daha önemli. Aileye değer veriyorlar, arkadaş fikirleri de öncelikli. Marka seviyorlar ve aferin bekliyorlar. Onlara "Y Kuşağı" deniyor. Türkiye nüfusunun yüzde 20'sini oluşturan bu kuşak esnek bir tanımla 1980'le 2000 yılları arasında doğan kuşağı kapsıyor. Pazarlama şirketi İpsos KGM'nin Türkiye'deki Y Kuşağı'nı araştırması boşuna değil, çünkü tüketim çılgınlığının zirve yaptığı günümüzde şirketler onların özelliğini merak ediyor.
1925-1945'li yıllarda doğan kuşağa Sessiz ya da Savaş kuşağı deniyor.
1950'den sonrakiler Baby Boomers diye anılıyor. Doğum hızındaki büyük artış terimiyle anılan kuşak, dünyayı politik olarak etkileyen 68'lileri de kapsıyor.
Onların çocukları X Kuşağı, ekonomik krizler ve işsizliğe tanık oldukları için kayıp kuşak da deniyor.
Ve bugün 30'lu yaşlara gelen Y Kuşağı... En önemli özellikleri teknolojiyi çok iyi kullanmaları ve kendilerine olan güven olarak tanımlanıyor.
İşte İPSOS KGM şirketi 'Ayna' adını verdiği projesiyle pazar potansiyelini müşterileri için araştırmış, onlara ayna tutup video ile kanlı canlı olarak raporlamış. Geleceğin yöneticileri olacak bu kitle geçmiş kuşaklardan farklı dinamiklerle yaşıyor; etkisini, tüketimden iş gücüne, her alanda hissettiriyor.
Kuşağın eğilimleri, davranışları, hisleri, hayata bakışları ekonomik anlamda çok şey ifade edebilir ancak bize sosyoljik olarak da çok şey anlatıyor.
İşte araştırmadan öne çıkanlar:
* En ayırt edici özellikleri teknolojiye düşkünlükleri. En önemli bilgi edinme kaynakları internet. Uzun, derinlikli, içine dalınıp araştırılacak bilgi kaynakları değil, kolay ulaşılabilecek küçük bilgi paketleri arıyorlar.
*Her zaman farklı ve yeni olanı arıyorlar. Bu tercih kıyafetlerinde de gittikleri mekânlarda da internet üzerindeki paylaşımlarında da kendini gösteriyor.
* Farklı olmak, ayrışmak önemli ama başka bir dinamik de dışlanmamak için çok farklılaşmaktan çekinmeleri.
*Esneklik arıyor, kendini ifade edebileceği ortamlarda olmak istiyor. Belirgin ve sert kurallardan, çerçevesi belli şartlardan kaçıyor.
* Bir bariyerle karşılaştığında topyekûn bir mücadeleye girmek yerine çevresinden nasıl dolaşabileceğini bulmaya çalışıyor.
*Kendi mutluluklarını birçok şeyden daha öncelikli görüyorlar. Büyük davaların peşinden koşmuyorlar; farklı deneyimler yaşamak, iyi vakit geçirmek, hayattan zevk almak onlar için daha önemli. Gündemlerini birebir hayatlarını etkileyen, o gün orada olan konular oluşturuyor. Dikkat süreleri çok kısa ve dikkatlerini çekmek aslında zor.
*Çok belirgin bir deneyim paylaşımı kültürü var, hem dijital ortamda hem de dışarıda kendi deneyimleri üzerine fikir paylaşmayı seviyorlar
* Bir karar verirken de geleneksel pazarlama kanalları yerine, arkadaş fikirlerine, forumlardaki yorumlara daha çok dikkat ediyorlar.
*Geçmiş kuşaklardan farklı olsalar da Türkiye'deki Y kuşağının yine geleneksel bir tarafı var. Aile bu kişiler için önemini koruyor.
* Aileyi hem bir rol model olarak alıyorlar hem de bir destek ünitesi olarak görüyorlar.
* Aileden bekledikleri başka bir şey ise eşitlikçi ve özgür bir ilişki, birçok alanda olduğu gibi aileden de baskı gördüklerinde uzaklaşıyorlar.
*Farklılaşmak için markaları kullanıyor. Marka tercihlerini çoğu zaman fonksiyonel sebeplerle açıklasalar bile, markalarla duygusal seviyede de bir ilişki kuruyorlar.
* Genel olarak 'akıllı alışverişçi olmak' istiyorlar, beğendikleri markaları, ürünleri iyi fiyata aldıklarında kendilerini 'başarılı' hissediyorlar.
* Markalara ilgileri çok yüksek ama sadakatleri düşük.
*Y kuşağının hayatının birçok alanında ortaya çıkan bir tema da hız. Hayat çevrelerinde çok hızlı akıyor, zevkler, ilgi alanları çok çabuk değişiyor.
*Başarı önemli ama bu başarının görünür olması daha önemli. Bir anlamda daha fazla 'aferin' bekleyen bir nesil. Olumlu geri bildirim ile motive oluyorlar.