Sayfalar

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Gülme zamanı...



Bugün Türkiye yine sandık başına gidiyor.
Ancak bu kez bildiğiniz gibi çok farklı bir deneyim yaşayacağız.
Seçim yasakları olduğundan "sandığa gitmeyi unutmayın ya da ihmal etmeyin" diyerek bu konuyu kapatalım.
Bugün yıllar önce Hasan Pulur'da okuduğum bir fıkrayla biraz gülelim istedim.
****
CARLO, İtalya'da Fiat otomobil fabrikasında çalışan, kendi halinde bir işçiymiş.
Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle'ün İtalya ziyaretine kadar kimse onu tanımazmış. De Gaulle'ün İtalya gezi programında Fiat fabrikaları da varmış. De Gaulle fabrikayı gezerken, birden duraklamış, tezgâhın başındaki işçi dikkatini çekmiş ve ellerini açmış:
"- O Carlo, sen burada mısın?
- Vay Charles, sen misin?"
De Gaulle ile Carlo sarmaş dolaş olmuşlar...
Herkes şaşkın!
De Gaulle dönüp anlatmış:
"- Carlo ile biz eski arkadaşız. Alman işgalinde birlikte çalıştık. Bize çok yardımı oldu."
İtalyan protokolü hemen durumu idare etmiş.
"- Ekselans, bu fabrikanın en iyi işçisi de Sinyor Carlo'dur. Önümüzdeki günlerde kendisine törenle bir madalya takacaklar..."
De Gaulle çok memnun olmuş, Carlo ile vedalaşıp fabrikadan ayrılmış...
Herkes Carlo'nun etrafını sarmış.
"- Yahu, sen De Gaulle'ü nereden tanıyorsun?
- Söyledi ya!
- Sen daha önce niçin bize bundan söz etmedin?
- Çok mu önemli!"
* * *
ARADAN birkaç ay geçmiş, olay unutulmuş, bu defa İtalya'ya Amerikan Başkanı Nixon gelmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırıyorlarmış. O da tıpkı De Gaulle gibi birden duraklamış:
"- Vay Carlo, sen burada mısın?"
Aynı sahne, sarılıp kucaklaşmışlar.
Nixon anlatmış:
"- Ben o zaman genç bir avukattım. Carlo'nun bir işi düştü, bana geldi, ilk kazandığım dava onun davasıydı!"
İtalyanlar yine şaşkın, Nixon gidince Carlo'yu sorguya çekmişler:
"- Anlat yahu, Nixon'u nereden tanıyorsun?
- Canım, gençlik yıllarımızda Amerika'ya gitmiştim. Başıma bir iş geldi, param yok, genç tecrübesiz bir avukat buldum, davayı kazandı. Sonra İtalya'ya döndüm, fabrikaya girdim, o da Başkan olmuş!
- Yahu insan söylemez mi?
- Çok mu önemli!"
* * *
GEL zaman git zaman fabrikaya bu sefer Rus Başbakanı Kosigin gelmiş, dolaşırken, Carlo'nun önünde durmuş:
"- Yoldaş, senin adın Carlo değil mi?
- Evet Aleksi!"
Yine sarmaş dolaş...
Kosigin gidince, Carlo açıklama yapmak zorunda kalmış:
"- Gençliğimizde biraz komünistlik yaptık, bunu da o zaman tanıdım.
- İnsan söylemez mi?
- Çok mu önemli? Ben öyle çok adam tanırım!"
Fabrika müdürü kızmış:
"- Yani şimdi, neredeyse Papa'yı da tanıdığını, arkadaşın olduğunu söyleyeceksin...
- Oooo, en iyi arkadaşımdır!"
- Atma!
- Tecrübesi bedava!
Müdür kızmış:
"- Tamam, o halde pazar günü Vatikan'a gidelim, bakalım Papa seni tanıyacak mı?
- Olur, gideriz!"
* * *
PAZAR günü, müdür, muavini ve Carlo Vatikan'a gitmişler...
Carlo izin isteyip Vatikan'ın kapısına gitmiş, nöbetçilerle bir şeyler konuşmuş, kapı açılmış, içeri dalmış.
Müdür, muavinine dönmüş:
"Yoksa Papa'yı da mı tanıyor?
- Kim bilir, bakalım, bekleyeceğiz!"
Biraz sonra meydandaki kalabalık dalgalanmış, herkes Papa'yı görmek için hareketlenirken, balkonun kapısı açılmış ve Papa yanında Carlo ile görünmüş...
Müdür muavinine, muavin müdüre bakarken, Carlo da gözleriyle meydandaki kalabalık arasında müdürünü aramış...
* * *
PAPA tam duaya başlarken, Carlo, kulağına eğilmiş:
"- Sen duaya devam et, bizim müdür yerde yatıyor, gidip bakayım, ne olmuş?"
Carlo fırlayıp meydana koşmuş, kalabalığı yara yara müdürün yanına varmış, bakmış adam yerde baygın, ayıltmaya çalışıyorlar:
"- Yahu ne oldu buna?"
Müdür muavini başını sallamış:
"- Bayıldı!
- Beni Papa'nın yanında görünce mi bayıldı?
- Hayır, seni Papa'nın yanında görünce bayılmadı da arkamızdaki iki Japon sana bakıp, 'Yahu bu bizim Carlo, yanındaki takkeli adam kim?' deyince düşüp bayıldı..."

Yurttaş olmak ve sorumluluk...


Bazen öyle olur..
Sanki sihirli bir el değmiş gibi, benzer olaylar üst üste gelir...
Gazetenin mutfağında çalıştığımız için farklı servislerden gelen haberlerde bile sanki sözleşilmiş gibi ayın vakalar önümüze gelir...
Ben bunları seri cinayetler işleyen katillere benzetirim...
Nereye geleceğini tahmin ettiniz sanırım...
Arife günü yani geçen pazar öğleden sonra TEM yolundayım...
Uzun bayram tatiliyle birlikte 5 milyon kişi kenti terk etmiş.
Hasret kaldığımız bir ferahlık var her yerde... Keyifli keyifli araba kullanıyorum.
Sonra radyoyu açtım, anayolda bir halk otobüsü yanıyordu...
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne girmek üzereydim o an, benim bulunduğum noktadan 10 kilometre gerideki yangınla ilgili teyit edilmeyen ölüm bilgisi de gelince içim burkuldu.
Tam da bayram önü, nice insanların içine ne acılar düşmüştür...
İstanbul boşalıp trafikte rahatlayınca ne yazık ki sürücüler deli gibi araç kullanıp kaza yapıyor.
Tabi bu kazalar da ya ölümcül ya da ağır hasarlı oluyor.
Yani sıkışsa bir dert boş olsa bir dert...
Halk otobüsü de iddialara göre hızlı giderken kontrolü kaybedip bariyerlere çarpmış ve yanmaya başlamış.
Kapıları da açılmadığı için tam bir can pazarı yaşanmış. Sonuç 4 ölü, 20 yaralı...
Bir gün sonra bir başka halk otobüsü Şile yolunda yine yaralamalı kaza yaptı.
Cuma günü ise korkunçtu.
Kabataş'ta bir otobüs durağına daldı. Onlarca yaralı var.
Beşiktaş'ta Yıldız yokuşunu inerken birinin freni patladı, kaldırıma çıkıp zor durabildi.
Denizli'de bir otobüs markete girdi, 2 kişi öldü...
Bundan 12 gün önce Diyarbakır'da LPG yüklü tanker kaza yaptı, patladı ve yardım için duran iki yolcu otobüsü ve bir küçük araçtakilerin hepsi de alev topunun içinde kaldı.
Ve ağır yaralılar ne yazık ki ardı ardına hayatını kaybediyor. 26 kişi öldü, daha 50 yaralı var.
Bu kazaların hepsi de ihmal ve dikkatsizlikten kaynaklanıyor.
Bakın, LPG faciasından sonra öğreniyoruz ki, yollarda bu durumda canlı bomba gibi gezen 3 bin tanker varmış.
Otobüsler ise ucuz olsun diye 10 numara denen bir yakıt kullanıyor.
Tamamen yasadışı ve bırakın kazayı durup dururken yanan bir yakıt.
Geçen yıllarda da böyle kazalar olmuştu. Basın ve polis işin üstüne gitmişti ancak görülüyor ki kimse ders almamış.
Şehir içlerinde çalışan özellikle halk otobüsleri ise kural ihlallerini bir yana bırakıyorum (Çünkü bu iş sayfalar dolusu yazılıp örnekler verilse yine bitmez) ne yazık ki gerekli bakımdan geçirilmiyor.
Bu iş her yere polis dikmekle ya da kontrolle önlenecek şeyler değil.
Küçük araçlar için de geçerli olacak bir meseledir bu...
Bilinçli, sorumlu ve saygılı bir yurttaş olmaktan geçiyor çözüm...
Gerisi boş laf.

8 Ağustos 2014 Cuma

Kim durduracak?


Temmuz ayının ortasında arabamız sık ağaçların arasından döne döne dağlara doğru tırmanıyordu. Hava buz gibiydi, aradığımız yere doğru mesafe kısalmıştı.
Birden sis de bastırdı. Uzaklarda derin vadiler, tepeler görünüyordu. Sonra dev bir anıt karşımıza çıktı.
Burası Fransa'nın Alsac bölgesi, Avrupa Birliği'nin kalbi Starsbourg'a 40 kilometre uzaktaydık...
Otoparka girdiğimizde yer bulmakta zorlandık, halbuki yol boyunca tek tük araca rastlamıştık.
Kalın montlar, yağmurluklar, kapişonlu giysiler alındı. Hiç durmayan yağmura karşı şemsiyeler fora edildi.
İki katı müze olarak dizayn edilmiş binaya girdiğimizde tüylerimiz ürperdi...
Biletler alındı; adam başı 6 euro...
Dışarıya çıkıp ağır ağır yürümeye başladık.
Dikenli tellerle çevrilmiş, tahtadan dev bir kapı ve üstünde Almanca bir yazı...
2. Dünya Savaşı'nda en büyük acıların yaşandığı bir Nazi kampındayız...
Adı Struthof, burada 56 bin Yahudi öldürülmüş.
31 ulustan insanın can verdiği kampta 6 da Türk varmış.
Kamp bölgedeki irili ufaklı Nazi kamplarının en büyüğü.
Buraya toplayıp toplu imha yapılmış.
İçeri girdikten sonra soldan aşağıya kadar uzun bir koridor var.
Dikenli tellerin sarıldığı direkler sanki sonsuzluğa uzanır gibi sisin içinde kayboluyor.
Gerisini uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Elbiseler, işkence aletleri, ranzalar, kalınan yerler, hücreler, nöbetçi kulübeleri ve....
Kampın en aşağısında Crematorium yani insanları yaktıkları yer, bacası upuzun...
Yukarda da Fransızlar'ın ölenlerin anısına yaptırdığı anıt ve mezarlar var...
İnsanın ürpermemesi elde değil, burayı gezenlerin çoğunun ağladığını görüyorum...
Akşam eve geliyorum televizyonlarda Gazze var.
İsrail, Müslümanlar'ın kutsal ayı Ramazan'da vurmaya başlamış...
Sivil, yaşlı, genç, çocuk, kadın dinlemeden hedef gözetmeksizin yüzbinlerce Filistinli'nin üstüne bomba yağdırıyor.
Kumsalda oynayan çocuklar bile bile öldürülüyor.
 Dünya basını her şeyin tanığı.
Soykırım gibi bir felaketi yaşamış İsrail 60 yıldır Filistin halkını acımasızca, gaddarca yok etmeye çalışıyor.
Sağduyulu Yahudiler büyük tepki gösteriyor ancak gözü dönmüş Netenyahu, kuyruğunun üstüne yatmış Batı'nın desteğiyle duracak gibi değil...

5 Ağustos 2014 Salı

Korku eşiği aşılırken...



Rosa Louise Parks Amerika Birleşik Devletleri'nin Alabama eyaletinde yaşayan bir siyahtı.
O yıllarda ABD'nin güney eyaletlerinde siyahilerle beyazlar otobüslere ayrı kapıdan biniyor, kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturuyorlardı.
Rosa Parks bir gün Montgomery'de otobüse bindi.
O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, siyahilere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks'tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi.
Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı.
Tutuklandı ve hapse girdi.
Olaydan sonraki bir yıldan daha uzun bir süre boyunca siyahiler otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler.
Protesto eylemleri bir yıl sonra meyvesini verdi.
ABD Federal Mahkemesi, otobüslerdeki bu uygulamayı yasakladı.
Ama Rosa Parks, Alabama'da beyazlar tarafından taciz edildiği için kuzeye taşınmak zorunda kaldı.
Aynı tarihlerde Alabama valisi, siyahileri üniversitelere almama gayreti içindeydi.

Büyük olaylar patlak verdi. Martin Luther King'in başını çektiği giderek büyüyen hareket 1964'de çıkarılan yasa ile başarıya ulaştı.
 Rosa Park bu direnişin sembolü haline geldi.
Rosa, 1996 yılında Başkanlık Hürriyet madalyasına lâyık görüldü. 1999'da Time dergisince 20. yüzyılın insan hakları savunucusu seçildi. Aynı yılın başında da Kongre'nin altın madalyasına hak kazandı ve bu ödülü Bill Clinton'un elinden aldı.
Tam 59 yıl sonra Alabama'dan çok uzaklarda Diyarbakır'da bir anne "Yeter artık" diyerek oturma eylemi başlattı.
PKK'nın kaçırdığı çocuğunu istiyordu.
Baskılara dayanamayan örgüt oğlunu geri gönderdi.
Korku eşiği yıkılmıştı artık. İki gün sonra bir anne daha ortaya çıktı.
İki, üç derken annelerin sayısı 72'ye çıktı.
Ardından İstanbul, Adana, İzmir, Adıyaman sökün etti.
Daha 18 yaşına bile girmeden kandırılıp götürülen çocukları için feryat ediyorlardı.
Bir çığ gibi yuvarlanarak büyüyen eylem Kürt siyasetçileri de zor durumda bıraktı.
Türkiye artık bir yol ayrımında; savaş ve barış arasında...
Ancak bu saatten sonra anaların barış çığlığının önüne kimse geçemiyecek.
2005'te aramızdan ayrılan Rosa Parks'ın ruhu bugünlerde Diyarbakır'de geziniyor.

Unutulmasın ki bir daha olmasın...



"Burda yeşil biber acı mı acı,Acımı acı, burda türküler."
Nazım Hikmet

Bir İngiliz gazetesinin, "Soma'daki facia Türk toplumunun üzerinde ağır bir travma yarattı" yorumu çok yerinde bir tespit.
Dile kolay pisi pisine yitip giden 301 can...
Soma'daki maden kazasının üstünden yaklaşık 10 gün geçti.
Sürekli yeni bir insan hikayesiyle yürekler bir kez daha kanıyor.
Hayatın kıyısına tutunarak ayakta kalmaya çalışan insanların zorlukla sürdürdükleri yaşamlarını öğrendikçe acımız katlanıyor.
Ya geride kalan aileler.
Eşler, çocuklar, anneler, babalar, akrabalar, dostlar, komşular...
Onların hikayeleri de yitip giden canlar kadar dramatik.
İşte, sokakta, yolda, vapurda, takside, berberde, evde her yerde Soma var.
Benim duygularım da farklı değil...
Küresel köy haline gelen dünyanın herhangi bir yerindeki küçük bir olay bile iletişim ve teknoloji sayesinde anında duyuluyor.

Vakit geçirilmeden yapılan yorumlar, eleştiriler derken bazen durum içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor.
Orada yaşanan tatsız hadiseler, öfke patlamaları, sosyal medyadan bilip bilmeden yapılan yorumlar ve cepheye bölünmüş insanların yaptığı seviyesiz yorumlar ise halledilmesi gereken sosyolojik bir durum...
Patronun kısa zamanda kar hırsıyla sömürdüğü işçiler, taşeronluk sistemi, güvenlik önlemlerinin yetersizliği daha doğrusu neredeyse hiç olmaması ise kabul edilebilir gibi değil.
İhmaller ki yazmaya kalksam buraya sığmaz, önceden yapılan uyarıların dikkate alınmaması da işin bir başka boyutu...
Farkındayım yazı da ruhumuz gibi dağılıyor, toparlamaya çalışayım.
Bu topraklarda bir şeyler yapmak için başımıza mutlaka bir şey gelmesi gerekiyor, yoksa kimse kılını dahi kıpırdatmıyor.
Anaokulunda kırık klozetin yapılması için bir çocuğu öldürmesi mi gerekiyordu, öğrenci servislerinde denetim için kaza yapması mı gerekiyordu.
Koruma isteyen kadının başvurusunu ciddiye almak için öldürülmesi mi gerekiyordu...

Liste uzayıp gidiyor.
İş kazalarında Türkiye'nin ilk sırada olması yeterince uyarıcı değil mi.
Bakın yıllardır tersanelerde insanlar ölüp duruyordu.

Şimdi oluyor mu, çünkü çok sert ve sıkı önlemler alındı. Ancak bu kadar insanı kaybetmeden de bunlar olabilirdi.
Bu kez fırsat kaçmasın, toplum her kesimiyle ayağa kalkmış ve kenetlenmişken, madenlerde öyle önlemler alınsın ki 50 yıldır işçi ölümü yaşanmayan Almanya gibi olalım
Unutmayalım, unutturmayalım.
Soma artık bir milat olsun...
Ve diyelim ki; "Büyük bir facia yaşadık ama ders almasını da bildik.

O günden beri her iş kolunda işçilerimiz güvenle ve huzurla çalışıyor.
Aileleri de endişeyle değil huzurla onları bekliyor."

Maden ocağının dibinde...



O gün yazıişlerinde her zamanki gibi bir gündü...
Akşamüstü ajanslar ve televizyonlar Soma'daki madende patlama ve yangın haberlerini flaş haber olarak geçmeye başladı. İçerde kalanlar vardı. Ve saatler ilerledikçe durum belirginleşmeye başladı. Bakan Taner Yıldız'ın Soma'ya giderken yaptığı açıklama ve yüzünün ifadesi hiç de hayra alamet değildi...
Sonrasını günlerdir milletçe yaşıyoruz.
Yediğim, içtiğim boğazıma diziliyor, ekranda yayınları izlerken ev halkı hıçkırıklara boğuluyor...
Çok uzaklara gidiyorum birden... Eski long playli yıllara.
Pikabın iğnesi iniyor ve o muhteşem ses içime işliyor...
Rahmetli Cem Karaca'nın "Yoksulluk Kader Olamaz" albümündeki parçalardan biri...

Maden ocağının dibinde
Hava yok ışık yok
Maden ocağının dibinde
Besin yok karın yok.

Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Maden ocağının dibinde
Bir sen varsın, direnen.

Maden ocağının dibinde
Işık yok hava yok
Maden ocağının dibinde
Besin yok karın yok.

Maden ocağının dibinde
Oğlun bile yok
Bir sen varsın, direnen
Maden ocağının dibinde.

Ayırdılar seni dünyadan
Aldılar elinden ışığını,
havanı, besinini
Sevdiğin kadını
taptığın oğlunu
aldılar elinden
Ayırdılar seni dünyadan...

Gazeteleri okuyorum satır satır.. Televizyona ara sıra gözüm kayıyor. Berberde, manavda, lokantada, takside her yerde Soma'nın acısı var...
Dünyaca ünlü futbolcular, sanatçılar, kulüpler acımızı paylaşıyor.
Sanal alemde ise kıyamet kopuyor. Herkes bir cepheye çekilmiş birbirine giydiriyor.
"Biraz susun yasımızı tutalım sonra hep birlikte hesap soralım" desem faydası olur mu?

'Ben ki Süleyman Han'ım...'



Bizim Kanuni, Batılılar'ın Muhteşem diye andığı Sultan Süleyman, Osmanlı padişahlarının üstüne en çok konuşulan, en çok yazı ve kitap yazılan, film çekilen, tartışılan ismidir.
1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca tahtta kalan Süleyman son üç yıldır bir diziyle gündemdeydi.
 Önceki gün, son seferinde ölünce iç organlarının Macaristan'ın Zigetvar şehrindeki caminin bahçesine gömüldüğü ortaya atıldı. Bazı tarihçiler karşı çıksa da tam 448 yıl sonra bile Kanuni yine konuşuluyor...
Nasıl konuşulmasın ki onun döneminde Osmanlı dünyanın en görkemli imparatorluğuydu...
13 kez sefere çıkan Süleyman saltanatının toplam 10 yıl 1 ayını seferlerde geçirmiştir. Süleyman böylece devletin hem en uzun süre görev yapan hem en çok sefere çıkan hem de en uzun süre sefer yapan padişahı olmuştur.
Babası Yavuz Selim'den 6.557.000 km2 olarak devraldığı Osmanlı İmparatorluğu'nu, 14.893.000 km2'ye ulaştırdı.
Onun döneminde Akdeniz, Barbaros kardeşlerin kaptanlığında bir Osmanlı denizi haline gelmiştir.
Alman İmparatoru Şarlken'e yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransuva'nın yardım istediği bir adamdan söz ediyoruz...
Hani cevaben, "Ben ki" diye başlayıp kendi ünvanlarını saydıktan sonra
"Sen ki
Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)'sun" diye ettiği ünlü mektuptan...
Ayrıca, Avrupa'dan Asya'ya, Kafkaslar'dan Afrika'ya koca bir ülkede adaletle hüküm sürüp, refahı sağlamanın yanısıra her bir yanı imar edip görkemli eserlerle süslemek...
Mimarbaşı Mimar Sinan'ın Osmanlı yurdunu, han, hamam, cami, yol, köprü, medrese, hastane, su yollarıyla donatması da onun zamanındadır.
İngiliz Saray tarihçisi Philip Mensel, "Dünyanın Arzuladığı Şehir: Konstantaniyye" kitabında, bir İngiliz seyyahın, Kanuni döneminde şehrin güzelliğini övdüğünü ve sokaklarında dilenci olmadığını yazdığını aktarır.
Savaşçı ancak ayanı zamanda kültür ve sanatın da zirvede olduğu bir dönemdir Kanuni'nin hükümdarlığı...
Muhubbi mahlasıyla en fazla şiir yazan padişahtır... Şiirlerinin en güzelini eşi Hürrem Sultan'a adamıştır:
"Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım
Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım"
(Benim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ayım,
Can dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım.)

O şairleri sanatçılar desteklemiş ve gözetmiştir.
Döneminde yetişen şairler arasında Fuzûlî, Bâki, Pir Sultan Abdal ve Bağdatlı Ruhi vardır. Matrakçı Nasuh ise dönemin önemli ressam, tarihçi ve minyatür sanatçılarındandı. Süleymanname'yi yazan şehnameci Arifî, nakkaş Nigarî ve hattat Ahmed Karahisarî de dönemin önde gelen sanatçıları arasındaydı...
Din eğitiminin yanısıra tıp, matimatik gibi bilimlere ağırlık veren medreseler, külliyeler kurulmuştur. Kütüphaneler de cabası...
Evet Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi hazin ama boşuna Kanuni olunmuyor.
Onun ne saltanat ne padişahlık hayattaki en önemli şeyin sıhhat olduğu dizeleri ise bir başyapıttır:
"Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sihhat gibi."