O dizeleri gördüğümde çarpılmıştım, ortaokul öğrencisiydim ve hiç unutmadım...
"Ne içindeyim zamanın
ne de büsbütün dışında
yekpare bir anın
parçalanmaz akışında"
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) bilmece gibiydi, bendeki bana bir şey söylüyordu ama anlam verememiştim...
Hayat önümde çok uzun görünüyordu okuyorduk ancak daha nicesi şair, romancı, tarihçiyle tanışmama çok vardı. Savrula savrula, düşe kalka ışığa doğru ilerliyordum.
Amcamın o dönem bu muhteşem dizeleri yazan adamı da zikrederek, "Okumayı seviyorsun ancak yaşadığın toprakları ihmal etme ve onu da oku" uyarısı hep aklımın bir köşesindeydi.
Ancak Tanpınar'la buluşmayı hep erteledim, ona bir türlü sıra gelmedi.
Sonra birdenbire Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okumaya başladım, nasıl da kızmıştım kendime. Niye bu kadar erteledin ve geç kaldın...
Daha ben doğmadan yaşayıp ölmüş üstad bir şiirinde sanki bunun da yanıtını vermişti.
"beni affet
kaybetmek için erken
sevmek için çok geç."
Geç değildi, usulca o kapıdan içeri girdim ve tarifi imkansız bir mutlulukla kitaplarını okudum... Huzur, Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste, Aydaki Kadın, Beş Şehir, Hikayeler...
Hayatı, düşünceleri, sohbetleri de bir kenarda kalmamıştı, o kitapları da elden geçirdikten sonra duruldum...
Okuduklarım, düşüncelerim bir anlam kazanmıştı. Onun çok sevdiği ve kullandığı sözcükle "istikametini" bulmuştu.
"Nereye aitiz sorusuna hem Doğu'dan hem de Batı'dan bakmayı bilmiş, ikisini harmanlamış ve "geçmiş de benimdir gelecek de" demiştir.
Ve bu tezin altyapısını da çok sağlam kurmuştur: "Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek."
Oğuz Demiralp, "Tanpınar'a Biraz Huzur Verelim" kitabında çok değer verdiği, hayran olduğu Ahmet Hamdi Tanpınar için tam da üstadın kuracağı bir cümleyle bu duruma işaret ediyor: "Zamanı çok sonra, ne yazık ki ölümünden sonra geldi."
Yaşarken değeri bilinmeyen Tanpınar, "sükut suikastına" uğradığını söylüyordu. Her büyük düşünce adamı gibi çağının çok ötesine bakmış ve anlaşılamamaktan yakınmıştı. Boşa geçmiş bir hayat değildi onun ki; sorumluluklarını bilen, doğduğu toprağın geçmişine her yönüyle hakim ve hayran aynı zamanda geleceği de o derece önemseyen dert edinen gerçek bir aydındı...
Kısır çekişmelerin arasında kalmaktan yakınıyordu. Sağcılara da solculara da yaranamamıştı. Etkilendiklerinin tanığı olduğunu ve eserlerini yüzeysel okunarak değerlendirildiğini söylüyordu... Bir yandan "Nasıl olur da dünyanın en meşru hakkı olan kendi dilinde dua etmeği bile kendimize yakıştıramıyoruz" diye yakınırken bir yandan da geleceğe bakar: "Tek ümidimiz bir Avrupa Birliğidir."
Prof. Besim F. Dellaloğlu, Moderleşmenin Zihniyet Dünyası (Bir Tanpınar Fetişizmi) kitabında, Tanpınar'da Türkiyeli bir Rönesans, Reform ve Aydınlanma'nın imkânlarını bulduğunu ve bunun da Türkiye modernliğinin entelektüel temellerini oluşturabileceğini söyler.
Tanpınar'ın "Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlamıyoruz" ya da "Bize çalışmanın heyecanı lazımdır. Ancak o heyecan Türkiye'yi zihnimizin malı yapabilir" sözlerini başka nasıl anlayabiliriz ki...
Yarım yüzyıl önce "Bir neslin halledeceği davaları nesilden nesile havale eden, en basit meseleleri bir türlü atlanamayan eşikler haline getirmişiz" diyen Tanpınar haksız mıdır?
Sahnenin Dışındakiler romanında "İstanbul mahalleleri, yirmi, otuz senede bir çehre değiştire değiştire yaşarlar ve günün birinde park, bulvar, yol, sadece yangın yeri, 'hali arsa' geleceğe ait çok zengin ve iç açıcı bir proje olmak üzere birdenbire kaybolurlar" saptaması yaparken şaşırmak mümkün mü?
Makaleleri ve konuşmalarının yer aldığı "Yaşadığım Gibi" kitabını yayına hazırlayan Prof. Dr.Birol Emin'in saptaması çok yerindedir: "Farz-ı muhal olarak, yeri Türk edebiyatının güzellik namına başka bir eseri olmasaydı yalnız Tanpınar ve onun eserleri bu edebiyatın nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu ispat etmeye kıfayet ederdi."
İstanbul onun için bir sevgiliydi, hele ki Boğaziçi.. Oğuz Demiralp "Boğaz'da bir kayık olmaya bile razıydı" diyor. Ancak 1958'de "İstanbul'un güzelliklerine kendimi daima teslim ettim"diyen Tanpınar'ın devamındaki sözlerini de kulak ardı etmeyelim derim: "Asrımıza gelecek asırda kulak verenler, belki de tek bir çığlık işiteceklerdir: "Güzel öldü, İyi niyetimizle güzeli öldürdük, vah bize...Güzelle beraber insanı öldürdük."Modern trajedinin şimdi bize o kadar çeşitli gelen korosunun gelecek zamanlara kalacak asıl feryadı, korkarım, bu olacaktır."
Eski bir hapishaneden bozma rutubetli bir odada yaşayan, geçim derdi çeken hep parasız ancak zamanın çok ötesinde bir edebiyatçı demek az bence bir düşünürdü. Kitapları 40'a yakın dile çevrilen önemi artık uluslararası camiada bilinen Tanpınar'ın ruhu sanırım çok mutludur...
Tanpınar'ın entelektüel bir hava atma aracı olduğundan yakınan Oğuz Demiralp, ondan yararlanılmasını istemekte haklıdır. Tanpınar'a biraz huzur istemesini de ben bir dosta, sevgiliye olan düşkünlüğü olarak anladım ve destekledim.
Sözün özünü de Oğuz Demiralp versin: "Tanpınar, birinci sınıf romancı, birinci sınıf öykücü, birinci sınıf şair, birinci sınıf denemeci, birinci sınıf eleştirmen, birinci sınıf yazın tarihçisidir."
Tanpınar'a geç kalmayın...
(Sabah Kitap eki Ekim 2014 sayısında yayınlanmıştır...)
21 Mart 2015 Cumartesi
20 Ekim 2014 Pazartesi
Her kitabıyla küllerinden doğan yazar
Hikayeleri basit ama bir o kadar da karmaşıktır. Karakterleri de sıradandır. Derin diyaloglar, samimi, sağlam ilişkiler derken birden bire tempo hızlanır.
Vahşi hayvanların acımasızca iktidar savaşı verdiği bir belgesele dönüşüverir.
Güçlü olan ayakta kalacaktır. Ancak birden araya girer, itirazı vardır; "böyle gelmiş böyle gitmez" diye haykırır düzene.
O acımasız dünyanın içinden gelen biri olarak her zaman parayı ve iktidarı elinde tutanın kazandığını çok ama çok iyi bilir. Ama bazen pireler de filleri yutuverir.
Gizli servislerin soğuk savaş yıllarında yetişen John Le Carre geçen hafta vizyona giren İnsan Avı ile yine ortaya çıktı.
Soğuk Savaş'ın bitişiyle Demirperde de yıkılınca artık bitti gözüyle bakılan 83 yaşındaki Le Carre aradan geçen 25 yıla rağmen Anka Kuşu misali her kitabıyla küllerinden yeniden doğuyor...
Aslında kendini göstermek için bir şey yaptığı yok.
Reklamı, kalabalığı, gürültüyü sevmez. İngiltere'nin kırsalı Cornwall'daki yamaçta münzevi bir hayat yaşar.
Telefondan nefret eder, klavye kullanmaz, kitaplarını eliyle yazar.
Çok nadir röportaj verir, kitaplarından uyarlanan filmlerinin galasında bir iki görülmüşlüğü vardır.
Kendi deyişiyle bir şehirde en fazla üç gün geçirebilir.
Hayat felsefesini şöyle özetler: "Yazarım, yürürüm, yüzerim ve içerim."
Peki, 8 yıl önce yazdığı 2006'da yayımlanan "Aranan Adam" kitabından uyarlanan filmi niye bu kadar ilgi görüyor.
Çünkü günümüzün en acımasız oyuncusu terör vardır başrolde. Batı'nın 11 Eylül tramvasıyla yüzleşir. Müslüman bir Çeçen olan İsa'nın esrarengiz geçmişiyle bir Türk aile, idealist avukat, Rus mafyası, uluslararası para aklayıcıları, iflasın eşiğindeki bir İngiliz aile bankası ve tabii ki Alman, İngiliz ve Amerikan casusları ortaya çıkıverir.
Le Carre, 20'yi aşkın romanında olduğu gibi bu düğümü de ağır ağır çözerken sizi de beraberinde götürür.
Casusların dünyası çok farklıdır, öyle vurdulu kırdılı Hollywoodvari yapımlar ya da bizim dizilerdeki gibi silahlar ulu orta çekilmez.
Zekâ, sabır, ayrıntı, en küçük bir detay dahi gözden kaçırılmadan değerlendirilir...
Asıl adı David John Moore Cornwell olan John Le Carre daha 17 yaşında Bern Üniversitesi'nde öğrenciyken İngiliz Gizli Servisi'ne alındı.
O anı, "Bir partide ya da kilisede usulca yanına yaklaşırlar. Narin bir süreçtir, bir tesadüf, aşk gibi" diye anlatır.
Onu dünya çapında bir romancı olarak tanıtan Soğuktan Gelen Casus'u yazdığında Batı Almanya'nın başkenti Bonn'daki İngiliz elçiliğinde görevlidir. Kitabı yayımlamak için MI6'daki amirlerinden uzun bir süre onay bekler...
Tam da bu sırada gelmiş geçmiş en büyük çift taraflı ajan daha doğrusu o dünyanın jargonuyla söylersek Köstebek Harold Adrian Russell (Kim) Philby ortaya çıkar.
İngiliz Gizli Servisi MI6'nın iki numaralı adamı Philby aslında Sovyetler Birliği'nin gizli servisi KGB'nin adamıdır. Birinci adam olmak üzereyken Cambridge Beşlisi olarak da anılan Anthony Blunt, Guy Burgess ve Donald Maclean'la birlikte deşifre olur.
1960'ların başıdır, Philby Moskova'ya kaçar ve Le Carre dahil birçok ajanın adını açıklar.
Philby, Batı istihbaratına o kadar çok zarar vermiştir ki işinden ayrılmak zorunda kalan Le Carre, şaheser bir kitapla bu ihanetle hesaplaşır.
Bizdeki adıyla Köstebek ya da orjinal adıyla Tinker, Tailor, Soldier, Spy...
Unutulmaz George Smiley karakteriyle çifte ajanı ortayı çıkardı.
Bir Öğrenci Gibi romanında servisin başına geçen Smiley, Uzak Doğu'da bir operasyonu yönetti.
Sonra Smiley'in İnsanları kitabıyla da KGB'nin tepesindeki adam Karla'yı Berlin'de teslim aldı. Karla'yı beklerken bir Türk kahvesindeki diyaloglar ise unutulmazdır.
Küçük Trampetçi Kız da Avrupa'nın ortasında Filistinliler'in baskınını anlattı.
Son Casus'ta babasıyla hesaplaştı.
Rus Evi'nde meseleye bir de o taraftan baktı. (Kitap, Sean Connery ve Michelle Pfeiffer'in başrollerini paylaştığı bir filme çekildi)
Berlin Duvarı 1989'da yıkıldığında Le Carre ne yapacak diyenler, çok beklemedi. Yolun Sonu kitabıyla Smiley'e anılarını anlattırıp noktayı koydu.
Artık dünya değişmişti, Le Carre de yolunu çizdi.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan Rus, Osetya, Çeçenya, İnguş karmaşasına Bizim Oyun kitabıyla daldı. Hatta İstanbul üzerinden bile geçti.
Silah kaçakçıları ve uyuşturucu tacirlerini merkeze oturttuğu Gece Müdürü'nde eğlence ve hüzün, kötülük ve yüreklilik, aşk ve açgözlülük karşı karşıya geldi.
Panama Terzisi'yle Orta Amerika'ya uzandı. Politik oyunların bir terzihanenin kapılarından nasıl geçtiğini gösterdi. (Filminde başrollerinde Pierce Brosnan ve Jamie Lee Curtis oynadı.)
Single ve Oğlu'yla bir bankacılık serüveninin casusluk hikayesini dönüştüğünü gözler önüne serdi.
Bahçıvan'da yolu Afrika kıtasına düştü.
Birbiri ardına çıkan Sıkı Dostlar, Aranan Adam ve Gizemli Melodi'yle yolculuklar devam etti.
Son kitabı Hain'i bir süre önce Fransa'da bir öğrenci evinde okudum. Rus oligarklar ve İngiliz Gizli Servisi'nin adamları az ötemde İsviçre'de müthiş bir kovalamaca içindeydi.
Le Carre'yi terk edemezsiniz o sizi bir şekilde bulur...
Ancak üstadın uğramadığı bir Ortadoğu kaldı, halbuki İngilizler buraları çok iyi bilir...
Kürtler, Şiiler, IŞİD, Esad...
Yani malzeme çok, 83 yaşındaki Le Carre buradan çok ekmek yer...
Ahmet Ümit başta olmak üzere John Le Carre tutkunlarına sesleniyorum. Önce ustanın külliyatı yeniden yayınlansın sonra da buralara davet edip şöyle Boğaz'da rakı balık yedirelim artık o ne yapması gerektiğini anlar...
(SABAH Kitap ekinin Eylül 2014 sayısında yayınlanmıştır)
Vahşi hayvanların acımasızca iktidar savaşı verdiği bir belgesele dönüşüverir.
Güçlü olan ayakta kalacaktır. Ancak birden araya girer, itirazı vardır; "böyle gelmiş böyle gitmez" diye haykırır düzene.
O acımasız dünyanın içinden gelen biri olarak her zaman parayı ve iktidarı elinde tutanın kazandığını çok ama çok iyi bilir. Ama bazen pireler de filleri yutuverir.
Gizli servislerin soğuk savaş yıllarında yetişen John Le Carre geçen hafta vizyona giren İnsan Avı ile yine ortaya çıktı.
Soğuk Savaş'ın bitişiyle Demirperde de yıkılınca artık bitti gözüyle bakılan 83 yaşındaki Le Carre aradan geçen 25 yıla rağmen Anka Kuşu misali her kitabıyla küllerinden yeniden doğuyor...
Aslında kendini göstermek için bir şey yaptığı yok.
Reklamı, kalabalığı, gürültüyü sevmez. İngiltere'nin kırsalı Cornwall'daki yamaçta münzevi bir hayat yaşar.
Telefondan nefret eder, klavye kullanmaz, kitaplarını eliyle yazar.
Çok nadir röportaj verir, kitaplarından uyarlanan filmlerinin galasında bir iki görülmüşlüğü vardır.
Kendi deyişiyle bir şehirde en fazla üç gün geçirebilir.
Hayat felsefesini şöyle özetler: "Yazarım, yürürüm, yüzerim ve içerim."
Peki, 8 yıl önce yazdığı 2006'da yayımlanan "Aranan Adam" kitabından uyarlanan filmi niye bu kadar ilgi görüyor.
Çünkü günümüzün en acımasız oyuncusu terör vardır başrolde. Batı'nın 11 Eylül tramvasıyla yüzleşir. Müslüman bir Çeçen olan İsa'nın esrarengiz geçmişiyle bir Türk aile, idealist avukat, Rus mafyası, uluslararası para aklayıcıları, iflasın eşiğindeki bir İngiliz aile bankası ve tabii ki Alman, İngiliz ve Amerikan casusları ortaya çıkıverir.
Le Carre, 20'yi aşkın romanında olduğu gibi bu düğümü de ağır ağır çözerken sizi de beraberinde götürür.
Casusların dünyası çok farklıdır, öyle vurdulu kırdılı Hollywoodvari yapımlar ya da bizim dizilerdeki gibi silahlar ulu orta çekilmez.
Zekâ, sabır, ayrıntı, en küçük bir detay dahi gözden kaçırılmadan değerlendirilir...
Asıl adı David John Moore Cornwell olan John Le Carre daha 17 yaşında Bern Üniversitesi'nde öğrenciyken İngiliz Gizli Servisi'ne alındı.
O anı, "Bir partide ya da kilisede usulca yanına yaklaşırlar. Narin bir süreçtir, bir tesadüf, aşk gibi" diye anlatır.
Onu dünya çapında bir romancı olarak tanıtan Soğuktan Gelen Casus'u yazdığında Batı Almanya'nın başkenti Bonn'daki İngiliz elçiliğinde görevlidir. Kitabı yayımlamak için MI6'daki amirlerinden uzun bir süre onay bekler...
Tam da bu sırada gelmiş geçmiş en büyük çift taraflı ajan daha doğrusu o dünyanın jargonuyla söylersek Köstebek Harold Adrian Russell (Kim) Philby ortaya çıkar.
İngiliz Gizli Servisi MI6'nın iki numaralı adamı Philby aslında Sovyetler Birliği'nin gizli servisi KGB'nin adamıdır. Birinci adam olmak üzereyken Cambridge Beşlisi olarak da anılan Anthony Blunt, Guy Burgess ve Donald Maclean'la birlikte deşifre olur.
1960'ların başıdır, Philby Moskova'ya kaçar ve Le Carre dahil birçok ajanın adını açıklar.Philby, Batı istihbaratına o kadar çok zarar vermiştir ki işinden ayrılmak zorunda kalan Le Carre, şaheser bir kitapla bu ihanetle hesaplaşır.
Bizdeki adıyla Köstebek ya da orjinal adıyla Tinker, Tailor, Soldier, Spy...
Unutulmaz George Smiley karakteriyle çifte ajanı ortayı çıkardı.
Bir Öğrenci Gibi romanında servisin başına geçen Smiley, Uzak Doğu'da bir operasyonu yönetti.
Sonra Smiley'in İnsanları kitabıyla da KGB'nin tepesindeki adam Karla'yı Berlin'de teslim aldı. Karla'yı beklerken bir Türk kahvesindeki diyaloglar ise unutulmazdır.
Küçük Trampetçi Kız da Avrupa'nın ortasında Filistinliler'in baskınını anlattı.
Son Casus'ta babasıyla hesaplaştı.
Rus Evi'nde meseleye bir de o taraftan baktı. (Kitap, Sean Connery ve Michelle Pfeiffer'in başrollerini paylaştığı bir filme çekildi)
Berlin Duvarı 1989'da yıkıldığında Le Carre ne yapacak diyenler, çok beklemedi. Yolun Sonu kitabıyla Smiley'e anılarını anlattırıp noktayı koydu.
Artık dünya değişmişti, Le Carre de yolunu çizdi.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan Rus, Osetya, Çeçenya, İnguş karmaşasına Bizim Oyun kitabıyla daldı. Hatta İstanbul üzerinden bile geçti.
Silah kaçakçıları ve uyuşturucu tacirlerini merkeze oturttuğu Gece Müdürü'nde eğlence ve hüzün, kötülük ve yüreklilik, aşk ve açgözlülük karşı karşıya geldi.
Panama Terzisi'yle Orta Amerika'ya uzandı. Politik oyunların bir terzihanenin kapılarından nasıl geçtiğini gösterdi. (Filminde başrollerinde Pierce Brosnan ve Jamie Lee Curtis oynadı.)
Single ve Oğlu'yla bir bankacılık serüveninin casusluk hikayesini dönüştüğünü gözler önüne serdi.
Bahçıvan'da yolu Afrika kıtasına düştü.
Birbiri ardına çıkan Sıkı Dostlar, Aranan Adam ve Gizemli Melodi'yle yolculuklar devam etti.
Son kitabı Hain'i bir süre önce Fransa'da bir öğrenci evinde okudum. Rus oligarklar ve İngiliz Gizli Servisi'nin adamları az ötemde İsviçre'de müthiş bir kovalamaca içindeydi.
Le Carre'yi terk edemezsiniz o sizi bir şekilde bulur...
Ancak üstadın uğramadığı bir Ortadoğu kaldı, halbuki İngilizler buraları çok iyi bilir...
Kürtler, Şiiler, IŞİD, Esad...
Yani malzeme çok, 83 yaşındaki Le Carre buradan çok ekmek yer...
Ahmet Ümit başta olmak üzere John Le Carre tutkunlarına sesleniyorum. Önce ustanın külliyatı yeniden yayınlansın sonra da buralara davet edip şöyle Boğaz'da rakı balık yedirelim artık o ne yapması gerektiğini anlar...
(SABAH Kitap ekinin Eylül 2014 sayısında yayınlanmıştır)
Tek başına gazino gibiydi
Osmanlı'dan miras ortaoyunu, kantolar, meddah, Hacivat-Karagöz ve geleneksel eğlencelerin tümü yeni dönemle birlikte (Cumhuriyet) artık adı gazino olarak anılan eğlence mekanlarına evrilmişti.
İstanbul kozmopolit yapısı ve paranın başkenti olması sebebiyle başı çekiyordu...
Politik başkent Ankara da geride kalmamış ünlü gazinolar birbiri ardına açılmıştı...
Tabii ki bu işlerin şahikası İzmir'di...
Fuar döneminde memleketin bütün ünlüleri soluğu orada alırdı. Bir ay boyunca Türkiye'nin eğlence hayatı oradan gelen haberlerle beslenirdi.
Zeki Müren'den Müzeyyen Senar'a, Barış Manço'dan Ersen ve Dadaşlar'a, Nurhan Damcıoğlu'ndan Berkant'a, Nuri Sesigüzel'den Şükran Ay'a kadar farklı türlerden söyleyen sanatçılar boy gösterirdi.
Komedyenler de olmazsa olmazıydı gazinoların... Bir şekilde yolunu İzmir'e düşürüp onları izlemeye gidenleri biliyorum...
Şanslılar dönüşte ballandıra ballandıra anlatıp ayrıcalığın tadını çıkarırdı...
Televizyonun hayatımıza girmesine az kalmıştı ancak henüz emekleme aşamasında olduğu için o kültür hızını kesmeden sürüyordu...
Ünlü isimler yılda birkaç kez Türkiye turnesine çıkardı ve alt kadrolarda da birçok sanatçıyı götürürdü. Adana, Mersin, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon gibi merkezi kentler uğrak yerlerdi.
Televizyonun tüm ihtişamıyla gelip alışkanlarımızı alt üst ettiği dönemlerde gazinoların havası sürüyordu. Ancak o eski dönemler geride kalmıştı, çünkü teknoloji gelişiyordu. Artık kemanın, gitarın, hatta vurmalı çalgıların sesini çıkaran onların yerini alan elektronik aletler dönemiydi... Onlarca müzisyen işsiz kalmıştı...
Bu dönemin en büyük yıldızları piyanistlerdi...
Ferdi Özbeğen sonra Ümit Besen bir anda gözde oldu...
Beyoğlu'nun ara sokaklarındaki pavyon gibi salaş yerler de bir müddet daha direnecek yerini türkü barlar alacaktı...
***
Geçen çarşamba günü Harbiye'deki Açıkhava Tiyatrosu özel bir konsere tanıklık etti. Yağmur yüzünden ertelenen konsere ilgi büyüktü. Şampiyonlar Ligi maçına ve havanın da serin olmasına rağmen tıklım tıklım dolan tarihi mekanın başrolünde Ata Demirer vardı.
Tek başına gazino gibiydi...
Komedyenlikle başlayan ve Eyvah Eyvah serileriyle süren sinema serüvenini bu kez de müzikle taçlandırdı.
Alaturka ağırlı bir repertuvarla Yusuf Nalkesen'den Yıldırım Gürses'e, Erol Sayan'dan Sadi Hoşses'e kadar sanat müziğinin değerleri geçit yaptı.
Her parçanın girişinde dev ekrandan söz ve müzikler kime aitse fotoğrafları eşliğinde "saygılarla" diyerek anıldı..
Türkü de söyledi, göbek de attı. Aralarda esprilerini de esirgemedi.
Yunanistan'a Balkanlar'a uzandı sonra da taa Geyikli sahiline indi...
Taşkın Sabah'ın yönetimindeki dev müzisyen kadrosu da harikaydı. Anadolu Ateşi danslarıyla geceye renk kattı. Sonra Demet Akbağ ve sanatçı eşi Özge Borak'la noktayı koydu.
Tek başına gazinoydu derken haksız mıyım.
Eylül ayların en güzelidir
Sıcakla başım hiç hoş değildir. Hele bu yılki gibi bir yazı bir daha yaşamak istemem.
Aklıma gelince bile fena oluyorum. Gündüzleri sıcak olabilir ama gece de aynı hal devam edince ruhen daralıyorum. Artık sonlarına yaklaştığımız Eylül tam da artık "yeter" dediğim bir anda imdadıma yetişir.
Şiddetli bir yağmurdan sonra geceler birden serin olmaya başlar. Artık kalın şeyler giymeye başlamanın zamanıdır.
Yatarken de bir pikeyi üstünüze çekip sıcak yatakta kıvrılmak gibisi yoktur.
Akşam erken inmeye başlar, manzara birden değişir. Güneşin batışı, leyleklerin göçü beni sakinleştirir...
Birden şehrin üstüne bir garip sessizlik iner. Gece örtü gibi her yanı sarmaya başlarken her şeyi sanki daha önce hiç görmemiş ya da işitmemiş gibi olurum...
Bu beni çok mutlu eder, sanki bütün dertlerim geride kalmış gibi olur....
Sanatçıların hüzünle şiirlerine, romanlarına, resimlerine kattığı sonbahar benim için çok başka şeyler ifade eder...
Yıllar önce bir arkadaşım "şimdi Ada vapurunda olmak vardı" diye anlatmıştı kendi sonbaharını...
Ayaklarını uzatıp kahve ya da çay eşliğinde saçlarını savuran rüzgarla birlikte öylece suları yara yara gitmek diye tasvir etmişti...
Herkesin bir Eylül'ü var benimki de yeniden kendine gelmek demektir.
Yediklerimden, okuduklarımdan, sohbetlerden başka bir tat almaya başlarım...
Farklı lezzetleri tatmak için keşfe çıkma zamanıdır bir yandan da...
Buram buram terlemeden ya da hasta edecek kadar açık klimanın tacizi olmadan bir yerden bir yere gidebilmek gibisi var mıdır...
Bir başka severim Eylül'ü...
Şimdi tatil yolları da bir başka güzeldir...
Ege'de bir yerlerde olmanın tadı hiçbir şeye değişilmez bu zamanlarda...
Yazın çıldırtan temposunu üstünden atmak istercesine bir huzur gelir...
Ağaçlar, deniz, şehir, insanlar, mekanlar bir şarkı tutturur...
Onu yalnız bizim gibiler duyar.....
Yollar sakinleşmiş, yerleşim yerleri de ıssızlaşmıştır...
Deniz şöyle bir ürpertir ama tadına doyulmaz.
İşte bu Eylül'dür... Durup dinlemek gerekir duyabilmek, duyumsayabilmek için...
Şiir zamanıdır artık....
'eylül! kırılgan mevsim!
cam hançeri güzün
dağılırdı kalbimde
birden gecenin ve gündüzün
perdesiyle örtülürdünüz
tenhâyla ve tül
dolardı içim... eylül!'
Hilmi Yavuz
"Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu"
Bu yıl neredeyse Eylül'e yakın bir zamanda tatile çıkabildim. Özel işlerim ve siyasetin yoğun gündeminden ancak fırsat oldu. Benim için tatil bir yıl boyunca hasretini çektiğim, özlediğim, sıkıntılı zamanlarımda düşler kurup rahatladığım Kuzey Ege'ye doğru gitmektir. Sabaha karşı ezan okunurken yola çıkarım. İstanbul uykusunun en güzel yerindedir, gün ağarmak üzereyken yollar sakindir. Yol üstündeki konaklama yerlerinde özellikle dönüş yolundaki gurbetçilerle kahvaltı ederim. Sonra Kınalı yol ayrımından TEM yolunu terk edip Silivri'ye dönerim. Sahil yolundan Marmara Ereğlisi derken 2 saat olmadan Tekirdağ görünür.
Kent merkezine girmeden arkadan dolanan yeni yolla birlikte Malkara'ya doğru tırmanmaya başlarım.
İp gibi uzanan yollar, dağ, ova, derken birden Keşan yol ayrımına gelirsiniz.
Doğru devam edenler için gurbet yolu başlar. Orası İpsala'dır, ötesi de Yunanistan.
Ben yuvarlak kavşaktan sola döner, Çanakkale tabelasını takip ederim.
Güzelim Koru dağları ve inişle birlikte Saroz Körfezi.
Deniz sağdan görünür sonra da sola geçer.
Eceabat'ta feribotu kaçırırsam doğru Kilitbahir'e..
Dağlarına bir asker görüntüsüyle Mehmet Akif'in o unutulmaz dizelerinin kazıldığı yerdeyim.
"Dur yolcu
bilmeden basıp geçtiğin bu toprak
bir devrin battığı yerdir."Burası Çanakkkale merkeze en yakın yerdir. Küçük feribotlarla 15 dakikada karşıdayım.
Artık bir saatlik yolum var... İzmir yolunda Ezine'ye varmadan sağdan içeri girdiniz mi tamam...
Geyikli'deki, ah evet tanıdık geldi değil mi. Ata Demirer'in Eyvah Eyvah filmleriyle meşhur ettiği belde...
İskelede vapur sırasına aracınızı koydunuz mu, derin bir "oh" çekmenin zamanı gelmiştir.
45 dakikalık deniz yolculuğundan sonra adadayım. Bildiniz Bozcaada tabii ki...
Yaklaşık 14 yıldır hiç ara vermeksizin ziyaret ettiğim, sevdiğim, huzur bulduğum ada...
Akrabalarım uzun yıllardır burada benim keşfedişim biraz geç oldu ama yine de en güzel zamanlarını bilirim...
Her yıl biraz daha kalabalıklaşan, biraz daha betona kesen ada son 5 yıldır daha hızlı değişiyor.
Maalesef bu değişim hoyratça sürüyor. Her şey adanın özgünlüğünü sevimliliğini yok edercesine bir daha geri gelmemecesine değişiyor.
Canım billur denizinde cips torbaları, pet şişeler geziyor. Kumsaldaki çöp dağları ise korkunçtu.
En çok içimi acıtan üzüm bağlarının arasındaki çöpler oldu, gelişigüzel fırlatılmış...
Bir adalıyla son derece havalı arabasıyla vapurdan indikten sonra bir şeyler arayan sonradan görme kadının diyalogu her şeyi anlatıyor aslında...
"Beymen mağazasına bakmıştım..."
El cevap: "Vapura biniyorsunuz, 430 kilometre sonra İstanbul'a varıyorsunuz orada."
Başlıktaki dizelerin sahibi şiirin büyük ustası, sözcüklerin cambazı Asaf Özdemir'e aitti.
Kısacık ve anlamı büyük şiiri şöyle bitiyor:
"Birinciliği beyaza verdiler."
Kent merkezine girmeden arkadan dolanan yeni yolla birlikte Malkara'ya doğru tırmanmaya başlarım.
İp gibi uzanan yollar, dağ, ova, derken birden Keşan yol ayrımına gelirsiniz.
Doğru devam edenler için gurbet yolu başlar. Orası İpsala'dır, ötesi de Yunanistan.
Ben yuvarlak kavşaktan sola döner, Çanakkale tabelasını takip ederim.
Güzelim Koru dağları ve inişle birlikte Saroz Körfezi.
Deniz sağdan görünür sonra da sola geçer.
Eceabat'ta feribotu kaçırırsam doğru Kilitbahir'e..
Dağlarına bir asker görüntüsüyle Mehmet Akif'in o unutulmaz dizelerinin kazıldığı yerdeyim.
"Dur yolcu
bilmeden basıp geçtiğin bu toprak
bir devrin battığı yerdir."Burası Çanakkkale merkeze en yakın yerdir. Küçük feribotlarla 15 dakikada karşıdayım.
Artık bir saatlik yolum var... İzmir yolunda Ezine'ye varmadan sağdan içeri girdiniz mi tamam...
Geyikli'deki, ah evet tanıdık geldi değil mi. Ata Demirer'in Eyvah Eyvah filmleriyle meşhur ettiği belde...
İskelede vapur sırasına aracınızı koydunuz mu, derin bir "oh" çekmenin zamanı gelmiştir.
45 dakikalık deniz yolculuğundan sonra adadayım. Bildiniz Bozcaada tabii ki...
Yaklaşık 14 yıldır hiç ara vermeksizin ziyaret ettiğim, sevdiğim, huzur bulduğum ada...
Akrabalarım uzun yıllardır burada benim keşfedişim biraz geç oldu ama yine de en güzel zamanlarını bilirim...
Her yıl biraz daha kalabalıklaşan, biraz daha betona kesen ada son 5 yıldır daha hızlı değişiyor.
Maalesef bu değişim hoyratça sürüyor. Her şey adanın özgünlüğünü sevimliliğini yok edercesine bir daha geri gelmemecesine değişiyor.
Canım billur denizinde cips torbaları, pet şişeler geziyor. Kumsaldaki çöp dağları ise korkunçtu.
En çok içimi acıtan üzüm bağlarının arasındaki çöpler oldu, gelişigüzel fırlatılmış...
Bir adalıyla son derece havalı arabasıyla vapurdan indikten sonra bir şeyler arayan sonradan görme kadının diyalogu her şeyi anlatıyor aslında...
"Beymen mağazasına bakmıştım..."
El cevap: "Vapura biniyorsunuz, 430 kilometre sonra İstanbul'a varıyorsunuz orada."
Başlıktaki dizelerin sahibi şiirin büyük ustası, sözcüklerin cambazı Asaf Özdemir'e aitti.
Kısacık ve anlamı büyük şiiri şöyle bitiyor:
"Birinciliği beyaza verdiler."
9 Ağustos 2014 Cumartesi
Gülme zamanı...
Bugün Türkiye yine sandık başına gidiyor.
Ancak bu kez bildiğiniz gibi çok farklı bir deneyim yaşayacağız.
Seçim yasakları olduğundan "sandığa gitmeyi unutmayın ya da ihmal etmeyin" diyerek bu konuyu kapatalım.
Bugün yıllar önce Hasan Pulur'da okuduğum bir fıkrayla biraz gülelim istedim.
****
CARLO, İtalya'da Fiat otomobil fabrikasında çalışan, kendi halinde bir işçiymiş.
Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle'ün İtalya ziyaretine kadar kimse onu tanımazmış. De Gaulle'ün İtalya gezi programında Fiat fabrikaları da varmış. De Gaulle fabrikayı gezerken, birden duraklamış, tezgâhın başındaki işçi dikkatini çekmiş ve ellerini açmış:
"- O Carlo, sen burada mısın?
- Vay Charles, sen misin?"
De Gaulle ile Carlo sarmaş dolaş olmuşlar...
Herkes şaşkın!
De Gaulle dönüp anlatmış:
"- Carlo ile biz eski arkadaşız. Alman işgalinde birlikte çalıştık. Bize çok yardımı oldu."
İtalyan protokolü hemen durumu idare etmiş.
"- Ekselans, bu fabrikanın en iyi işçisi de Sinyor Carlo'dur. Önümüzdeki günlerde kendisine törenle bir madalya takacaklar..."
De Gaulle çok memnun olmuş, Carlo ile vedalaşıp fabrikadan ayrılmış...
Herkes Carlo'nun etrafını sarmış.
"- Yahu, sen De Gaulle'ü nereden tanıyorsun?
- Söyledi ya!
- Sen daha önce niçin bize bundan söz etmedin?
- Çok mu önemli!"
* * *
ARADAN birkaç ay geçmiş, olay unutulmuş, bu defa İtalya'ya Amerikan Başkanı Nixon gelmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırıyorlarmış. O da tıpkı De Gaulle gibi birden duraklamış:
"- Vay Carlo, sen burada mısın?"
Aynı sahne, sarılıp kucaklaşmışlar.
Nixon anlatmış:
"- Ben o zaman genç bir avukattım. Carlo'nun bir işi düştü, bana geldi, ilk kazandığım dava onun davasıydı!"
İtalyanlar yine şaşkın, Nixon gidince Carlo'yu sorguya çekmişler:
"- Anlat yahu, Nixon'u nereden tanıyorsun?
- Canım, gençlik yıllarımızda Amerika'ya gitmiştim. Başıma bir iş geldi, param yok, genç tecrübesiz bir avukat buldum, davayı kazandı. Sonra İtalya'ya döndüm, fabrikaya girdim, o da Başkan olmuş!
- Yahu insan söylemez mi?
- Çok mu önemli!"
* * *
GEL zaman git zaman fabrikaya bu sefer Rus Başbakanı Kosigin gelmiş, dolaşırken, Carlo'nun önünde durmuş:
"- Yoldaş, senin adın Carlo değil mi?
- Evet Aleksi!"
Yine sarmaş dolaş...
Kosigin gidince, Carlo açıklama yapmak zorunda kalmış:
"- Gençliğimizde biraz komünistlik yaptık, bunu da o zaman tanıdım.
- İnsan söylemez mi?
- Çok mu önemli? Ben öyle çok adam tanırım!"
Fabrika müdürü kızmış:
"- Yani şimdi, neredeyse Papa'yı da tanıdığını, arkadaşın olduğunu söyleyeceksin...
- Oooo, en iyi arkadaşımdır!"
- Atma!
- Tecrübesi bedava!
Müdür kızmış:
"- Tamam, o halde pazar günü Vatikan'a gidelim, bakalım Papa seni tanıyacak mı?
- Olur, gideriz!"
* * *
PAZAR günü, müdür, muavini ve Carlo Vatikan'a gitmişler...
Carlo izin isteyip Vatikan'ın kapısına gitmiş, nöbetçilerle bir şeyler konuşmuş, kapı açılmış, içeri dalmış.
Müdür, muavinine dönmüş:
"Yoksa Papa'yı da mı tanıyor?
- Kim bilir, bakalım, bekleyeceğiz!"
Biraz sonra meydandaki kalabalık dalgalanmış, herkes Papa'yı görmek için hareketlenirken, balkonun kapısı açılmış ve Papa yanında Carlo ile görünmüş...
Müdür muavinine, muavin müdüre bakarken, Carlo da gözleriyle meydandaki kalabalık arasında müdürünü aramış...
* * *
PAPA tam duaya başlarken, Carlo, kulağına eğilmiş:
"- Sen duaya devam et, bizim müdür yerde yatıyor, gidip bakayım, ne olmuş?"
Carlo fırlayıp meydana koşmuş, kalabalığı yara yara müdürün yanına varmış, bakmış adam yerde baygın, ayıltmaya çalışıyorlar:
"- Yahu ne oldu buna?"
Müdür muavini başını sallamış:
"- Bayıldı!
- Beni Papa'nın yanında görünce mi bayıldı?
- Hayır, seni Papa'nın yanında görünce bayılmadı da arkamızdaki iki Japon sana bakıp, 'Yahu bu bizim Carlo, yanındaki takkeli adam kim?' deyince düşüp bayıldı..."
Yurttaş olmak ve sorumluluk...
Bazen öyle olur..
Sanki sihirli bir el değmiş gibi, benzer olaylar üst üste gelir...
Gazetenin mutfağında çalıştığımız için farklı servislerden gelen haberlerde bile sanki sözleşilmiş gibi ayın vakalar önümüze gelir...
Ben bunları seri cinayetler işleyen katillere benzetirim...
Nereye geleceğini tahmin ettiniz sanırım...
Arife günü yani geçen pazar öğleden sonra TEM yolundayım...
Uzun bayram tatiliyle birlikte 5 milyon kişi kenti terk etmiş.
Hasret kaldığımız bir ferahlık var her yerde... Keyifli keyifli araba kullanıyorum.
Sonra radyoyu açtım, anayolda bir halk otobüsü yanıyordu...
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne girmek üzereydim o an, benim bulunduğum noktadan 10 kilometre gerideki yangınla ilgili teyit edilmeyen ölüm bilgisi de gelince içim burkuldu.
Tam da bayram önü, nice insanların içine ne acılar düşmüştür...
İstanbul boşalıp trafikte rahatlayınca ne yazık ki sürücüler deli gibi araç kullanıp kaza yapıyor.
Tabi bu kazalar da ya ölümcül ya da ağır hasarlı oluyor.
Yani sıkışsa bir dert boş olsa bir dert...
Halk otobüsü de iddialara göre hızlı giderken kontrolü kaybedip bariyerlere çarpmış ve yanmaya başlamış.
Kapıları da açılmadığı için tam bir can pazarı yaşanmış. Sonuç 4 ölü, 20 yaralı...
Bir gün sonra bir başka halk otobüsü Şile yolunda yine yaralamalı kaza yaptı.
Cuma günü ise korkunçtu.
Kabataş'ta bir otobüs durağına daldı. Onlarca yaralı var.
Beşiktaş'ta Yıldız yokuşunu inerken birinin freni patladı, kaldırıma çıkıp zor durabildi.
Denizli'de bir otobüs markete girdi, 2 kişi öldü...
Bundan 12 gün önce Diyarbakır'da LPG yüklü tanker kaza yaptı, patladı ve yardım için duran iki yolcu otobüsü ve bir küçük araçtakilerin hepsi de alev topunun içinde kaldı.
Ve ağır yaralılar ne yazık ki ardı ardına hayatını kaybediyor. 26 kişi öldü, daha 50 yaralı var.
Bu kazaların hepsi de ihmal ve dikkatsizlikten kaynaklanıyor.
Bakın, LPG faciasından sonra öğreniyoruz ki, yollarda bu durumda canlı bomba gibi gezen 3 bin tanker varmış.
Otobüsler ise ucuz olsun diye 10 numara denen bir yakıt kullanıyor.
Tamamen yasadışı ve bırakın kazayı durup dururken yanan bir yakıt.
Geçen yıllarda da böyle kazalar olmuştu. Basın ve polis işin üstüne gitmişti ancak görülüyor ki kimse ders almamış.
Şehir içlerinde çalışan özellikle halk otobüsleri ise kural ihlallerini bir yana bırakıyorum (Çünkü bu iş sayfalar dolusu yazılıp örnekler verilse yine bitmez) ne yazık ki gerekli bakımdan geçirilmiyor.
Bu iş her yere polis dikmekle ya da kontrolle önlenecek şeyler değil.
Küçük araçlar için de geçerli olacak bir meseledir bu...
Bilinçli, sorumlu ve saygılı bir yurttaş olmaktan geçiyor çözüm...
Gerisi boş laf.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







