Sayfalar

30 Ocak 2016 Cumartesi

Klasikler ölümsüzdür


"Okuyacak bir şey bulamıyorum" diyor.
"Var mı tavsiye edeceğin şöyle sıkı bir kitap."
Çok duydum bu yakınmayı, iyi bir film, iyi bir şarkı diyenleri de vardır. Filmi, müziği anlarım da kitap hem de iyi bir kitap... 
Orada durmak lazım, kim neye göre hangi kriterlere göre tavsiye veriyor.
Postmodern çağ başdöndürücü bir hızla her şeyi farklılaştırıyor: eskitiyor ya da başka bir boyuta taşıyor. Hayatlarımız, ilişkilerimiz, sevinçler, üzüntüler, yaşama kültürü, gelenekler, siyaset, spor, eğitim, giyim kuşam, tarzlar, konuşma biçimleri her şeyi yeniden dizayn ediyor...
Buna edebiyat da dahil.
Eleştirmen Semih Gümüş bir süredir popüler kültür parantezinde edebiyatın nereden gelip nereye gittiğini tartışıyor.
"Anlatacak hikâyeleri olduğunu düşünen pek çok kişi, edebiyatın aslında ne olduğunu sorgulamadan romanlar ve öyküler yazıyor. Benim hayatım roman, sözünün roman olmadığını nasıl anlatmalı. Senin hayatın, hayat işte, o kadar, onun roman olabilmesi için roman yazman gerekir, hikâye anlatman değil."
Dünyadaki büyük dönüşümler ya da çok kullanılan ifadeyle kırılma anları aynı zamanda kültür ve sanatın en verimli dönemleridir.
Fransız ihtilali, tarihin akışını değiştiren savaşlar, taht kavgaları, 1917 Devrimi, Gandi'nin isyanı, Güney Afrika'nın başkaldırışı, Amerikan iç savaşı, Latin Amerika'nın direnişi toplumların hayatını alt üst etmiştir.
Pulitzer ödüllü yazar Jennifer Egan "Okumak ilginç işler yapmayı besler" sözüyle yola çıkarak 125 Amerikalı ve İngiliz yazarla yaptığı anketle tüm zamanların en iyi yazar ve kitaplarını seçti.
10 yazarın birinci sırasında benim de en sevdiğim Tolstoy var.
Sıralama William Shakespeare, James Joyce, Vladimir Nabokov, Fyodor Dostoyevski, William Faulkner, Charles Dickens, Anton Çehov, Gustave Flaubert,
Jane Austen şeklinde gidiyor. Çok satanlar listelerinde boy gösterenler her daim değişiyor ancak klasikler gücünü ve en iyi olma özelliğini hâlâ koruyor.
Acaba Türk edebiyatında da böyle bir sıralama yapılabilir mi diye düşünmüştüm.
Yeni yayınlanan Selim İleri'nin Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu kitabıyla kesinlikle emin oldum.
Evet yapılabilir...
Edebiyatımızın yüz akı Selim İleri önemli bir romancı aynı zamanda da iyi bir okur. Kitabında yılların okur birikimiyle 1874'ten 1980'e uzanan, 229 romanı ele almış. Her kitaba yayınlandığı dönemdeki eleştirileri de koymuş. Kendi değerlendirmesini de yapan Selim İleri'nin emeğinin değeri ilerde daha iyi anlaşılacak.
Eleştirmenlerin piri Fethi Naci'nin 1981 basımı "100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme" kitabı büyük bir eksiği kapatmıştı. Selim İleri o bayrağı daha da ileri taşıyor.
19. yüzyılda başlayan roman tarihimiz aynı zamanda bu toprakların büyük dönüşümlerine de tanıklık etti. Osmanlı'dan bu yana değişen toplum, hayatlar, kültür, kuşak farkları, siyaset, gelenekler, erkek-kadın ilişkileri, feodalite, savaşlar, köy-kent karmaşası, sınıflar arası çatışma, edebiyatımızın büyük görkemli resminde kendine yer buldu.
Gerçek edebiyatçı kimdir ve nasıl değerli bir yazar olunurun yanıtları da burada saklı. Evet, edebiyatçı çağının tanığıdır hatta dünya kurulduğundan bu yana tüm zamanların tanığı, aynı zamanda geleceğin de... 
Umudun, barışın, sevginin ve hayatın anlamını biriktirir, fazlalıkları temizler, usta işçiliğiyle sözcüklere hayat verir. Bin düşünür, bir yazar ve tarihe geçer.
Selim İleri ve Fethi Naci'nin rehberliğinde sevdiğim, okuduğum edebiyatçılardan küçük bir seçki hazırladım. Son yılların birbirinden değerli genç ve gelecek vaat eden yazarlarının affına sığınarak eskilere uzandım. Yaz gelirken ne okumalı, listelerinden farklı bir sıralama...
İyi edebiyat ve iyi yazarlar...

ALAFRANGADAN CUMHURİYET'E

- Tanzimatla gelen Batılılaşmanın ortaya çıkardığı alafranga züppe tipini ilk kez ele alan Ahmet Mithat Efendi Felatun Bey ile Rakım Efendi, Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanında Bihruz Bey... Recaizade romanında 1889'ların o günlerin İstanbul'unu da tasvir eder. Ramazan gecelerini, kadınların ve erkeklerin giyim kuşamlarını, belirli çevrelerin eğlence hayatını bir belgesel film gibi anlatır.
- Hüseyin Rahmi Gürpınar Şıpsevdi'deki züppesi Metun Bey ise hem tip olarak hem de varlık olarak züğürttür.
- Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak'ta tarihsel bir devreden söz ediyor. Üç ayrı kuşağın aracılığıyla toplumsal hayatın nereye gittiğini anlatıyor. Sodom ve Gomore kitabında ise kendi toplumuna hava atan züppeler yerini yabancılara bırakmıştır. İşgal İstanbul'unda İngiliz, Fransız, İtalyanlarla işbirliği yapan işbirlikçi alafranga tipler boy gösterir. Bir Sürgün romanında ise İttihat ve Terakkili yıllara döner. Ankara romanında Cumhuriyet'in kuruluşunda başkentteki toplumsal değişimi inceler.
- Batılılaşmanın bir aşk romanında ele alındığı Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu kitabı
yazıldıktan 115 yıl sonra bile zevkle okunuyor. Eleştirmenlere göre ilk gerçek Türk romanı olan Aşk-ı Memnu'nun filmi çekildi, dizisi bile yapıldı.
- Fatih- Harbiye Tramvayı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarı Peyami Safa ise Doğu ve Batı'yı değerler üzerinden ele alıyor. Batı para, çıkar ve hazza dayalıdır. Doğu ise Türk-İslam uygarlığından gelen manevi değerler ve dine dayalı bir ahlak anlayışı üstünden yükselir.
- İşte Türk dilinde yazılmış en güzel aşk romanı Huzur. En sevdiğim yazar Ahmet Hamdi Tanpınar aşk romanının çevresine bir üçüncü sevgili daha eklemiş: İstanbul. Kent bir sevgili gibi romanda gezinip durur. Cumhuriyet dönemindeki Doğu- Batı çatışması, aydının huzursuzluğu da boy gösterir.
- Kurtuluş Savaşı'na katılmış bizzat tanıklık etmiş Halide Edip, Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye adlı romanlarıyla Anadolu'ya açılmıştır. Abdülhamit dönemi ve Jön Türkler'i ele aldığı ünlü kitabı Sinekli Bakkal ve Tatarcık da töre romanları olarak dikkati çekerler.
- Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u... Abdülhamit dönemi, 2. Meşrutiyet ve İttihat Terakki dönemi ile Mütareke İstanbul'u... Kısaca Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının romanı...
- Nahid Sırrı Örik'in o döneme yapılan eleştirilere itirazı vardır. Abdülhamit Düşerken romanınında padişahtan yanadır, ona haksızlık yaplıdığı kanısındadır.
- Büyük romancı Kemal Tahir Kurt Kanunu'nda İttihat ve Terakki'nin tükenişini yazar. Cumhuriyet'in ilanından sonra İzmir Suikastinin hazırlanışı, İttihatçıların temizlenişini yazar. CHP'nin icraatlarını kıyasıya eleştirir. Yorgun Savaşçı da ise Kurtuluş Savaşı döneminin önceki ve sonraki zamanları gözler önüne serilir. (Kitapla ilgili hazin bir not: 1980'li yıllarda TRT'nin çektirdiği dizi gösterime girmeden yakılmıştı.)
- Tarık Buğra'nın büyük sükse yapan ve dizisi de çekilen Küçük Ağa'sı ise özel bir yere sahip. Kurtuluş Savaşı'na vaazları ve cephedeki mücadelesiyle katkıda bulunan İstanbullu Hoca karakterini dizide Çetin Tekindor başarıyla oynamıştı. 

- Reşat Nuri Güntekin Yeşil Gece'de tarihimizin ik önemli noktasını ele alır. 1908 ile 1923 arasında geçer roman. Eski Hastalık romanı ise Cumhuriyet'in ilk yıllarını anlatır. Yaprak Dökümü'nde ise ilk yılların değer yargılarını, bunalımını ve yüzeysel Batılılaşmanın etkilerini gözlemler. Çalıkuşu en çok bilinen kitabıdır ancak Miskinler Tekkesi eleştirmenlerce, özgün konusu, gerçekçiliği, ayrıntıları kullanmadaki ustalığı, insanlara bakışındaki sevgisi, değişime olan inancı ve toplumsal yergisiyle en başarılı eseri olarak görülür.
- Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve Kiracıları'nda 1923 Ankara'sının sıradan insanlarının hayatına mercek tutar.
- Abdülhak Şinasi Hisar Fahim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz, Ali Niyazi Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği romanlarında geçmişte kalan yaşayışa duyduğu özlemi dile getirir.
- Halikarnas Balıkçısı, Aganta Burina Burinata'da deniz tutkusunu dile getirirken, Uluç Ali ve Turgut Reis'te Osmanlı'nın denizlerdeki savaşlarını anlatır.

ÇOK PARTİLİ YILLAR

- Çok partili dönemi Attila İlhan Kurtlar Sofrası'nda ayrıntılarıyla inceler. Daha sonra Aynanın İçindekiler dizisinde yer alan kitapları gelir. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları ve O Karanlıkta Biz.
- Vedat Türkali'nin kült kitabı ve her kuşağın ilgiyle okuduğu Bir GünTek Başına ise 27 Mayıs darbesine doğru giden dönemde, üniversite gençliğini, aşkı, kavgaları orta yaşlı Kenan'ın kişiliğinde ele alır.
- Anadolu'nun ortaya çıkışı da bir döneme damgasını vurur. Talip Apaydın Sarı Traktör'le ortaya çıkar. Kemal Tahir ise Büyük Mal, Yediçınar Yaylası ve Köyün Kamburu üçlemesini Devlet Ana'yla sürdürür.
- Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz büyük romancı Yaşar Kemal, İnce Memed'le bir destan yazar. Memleketi Çukurova'nın kurdunu, kuşunu, böceğini, rüzgarını, menekşesini, tekmil doğasını ve insanını yazar. Öyle bir yazar ki, Apti Ağa'nın zülmüne, jandarmanın adaletsizliğine karşı çıkan köylünün gözünün bebeği eşkiya İnce Memed dünyaca tanınan bir kahramana olur çıkar.
Dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrilen 4 ciltlik romanı Peter Üstinov filme de çeker. Dağın Öte Yüzü üçlemesinden Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu...
Sonra Kimsecik üçlemesiyle Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi... Binboğalar Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Teneke, Demirciler Çarşısı Cinayeti... Savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alan son eseri Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana serisi...
- Bir Anadolu kasabasını bütün insani ve sosyal gerçekliğiyle veren Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u... 
- Türk edebiyatında çığır açan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli...
- Ferit Edgü'nün Kimse ve O'su...
- Oğuz Atay'ın benzersiz romanı Tutunamayanlar, Sevgi Soysal, Erdal Öz, Ahmet Altan, Oya Baydar, Rıfat Ilgaz, Oktay Rıfat, Pınar Kür, Nedim Gürsel, Zülfü Livaneli,
- 80'li yıllarda dini içerikli romanların sayısındaki artış görülmeye başlanıyor. 1967'de Minyeli Abdullah romanlarıyla dikkati çeken Hekimoğlu İsmail'e bu yıllarda Mehmet Göktaş, Vahap Akbaş, Mehmet Uyar, Raif Cilasun, Nurullah Genç gibi adlar eklenir.
- Ve Nobelli yazarımız Orhan Pamuk... Cevdet Bey Oğulları'nda üç kuşağın hikayesini, Sessiz Ev'de 1980'li yıllardaki Türkiye'yi anlattı. Benzersiz bir roman Kara Kitap, Ve bence en iyi kitabı Benim Adım Kırmızı. Doğu'da geçen ve siyasi ağırlıklı tek kitabı: Kar. Biyografisinin yer aldığı İstanbul. Ve en son müthiş bir aşk romanı Masumiyet Müzesi.. Dünyaya sunduğumuz önemli bir yazın ustası.
Klasik klasiktir, her daim başucumuzda bulundurmakta fayda var. 
Kapağını açın ve usulca içeri girin:
"Bu dünyanın en basit, adeta bir cebir mücadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikayesidir. Mümtaz'la Nuran bir sene evvel, bir Mayıs sabahı Ada vapurunda tanışmışlardı." (Huzur- Ahmet Hamdi Tanpınar)
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

23 Ocak 2016 Cumartesi

Madrid, gel barışalım çok güzelmişsin....


İşte oradaydı. Olduğum yerden yalnızca 2 metre uzakta. İspanya'nın başkenti Madrid'te Kraliçe Sofia müzesinin üçüncü katında, 3.5 metre yüksekliğinde ve 7.8 metre genişliğinde sadece siyah ve beyaz renklerde yağlıboya ile yapılmış tabloya bakıyorduk. Guernica.
Dünyanın dört bir yanından gelen onlarca kişi nefes almadan ayrıntılarda kaybolmuştu. İki yandaki görevliler ise bu nadide eserin zarar görmemesi için ters yönde bizlere bakıyordu.
1937 yılında faşist General Franco rejiminin en zalim yıllarıdır, iç savaş tüm şiddetiyle sürmektedir. Franco, Almanya'nın lideri Hitler'e hava kuvvetlerinin yeni silahlarını İspanya'nın kuzeyindeki bir köy üzerinde deneme izni veriyor. O sıralarda iç savaştan kaçıp Paris'te yaşayan İspanyol sanatçı Picasso bu kanlı bombalamayı anıt boyutunda bir tuvale resmediyor.
O köyün adı Bask bölgesindeki Guernica'dır ve Picasso da ölümsüz eserine aynı adı verecektir.
Tablo bugün savaşa karşı barışı savunanların simgesi oluyor.
Picasso bir sergisi sırasında "Bu tabloyu siz mi yaptınız" diyen bir generela verdiği yanıt da unutulmazdır: "Hayır siz yaptınız."
İtiraf edeyim İspanyolları çok ama çok severim ama Madrid'e hep önyargıyla baktım. Oldum olası Real Madrid futbol takımından nefret ettim, Atletico'yu ve Barcelona'yı her zaman daha çok sevdim. Orası için söylenenleri hep kulak arkası ettim.
Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanı, Franco'nun öldürttüğü şair Lorca ve iç savaşı anlatan filmler, hafızama kazınan olumsuz bir Madrid simgesi için yetmişti.
5 yıl önce bir günlüğüne gittiğim Madrid'te bu kez dolu dolu bir dört gün geçirdim... (15 Mayıs)
Basketbolun Şampiyonlar Ligi olan Final Four için İstanbul'dan havalandığımızda hâlâ sevmek için bir neden arıyordum.
Lafı uzatmadan ve sona saklamadan tek kelimeyle dört günün özetini yapayım:
"Önyargılar yıkılmak içindir ve Madrid muhteşem bir şehir."
Flamenko, boğa güreşi ve futbolla bilinen anılan bu Madrid'i çok sevdim.
İnsanları, tarihi, yemekleri, enerjileri ve yaşam sevinçleriyle özel bir tat ve doku var bu şehirde...
Doğaya verdikleri önem, sanata düşkünlükleri, adım başı karşınıza çıkan yapıtlarla müze bir şehir...
Birbirinden muhteşem ve "ah şuraya da baksaydım" hissiyle gezilen ve kısa sürede tamamını görmenin mümkün olmadığı müzeler...
Girişte sözünü ettiğim Kraliçe Sofia Müzesi bir tasarım ve düzenleme harikası.
Eski yapıya dışarıdan eklenen modern camdan asansörler bile bir başkaydı.
Aynı cadde üzerinden 10 dakikalık bir yürüyüşle Prado Müzesi'nde ise sizi Ortaçağ'ın başyapıtları bekliyor. Daha girişte Goya heykeli sizi karşılıyor. İçeriye girdiğiniz andan itibaren birbirinden ünlü sanatçıların nefes kesen tabloları. Katlar, odalar, dehlizler halinde uzanan müzenin içinde kaybolmuşken görevlinin uyarısıyla irkildim. Kapanış saati gelmişti. Yüzlerce turisti çıkışta kitaplar, hediyelik eşyalar bekliyor.


LORCA'NIN GÖZYAŞLARI...

Ülker'in ev sahipliğinde gittiğimiz Madrid'te gazeteci arkadaşlarımızdan oluşan kafileyi taşıyan otobüs bir caddeyi geçerken rehberimiz "ünlü şair Lorca işte burada yaşamıştı" diyor. 1936 ile 1939 tarihlerinde yaşanan İspanya İç Savaşı'nda Franko faşizmi tarafından henüz otuz sekiz yaşındayken kurşuna dizilerek katledilen Federico Garcia Lorca'nın Atlının Türküsü dizeleri geliyor aklıma. Zülfü Livaneli'nin bestelediği türkü dilimizden düşmezdi.

Kurtuba
Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya

Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında

Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya

Kurtuba
Uzakta tek başına...


KİMSE UYUMAZ MI BURADA

Benim için İstanbul bir başkadır. Hayat kesintisiz aktığı için bir başka severim. Tatil için yola çıktığım andan itibaren özlemeye başlarım. Madrid'te aynı İstanbul gibi 24 saat yaşayan bir şehir, hem de denizi olmamasına rağmen. Bir İspanyolla evli olan ve Madrid'te yaşayan rehberimiz "burada yalnızca uyumak için eve giderler" diyor. Vallahi canlı şahidi olduk. Final Four için kente gelen Türkler, Ruslar ve Yunanlılar kentin her yerinde formalarıyla gezintideydi. Dünyanın en çok turist çeken ülkelerinin başında gelen İspanya daha yaz gelmeden cıvıl cıvıldı. Halkı da yemeyi ve gezmeyi de sevince sokaklar, meydanlar görülmeye değerdi.
(Sabah Tatil ekinin 31 Mayıs 2015 sayısında yayınlanmıştır.)



17. YÜZYILIN BAŞYAPITI PLAZA MAYOR


Burası Madrid'in simgesi 17. yüzyılın mimari başyapıtlarından biri olan Plaza Mayor (Ana Meydan). Bu dikdörtgen yapının ortasında bir zamanlar boğa güreşleri, törenler ve infazlar yapılırmış. Bugün açık hava kafeleri ve konserleriyle görülesi bir mekan.


BÜTÜN YOLLAR PUERTA DEL SOL'A ÇIKAR










Madrid'in merkezi Puerta del Sol Meydanı'dır demek abartı olmaz. Yeme-içme, alışveriş, konaklama bu meydanın çevresinde gerçekleşiyor. Günün 24 saati cıvıl, cıvıl. Kemer sıkma politikalarını protesto eden grubun son durağı da orası oluyor. Şehrin simgesi ayı ve çilek ağacı de burada. O gün Arda'nın takımı Atletico Madrid'in Barcelona ile maçı vardı. Ailece maça gitmeden önce yemek için toplanmışlar. Benim gibi et severler için burası bir cennet. 8 saatte pişirilen kuzu eti bir harikaydı. Ve günün her saatinde yemek yenip alışveriş yapılan Mercado San Miguel pazarı.



TOLEDO: ÜÇ DİNİN KARDEŞLİĞİ

















Madrid'e birbuçuk saat uzaklıktaki Toledo,  Ortaçağ'dan kalma mimarisiyle benzersiz bir bölge. Dar sokaklar bir meydana oradan bir geçite az ötede merdivenli bir yokuşa çıkıyor. Ve Madrid'ten önceki başkent. Tarihi MÖ 590'a kadar uzanıyor. Bir zamanlar Hıristiyanlar, Museviler ve Müslümanlar birlikte yaşamış. Kütüphaneler dillere destanmış. Verimli topraklarından üretilen seramikler ve yüzyıllar ötesinden gelen kılıç işçiliği hala çok gözde. Dar sokaklarda bit pazarı tarzı dükkanlar var. Sokak müzisyeni genç kadın bir Ortaçağ müziği çalıyor. Dilerseniz CD'sini de alabilirsiniz.



ŞEHRİN KORUYUCU AZİZİ SAN ISIDORA İÇİN GİYİNDİLER






Madrid'e indiğimiz gün başkentin koruyucu azizi olarak anılan San İsidro için 14-18 Mayıs'ta düzenlenen bayram kutlanıyordu. Geleneksel kıyafetleriyle bayrama katılan İspanyolların turistlerin ilgi odağıydı. Gece yarısına doğru sokakları Afrikalılar dolduruyor. Yerlerde korsan ürünler satıyor. 

MÜZELERE BİR GÜN YETMEZ




Goya, El Greco, Velazquez, Raphael, Tiziano Ortaçağ'ın ünlü ressamlarını görmek Prado Müzesi'nde bir gün yetmeyebilir. Nefes kesen eserlerin karşısında geçirdiğimiz saatlere değdi. Gezinti bitmedi, çünkü kapanış zamanı gelmişti. 10 dakika yürümeyle Kraliçe Sofia Müzesi'ne gidiliyor. Orada yakın zamanın ve çağdaş sanatın eserleri var. 

14 Ağustos 2015 Cuma

Aynadaki yüzümüzdü o

Elindeki silahı sözcüklerdi. Düşündü, biriktirdi, okudu, anlamaya çalıştı ve çılgıncasına yazdı. İnsana dair ne varsa ilgi alanındaydı. Tarihe adını 'adaletin bekçisi, dünyanın vicdanı' olarak yazdırdı. O Eduardo Galeano'ydu

13 Nisan'da dünyaya veda etti. 365 günü saatli maarif takvimi gibi ele aldığı kitabını açıp o tarihte ne yazmış diye baktım. 74 yıllık yaşamı boyunca özgürlüğü ve hakları için mücadele ettiği Latin Amerika'sının köklerine bir saygı duruşuydu...
Tam da ona yakışır bir final...
"Seni Görmeyi Bilemedik...
2009 yılında, Mani de Yucatan Manastırı'nın avlusunda, kırk iki Fransisken keşişi yerli kültüründen özür töreni düzenlediler: Kozmovizyonunuzu ve dininizi anlamadığımız, ilahi güçlerini reddettiğimiz, anlamadıkları bir dini asırlarca onlara dayattığımız, dini vecibelerini satanizmle özdeşleştirdiğimiz ve bunların Şeytan'ın işi, putlarının da Şeytan'ın maddeye dönüşmüş halleri olduğunu söyleyip yazdığımız için Maya halkından özür diliyoruz. Dört buçuk asır önce, aynı yerde, bir başka Fransisken keşiş Diego de Landa, sekiz asırlık ortak belleği barındıran Maya kitaplarını yakmıştı." (Ve Günler Yürümeye Başladı/ Sel Yayıncılık)
Yalnızca kitaplarını mı...
Latin Amerika'da taş üstünde taş bırakmamış, insanları vahşice öldürüp, tapınaklarını, saraylarını enkaza çevirip hazinelerini yağmalamışlardı.
Medeniyet getirme bahanesiyle Amerika'yı işgal eden Avrupalı Hıristiyanlar'a Nasıralı İsa'nın inançları uğruna çarmıha gerildiğini hatırlatıyor ve yüzyılllar sonra soruyordu:
"Sizin yaptığınıza ne demeli."
Halkının trajedisini ele aldığı ve uzun yıllar yasaklı listesinde olan Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabını 2009 yılında Venezüella Devlet Başkanı Chavez, ABD Başkanı Obama'ya hediye edince büyük sükse yapmıştı.
O ise büyük bir tevazuyla karşılamış ve "umarım bir işe yarar" demişti.
Hayat denen bu koşuşturma içinde unutmaya, unutturulmaya karşı bir direnişti...
Kadim dostu John Berger, "Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız.
Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli" diyordu.
Elindeki silahı sözcüklerdi. Düşündü, biriktirdi, okudu, anlamaya çalıştı ve çılgıncasına yazdı, yazdı ve yazdı...
"İçimde o kadar çok ses var ki bazen uyuyamıyorum" demesi bundandı. (Buket Aşçı Vatan Kitap) Öyle ya, dünyanın bunca meselesini kendine dert edinmek kolay mı? Bir bedeli vardı. O bu bedeli daha 14 yaşında üstlenmeye karar vermişti.
Çizimleri çok iyiydi, ressamlık yaptı. Politik karikatürleri El Sol gazetesinde yayınlandı.
Bankada getir götür işleri, vezneci, daktilocu olarak çalıştı.
Ünlü yazarların bulunduğu Marca dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığında daha 20'li yaşlarındaydı.
1973'te Uruguay'da askeri darbe olunca hapse atıldı, sonra da sürgüne yollandı. Arjantin'deki sürgün 3 yıl sürdü. Askerler orada da iktidarı devirdi ve adı yok edilmesi gerekenler listesine girdi. Daha uzaklara gitmek zorunda kaldı. İspanya'dan ülkesine ancak 1985 yılında dönebildi.
"Hâlâ hayat var, uslu uslu boyun eğmeyi reddedenlerin arzusu... Bu dünya tepetaklak ve bakalım onu ters çevirebilecek miyiz, onu deniyoruz!" ( Tepetaklak /Tersine Dünya Okulu )Ancak bir bedene birkaç hayat biriktirenler, adalet ve vicdanı rehber edinenler ve bu uğurda her türlü zorluğu göze alanlar böyle sözler edebilir.
İnsana dair ne varsa ilgi alanındaydı: Darbeler, işkenceler, örülen duvarlar, yıkılan duvarlar, yakılan kütüphaneler, şairler, müzisyenler, aşklar, futbol, sömürgecilik, kıyım, yalan, sevgi, dostluk, arkadaşlık, ırkçılık, umut, barış, mucizeler, doğa, açlık, inançlar, hürriyet, mutluluk...
"Hatırlama takıntısı olan biriyim" diyordu.
Hitler, Newton, Sezar, Rosa Luxemburg, Al Capone, Kraliçe Victoria, Churcill, Afrodit, Beatles, Bob Marley, Napolyon, Pancho Villa, futbolcu Zidane, Karl Marx, Goya, General Franco, Einstein, Babil Kralı Hammurrabi, Mikelanj, Nazım Hikmet...
Sanatçısından darbecisine, bilim adamından mafya liderine, devlet adamından krallara uzandı. Kimi insanlığa çağ atlatmış kimi de zalimlerin en zalimi olup katliamlar yapmıştı.
Kimi romanlar yazmış kimi de kitaplar yakmıştı. Hepsine söyleyecek sözü vardı. Gözümüzün içine bakarak başını eğmeden söyledi.
Kötümserlikten, umutsuzluktan yılmadı, "İyilik yoksa onu bulmak gerekir" demeyi de bildi.
En büyük tutkusu futboldu, çok istemesine rağmen topun peşinde koşamadı ancak kendisine yakışır bir şekilde sevdasını yazıyla dile getirdi:
"Tüm dünya dönen bir topun etrafında dört döner."
Futbol deyince, birbirlerine hakaret eden, spor sayfalarında, televizyonlarda fanatik gözlükleriyle yorumlar yapan, seyirciyi tahrik edip, sonra bir şey olmamış gibi yapanların seviyesizliğine karşı bir manifestoydu sözleri...
"Ben basit bir 'iyi futbol dilencisiyim'. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen! Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum." (Gölgede ve Güneşte Futbol/ Can Yayınları)
Gazeteciliğin getirdiği titizlikle yazdı; ne bir eksik ne bir fazla. Ustası ona "silgili kalemle yaz" demişti. Ekleyerek değil silerek yazdı ayrıntılara boğmadan, kenardan arkadan dolaşmadan.
4 yıl önce Mexico City'de onur diploması aldığı törende yaptığı konuşmada vedasını yapmıştı sanki:
"Tüm sözler ve işler bittiğinde, tarih bize veda ederken -ya da öyle görünürken- aslında söylediği -ya da en azından fısıldadığı- şudur: Sonra, kısa bir süre sonra görüşmek üzere...
Ve şimdi ben de size veda ederken, tarihin bana öğrettiği gibi seslenmek istiyorum: Sonra, kısa bir süre sonra görüşmek üzere..."

O Eduardo Galeano'ydu...
Tarihe adını "adaletin bekçisi, dünyanın vicdanı" olarak yazdırdı...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

Aynanın öteki yüzü


O da Eduardo Galeano gibi 13 Nisan'da hayatını kaybetti.
İyi bir yazardı, düşüncelerini çekinmeden söylemekten ve haksızlığın karşısına dikilmekten hiç vazgeçmedi.
Ülkesi Almanya'nın geçmişini kitaplarıyla didik didik edip sorguladı.
1989'da duvar yıkılınca Doğu ve Batı'nın yeniden birleşmesine bile şiddetle karşı çıktı. Büyük Almanya'nın dünyaya yine felaket getireceğine inanıyordu.
2. Dünya Savaşı'nın bizzat tanığıydı. Hitler doğduğu kentte (Almanlar'ın Danzig, Polonyalılar'ın Gdansk dediği) saldırdığında 12 yaşındaydı.
Sadece iyi bir romancı değil, aynı zamanda oyun yazarı, şair, heykeltıraştı.
Onunla tanışıklığım kitabından uyarlanan filmiyle oldu. Büyümek istemeyen Oscar isimli çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlattığı Teneke Trampet büyük ilgi uyandırmıştı.
Lise öğrencisiyken izlediğim filmdeki çocuğun camları kıran çığlıkları ve olur olmaz yerde çaldığı trampetin sesi hâlâ kulaklarımdadır.
Kitaplardan uyarlanan filmler çoğu zaman başarılı olmuyor.
Ancak Teneke Trampet, onun da senaryoya katıkısıyla Altın Palmiye ve En İyi Yabancı Film Oscarı dahil aldığı 13 ödülle edebiyat ve sinema işbirliğinin başarılı örneklerinden biri olacaktı.
Fırça gibi bıyıkları, uzun saçları ve piposuyla hafızama kazınan yüzü, çoklukla siyasi tavrıyla karşıma çıkıyordu.
Sosyal Demokratlar'ın ön saflarındaydı. Eleştirilere aldırmadan Alman SDP'ye üye oldu, efsanevi Alman lider Brandt'ın yazılarını kaleme aldı, toplantılarda yanıbaşında oldu.
1959'da yayımlanan Teneke Trampet o zamanhar büyük tartışma yaratmış hatta bir edebiyat ödülünü alması engellenmişti. 
Ancak 40 yıl sonra 1999'da "tarihin unutulmuş yüzünü betimleyen eğlenceli kara masallarıyla" Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görüldü.
Dilbalığı, Telgte'de Toplantı, Kafadan Doğumlular, Kurbağa Güncesi, İzmarit, Yengeç Yürüyüşü kitapları Teneke Trampet kadar konuşuldu, tartışıldı. 
Ancak Soğanı Soyarken'i yayınlamasıyla ortalık birbirine girdi. 17 yaşında iken Nazilere katıldığını ve bir SS üyesi olduğunu itiraf ediverdi. 
Mesajı açıktı: ben yüzleştim siz de aynısını yapın. 
Muhalif kimliğini her alanda gösterdi. Ülkesinin göçmen kimliği politikalarına kızgındı, partisinden istifa etti. 
Almanya'da minareli caminin zamanı gelmedi mi diye sordu. 
Türkiye'yedeki türban yasağının anlamsızlığını dile getirdi. Ermeni meselesiyle yüzleşmekten kaçınmayın diye seslendi. Hindistan'a bile uzanıp kast sistemini eleştirdi.
Ölümünün ardından onun gibi ikisi de Doğu Almanya kökenli olan Cumhurbaşkanı Gauck ve Başbakan Merkel, gerek sanatsal gerekse siyasal tavrıyla Almanya'nın savaş sonrası tarihini biçimlendirdiğini vurguladı.
"Yazarlık doğruları, gerçekleri söylemeyi gerektirir. Bunu yapamayacak olanların, bu işi yapmamaları lâzım. Ayrıca, yazar kaybedenlerin tarafında olmak zorundadır. Tarih genellikle muzafferlerin tarihini anlatır ve bu bir boşluk doğurur. Bu boşluk edebiyatla doldurulabilir." (Agos) diyordu. 
Günter Grass'tı adı. 87 yaşında öldü, o da Avrupa'nın vicdanı olarak tarihe geçti.
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Ben Lawrence, Arabistanlı Lawrence...

Peter O'Toole'un oynadığı film 7 Oscar kazanmıştı.

Thomas Edward Lawrence.
Namı diğer Arabistanlı Lawrence...
Hem bilim adamı hem de İngiliz devleti için çalışan bir ajandır. En büyük isteği uzun yıllar içlerinde yaşadığı Araplar'a bağımsızlık kazandırmak ve Osmanlı'ya karşı mücadele etmekti. Bu yüzden kendisine teklif edilen ajanlığı memnuniyetle kabul etmiştir.
Amacına ulaşsa da İngilizlerin Arapları kandırdığını ve kendi amacı için kullandıktan sonra onları bölüp kaderine terk ettiğini görecektir.
Defterine yazdığı bir mesajında şöyle diyecekti:
"Tek başıma Şam'a gitmeye karar verdim, yolda ölmeyi ümit ederek. Ne pahasına olursa olsun, bu gösteriyi daha fazla ilerlemeden durdurun. Onları bir yalan uğruna bizim için savaşmaya çağırıyoruz ve ben buna dayanamıyorum. O seferlerde birçok hayat yaşadık ve asla kendimizi sakınmadık... Yine de biz başarıya ulaşıp da yeni dünya ufukta belirdiğinde, yaşlı adamlar zaferimizi almak ve bildikleri eski dünyaya benzetmek için yeniden geldiler..."
Ömrü boyunca beslediği tutku ise yazar olmaktı. Yıldızı İngiltere'ye döndükten sonra 1919'da değişti. ABD'li bir gazeteci onun hakkında yazmaya başlayınca kısa zamanda halk kahramanı oldu. Ancak 1920 yılında İngiliz çıkarları tehlikeye düştüğünde Churcill'in danışmanı olarak yine Ortadoğu'ya gidip Emir Faysal'ın Irak tahtına geçmesine ve Ürdün Krallığı'nın kurulmasına aracı olmaktan geri kalmaz..
Daha sonra ordu saflarına katılan Lawrence akıl sağlığını yitirecek raddeye gelir. Her şeyini Bilgeliğin Yedi Sütunu adlı kitaba harcar. Otobiyografik kitabında Arabistan çöllerinde yaşananlar tüm ayrıntılarıyla yer alır. Lawrence, edebi bir dille kaleme aldığı kitabında yalnızca savaşı değil kendi iç hesaplaşmasını da aktarır.
1935'te bir motosiklet kazasında öldüğünde 48 yaşındaydı...
Ölümünden 27 yıl sonra çekilen 1962 yapımı filmi ise hâlâ güncelliğini koruyor.
Başrolünde Peter O'Toole'un olduğu Ömer Şerif ve Alec Guinness'ın da rol aldığı Arabistanlı Lawrence 7 Oscar kazandı.
Ve tüm zamanların en iyi 10 filmi arasında gösteriliyor.
(Sabah Kitap ekinin Nisan sayısında yayınlanmıştır.)

11 Ağustos 2015 Salı

Acılar paylaştıkça azalır

Diyarbakır kökenli Baba Onnik ve Ara Dinkjian...

1915'te Ermenilerin yaşadıkları, bu toprakların gördüğü en büyük acı ve felakettir. Son 20 yıldır bu meseleyle yüzleşiyoruz. Daha çok konuşuyor, tartışıyoruz. Ortaya çıkan hayat hikayeleri de acıları azaltmak için bir umut

1915 yılı iki büyük olayla anılır.
Biri Çanakkale Savaşı diğeri de Ermeni Tehciri...
İkisinin de birbirini takip eden günler (24 ve 25 Nisan) olması tarihin bir cilvesi olsa gerek...
1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'na damga vuran ve etkisi 100 yıl sonra bile hâlâ sıcaklığını koruyan Çanakkale, yoktan var oluşun hikayesidir. Büyük bir direnişin, cesaretin şanlı sayfasıdır. Ancak devletlerin, milletlerin geçmişinde her zaman böyle şanlı sayfalar olmaz. Acı olaylar, üstü örtülü karanlık durumlar da yaşanmıştır. Onlardan biri de bu toprakların gördüğü en büyük acı ve felakettir.
Anadolu'nun en eski en kadim halklarından Ermeniler'in yaşadığı (adı her ne olursa olsun; tehcir, felaket, kırım, mukatele, soykırım) büyük acıdır.
Savaşın kuralları vardır, ordulardır karşı karşıya gelen...
Ölenler ve yaralananlar da sonuç itibarıyla askerlerdir. Ancak Ermeni meselesinin (Süryani, Rumlar da buna dahildir) sivillere yönelik olması en büyük dramdır. O günün şartlarında toz duman kalkarken Müslüman sivillerin de öldürülmesi bu büyük meselenin içindedir.
1915 yılında birçok cephede savaşa giren Osmanlı'da ülkeyi ve iktidarını tehlikede gören İttihat ve Terakki hükümeti, savaş alanlarındaki Ermenileri başka yörelere göç ettirmeye karar verdi. Yani tehcire. İşte 100 yıldır süren soykırım tartışması bu kararla başladı. Yüzbinlerce Ermeni yollara düştü. Bu uzun yolculuk sırasında saldırıya uğradılar, açlık ve salgın hastalıklar da başgösterince kimine göre 1.5 milyon kimine göre de 600 bin Ermeni hayatını kaybetti. Birçoğu din değiştirerek canını kurtardı.
Geride bıraktıkları evleri, toprakları işgal edildi.
Üstünden bir asır geçmesine rağmen travma geçmemiştir.
Ermeniler'in yanısıra bu meseleyle son 20 yıldır gerçek anlamıyla yüzleşmeye, tartışmaya başlayan Türkler ve Kürtler de bu tramvaya dahil olmuştur.
İlk tepki inkardı sonra merak başladı, ardından "acaba" dendi. Şimdi daha çok konuşuyor daha çok tartışıyoruz. Kendine güveni olan her milletin ve ülkenin yapacağı gibi yüzleşeceğiz...
Bu iş "şu ülkenin Meclis'i soykırımı kabul etti, orada anıt dikildi, acaba başkan mesajında ne diyecek" gerginliğiyle sürmez, sürmemelidir.
Bu meseleyi binlerce yıl birlikte yaşamış halklar çözecek. Oturup konuşacağız, sesler yükselecek bazen de yumruklar sıkılacak.
Öfke, hüzün, gerilim her birini yaşayıp en sonunda sarılıp ağlaşacağız belki de...     
Bunun yolu daha çok öğrenmekten ve okumaktan geçiyor. Birbiri ardına çıkan kitaplar ki aralarında yasaklı olanlar da vardı, meseleyi enine boyuna anlamaya yardımcı olacaktır.
Yeni çıkan ABD'li tarihçi emekli asker Edward J. Erickson'un "Osmanlılar ve Ermeniler", Raymond Kevorkian'ın "Ermeni Soykırımı" ve Mustafa Serdar Palabıyık'ın "1915 Olaylarını Anlamak: Türkler ve Ermeniler" kitapları iki tarafı da bilmek için önemli bilgiler içeriyor.
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusu'nu incelediği kitabıyla da bilinen Erickson, belgeler, iddiaların yanı sıra gerek Ermeni gerekse Türk tarafının ileri sürdüğü görüşleri de inceliyor. Son 20 yıl içinde bazı düşüncelerinin değiştiğini de itiraf eden Erickson bu hadiselere ilgi duyanları geniş ve derin bir okumaya davet ediyor...
Ayrıca, # Tarih ve Derin Tarih dergilerinin bu ayki sayılarında değerli akademisyen, araştırmacı ve tarihçilerin de yer aldığı dosyalar hazırladığını not edelim.

BİRLİKTE YAŞAMAK..

Tarihçiler araştırsın, siyasetçiler konuşsun, belgeler çıksın, kitaplar yayınlanmaya devam etsin. Biz bu yarayı insanlarla çözeceğiz...
Geçenlerde okuduğum bir söyleşi içimdeki umudu yeşertti.
"Artık bir araya gelmenin zamanı geldi" diyor Ara Dinkjian...
Bu söz belki de yaraları sarmanın ön koşulsuz bir araya gelip konuşmanın, dertleşmenin kapısını açabilir. Onu, Sarışınım, Ağladıkça gibi unutulmaz şarkıların bestecisi olarak biliyoruz. ABD'de yaşayan ud ve cümbüş üstadı bir müzisyen...
Ancak onun bir başka kimliği daha var. Dedeleri 1915'ten sonra Diyarbakır'dan Fransa'ya göç etmiş. Babası Onnik orada doğmuş ve sonra ABD'ye gitmişler. Ara Dinkjian, New Jersey'de hem Ermeni hem de Amerikalı kimliğiyle büyümüş. Babasının görmediği topraklara özlemi onu her zaman şaşırtmış. Babası da onun gibi bir müzik adamı. Artık sayıları çok azalan Diyarbakır Ermenicesi denen bir ağızla konuşup, türküler söylüyor. Onnik, ata topraklarını 10 yıl önce 75 yaşında iken görebilmiş. Ara da ona eşlik etmiş. Bu gezi ve Ara'nın babası için hazırladığı albümün hikayesi Garod adıyla belgesel bir film oldu.
Garod, Ermenice 'Hasret' demek. O hasretin albümü Diyarbekiri Hokin (Ermenice Diyarbakır Şarkıları) adıyla türküleşti. Onnik hepsi de tanıdık gelen ezgileri seslendiriyor.
Ara'nın söyledikleri ise evrensel bir mesaj veriyor:
"Eğer memleketinizle kurduğunuz bir bağınız varsa, eğer nereden olduğunu biliyorsanız o sesler size gelecektir. Bu albümü gelecek için yapmalıyız ve en önemlisi bunu saygı, sevgi ve geçmişi kabul ettiğimiz için yapmalıyız... Zira geçmiş bize kim olduğumuzu ve nereye gitmemiz gerektiğini gösterir. Bu projeyi yaparken hep şunu merak ettim: "Acaba bizi duyabiliyorlar mı?"
Siz de "evet, duyuyoruz" diyorsanız hâlâ bir umut var demektir.
Peki Tamama'yı biliyor musunuz? Giresun Espiyeli Rum kızı Tamama'yı...
1916 yılında ailesiyle sürgüne çıkar. Annesi, babası, erkek kardeşi, amcasını yitirir. İki ablasıyla Sivas'ta ortada kalır. Ev ev gezip dilenirken bir subayın kızı onu bırakmaz. Ailenin kızıyla büyür, kimse gerçeği bilmez. 1973 yılında hastalanıp Rumca konuşmaya başlayınca kimliği açığa çıkar. Yunanistan'a göç eden ablaları bulunur, hasret giderir.
Tamama 1992'de öldü. Mezar taşında "Raife Okay" yazıyor. Altında ise, "Cici Annemiz Tamama."
Tamama'nın öyküsünü yazan Yorgo Andreadis, kitabıyla Abdi İpekçi Barış Ödülü aldı.
Daha nice öyküler var, zorla gelin gidenler, din değiştirenler...
Ya sevdalar, aşklar...
Yücel Çakmak'ın Ahçik romanı, o zamanki adıyla Harput'un Elazığ yöresinden gerçek bir aşk hikayesidir.
Müslüman Mustafa ile Ermeni kızı Ahçik arasında 1915'teki olaylar yüzünden yarım kalan sevdanın türküleşmiş sözleri insanın içini yakar:

"Ahçiği yolladım Urum eline
Eser bad-ı sabah zülfün teline
Gel seni götürem Harput eline

Serimi sevdaya salan o Ahçik
Aman o Ahçik civan o Ahçik

Vardım kiliseye baktım haçına
Gönlümü bağladım sırma saçına
Gel seni götürem Îslam içine..."

Güneydoğulu bir Ermeni olan Mıgırdiç Margosyan da öyküleri ve romanlarıyla yaraları iyileştiriyor. Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen?, Biletimiz İstanbul'a Kesildi ve Tespih Taneleri'nde, tehcirin yarattığı tramvayı mizahıyla, şivesiyle ve gerçek hikayelerle sarıp sarmalıyor.
Margosyan'ın babası, "Bu dünyada en güzel şey yaşamaktır oğlum" dermiş...
Daha da güzeli hep birlikte yaşamaktır...
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2015 sayısında yayınlanmıştır.)

Berlin ben sana mecburum...


Brandenburg Kapısı, Checkpoint Charlie ve Duvar... 440 civarında galeri, 3 bin sergi, 6 bin sanatçı... Yalnız geçmiş değil, çağdaş sanat da Berlin'in simgesi olmuş durumda. Şehri gezerken okuduğum kitaplar, izlediğim belgeseller ve filmler geliyor gözümün önüne

Güzel bir gündü... İstanbul'un çıldırtan trafiğine kalmadan Anadolu yakasındaki evimden erken vakitlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar'ına varmak da ayrı bir huzur vermedi değil...
Bir yolculuğa çıkacaksam mesafe kısa da olsa içime oturan seyahat gerginliği hafiften kendini hissettiriyordu. Ancak heyecanım gideceğim yerle ilgiliydi daha çok. Bir türlü dengine gelmedi ancak bu kez gidiyordum...
Avrupa Voleybol Şampiyonası Erkekler Dörtlü Final maçlarını izlemek de gezinin içindeydi... DenizBank'ın ev sahipliğindeki 35 kişilik kafilede eski gazeteci dostları da görmek, günü ve geziyi keyifli kılmak için bir başka nedendi...
Mart ayının son günlerindeki güneşli bir İstanbul'dan yağmurlu, soğuk bir Berlin'e indik...
Pasaport kontrolünden geçtikten sonra gözüm bir güvenlik görevlisine takılıyor. Dönüyor ve diğerine güzel bir Türkçeyle "Şu telefonu versene" diyor. Abarttıklarını düşünürdüm ama Berlin'de nereye gitsek memlekette gibiydik. Otobüse ilerlerken yine Türkçe bir sohbet...
Lüks bir otel komisinin Hollanda- Türkiye maçından sonra "O gol de yenir mi" serzenişi...
"Eee ne var bunda" dediğinizi duyar gibiyim. Neler yazıldı çizildi, filmler, belgeseller çekildi. İlk Türk işçilerinin 1960'larda gittiği düşünülürse 55 yıllık bir geçmiş var. Ama durun biraz benim de bir Berlin'im var. Fırsat olursa nereleri gezebilirim diye aldığım notlara bir kez daha bakıyordum...

Alexanderplatz Meydanı'nın güzelliği, tam ortasındaki kentin sembollerinden TV kulesi, Rönesans döneminden kalma ve 2. Dünya Savaşı'nda büyük ölçüde yıkılan ve tekrar restore edilen Rotes Rathouse, yani Kırmızı Belediye Binası...
1891'de yapılan Roma Tanrısı Neptün'e adanmış Roma Çeşmesi, geçmişi 1700'lere giden iki kez hasar görüp elden geçirilen katedral, kentin her yerine serpiştirilmiş çağdaş sanat heykelleri... 1920'lerde kullanılmaya başlanan dünyanın ilk trafik lambası...
Yoğun yerleşim bölgelerinin hemen yakınında sık ormanlık alanları...
Ünlü kent parkı, botanik ve hayvanat bahçeleri...
Ya müzeler...
Berlin Katedrali'nin yanından başlayarak etrafı kanallarla çevrili bölge Müzeler Adası olarak adlandırılıyor. Anadolu topraklarından götürülen eserlerin sergilendiği Bergama Müzesi başta olmak üzere, Klasik Tarih Müzesi ve Mısır Müzesi burada yer alıyor.
Yalnızca geçmiş değil çağdaş sanat da Berlin'in simgesi olmuş durumda. Kültür ve sanata verdiği değeri bilirdim bilmesine de tanıtım kitapçığına bakınca şaşkına döndüm:
"440 civarında galeri ve yaklaşık 3 bin sergi ile Berlin sanat sahnesinde Avrupa lideridir. 57 bin metrekareden fazla sergi alanında ülke içinden ve dışından 6 bin sanatçı galerilerinde tanıtılmaktadır. İster Olafur Eliasson, Daniel Richter, Jonathan Meese ya da Jeppe Hein olsun, bunların hepsi diğer 20 bin görsel sanatçı gibi şehirde yaşayıp çalışmaktadır. Bunlardan 6 bini Berlin galerilerinde de temsil edilmektedir."
Ya bizim hemşerilerin mekanı, ünü dünyayı tutmuş Kreuzberg semti... 
Küçük İstanbul olarak adlandırılan semt restoranları, pazarları, sinema salonları, galeriler, alışveriş yerleri, gece kulüpleri ve birbirinden renkli mekanlarıyla bir başka dünya...


Sonra başka bir boyuta geçiyorum. Brandenburg Kapısı, Checkpoint Charlie ve Duvar...
"Her şey birdenbire oldu" diyen Orhan Veli şiirindeki gibiyim...
Geçmişi 1788'e giden Prusya kralı II. Frederick William'ın barış simgesi olarak yaptırdığı Brandenburg Kapısı'nın tam altındayım.
Kapının üzerindeki heykelde, Roma zafer tanrıçası Victoria dört atlı bir savaş arabasını sürüyor. Naziler gövde gösterisi için görkemli kalabalıkları topluyor, Hitler ordularını selamlıyor.
1936 Olimpiyatları'nda maratoncular geçiyor.
2. Dünya Savaşı'nda bomba ve kurşun delikleriyle kaplanan kolonlar, uzunca bir süre sessizliğe bürünüyor.
1961'de duvarın çekilmesiyle kentin bölünmüşlüğünü simgeleyen yapı, 1989'da bu kez barışın ve özgürlüğün simgesi oluyor.
1960'larda ABD Başkanı John F. Kennedy kapının önünde, "Ich bin ein Berliner" (Berlinliyim) diye sesleniyor.
1980'lerde Başkan Ronald Reagan da "Şu duvarı yıkın" diyor.
 Hepsi film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor...
Yeni rota duvar...
Yüzlerce insanın ölümüne yol açan Berlin Duvarı'ndan kalan kalıntıların önündeyim.
Casus romanlarının babası John Le Carre'nin bir kitabının içine düşüyorum birden. Bence bu alanda gelmiş geçmiş en iyi kitap Soğuktan Gelen Casus'un sayfalarını çeviriyorum. Doğu Alman İstihbarat Örgütü Stasi'nin içine yerleştirilmiş İngiliz casusu Alec'in deşifre edilmemesi için yapılan planı okuyorum...
İşte az ötede Checkpoint Charlie bir başka adıyla C Kontrol Noktası...
Batı yüzünde bir Amerikan askeri, Doğu tarafında Rus askerin fotoğrafı gülümsüyor...
Yüzlerce turist, kum torbalarıyla çevrilmiş nöbetçi kulübesini bekleyen iki Amerikalı'nın fotoğrafını çekiyor. Askerler para karşılığı bir şapka veriyor ve selama duruyorlar.
Az ötede geçmişiyle yüzleşen Alman başkentinin tam ortasında Yahudilere adanmış bir anıt mezar var. 10 yıl önce açılan anıt 19 bin metrekare alana yayılmış 2 bin 711 adet her biri birbirinden farklı beton bloklardan oluşuyor.
Dünya üzerinde en nefret edilen adamlardan biri olan Hitler'den söz etmeyi hiç sevmiyorlar. Zaten onunla ilgili hiçbir şeyle karşılaşmak mümkün değil.
Yeraltı filmini hatırlıyorum. Hitler'in son günlerini anlatan filmden çıktığımda soğuk ve puslu bir İstanbul akşamıydı. Yine öyle hissediyorum.
Soykırım Anıtı'nın az ötesinde Hitlerin "Kurt ini" olarak adlandırılan sığınağı var. Rehberimiz, sığınağın olduğu yere Neo Naziler kutsal bir alana çevirmesin diye de konut alanları ve otopark yapıldığı bilgisini veriyor...
Dönerken bir kez daha duvarın kalıntılarını görüyorum.
Le Carre'nin Smiley'in İnsanları romanındaki son sahne aklıma geliyor.
MI6'in şefi Smiley, Rus Gizli Servisi KGB'nin başındaki Karla'yı bekliyor. Bir Türk kahvesinde yardımcısıyla kahve içiyor. Gözü Checkpoint Charlie noktasında...
Gece ışıklarının altında puslu bir hava var. Karla, Doğu tarafındaki kontrol noktasından küçük bir çantayla ağır ağır geliyor. Hepsine veda ediyorum...
İstanbul yolcuları için son uyarı geliyor, bir ses "Pasaport" diyor...
Dönüş vakti...



HOŞGÖRÜ VE SPORTMENLİK

Berlin'de hoşgörünün, centilmenliğin ve sportmenliğin ne demek olduğunu gördük. Giderken Türkiye'deki derbi maçın gerginliği daha yeni yaşanmıştı. Dönüşte otobüsün kurşunlanması ve sporun düşmanlığa çevrilişini yaşadık. Berlin'deki dörtlü turnuvada bir Alman takımı iki Polonya ve bir de Rus takımı vardı. İki gün süren maçlar boyunca yaklaşık 12 bin kişi aralarında güvenlik önlemi olmadan, kavga etmeden takımlarını desteklediler. Bize de buna tanık olmanın keyfi ve hüznü kaldı...
(Sabah Tatil ekinin 12 Nisan 2015 sayısında yayınlanmıştır.)


Üstüne romanlar yazılan, filmler çekilen ve Soğuk Savaş döneminin simgesi Berlin Duvarı, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yapılmış ve 1989'da yıkılmıştı. Ardından dünya yeni bir paylaşıma sahne olmuştu. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Avrupa'da kontrolü altında tutuğu Demirperde'de yıkılmıştı. Bugün Almanya tek bir ülke dolayısıyla Berlin'de eski ihtişamına yeniden kavuşuyor. Doğu tarafında imar ve düzenleme sürüyor. Berlin Duvarı'nın olduğu yerde beton parçaları hala duruyor. Ve bir de o günleri anlatan bir sokak sergisi. O günlerde yaşanan toplumsal ve siyasal olayları çektiğim fotoğraflar eşliğinde görmek isteyenler aşağıya buyursun. Üstüne tıklayarak büyük olarak da bakılabilir... Resimaltı yazmadım çünkü görüntüler çok şey anlatıyor...