Sayfalar

30 Mayıs 2021 Pazar

Havasına, suyuna.. Bozcaada'nın halleri...


Bozcaada'nın her halini bilirim.
Eh 20 yıllık adalıyım ne de olsa; havasını, suyunu, çivi gibi denizini, koylarını, deli rüzgarını, yağmurunu, kekik kokan topraklarını, daracık sokakları, çay bahçelerini, limanını, bağlarını, üzümlerini, bağ bozumunu, meyvesini, sebzesini bilirdim de kaderde salgın dönemini de yaşamak varmış.
Yılbaşından bu yana sokağa çıkma yasağı, maske, mesafe, önlem, seyahat yasağı derken iyiden iyiye "yok bu sene olmayacak" hesabı yapıyordum ki...
Canım Kuzey Ege'nin yolunda buldum kendimi.
Kaz Dağları, Çanakkale'den sonra ver elini Geyikli...
Hani şu Ata Demirer'in efsane üçlemesi Eyvah Eyvah filmleriyle meşhur ettiği belde...
İsterseniz kestirme yoldan gitmeyip Ezine'ye devam edin.
Hemen girişte, otobüs garının yanındaki salaş esnaf lokantasına uğrayın.
Koca tencerelerde pişirilen mercimek çorbası, kuru, pilav ve buz gibi cacığı yemeden geçmeyin.
Kestirmeden giderseniz, Ezine'den 6 kilometre berideki benzin istasyonundan köy yoluna sağa sapın, 100 metre ileride tek katlı şirin bir dükkan var.
Dündar'ın Yeri...
Dündar Amca 3 yıl önce öldü ama eşi ve çocukları sürdürüyor.
Malum Ezine peynirinin bölgesi burası.
Beyaz peynir, sepet peyniri, kendi ürünleri zeytinler, sızma zeytinyağı, bal ve reçelin tadına bakın.
Kıvrıla kıvrıla giden yolun iki tarafında sebze, meyve tarlaları ve 40-50 yıllık zeytin ağaçlarının sonsuzluk hissi veren manzarasıyla yarım saat sonra Geyikli İskelesi'ndesiniz...
Feribot sırasına arabayı koydunuz.
Büfeden buz gibi karadut suyu içmenin zamanıdır...
Salgın döneminde koronanın uğramadığı tek yer olarak haberleri yapılan Bozcaada'ya gidiş eski halini almış bile.
Eyvah ki eyvah, günde tek sefere düşürülen gemi seferleri, saatsiz olarak doldukça kalkara dönmüş.
Hem de tek gemiyle.
Dezenfekte olmadan sürdürülen seferler büyük risk taşıyor.
Günübirlik yolcular da kontrolsüz biniyor.
Hem de itiş, kakış.
Gemide sürekli maske takın anonsu yapılıyor.
Ancak yaklaşık 100 araç alan feribotta, yaya yolcularla birlikte yüzlerce insan üst katta mesafesiz dolaşıyor.

Buranın adı Hıncal Abi'nin yeri... Her öğlen bağların arasından buraya yürüyorum. Niye mi; çünkü internet burada çekiyor. Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi her tarafı açık tahta kapının arasında oğlumla gölgeye oturuyorum. Hıncal Abi'nin yazısını gazetedeki arkadaşlara gönderiyorum.

İniş oldum olası kargaşa; iki aracın karşılıklı geçemediği caddede feribot boşalırken, yayalar yan yana sıkışık halde bekleme yapmak zorunda.
Belediye hoparlörü "maske" diye bağırıyor.
Yüzde 99 uysa bile, o yüzde bir var ya...
Ama daha önemlisi sosyal mesafe ise hak getire, ona hiç uyan yok.
Esnaf dikkatli, dükkana giriş çıkışlarda uyarı yapıyor, içeriye tek tek alıyor.
Pansiyonlar ve oteller önlemlere titizlikle uyuyor.
Her şey bıraktığım gibi, deli bir rüzgar esiyor.
Çınarın altındaki masalarda soluklananlar Madam Sofia'nın limonatasını yudumluyor.
Dev ağaçların gölgesindeki Çanlı İbo ve Zübeyde Hanım çay bahçelerinde bir tatlı huzur var.
Wifi şifresi soranlara, "Mustafa Kemal'in doğum ve ölüm tarihi" diyorlar.
Meydandaki Atatürk heykelinin yanındaki okulun bahçesine kurulu dev kitap ve müzik çadırı, sıra sıra dizilmiş incik boncuk satıcıları, envai çeşit reçel satan teyzeler, kekik, ada çayı, nane öbekleri...
Kalenin deniz tarafındaki yürüyüş yolundan mendireğe uzanan kafelerde karşı kıyıların silüeti izleniyor. Limanda demirli yelkenliler ve devasa lüks tekneler ise mutavazı balıkçı teknelerine tepeden bakıyor.
Türk Mahallesi'nin başladığı parkta cıvıl cıvıl çocuk sesleri, karşında tarihi 1500'lü yıllara dayanan ahşap döşemeli cami, Rum Mahallesi'nin ara sokaklarına dağılmış sonu görünmeyen lokantalar...
Az ötede her yıl Yunanistan'dan ayine gelen eski Adalılar'ın uğrak durağı görkemli kilise...
Tarihteki adı Tenedos'la özdeşleşmiş şarap dükkanlarının arasından sıyrılıp restore edilmiş taş evin girişinde Veli Dede'yle buluşun.
Kavala, sakızlı ve Anna'nın Polonya usulü kurabiyeleri, Belçika çikolatalı bitter pasta, zencefil ve tarçın karışımlı kek, mis gibi poğaça, simit, ekmek.
Bitmedi; üzüm, karadut ve koruk suları, reçeller, zeytinyağları...
Kuzu kokoreçi, dondurmacıların ilerisinde Çiçek Pastanesi'nin önünde kapıda kuyruklar, ekmekleri öyle böyle değil...
Elektrik idaresinin az ötesindeki dede yine yerinde yok.
Küçük tezgahında 10 sıra fide, altında ise iki kasa var.
Birinde kabak diğerinde salatalık.
Kendin tart, parayı küçük delikten içeriye at.
Burada her şey başka güzel ve doğal.
Ada tanındıkça ve meşhur oldukça fiyatlar da artıyor.
Ama yerel meyve ve sebzelerin tadı doyumsuz.
Rüzgar çok sert esiyormuş ne gam, deniz için alternatif bol.
Bu aralar Gökçeada yönünden poyraz esiyor o zaman Çayır'da denize girilmez.
Ya Habbele ya da Sulubahçe'ye gidilecek.
Sonra Salhane, Beylik, Mermer Burnu, Akvaryum, Tuz Burnu ve irili ufaklı onlarca yer var.
Belediye ve kaymakamlığın şezlong ve şemsiye hizmeti verdiği tek yer Ayazma...
Upuzun sahil kazıklarla ve iplerle düzenlenmiş.
Yürüyüş yolları ayarlanmış, sosyal mesafe önlemleri mükemmel.
Arabaların park ettiği ve merkezden düzenli olarak minibüslerin çalıştığı yerde lokanta ve kafeler hizmet veriyor.
Vahit'in Yeri'nde paçanga böreğinin tadına bakmadan geçmeyin.
Gelişi güzel sağa sola atılan plastikler, şişeler, gıda ambalajları gitgide daha göze batıyor.
Elektrik, tesisat işleri yapan ustalar ise ara ki bulasın, Ada'nın sakinliğiyle yavaş yavaş hareket ederler.
Asla zamanında gelmezler ve "acelen ne dur bi bakem" makamındalar....
Bu kadar gözde, ünlü bir tatil beldesinde telefon ve internet her yerde çekmiyor iyi mi...

Üç GSM şirketinin de sinyal almadığı yerler var.
Hele Ada kalabalıksa yandınız.
Telefonunuzu kontrol etmezseniz bir anda Yunanistan'a bağlanırsınız, fatura şişer benden uyarması...
Dönerken bir işletmenin kapandığı haberini aldık, iki kişide korona çıkmış.
Lütfen kurallara uyun; önümüz bayram, daha Polente Feneri'ndeki rüzgar güllerinin altında güneşi batıracağız, Eylül'de bağ bozumuna gideceğiz, meşhur Çavuş üzümünden tadacağız...
Aman diyeyim....
(Hıncal Uluç'un Hıncal'ın Yeri köşesinde yayınlandı. Yazının linki:
https://www.sabah.com.tr/yazarlar/uluc/2020/07/26/hayal-kirikligim-bozcaada)

22 Mayıs 2021 Cumartesi

19. yüzyılın ışığında...

19. yüzyıl Avrupası'nı büyük bir emekle büyüteç altına alan ve bugünleri daha iyi anlamamızı sağlayan Avrupalılar, öğretici, aydınlatıcı ve bir o kadar da keyifli. Üç ünlü ismin etrafında ilerleyen belgesel tadında bir tarih romanı...

Avrupalı olmak nedir?
Dünyayı siyasi ve kültürel anlamda etkileyen, gözümüzü açtığımız günden beri kulağımıza fısıldanan Avrupalılık neyi ifade eder, bu oluşumun arka planında ne vardır.
Avrupalılık, ulusal kimliğin yanında ulus üstü, sivil değerlere bağlı ortak bir uygarlık olarak tanımlanıyor.
İngiliz tarihçi Profesör Orlando Figes, Avrupalılar kitabında bu ortak kültürün nasıl yaratıldığını kültür, sanat ve yeni buluşların ışığında ele alıyor.
Yazar, 19. yüzyıldaki milliyetçi fikirleri, ulus devletleri ve coğrafi konumları değil; Avrupa kültürünü oluşturan yeni sanat biçimleri, fikirleri ve üsluplarıyla oluşan sentezle ilerliyor.
Büyük teknolojik ve ekonomik dönüşümler, litografi ve fotoğrafçılığın icadıyla birlikte kapitalist çarkın sanat üretimindeki ilişkisi kitabın ana unsurlarını oluşturuyor.
O zaman kadar sanat ve kültür, kralların ve soyluların himmetinde ve gözetimindedir.
Ancak 1800'lere gelindiğinde her şey değişecektir.
Avrupa 19. yüzyılla birlikte en parlak dönemlerinden birine girmektedir.
Demiryollarının icadı ve yaygınlaşması başlangıçtır.
Kültürel küreselleşmenin birinci dönemi demiryolları çağıdır.
Çünkü; ulusal sınırlar aşılmış sanatçılar ve eserleri kıtanın her yanına daha kolay ulaşır hale gelmiştir.
At ve at arabalarıyla günlerce süren yolculuklar kısalınca, orkestralar ve korolar, opera ve tiyatro kumpanyaları, gezici sanat sergileri, okuma turnelerine çıkan yazarlar hep demiryolunu kullandılar.
Tablolar, kitaplar ve basılı notaların ucuz seri röprodüksiyonları için uluslararası bir piyasa ortaya çıkar.
Seyahat kültürünün gelişmesi Avrupalı halkların kaynaşmasını ve ortak yanlarını keşfetmesini sağlar.
Artık sanat ve kültür saraylarda, akademilerde, prensliklerde değil orta sınıf halka inmiştir.
Kitap basımı ve ciltlemedeki yeni teknikler yazarların daha iyi tanınmasını ve satışların artmasını sağlamıştır.
Ünlü tabloların tıpkı basımları evleri süslemektedir.
Notaların çoğaltılmasıyla evlerde piyano sesleri yükselmektedir.
Piyano kibarlığın bir göstergesidir, genç bir kadını evlenmeye değer kılan hünerlerden biri haline gelir.
Demiryolu sayesinde seyahatler başlamıştır.
Turizm hareketi, konaklama, yeme-içme ve hediyelik eşyalarla birlikte yeni bir sektöre yol açılır.
Paranın dolaşımı hızlanmaya başlar.
Demiryolu gericileri ürkütmüştür; bir tarihçi Paris'teki kralın sarayı kaprisle yönettiğini, demiryolunun ise Fransa'yı birleştiğini yazar.
Papa XVI. Gregorius Papalık Devletleri'nde demiryolunu yasakladı, Hannover veliaht prensi ise her kunduracı ve terzinin kendisi kadar hızlı seyahat etmesini istemediği için demiryoluna karşı çıktı.
Ancak hiçbir şey gelişmenin karşısında duramazdı...

Tarihçi Figes, Avrupalılar kitabının alt başlığında Üç Hayatın Işığında Kozmopolit Avrupa Kültürü'nde vurguladığı gibi, üç kişinin hayatını kitabın merkezine koyarak yola çıkıyor, geri plandaki büyük fotoğrafta ise Avrupa'nın koca bir yüzyılı var.
Ünlü Rus yazar İvan Turgenyev (1818-1883), şarkıcı ve besteci İspanyol Pauline Viardot (1821-1910) ve onun kocası Fransız Louis Viardot (1800- 1883) ki, önemli bir sanat eleştirmeni, akademisyen, yayımcı, tiyatro işletmecisi, cumhuriyetçi yanlısı aktivist, gazeteci ve Rusça ve İspanyolca'dan Fransızca'ya edebiyat çevirmeniydi.
Yazarın ifade ettiği gibi; sanatçı olmamakla birlikte sanatçının dayandığı her şeydi.
Turgenyev, Pauline'i gördüğü an aşık olmuştu ve çiftin yanında hiç ayrılmadı.
Tutkulu sevgisi iniş çıkışlarla sürdü.
Eşi Louis'le de iyi dosttu, sonuçta ikisi de sanatın dilini konuşuyordu ancak öteki durum aralarında hep bir duvardı.
Dikkatinizi çekmiştir, üçü de doğum ve ölüm tarihleri itibarıyla neredeyse 19. yüzyıla tamamına tanık etmişler.
Başka bir özellikleri de Fransa, İspanya, Rusya, Almanya ve Britanya'da yaşamaları ve diğer ülkeleri de dolaşmalarıydı.
Dolayısıyla Avrupa kültür sahnesinde gerçek öneme sahip herkesle ilişkideydiler.
Sanata ve sanatçıya destekleri de üç kişinin merkezde olmasını çok iyi açıklıyor.
Kitap, üç kişinin biyografisiyle ilerliyor, örneğin Pauline'nin operadaki konserinden bir anda o yıllardaki müzik, sahne, beste, telif hakları, sanatçıya ödenecek ücret, gibi muhteşem bir bilgilendirmeye dönüşüyor.
Mektuplaşmalar, tanıklıklar, eleştirilerden alıntılar metne derin bir anlam katıyor.
Rossini, Weber, Donizetti, Liszt, Paganini, Chopin, Wagner, Schumann ve o dönemin bugün adları bilinmese de klasik müziğe damgasını vurmuş ünlü isimler Turgenyev ve Viardot çiftinin çevresindeydi.

OSMANLI'YA DA ULAŞTI...

Kitabın ana ekseninden ayrılmadan bizdeki yansımaları da önemlidir.
Osmanlı da bu kültür fırtınasından nasibini almıştır.
1828'da İstanbul'a davet edilen ünlü İtalyan besteci Gaetano Donizetti'nin ağabeyi Giuseppe Donizetti bestelerin yanısıra birçok opera, operet ve bale eserleri sahneledi.
Donizetti Paşa ünvanı alan sanatçının 1842'de sahneye koyduğu Belisario adlı operası bu topraklardaki ilk eser olarak kabul edilmektedir.
Sultan Abdülmecid'in yaptırdığı saray tiyatrosu 1859'da, bugünkü İnönü Stadı'nın olduğu yerde Dolmabahçe Saray Tiyatrosu adıyla açılmıştır.
Ancak beş yıl sonra yanarak yok olmuştur.
İkinci saray tiyatrosu 1889'da Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı'nda yaptırılmıştır.
Yine kitaba dönersek; gazetelerin Balzac, Dickens, Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu'nun yazarı Alexandre Dumas gibi yazarların romanlarını tefrika halinde vermesiyle tiraj patlaması yapması, okuma salonlarının oluşması, kitap basımının ucuzlamasıyla ve çevirilerle birlikte Avrupa çapında satışların artması art arda gelir.
Ancak bir sorun vardır: korsan baskı.
Müzikal eserler ve kitapların Avrupa'nın her yerine korsan baskılarının dağılması engellenemez.
Korsan baskıyı yasayla koruyan devletler bile vardır.
Yazarın ifadesiyle bu konuda en haydut devletler ABD ve Belçika'ydı.
Eser sahipleri telif hakları için çok çabalar ancak sonucu büyük mücadelelerden sonra alınabilir.
Zola'nın dediği gibi; yazarı özgürleştiren para, modern edebiyatı yarattı.
Müzikal konserler ve özellikle operalarda bağıra bağıra konuşmak, yemek, yürümek ve gezmek serbestti.
Büyük bir kampanyayla sanata sessizlik istenir, oturma düzeni değiştirilir, katı suskunluk kuralları konur, sloganı ise "Suskunluk müziğe en büyük saygıdır" olur.
Bu kültürün oluşması yıllar sürer.
Ressamların para karşılığı iş yapması bir grup sanatçıyı kızdırır.
Paris'te bir mahalleye çekilip "sanat için sanat" derler ve o mahalle bohem olarak adlandırılır.
Avcının Notları kitabıyla ülkesi Rusya'da sansüre uğrayan ve yargılanıp evinde sürgün hayatı yaşayan Turgenyev, bir önceki kuşakta Gogol'u tanır.
Daha sonraları ünlü yazarlar Tolstoy ve Dostoyevski ile arkadaş olacaktır.
Avrupa'nın edebiyat devleri Zola, Hugo gibi yazarlarla da içli dışlıdır.
İmparator III. Napolyon'un Paris'teki büyük fuar için kalkıştığı imar hamlesi birçok ülkeye ilham kaynağı olur.
Şehirler yeniden tasarlanır.
Londra'da 1851'de düzenlenen Büyük Sergi, 40'ı aşkın ülkenin katılımıyla açılır.
Modern buluşlar, yeni fikirler, hammaddelerin değiş tokuşu, ticaretin teşviki ve kültürel alışverişin boy göstermesi herkesin başını döndürür.
1849'dan beri Londra'da sürgün yaşayan komünizmin babası Karl Marx ise acımasızca eleştirir: Tüketime adanmış bir anıt.
Sonuç olarak 19'ncı yüzyılı büyük bir emekle büyüteç altına alan ve bugünleri daha iyi anlamamızı sağlayan bu kitap, öğretici, aydınlatıcı ve bir o kadar da keyifli.
Üç kişinin etrafında ilerleyen belgesel tadında bir tarih romanı...
Bu baş döndürücü yüzyıldaki kültürel ve sanatsal hızın, Birinci Dünya Savaşı'yla sonlanması da tarihin cilvesi.
Sonrası ise malum.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

18 Mayıs 2021 Salı

Hayaleti peşimizi bırakmıyor...


İngiliz futbolu analisti Philippe Auclair'in kaleme aldığı Cantona Kral Olacak Asi son yıllarda okuduğum en iyi biyografik eser. Yazar, kitabında futbolun aykırı ismi Eric Cantona'nın iyi ve kötü yanlarını didik didik ediyor.

Netflix'de yeni başlayan Karanlık Kadrolar dizisinin başrolünde yine karşıma çıktı.
Fransız dizisinin başrolündeki işsiz Alain Delambre, cazip bir iş fırsatını kaçırmak istemiyor.
Kendisini acımasız bir çarkın içinde piyon olarak bulan fevri mizaçlı Alain hapse düşüyor.
Filmi başa sarıyorum tabii ki kişisel olanı.
Yıl 1993, günlerden 3 Kasım.
Eski Ali Sami Stadyumu'nda Avrupa Şampiyonlar Ligi eşleşmesinde İngiliz takımı Manchester United'ı bekliyoruz.
İlk maç 3-3 berabere bitmiş.
Sabahın köründe girdiğimiz tribünde soğuktan ve ayakta durmaktan perişan olmuşuz.
Herkesin gözü 7 numaralı futbolcuda...
Eric Cantona her zamanki gibi formasının yakalarını kaldırmış.
Galatasaraylı futbolculara vuruyor, ortalık karışıyor.
Maçtaki olaylarda kart görmeyen Eric, karşılaşma bitince hakeme küfür edince kırmızı kart görüyor.
Üstüne polislerle İngiliz oyuncular arasında arbede yaşanıyor.
Tribünler çıldırmış, İngilizler beraberlikle biten maçta eleniyor.
İngiliz basını bire bin katıp olayı başka bir boyuta taşıyor eh bizimkiler de geri kalmıyor.
Yıllar sonra 2011'de yolu yine İstanbul'a düşüyor.
Bu kez yapımcı ağabeyiyle yaptığı bir programın sunucusu olarak.
Dünyanın en rekabetli ve ateşli, uzun geçmişi olan derbilerinin üçüncü sırasında Galatasaray-Fenerbahçe var. (Not: Bu belgeseli izlemediyseniz Youtube'de bir bakın derim. Bir rekabet nasıl bu kadar güzel işlenir, fanatik tuzaklara düşmeden belgeler, tanıklar ve tarafların gözüyle anlatır görün.)
Eric, çekimler için Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde yürüyor ya da kötü bir tekneyle suyun karşı tarafına Kadıköy'e gidiyor.
Tanıyanların hiçbirini geri çevirmiyor, fotoğraf çektiriyor.
Galatasaray Lisesi'nde çekime giderken birden Ara Güler'in fotoğraflarını görüp kafeye dalıyor.
Ve ünlü sanatçımız Ara Güler'le uzun bir sohbete dalıyor.
Onu bir belgeselde izlemiş, tanıyor.
Kimsenin gecikiyoruz demeye cesareti yok, çünkü o Eric.
(Bu bilgileri ekibe İstanbul'da rehberlik eden gazeteci Banu Yelkovan arkadaşımızdan ödünç aldım.)
Futbolun merkezindeki bu çılgın adam sık sık karşıma çıkıyordu; oyunuyla, golleriyle, sivri diliyle, deliliğiyle, isyankârlığıyla, çılgın kararlarıyla, tribündeki seyirciye uçarak attığı tekmesiyle, aldığı cezalarla, statükoya açtığı savaşla, sanata düşkünlüğüyle, resim merakıyla, Arthur Rimbaud'un dizelerine hayranlığıyla, Liam Gallagher'in bir şarkısının klibinde yarı çıplak kral tacı ve peleriniyle dans etmesiyle, Paco Rabanne için podyumda yürümesiyle tiyatro ve sinema oyunculuğuyla yıllardır aramızda geziyor.
Ünlü yönetmen Ken Loach'ın Hayata Çalım At (Loocking For Eric) filminde işsiz ve tükenmiş bir United taraftarına ümitli olmayı ve hayata tutunmayı tavsiye eden hayalet rolündeki de oydu.
Birçok filmde oynadı, ya da yönetmenlik yaptı...
Fevri mizaçlı Alain de, maç çıkışı polisle kavga eden de, Beyoğlu'nda gülücüklerle selfie çektiren de, kulüp başkanına üçkağıtçısın diyen de, hayata çalım atan da hepsi de o adamdı: Eric Cantona...
"Yalnızca geri zekalılar asla fikrini değiştirmez" diyen bu adam Fransa'nın en aykırı göçmen şehri Marsiyalı. 

Mimarisiyle, hayata bakışlarıyla, yaşam tarzlarıyla ülke içinde ülke gibi bir kent orası.
Dedesi, Katalan bir göçmen.
Çok acılar çekmiş.
General Franco'ya karşı savaşırken Barcelona'dan kaçıp genç eşiyle mülteci kamplarında yaşamış.
Eric'in annesi orada doğmuş.
Ve yıllar sonra ABD'de bir sergiyi gezerken dedesinin fotoğrafını görüp sezgisiyle tanımış.
Annesine gösterince haklı olduğu anlaşılmış.
Baba tarafından dedesi de 1911 yılında Sardunya Adası'ndan yoksulluk yüzünden göç etmiş.
Eşinin de Arap kökenli olması halkayı tamamlıyor.
Yani genlerinde her şeyden var, hayatını okurken kişiliğindeki gel gitleri ve tarzını yadırgamıyorsunuz.
O da bunu teyit ediyor zaten: İçimde dizginleyemediğim bir tutku var. İçinizden dışarı çıkmak zorunda olan ve sizin de çıkmasına izin verdiğiniz ateş gibi. Bazen bu ateş dışarı çıkıp etrafa zarar vermek istiyor. Bense kendime zarar veriyorum. Zarar vermek, özellikle de başkalarına zara vermek beni üzüyor. Ama karakterimdeki bu özellikler olmasa, ben ben olamam.
Futbola, Pele, Cruyff, Maradona gibi ünlü isimler gibi damgasını vuramadı.
Şimdiki zamanların Ronaldo ve Messi'si gibi de olmadı ve olmayacak da.
Ama daha 26 yaşında onlarca takım gezmiş bir futbolcuydu.
Asiliği başına iş açıyordu, o huzur istiyordu sadece.
İngiliz kıtasına gittiğinde 26 yıldır şampiyonluğa hasret olan Manchester United'in kaderini değiştirdi.
4 şampiyonluk gördü, ırkçı küfürler eden taraftara uçan tekme attı.
9 ay futboldan men yedi.
Döndü yine şampiyon oldu.
Premier Lig'in gelmiş geçmiş en çok sevilen dünyaca tanınan adamı oldu.
Adına şarkılar yazılırken formunun zirvesindeyken pat diye 30 yaşında futbolu bıraktı.
Tam da ona yakışır bir hareketti.
Yalnızca o yapabilirdi ve yaptı.
Az önce zikrettiğim ünlü futbolcular hep o dünyanın içinde varoldu.
Onların insan tarafını çok bilmiyoruz, Cruyff hariç.
Eric Cantona ise yüreğinin ve hayalinin peşinden gitti.
10 yıl gecikmeyle yayınlanan Cantona Kral Olacak Asi kitabı son yıllarda okuduğum en iyi biyografik eser.
Yazarı France Football muhabiri ve İngiliz futbolu analisti Philippe Auclair, kitabı kaleme alırken Eric Cantona ile hiç ama hiç konuşmamış.
Eric istememiş o da bir noktadan sonra vazgeçmiş iyi de etmiş.
Başkahramanı konuşsaydı belki de bu kadar lezzetli ve objektif olamayacaktı.
Eric Cantona'nın iyi ve kötü yanlarını didik didik eden Auclair her şeyi özetlemiş: Cantona'nın aurası top koşturmayı bıraktığı günden beri hiç kaybolmadı.
Manchester United taraftarları onu futbolu bırakmasından yıllar sonra o dillere destan Best-Law- Charlton üçlüsünün önünde yüzyılın oyuncusu seçti.
2008'de Premier Lig'in sponsoru Barclays'in 185 ülkede yaptığı bir ankette Cantona'nın tüm zamanların en sevilen oyuncusu olduğu görüldü.
Aynı yıl, Sport dergisi Crystal Palace maçındaki malum kung-fu tekmesini spor tarihindeki en önemli yüz olaydan biri seçti.
Ken Loach, Looking for Eric'te onu filminin ana karakteri yaptı.
Eric Cantona'nın hayaleti belli ki bir süre daha peşimizi bırakmayacak.
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


2 Nisan 2021 Cuma

Suçlu ama bir dinleyin!..


Almanya'nın ünlü ceza avukatı Ferdinand von Schirach'ın baş döndürücü öykülerden oluşan Suç adlı iki kitabının ardından Collini Davası da yayımlandı. Failin bir anda kurbana dönüştüğü kitap Alman hukuk sistemini sorguluyor.

Dostoyevski ünlü kitabını 1866'da yayınladığında "Suç ve Ceza" kavramlarını tartışmaya açmıştı.
Ve o kadim soru insanoğlunun geçmişi kadar eskidir: Ceza varsa suçluda vardır.
Cezanın tarihi suçun gerçekleşmesiyle başlamıştır.
Yani insanoğlunun geçmişi kadar eskidir.
Suç ve cezanın tarihini yorumlayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, ele alacağımız kitabın yolunu çiziyor:
İnsanlık tarihinin değişik gelişim evreleri ve düzeyleri bağlamında suç ve cezaya yüklenen anlam farklıları söz konusuysa da bu kavramların kendisi insanlığın tarihi kadar kadimdir. Toplumların düşünce tarzı ve gelişmişlik düzeyi hukuk kültürünü, dolayısıyla suç ve ceza algılarını şekillendirirken, bunun karşılığında ceza müessesesinin kendisi de toplumların içtimai düşüncesini etkilemiştir. Bu karşılıklı etkileşim süreçleri sadece dünyevi kanunlarla değil, aynı zamanda felsefi düşünce, dini bakışlar ve yorumların eşliğinde gelişmiştir. Dolayısıyla, suç ve cezalarla ilgili fikir yürüttüğümüz zaman, onu doğuran çağı; dönemin sosyal, ekonomik, dini ve kültürel koşullarını da bilmemiz gerekir. Antik Çağ döneminden başlayarak günümüze kadar süren insanlık tarihi boyunca kadim düşünceler, dini algılar, mitolojik tefekkür tarzı, eski filozoflar, dini akımlar ve eğilimler, Aydınlanma Çağı'nın temsilcileri, modern çağın ünlü filozof, sosyolog ve hukukçularının fikirleri, ayrıca günümüzde var olan düşünce ve yaklaşımlar, suç ve ceza kavramlarının idrak edilmesi açısından bir bütünlük oluşturuyor. (Suç ve Ceza/ Prof. Dr. İlham RAHİMOV kitabının sunuş yazısından)

Ferdinand von Schirach Almanya'nın ünlü bir ceza avukatı, 1994 yılından beri Berlin'de bu işi yapıyor. Müvekkilleri arasında büyük işadamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları var. Hatta Alman gizli servis üyeleri de...
Bugüne kadar yüzlerce davayla ilgilenen Schirach, yazdığı kitaplarla dünya çapında üne kavuştu.
35'ten fazla dile çevrilen kitapları milyonlarca sattı ve onu "Alman edebiyatının uluslararası üne sahip bir yıldızı haline getirdi.
Suç- Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler (Alfa Yayınları) kitabında yer alan öyküler baş döndürücüydü.
Ardından ilki kadar ilgi gören Suç 2'yi (Alfa Yayınları) yayımladı.
*Tanınmış, iyi bilinen bir doktor kırk yıllık karısını baltayla öldürüp cesedini parçalıyor. İtirafı da cezası kadar sıra dışı.
* Banka soyan adamın garip de olsa haklı sebepleri var.
*Genç bir kadın kardeşini öldürüyor. Sevgisinden...
*Bir köpek bir anahtar yutuyor ve ardından kanlı bir mafya hesaplaşması geliyor...
*Bir lise öğrencisi İlluminati adına neredeyse ölümüne işkence görüyor...
*Kasaba bandosunda çalan dokuz mazbut adam bir genç kızın hayatını karartıyor ama hiçbir ceza almıyor...
*Bir adamın çantasından 18 cinayetin fotoğrafı çıkıyor, karakolu elini kolunu sallayarak terk ediyor...
*Üflemeli çalgılar grubuna mensup dokuz adam bir genç kızın hayatını mahvettikten sonra hiçbir bedel ödemeden serbest bırakılıyor.
*Bir adam çocuk istismarıyla suçlanıyor.
*Uyuşturucu taciri adamın hikâyesi Tarantino'nun filmlerini aratmıyor.
Hepsi birbirinden inanılmaz insan öyküleri.

OLAĞANÜSTÜ BİR ANLATACI

Bir söyleşisinde dediği gibi: Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazla savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında yazıyorum; onun başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve ihtişamı hakkında...
Der Spiegel dergisindeki övgü dolu satırları sonuna kadar hak ediyor: Schirach öyle üstün, açık ve anlaşılır yazıyor ki, sanki hayatı boyunca başla bir şey yapmamış. Olağanüstü bir anlatıcı, çünkü insanlara ve kaderlerine güveniyor... Küçük çapta yazılı sinema.

Schirach'ın 2011'de yayınlanan ve geçtiğimiz yıl filme de çekilen Collini Davası kitabı geçen ay piyasaya çıktı.
Değil suç işlemek, trafik cezası bile olmayan mazbut, iş yerinde ve yaşadığı yerde sevilen, iyi biri olarak bilinen İtalyan kökenli Fabrizio Collini vahşice bir cinayet işler.
Lüks bir otelde öldürdüğü yaşlı adam, Almanya'nın dev bir holdinginin sahibi ve yönetim kurulu başkanıdır.
İtalyan suçluyu savunmak üzere parlak bir eğitimi olan, zeki fakat çaylak bir avukat atanır.
Kariyeri için bir fırsat olarak gördüğü dava genç avukatı dehşete sürükler: Öldürüleni çok iyi tanımaktadır.
Yazarımız çok iyi bildiği; kaşarlanmış kurt hukukçuları, holdinglerin devasa bütçeleri, polis raporları, olay yeri inceleme, adli tabip incelemesi (ki inanılmaz bir ayrıntıyla verdiği bilgilerle şoke oldum) arasında gezinerek müthiş bir fotoğraf çıkarıyor ortaya...
Gözlem gücüyle kitabına renk katan insan tasvirleri, çevre anlatımıyla da tempoyu hiç düşürmüyor..
Her şey bitmişken, bir fotoğrafla Almanlar'ın sabık geçmişine uzanan bir kapı aralanıyor.
Fail bir anda kurbana dönüşüyor...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2020 sayısında yayınlanmıştır.)


27 Şubat 2021 Cumartesi

Mülteciler: Acı bir devrimin insanları...

                                  (Fotoğraf: Murat Şengül)

Dünyanın en önemli sorunlarından biri olarak görülüyor mülteciler. Zorunluluk nedeniyle yerlerini, yurtlarını terk eden insanların acı hikayelerine herkes duyarlı mı bilinmez. Marc Engelhardt'a göre onlar farkında olmadan acı bir devrimi gerçekleştiriyor.

Gecenin bir vakti, ay pırıl pırıldı, kitabı yeni bitirmiştim.
Okuduklarım içime oturmuş, az ötemde uzanan simsiyah Ege Denizi'ne bakıyordum...
Şu anda kim bilir kaç can azgın dalgalarda yaşam mücadelesindeydi...
Sığınmacı Devrimi/ Son Göç Dalgası Dünyayı Nasıl Tümüyle Değiştirdi kitabı dünyanın dört bir yanındaki 26 Alman gazetecinin izlenimlerinden oluşuyor.
Somali'den Irak'a, Suriye'den San Salvador'a, Etiyopya'dan Avustralya'ya göç hikayeleri ve aralarına serpiştirilmiş siyasetin ağır işleyen çarkı, zalim tacirler ve ne yapılmalı sorularına da yanıt aranıyor.
Kitabı derleyen Marc Engelhardt, dünyanın varoluşundan bu yana yaşanan göç olgusunu 21. yüzyıldaki geldiği noktayı devrim olarak niteliyor.
Ama nasıl bir devrim?...
2015'teki Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre, 65 milyondan fazla insan; göçmen, sığınmacı, mülteci gibi sıfatlarla yerinden yurdundan olmuş durumda.
Bu da dünyadaki her 100 insandan birinin sığınmacı olması demek.
Ailesini, sevdiklerini, topraklarını terk etmek zorunda kalmış.
Kimi iç savaştan, kimi ülkeler arası savaştan, kimi ırkçılıktan, kimi dini baskıdan, kimi fakirlikten, kimi çetelerden, kimi ekolojik felaketlerden...
Milyonlarcası kamplarda tahmin bile edilemeyecek kadar zor koşullarda yaşamak zorundalar.
Liste uzayıp gidiyor.
Her bir sığınmacı bir öykü.
Ne yazarsanız yazın onların ki kadar gerçek olamaz.
Kitabın sayfalarında gezinip yaşadıklarını paylaşmak istedim.
Gerisi boş laf olacaktı...
İngilizce öğretmeni Suriyeli Ameena A.'nın kaçış öyküsü mutlu biten nadir kaçış öykülerinden biri.. Al-Hasaka kentinde yaşayan genç kadının, kocası ve iki büyük çocuğu önden yola çıkıyorlar. Türkiye, Yunan adaları ve Almanya...
Ardından kendisi geride kalan iki küçük kızıyla yola çıkar. Türk sınırı, İstanbul, sonra Bodrum, İstanköy, Sloven- Avusturya sınırı daha sonra Almanya'daki bir köyde buluşma... Şimdi iyiler ve ama gelecek ne gösterir bilmiyorlar.

*Suriye'den Lübnan'a/ Barkayel ve Yeni Sakinleri...
Suriye'deki iç savaştan Lübnan dağlarındaki fakir bir köy olan Barkayel'e sığınan Abdül Nasır'ın hikayesi. Sünni köyünde ailesiyle hiç olmazsa can korkusu olmadan yaşamaya çalışıyor...

*Lübnan'dan Paris'teki Yönetici Katına/ Chantal'ın İç Savaştan Kaçışı...
Lübnanlı bir Hıristiyan Christin Chantal, iç savaşın başladığı 1975 yılında 18 yaşındadır. Malta doğumlu babasının sayesinde İngiliz pasaportluyla Londra'ya kaçar. Aklı geride bıraktığı ailesindedir. 2 yıl sonra döner, iyi bir eğitimi olduğu için çok iyi bir işi, dolgun bir ücreti, evi, yazlığı ve arabası vardır. Havaya uçan arabalar, suikastler, sokaklardaki dehşet yüzünden bu kez Roma'da şansını dener. Sonra Kopenhag ve Paris... Birkaç iş deneyiminden sonra dışlandığı için kendi şirketini kurar. Çevirmenleriyle dünyayı ağ gibi saran bir ajansın ve yüzlerce milyon avroluk bütçeli bir şirketin sahibi. Çok iyi bir hayatı var ama içindeki duygular hep aynı: Lübnan'a geri dönmek ve orada yaşamak için doğru zamanı kolluyorum. Belki de, bunun hayalini kuruyorum desem daha doğru olacak.

*Eritre'den İsviçre'ye/ Yordanos'un Dikta Rejiminden Kaçışı...
14 yaşındaki genç kız Yordonas'un acı yolunda zulüm, işkence ve yoksulluk var. Şimdi İsviçre'de sakin ve huzurlu bir hayatı var. Ama aklı fikri geride bıraktıklarında...

*Kongo'dan Güney Afrika'ya/Yabancı Düşmanlarından Korkmak...
Coco Bishogo Ruvinga eşiyle kamplarda çektiği acı dolu günlerin ardından Johannesburg'ta bir kuaför dükkanı açmış. Ancak ırkçı palalı, silahlı gençler dükkanını basıp talan etmiş. Korkuyla yaşıyorlar ve ne yapacaklarını bilmiyorlar.

*Kuzeydoğu Kenya'da Dadaab/Bir Sığınmacı Kampı Kente Dönüşüyor...
Somali'deki dikta rejiminin devrilmesinden sonra birbirini acımasızca katleden kabilelerden kaçan yüzbinlerce kişi Kenya'nın kuzeydoğusundaki Dadaab'a sığınıyor. Çadır kent devasa bir hal alınca BM'nin devreye girmesiyle büyük bir metropol halirne dönüşen Dadaab'ta tutunmaya çalışan yüzbinlerce insan. Kampın sakinleri; Başir Ahmed Bihi, Farah Abdinassir, Haibo Abdirahman Muse, Amphile Kasım Muhammed'in gözünden yaşananlar...

*Güney Almanya'dan Mogadişu'ya/ Halima Olad'ın Dönüşü...
Somalili Halima Olad'ın ailesi 1991'deki iç savaştan Almanya'ya kaçmış. Halima birçok zorluğu aşarak İngiltere'de uluslararası hukuk ve devletler hukuku okumuş. 3-4 yaşlarında geldiği ülkesine ait hatırladıkları küçük kırıntılar.. Şimdi her şeyi bırakıp topraklarına dönmüş ve devlet başkanına danışmanlık yapıyor...

*Yemen'de Tutsak/ Nisma ve Kholood Neden kaçamıyor?
Husiler'in başlattığı saldırılarla yıllardır iç savaş yaşayan yoksul Yemen'de çevre ülkelerinin başta Suudi Arabistan'ın katılmasıyla yaşanan dramın ortasında bir kadın iki gencin hayalleri... Kholood, "Bugünü yaşayabilme ve geleceğe ümitle bakabilme olanağından bizleri yoksun bıraktılar" diyor...

*Irak'tan Avrupa'ya/ Ölümden Kaçarken Boğulmak...
Bağdat'ta polis olan Ali 4 çocuğuna bakıyor, eşini 2 yıl önce yitirmiş. IŞİD'in ölüm tehditleri yüzünden yollara düşmüş... Türkiye'de kaçakçılarla anlaşıp botta 8 bin euroya 5 kişilik bir yer ayırmış. Denizin ortasında motor durmuş. Altı yaşındaki Hüseyin ve dört yaşındaki Zeynep babanın ellerinden kayıp gitmiş... Yardım istenmesini de engellemişler... Zeynep'in cansız bedeni tekneye alınmış ama Hüseyin kaybolmuş. Hâlâ onu arıyor Ali, toprağa vermek için...
Küçük çocukları Hevra ve Hasan uzun süre konuşamamış, ağlamamışlar bile...
İkisi de travmayı başka türlü yaşamış. Resim çizmişler hep... Hasan karanlık gökyüzünün altında kendilerini suyun üstünde tutmaya çalışırken çizmiş . Botun kenarındaki sakallı adam ise simsar.. Resmin kenarında üç kişilik bir aile suda sürükleniyor.
Kız kardeşi Hevra ise kendine pembe bir dünya yaratmış. Boğulan insanlar yok onun resimlerinde sıcak bir güneş, yeşil ağaçlar, renkli çiçekler var. Prenses çıkartmaları yapıştırmış aralarına. Almanya'daki sığınmacı kampında Suriyeli Maher'in de yaşadıkları benzer... O da karısını ve iki kızını Ege Denizi'nde kaybetmiş. Birbirlerini iyi anlayan iki baba ve asla birbirlerini teselli edemiyorlar...

*Avrupa'nın ve Bütün Kesinliğin Bittiği Yer/ Midilli Adası Sakinleri...
Sığınmacıların Avrupa hayallerinin başladığı yer Yunan adaları... Midilli ise en uğrak yer. Adanın sakinlerden Maria, "Denizin boğulan çocukları kıyıya nasıl sürüklediklerini görünce insan, bir zamanlar olduğu gibi kalamıyor" diyor.

*Almanya'da Gidiş ve Dönüş/ Haurdic Ailesinin Öyküsü...
1992'de Bosna'daki katliamdan kaçan Müslüman Haurdic ailesi Almanya'ya yerleşmiş. Yaşanan acılar, sürgünler savaş bitince geri dönüş kararı ve özellikle çocuklar üstündeki etkisi...

*Afrika'dan İtalya'ya/ Monesterace mucizesi...
İtalya'nın güneyinde çizmenin ucundaki Calabria bölgesindeki Riace adındaki bir köyde yüzlerce sığınmacı yaşıyor. Geri kalmış bölgenin sakinleri büyük kentlere göçmüş. Birçok ev boş duruyor. Belediye başkanının öncülüğüyle sığınmacılar, yerel halkla bütünleşip başka bir öykü yazıyor. 20 milletten, Somali, Etiyopya, Afganistan, Bangladeş ve başka ülkelerden 400'e yakın sığınmacı; "hiç olmazsa" diyorlar "bir yere tutunabildik."

*El Salvador'dan ABD'ye/Çetelerden Kaçış...
El Salvador'da 14 yaşını geçen her gencin tek bir yolu var. Çetelere katılmak yoksa, onların adına hırsızlık yapmaz ve cinayet işlemezlerse öldürülmekle tehdit ediyorlar.
2014 yılında 18 yaşın altında 68 bin çocuk refakatçi olmadan Orta Amerika'dan ABD'ye gelmiş... Bu resmi rakamlar ya yakalanıp geri gönderilenler. Victor ve annesi Lidia'nın öyküsü ise tersten işlemiş. Önce anne çocuklarını bırakıp ABD'ye kaçmış sonra çocuklarını almış yanına. İki çocuğu iltica hakkını almış ikisi hala kaçak...

*Manila'dan Dünyanın Dört Bir Tarafına/Yoksulluktan Kaçış...
Filipinli Jennifer Pinon çocuk bakıcısı, Au-pair programıyla Almanya'ya gitmiş defalarca ve her seferinden geri dönmüş. Kazandığı paranın üçte ikisini ailesine göndermiş. Çünkü diyor: Bu bizde gelenektir. İlk doğanlar sonradan gelen kardeşlerine bakar; anne babalar yaşlandığında da tüm çocuklar ona bakar.

*Haydi Doğru Şehirlere/ Çin'deki göçmenler...
Xingfucun Şangay'ın varoşu. Kırsal kesimden gelen Çinliler burada yaşıyor. Wang Bing'in tutunma hikayesi zorlukla dolu ama yasalar hiçbir zaman daha ileriye gitmesine izin vermiyor. Guo Qianjun ise daha şanslı. İyi bir işi ve kocası var.

*Ortadoğu'dan Endonezya'ya/Transit geçişte telef olmak....
Endonezya'nın başkenti Jakarta'nın 60 kilometre güneyindeki Cisarua'da sığınmacı kampındayız. İngilizce öğretmeni Fatima ükesi Pakistan'dan kaçmış bir Şii.
Yarısı Afganlılar'dan oluşan Somaliler, Rohingyalar, Iraklılar, İranlılar, Tamiller, Pakistanlılar ve Filistinliler'den oluşuyor kamp. Avustralya'ya gitmek için yola çıkap buraya sığınmışlar. Fatima'nın sözleri her şeyi anlatıyor: Biz yaşamıyoruz, bekliyoruz. Hep tetikteyiz,hep korku içindeyiz, sonumuzun ne olacağını bilmiyoruz.

*Dünya Âlem Unutulmak/Avustralya'nın Denizaşırı Kamplarındaki Sığınmacılar....
Okuduğum öyküler içinde en acı ve zalim olanı... Resmen ölüme terk edilen sığınmacıların Nauru ve Manus adalarındaki durumu nefesinin kesiyor insanın. Sığınmacıların yurdu Avustralya geçmişine ihanet ediyor sanki. Halk ve politikacılar yaptıklarıyla gurur duyuyor. Ancak, vicdanlı hemşireler, doktorlar akademisyenlerin tepkisiyle dünyanın olan bitenden haberi olması sağlanıyor. Ama yine de...

*Tuvalu'dan Yeni Zelanda'ya/Susuz, çocuksuz...
Sigeo Alesana'nın durumu çok farklı. Ada iklim değişikliğinden ötürü verimsizleşiyor. Deniz suyu toprakları çürütüyor. O ve eşi iklim sığınmacısı olarak kabul ediliyor Yeni Zelanda'ya...

*Memlekete Dönüş Operasyonu/İsrail Afrikalı Sığınmacıları Nasıl Başından Savdı?..
Eritreli Aman Beyene ve diğerleri. Geri dönüş için 3500 dolar teşvik, dönüşte de neden kaçtın işkence ve dayakları. Ve gönderildikleri yer ise İsrail'in silah anlaşması yaptığı ülkeler iyi mi...

*Almanya'dan Türkiye'ye Kesin Dönüş/Eski memlekette zorlu yaşam...
Süryani İsrail ve Snoja Demir ailesi 1980'lerde terk ettikleri Mardin'deki Tur Abidin'deki ata topraklarına döndüler. Köyleri Kafro'da yeniden bir hayat kurmuşlar. Ancak terör yüzünden çok mutsuzlar. Ailelerin büyük çocukları yeniden Almanya'ya dönmüş bile...

*Balkanlar'a Dönüş/ Romanlar ve Onların Sözde Güvenli Memleketleri...
Nizaqete Bislimi, ailesiyle 1993'te Kosova'daki savaştan kaçıp Almanya'ya sığındı. 14 yaşındaydı. Şimdi Essen'de iltica işlerine bakan bir avukat. Kendini ispatlaması çok zor olmuş ama olmuş. Romanlar'ın durumu ise çok farklı. Onlara iltica yerine müsamahalı kararı veriliyor. Bu da daimi bir belirsizlik ve olası bir sınır dışı edilmeye karşı her an orayı terk etmeye hazır olmak anlamına geliyor.

*Burma'da Vatansız/ Rohingyalar'ın kaçışı...
Uzun bir süredir katliam altındaki Arakanlı Müslümanlar'ın durumunu Kamaluddin Bin Abdul Munaf anlatıyor. Budistler'in hakimiyetindeki ülkede çok zor durumdalar. Açlık, yoksulluk ve bir de can korkusu...

VE SON SÖZ...

Kitapta, göçmen tacirleri, kaçakçıların milyarlarca doları bulan kazancı, kaçışa teşvikin kökenleri, siyasetin dolambaçlı labirentlerindeki pazarlıklar da ayrı makaleler halinde yer alıyor.
Baştaki soruya gelirsek; neden sığınmacı sorunu ya da krizi değil de devrimi...
Kitabın editörü Marc Engelhardt'ın yorumu tartışmaya açık ve bence doğru bir tespit:
"Sığınmacı devriminin sonuçları ne olacak? Bir devrimin toplumu nereye sürükleyeceğini bilebilir miyiz ki? Fransız Devrimi dolambaçlı yollardan, dana önce ergin olmayan milyonlarca insanı siyasi özgürlüğüne kavuşturmuştu. Sanayi Devrimi, milyonlarca insanı yoksulluğun kalıcılığından kurtarmış ama aynı zamanda yeni yoksulluklar yaratmıştı. Digital devrim, sanala ortamda bir dünya toplumunun temelini yaratmış ama diğer yandan da bire bir insanlar arası ilişkiyi zayıflatmıştı. Sığınmacılar devrimi de bu devrimler gibi kuşkusuz benzer temel değişimler getirecektir. Tam olarak neleri değiştireceğini yarınlar gösterecek. Değişimler durdurulamaz ama yapılandırılabilir."
(Sabah Kitap ekinin Ağustos 2020 sayısında yayınlanmıştır.)

4 Aralık 2020 Cuma

Polisiye dünyasında bir gezinti...


Stevenson'un efsanevi öyküleri tek kitapta toplandı. Müfettiş John Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarında. Sorgu ustası Martin Beck bizi Savoy Cinayeti'yle selamlıyor. Polisiye tutkunları için şanslı bir dönem. Gelin bir gezintiye çıkalım.

Salgın korkusu azalıp hayat tedbirli de olsa normalleşmeye başlayınca yayınevleri, ardı ardına yeni kitaplarını basmaya başladı.
Özellikle polisiye severler için yaz bereketli olacak gibi duruyor.
Tatilde edebiyatın sihirli sözcüklerinde kaybolmak için bir seçki hazırladım.
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı kim bilmez.
İskoç yazar Robert Louis Stevenson'ın 1886'da yazdığı kitapta çifte kişilik vardır.
Aynı vücutta birden fazla kişiliğin barınmasını konu edinir.
Erdemli bir doktor bir iksirle geceleri bir canavara, katile dönüşmektedir.
Tiyatro ve sinema uyarlamalarıyla günümüze kadar gelen bir başyapıt.
Define Adası'nın da yazarı olan Stevenson'un Binbir Gece Masalları'ndan esinlenerek yazdığı Binbir Gece Polisiyeleri ilk sürprizlerden oldu.
22 öykünün yer aldığı kitap büyük ilgi görünce ikincisini eşiyle birlikte kaleme almış.
Fanny van der Grift Stevenson'ın da katkı yaptığı ikinci kitapta da 19 öykü var.
Alfa Yayınları'nın yeniden yayınladığı hacimli ciltte iki kitap biraya getirilmiş.
Müthiş bir hayal gücü ve edebi lezzetin olduğu kısa öyküleri kaçırmayın derim.
Ünlü dedektif Sherlock Holmes'in yaratıcısı Arthur Conan Doyle'un, bu öyküleri, "Stevenson'ın dehasının doruk noktası" olarak övdüğünü de ekleyelim.

IAN RANKIN'DEN YENİ KİTAP

Yeni çıkanlardan biri de yine İskoçyalı bir yazar.
Dedektifi John Rebus'la ünlenen Ian Rankin'in yeni kitabı Asma Bahçe'de yayınlandı.
Türkiye'deki okurların karmaşık ve eksik yayınlanan kitaplarıyla tanıştığı Rebus serisi şimdi sırasıyla yayınlanıyor.
33 yıl önce Düğümler ve Haçlar'la, Edinburgh sokaklarına çıkardığı Müfettiş John Rebus'un maceraları; Saklambaç, Diş İzleri, Masadaki Düşman, Kara Defter, Ölümcül Hedefler, Bırak Kanasın ve Siyah ve Mavi'yle sürdü.
Eski SAS komandosu, asi, başına buyruk, otoriteyle çatışan, zaafları olan dedektif Rebus, kitaplara ve müziğe de tutkun.
Her zaman tetikte, yalnız yaşayan, patavatsız bir adam olan Rebus, Asma Bahçe'de yine Edinburgh sokaklarındadır, bu kez çeteler arası savaşın ortasında kalır...
Gerilim ve merakın doruğa tırmandığı kitapta suç kavramı da sorgulanıyor..

NEDİR BU DÜNYANIN HALİ?

Kuzey ülkelerinden başladık sırada İsveç var...
İskandinav polisiyesi akımının öncüsü 10 kitaplık Komiser Martin Beck serisi de geçen yıl sırasıyla yayınlanmaya başlamıştı.
Serinin yazarları gazeteci- yazar karı koca Maj Sjöwall ve Per Wahlöö'den oluşan iki kişilik bir ekip.
Birlikte Martin Beck'in 10 kitabını yazan çiftten Per Wahlöö'nün 1975'te erken ölümüyle komisere de veda ediyoruz.
Gerçek bir sorgu ustası olan ve kılı kırk yaran araştırmalar yapan Martin Beck'in Kanaldaki Kadın'la başlayan serisi, Duman Olan Adam, Balkondaki Adam, Gülen Polis ve Kayıp İtfaiye Arabası ile sürdü. Ve nihayet altıncı kitap Savoy Cinayeti de yayınlandı.
İsveçli ünlü bir sanayicinin herkesin gözü önünde öldürülmesini araştıran kitapla ilgili yorum yazarlarımızı da çok iyi özetliyor:
Hikâye bizi nereye götürürse götürsün, Sjöwall ve Wahlöö yaşadığımız dünyayı bize yeniden sorgulatmanın bir şekilde yolunu buluyor.

YARASA İLE BAŞLAYIN

Norveçli yazar Jo Nesbo'nun dedektifi Harry Hole serisi de 12'nci kitaba ulaştı.
Dizilere, filmlere çekilen Harry'nın son macerası Bıçak geçen yılın sonunda yayınlandı ama onu da anmadan geçmek istemedim.
Kasım 2019'da İstanbul'da hayranlarıyla buluşup, kitaplarını imzalayan Nebso, "Bu kez cinayetlere değil Harry'ye odaklandım" diyordu.
Eski ve yeni düşmanlarla karşı karşıya kalan Harry Hole hayatının en zor davasını çözmek zorunda kalıyor.
Jo Nesbo okumayı erteleyenler için tam zamanıdır ancak ilk kitabı Yarasa ile başlamak gerekiyor.
Yoksa kafanız karışabilir.

BÜYÜK PLAN'A YAKIN BAKIŞ

Yeni çıkan polisiyelerden biri de emekli polis dedektif Georg Dengler karakteriyle yeni bir kulvar açan Alman yazar Wolfgang Schorlau'dan geldi.
Kriminal olaylardan çok siyasi polisiye sınıfında adlandırılacak giderek casusluk kulvarına da göz kırapn bir yazar Schorlau.
İlk kitabı Mavi Liste'yle devlet, gizli servisler, sermaye sınıfları, komplolar, silahlı örgütler dünyasına dalan Alman yazar, korkmadan cesurca hesap soruyordu.
İkinci kitabı Münih Komplosu'nda gerçek bir olayı ele aldı.
Dedektif Dengler, 1980 yılındaki bir festivalde 13 kişinin ölümüne iki yüzden fazlasının da yaralanmasına yol açan patlamanın peşine düşüyordu.
Bombayı patlatan da bir Neonazi'ydi üstelik...
Serinin üçüncüsü bizi de yakından ilgilendiren cinayetlerin izini sürüyor.
Biri Yunan sekiz Türk'ün öldürüldüğü olaylar uzun süre mafya hesaplaşması olarak sunuldu.
Sonra derin devletin içine çöreklenmiş Nasyonal Sosyalist Yeraltı örgütü adlı bir örgüt ortaya çıkarıldı.
Yakalananlar NSU davasında yargılanıyor.
Siyasi polisiye ustası Schorlau, Koruyan El kitabında resmi olarak kollanan her yere sızmış bir şebekeyi anlatıyor.
Afganistan'daki savaştan dönen bir Alman askerin durumu Kavuran Soğuk'ta ele alınıyor.
Ancak arka plandaki büyük resimde çok farklı işler dönüyor.
Dedektif Dengler yine iş başındadır.
Ve nihayet yeni yayınlanan Büyük Plan'la birlikte Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'daki iktisadi krize odaklanıyor.
Özel dedektif Dengler, bürokrasi, Almanya ve Yunanistan'daki bağlantılara dalarak bambaşka bir cephe açıyor...
Unutmadan başka bir yazının konusu olacak casus romanlarının babası John le Carre'nin Casuslar Mücadelesi de yeni yayınlandı.
Ünlü karakteri Smiley yine işbaşında...
Aklınızda bulunsun Ahmet Ümit'in dediği gibi "İyi polisiye iyi edebiyattır."
(Sabah Kitap ekinin Temmuz 2020 sayısında yayınlanmıştır.                         

4 Ekim 2020 Pazar

Batılılaşma maceramız...


Prof. Dr. Bernard Lewis'in Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alan çalışması Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 Yıldır Cevabını Aradığı Soru yeniden basıldı. Kitapta Müslüman Ortadoğu'yu Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor

Dünya, virüsle altüst olurken yeni bir tartışmanın da kapısı aralandı: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Olur ya da olmaz, tarih gösterecek ancak bizim kadim meselemiz Batılılaşma ise güncelliğini yitirmiyor.
Ortadoğu tarihinin önemli ismi ve bu konuda otuzu aşkın kitap yazan, makaleler kaleme alan Prof. Dr. Bernard Lewis'in "Hata Neredeydi?/ Doğu'nun 300 yıldır cevabını aradığı soru" çalışması yeniden basıldı.
İki yıl önce 102 yaşında ölen Prof. Lewis'in kitabını korona tartışmaları eşliğinde okumak, toplumların ve hayatların kırılma noktalarını yeniden düşünmeye vesile oldu.
Lewis, kitabını baskıya verdiğinde dünya 11 Eylül'le sarsılıyordu.
2001'de ABD'ye yapılan terör saldırıları üzerine, kitaba bir önsöz yazmak zorunluğu hissetti: Kitap, bu olayları üreten, fikirlerin ve tavırların uzun silsilesini ve büyük resmini irdelemesiyle ilişkilidir.
Ortadoğu ve Batı dillerine hakimiyetiyle tanınan İngiliz asıllı ABD'li tarihçi, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzmandı.
Türkçe'yi de erken bir dönemde öğrenmişti.
Modern Türkiye'nin Doğuşu çalışması son dönem Osmanlı tarihi üzerine temel kitap olarak okutulan Bernard Lewis, 1998 yılında Atatürk Barış Ödülü'nü de aldı.
Lewis'in kitabına şu soruyla başlıyor: İslam tarih sahnesine çıktığı andan itibaren açık, güçlü, yaratıcı bir uygarlık oluşturdu ve bu anlamda ortaçağ karanlığındaki Hıristiyan Avrupa'sından çok daha etkin bir kişilik sergiledi. Bilimde, sanatta, eğitimde, ve askeri alanda onlara karşı zafer üstüne zafer kazandı. Ancak sonra her şey tersine döndü ve tarihin hangi dönemecinde üstünlüğünü kaybetti...
Ve ardından 7 ana başlık altında ilerliyor: Savaş meydanından alınan dersler, zenginlik ve güç arayışı, toplumsal ve kültürel engeller, modernleşme ve toplumsal eşitlik, laiklik ve sivil toplum, zaman, mekan ve modernite, kültürel değişim yüzleri...
Hiç kuşkusuz tarih boyunca ilerlemenin motoru savaşlardır.
Üstünlük sağlamak için rekabet ve yeni buluşlar itici güç olmuştur.
Öteki diğerini yenmek için daha da ileri taşımıştır.
Lewis'in başlangıç tezi de öyledir.
Kitap, Batı'yla yani Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasındaki yüzyıllar süren mücadeleyi ele alıyor.
Müslüman Ortadoğu'yu ise; Mısırlılar, İranlılar ve çok yerinde olarak ağırlıklı bir şekilde Türkler (Osmanlılar) temsil ediyor.
İki dinin birbirine bakışı, önyargıları, devletlerin siyaseti, anlaşmalar, kültürel etkileşim, tavizler vs. kitabın ana hatlarını oluşturuyor.
Saatlerin kullanımından takvimlere, seyyahlardan tüccarlara, kahvenin hikayesinden dilin kullanımına, kadınlardan köleliğe, mimariden müziğe, tiyatrodan edebiyata, imtiyazlı sınıflardan bilime kadar birçok konuda örnekler veriliyor.
Dilin akıcılığı, anlatım güzelliğinin yanı sıra olayların karşılaştırılmalı olarak sunulması da kitabın altı çizilesi yanlarından biri...
Ancak Hata Neredeydi? kitabının yazarının rahatsız eden yanı indirgemeci bir bakış açısına sahip olması.

Örneğin; Osmanlılar'ın İnebahtı Savaşı'nda yenilmesi, Karlofça Barış Anlaşması ya da Türk-Rus Savaşı'ndaki güç kavgaları ve diplomatik temaslardaki yorumları...
Özellikle Fransa ve İngiltere'nin duruma göre Rusya ve Türkiye arasında taraf değiştirmelerini, Osmanlı'nın Büyük Oyunu öğrenmesi olarak değerlendiriyor.
Ancak, iki taraf arasında denge politikası her zaman varolageldi.
Özellikle Osmanlı'nın bunu çok iyi kullandığı aşikardır.
Fatih'in İstanbul'u fethetmeye hazırlandığı sırada Venedik ve Cenevizliler'le kurduğu ilişkiler, Kanuni'nin İspanya karşısında Fransa'ya olan desteği, Protestanlığı desteklemesi denge politikalarına örnektir.
3 yıl önce bu köşede uzun uzun ele aldığımız Halil İnalcık Hoca'nın Osmanlı ve Avrupa kitabında bu meseleye bakışı çok nettir: "15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı'ya referansta bulunmaksızın raison d'etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır. Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı'nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur."
Değerli tarihçimiz İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı kitabında Osmanlı modernizmini şöyle tarif eder: Reform ve değişme hayatın her kompartmanında görülüyordu ve gelişmelerin kökü sadece 19. yüzyılın değil, bütün Osmanlı asırlarının içindeydi.
Ünlü şarkiyatçı Prof. Lewis'in iki şapkası vardı. Biri tarihçi biri de siyasetçi.
Görüşleri, dönemin Amerikalı yöneticilerini çok etkilemişti.
Aynı zamanda Başkan Bush'un danışmanıydı.
Tarihçi Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu'na göre; Lewis, Ortadoğu tarihi üzerine sahip olduğu birikimi siyasete dönüştürerek sert siyasal pozisyonlar almış ve ve "Neocon" olarak kısaltılan "Yeni Muhafazakârlık Hareketi"nin Ortadoğu tasavvurunu şekillendirmiştir. (Sabah gazetesi 27 Mayıs 2018)
Ve buradan yola çıkarak ABD'nin Irak istilasının arka planını oluşturan doktrinin sahibidir.
Kuşkusuz bu tarihi tartışmanın ve kavganın daha çok su kaldıracağı aşikar...   

(Sabah Kitap ekinin Haziran 2020 sayısında yayınlanmıştır.)