Sayfalar

29 Nisan 2023 Cumartesi

Bilimin ışığında Osmanlı...


Osmanlı tarihini ele alırken nasıl bir yöntem izlenmeli? Tarihçilerin duayeni Prof. Dr. Halil İnalcık vefatından önce yazdığı, yeni yayımlanan Osmanistik Bilimi'ne Katkılar kitabında tarihe yaklaşımla ilgili bilimsel yöntemler öneriyor.

Osmanlı tarihçiliğinin anıt isimlerinden Halil İnalcık, yalnız bizde değil, dünyada da saygın bir yere sahip.
100 yaşında kaybettiğimiz Halil Hoca, malum son anına kadar çalıştı, üretti ve bize tarihimizi anlattı.
Aramızdan ayrılalı altı yıl olmasına rağmen, eserleriyle, düşünceleriyle hâlâ yol göstermeyi sürdürüyor.
Neredeyse her yıl bir kitabı yayınlanıyor.
İş Bankası Kültür Yayınları'ndan yeni çıkan Osmanistik Bilimi'ne Katkılar/ Seçme Eserleri-XVI kitabı da ölümünden önce hazırladığı çalışmalarından biri...
Hayatını anlattığı Kendi Ağzından Şeyh'in Hikâyesi aslında onun çalışma azmine ilişkin ipuçlarıyla dolu.
Daha Balıkesir'de lise öğrenimi görürken ne yapmak istediğini biliyor.
Sabır, tutku, azim ve çalışmaktan taviz vermeden, zorluklara göğüs gererek, müthiş mücadelelerle hedefine ulaşmaya çalışan bir karakteri var.
Halil Hoca, bu kez Osmanlı konusunda çalışma yapmak isteyenlere, tarih öğrencilerine ve tarih meraklılarına bir kılavuz veriyor.
Merkeziyetçi bir yapılanma olan Osmanlı yönetim sisteminin, iktisadi ve bürokratik örgütlenmesini analiz etmek için sağlam bir metoda ihtiyaç vardır: Bu da filololoji alanıyla desteklenen text-kritik metodudur. Yani metinlerin eleştirel bakış açısıyla bir süzgeçten geçirilerek karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi.
Bu metot, eski belgelerin kaynak olarak kullanılmasında Batı'da başlayıp tüm tarihçilerin fikir birliğine vardığı yöntemlerdir.
İnalcık, modern tarihçiliğin olmazsa olmazı text-kritik metodunun, arşiv çalışmalarında üniversite ve akademik çevreye tam anlamıyla yerleşmesini istiyor.
Osmanlı tarihçiliğinde bu metodu ilk kez, 1. Dünya Savaşı sırasında ülkemizde bulunan Avusturyalı ve Alman uzmanların denediğini belirtiyor.
Daha sonra birçok Türk araştırmacının da bu yöntemi izlediğini söylüyor.
Osmanistik terimi de bu metodun özü aslında.
Bir devlet, insani ve maddi kaynaklarını tespit etmek için istatistik biliminden yararlanır.
Osmanlı istatistik defterleri bu konuda eşsiz bir örnek.
Doğruluğu, kapsamlı oluşu, uygulanması, kayıt yöntemleri ve referanslarıyla; o dönemin Avrupa'daki benzerlerinden daha karmaşık ve daha gelişmiştir.
Halil Hoca, bu metodun, İslam halifeliği, İran ve Orta Asya örneklerinin bir devamı olan kadim Mezopotamya medeniyetlerine kadar izlenebileceğini açıklıyor.
Bizans İmparatorluğu'nun da benzer bir defter kayıt sistemi kullandığını belirtiyor.
İmparatorluğun bir ucu Sırbistan'da, bir ucu Suriye'de, Van'da, Arap çöllerinde, Kuzey Afrika'da, Kırım'dadır.
Tüm bu bölgelerdeki her türlü insan, asker, toprak hareketleri istatistik defterleri sayesinde izlenirdi.
İnalcık örnek veriyor: "Merkezdeki bürokrat; bir sancakta hangi köyde çeşitli statüde ne kadar nüfus bulunduğunu, köylerden hangilerinin ne kadar toprağı olduğunu, hangilerinin topraksız olduğunu, ürettiği ürün miktarını ve fiyatını kısa bir zamanda bulur, belirler ve gereken kararları alırdı."
Yani doğru ve kapsamlı veriler sonucu, özgün bir istatistikle Osmanlı'da idari sistem mükemmel yürürdü.

Örneğin, yeniçeri olmak için başvuru yapan biri o işe nasıl kabul edilir, yol, yöntem nasıl işler, kimlerden onay alınır, hangi kurumların imzası gerekir?
Ya da toprağın işlenmesi.
Ki imparatorluğun üzerine titrediği bir meseledir.
Açlık en büyük korkudur Osmanlı'da.
Halkın buğday ve arpa gereksinimi için miri toprak sisteminin işleyişinin nasıl özenle takip edildiğini İnalcık tane tane anlatıyor.
Şehnameler, Surnameler, Vakanüvisler, Şeriye Sicilleri, Gazavatnameler başlıklarıyla anılan kaynakların değerlendirmeleri nasıl yapılmalıdır?
Halil Hoca bunları da ayrıntılı ele alıyor, örnekler veriyor.
Divân-i Hümâyûn'da veziriazama bağlı yazı işleri ile ilgili kalemlerin ve katiplerin daire reisi Reisülküttab'ın önemine işaret ediyor.
Ve ona bağlı alt kadroların görevlerini anlatıyor.
Malum Osmanlı'da her türlü belge türü için ayrı bir yazı ve üslup kullanılırdı.
Maliye yazılarında siyakat yazısı, fermanlarda divâni yazı gibi...
Bu ayrımları bilmek önemli.
Ki sadece bizim için değil Osmanlı içinden çıkan devletler için de...
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti arşivlerindeki 150 milyona yakın Osmanlı belgesinin çoğu, imparatorluğun o dönemdeki sınırları içinde kalan onlarca devleti de yakından ilgilendiriyor.
Halil İnalcık, Osmanlı tarih yazıcılığının başlangıcını ve günümüze kadar nasıl ilerlediğini de anlatıyor.
Hammer gibi yabancı tarihçilerin çalışmalarını es geçmiyor.
Türk tarihçilerinin de hakkını veriyor.
Osmanlı tarihçiliğinin duayenleri Fuad Köprülü, öğrencisi olduğu, birlikte çalıştığı meslektaşı İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Ömer Lütfü Barkan gibi isimlerin çalışma tarzlarını, akademik yöntemlerini, çığır açan kitaplarını ele alıyor.
Ve bu anıt isimlerin yanında yetişen öğrencilerinin de yeni kapılardan geçerek Osmanlı tarihçiliğini daha ileri taşımasını minnetle anarak.
Halil İnalcık Hoca bir derya, hâlâ ufkumuzu genişletiyor, yol gösteriyor.
Daha ondan öğrenecek çok şey var.
(Sabah Kitap ekinin 2022 Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

28 Nisan 2023 Cuma

Batı'nın Ortaçağ'ı nasıldı?


Ortaçağ hep karanlık bir dönem olarak zihnimize kazınsa da bu çağda Avrupa'da yaşanan olaylar sonraki yüzyılların belirleyicisi oldu.
Bu olayların en önemlilerinden biri İngiltere ve Fransa arasındaki Yüz Yıl Savaşları'ydı.


Günlerdir bir Ortaçağ meselesi konuşuluyor.
Karanlık bir dönem olduğu zihnimize kazınmıştır; öğrenmeye, düşünmeye gerek yoktur.
Eğilip bükülen, ideolojik propaganda aracı haline getirilen tarihin çarpıtılması bu değirmene su taşımayı sürdürdükçe gelinen nokta, ne yazık ki içi boş laf cambazlığından öteye gidemiyor.
Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonraki döneme Ortaçağ deniyor.
1453'lere oradan Rönesans'a uzanan neredeyse bin yıllık bir dönemden söz ediyoruz.
Karanlık Çağ ya da Erken Ortaçağ olarak adlandırılan ilk dönemleri tüm Ortaçağ gibi genellemek de doğru değildir.
Batılı tarihçiler, devrimler ve dünya savaşlarının ardından Ortaçağ'a yeni bir bakış açısı getirdiler.
Tabii ki yeni okumalar, bilgiler, belgeler ve tartışmalar ışığında...
Bir süre önce İngiliz tarihçi, profesör Orlando Figes'in Avrupalılar kitabını ele almıştım.
Kültür, sanat ve yeni buluşlarla harmanlanan 19. yüzyıl Avrupası'nın nasıl oluştuğu, fikirlerin, ulus devletlerin doğuşu, teknolojik ve ekonomik dönüşümlerle ulaşılan Sanayi Devrimi kapsamlı olarak anlatılıyordu.
İtalyan tarihçi Carlo M. Cipolla'nın Zaman Makineleri: Saat ve Toplum ile Yelkenler ve Toplar kitaplarını da geçen eylül ayında yazmıştım. O da bir önceki döneme 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllara mercek tutuyordu.
Uygarlıklar arasındaki güç dengelerinin değişimiyle yalnız Avrupa'nın değil, kıtaların aşıldığı dünyanın da etkilendiği küresel bir döneme işaret ediyordu.
Sonucu Sanayi Devrimi'ydi.
Hayatın, insanlığın geçirdiği büyük değişimlerle buralara nasıl gelindi.
Birbirini etkileyen, neden sonuç ilişkisiyle gelinen noktanın başlangıcında savaşlar vardı.
İngilizler'in önemli tarihçilerinden David Green'in, Yüz Yıl Savaşları/ Bir Halk Tarihi kitabıyla taşlar yerli yerine oturuyor.
Tüm okumaların en başına 14'üncü yüzyıla dönerek soruların cevabını veriyor.
Çevirisini de Türk tarihçiliğinin saygın isimlerinden Prof. Mete Tunçay'ın yaptığı kitabın konusu Avrupa tarihinin en kritik dönüm noktalarından biridir.
Etki gücü itibarıyla belki de en önemlisi...
Tarihsel anlatım Yüz Yıl Savaşları'nın İngiltere kralı III. Edward'ın Fransa tahtında hak iddia etmesiyle 1337'de başladığını ve İngilizler'in 1453'te yenilmesiyle sona erdiğini aktarır.
Yaşananlar, İngiltere ve Fransa arasındaki kanlı ve uzun 116 yıllık mücadelenin kronolojik anlatımından ibaret değildir.
Kitabın ana unsurları, şövalyeler, soylular, ruhban sınıfı, krallar, askerler, köylüler, kadınlar ve esirlerdir.
Siyasal olarak iddiasını kaybeden görüşler, efsaneler, mitler, propagandalar yerini gerçek bir araştırmaya bırakıyor.
Yazarın tam da ifade ettiği gibi; bu yapıt Yüz Yıl Savaşları'nın öyküsel bir anlatımı değildir; daha çok, çatışmaların İngiltere ve Fransa halklarını yeniden tanımlayan bir mücadelede yer alan gruplar ve bireyler üstündeki etkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
İki ülke arasındaki mücadelenin kökeni 1000'li yıllara dayanmaktadır.
Husumet yıllar içinde nefret ve kinle beslenip 1337'lerde tam bir savaşa döndü.
Zaman zaman barış girişimleriyle ya da Kara Ölüm denilen veba salgınıyla durakladı ama kaldığı yerden devam etti.
Aralarındaki kavga 1453'te de bitmedi.
Hep bir yerlerde sürtüşme çıktı.
Fransa'nın 2. Dünya Savaşı'ndaki kahramanı sonra Cumhurbaşkanı da olacak General Charles de Gaulle, 1962 yılında şunları söylüyordu: "Bizim en büyük kalıtsal düşmanımız Almanya değil, İngiltere idi. Yüz Yıl Savaşları'ndan Fashado'ya kadar, bizimle mücadele etmeden geçen bir anı yok gibidir. Bizim iyiliğimizi istemeye doğal olarak eğilimleri yoktur."
Daha bir kaç ay öncesi, Manş Denizi'nde balıkçılar ve göçmen meselesi yüzünden iki ülke birbirleri hakkında ağır sözler sarf ediyordu.
Yüz Yıl Savaşları sonuçlarıyla itibarıyla; hanedanları, devlet örgütlenmesini, askeri ve siyasi yapılanmaları, ekonomiyi, sosyal sınıfları, dini değerleri derinden etkilemiştir.
Ulusal kimlikler öne çıkmış, iki ülkenin tarihiyle erken modern Avrupa'nın temelleri bu savaşlarla atılmıştır.
Kilise savaşın tam ortasındaydı.
Her iki taraf da din adamlarını kendilerini haklı göstermek için kullanıyordu.
Rahipler de savaşa katılıyordu.
Savaş boyunca beş İngiliz, beş Fransız kralı mücadele etti.
Belirleyici olan onlardı.
Tahttan indirilenler oldu, ancak Fransa Kralı IV Charles'ın deliliği ise ülkeyi iç savaşa sürükledi.
Askeri alanında köklü değişimler yaşandı, taktikler farkılaştı, savunmadan saldırıya geçildi.
Askeri seçkinler ki, şövalyeler tartışılmaya başlanır.
Sıradan askerlerin zaferleri onların tahtını sarsar.
Muharebe alanındaki başarılar, atlı aristokrasinin ve süvarilerin üstün gücüne değil; piyade, okçu ve barut kullanan topçuların desteğine dayanıyordu.
İyi yetiştirilmiş, donanımlı ve disiplinli piyade öne çıkıyordu.
Deniz ve deniz gücünün önemi ortaya çıktı.
Ticaret gemilerine el konulması inanılmazdı.
Örneğin 1340 ve 1350 yılları boyunca el konulan ticari gemi sayısı bini buluyordu.
İşgallerin yol açtığı yıkım korkutucuydu, her yer yakılıp yıkılıyor, halk saldırıya uğruyordu.
Savaş ve veba salgınıyla kırılan erkeklere göre kadın nüfusu çoğalmıştı.
Kadınların statüleri değişime uğramıştı, toplumsal, ekonomik ve siyasal özerklikler kazandılar.
Artık birçok iş kolunda kadınlar vardır.
Esirler de savaşların kaderinde rol oynadı.
Fidye bu işin olmazsa olmazıydı.
Hele aristokrat sınıftan bir esir hem takasta hem de parasal olarak çok değerliydi.
Ulusal kimlikler de yeniden tanımlanmıştır, en önemli kazanımlardan biri de bu olmuştur.
Duygular yoğundur, dili kullanmaya özen gösterilir.
Kitabın sunuş yazısında, Yüz Yıl Savaşları'nın Türk tarih çalışmalarında kendine pek yer bulamadığından yakınılıyor.
Haksız değiller; Osmanlı'dan bugüne neredeyse 900 yıllık ilişkimiz var.
Askeri, siyasi, diplomatik ve günümüzün en belirleyicisi ekonomik olarak ayrılmaz bir parçayız.
Bırakın onları kendi tarihimizi bile hep Batılılar üzerinden okuduk.
Az sayıdaki çalışma yetmez, Türk tarihçileri bu alanı boş bırakmamalıdır.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2022 sayısında yayınlanmıştır.)

O mu? Casustur, casus!


Milli Mücadele yıllarında Hintli Müslüman Mustafa Sagir pek muteber biriydi. Mücadeleye katkı sunmak üzere Ankara'ya kadar gelebilmişti. Lakin o aslında bir İngiliz casusuydu. Amacı da Mustafa Kemal'e yapılacak suikasti planlamaktı. Bilmediği onun casus olduğunun Ankara tarafından öğrenilmiş olmasıydı.

Milli Mücadele dönemi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşu, savaşlar, toplantılar, tartışmalar, önemli kararlar, yokluklar içinde mücadele, var olma kavgası, direniş, zaferler, tam ümitlerin azaldığı anda yeniden ayağa kalkmanın adıdır.
O dönemin, 1920-30 arasında gazetelere, dergilere konu olan ve daha sonra kısmen kitaplarda, arşivlerde, belgelerde yer alan ve günümüzde neredeyse hiç bilinmeyen bir yanı da daha vardır: Casuslar.
İşgal altındaki Osmanlı topraklarında, başkent İstanbul'daki en hakim grup İngilizler'di.
Daha önce Hindistan'da, Afganistan'da, Mısır'da, İran'da yaptıkları gibi gizli teşkilatlarıyla her yerde gözleri, kulakları vardı.
Birinci Dünya Savaşı'nda çok başarılı olmuşlardı, şimdi emperyal güçlerini barış zamanında çıkarları için kullanıyorlardı.
Ortadoğu'da, Kafkaslar'da petrol onlar için vazgeçilmezdi.
Ancak bir sorun vardı; uzaktan izledikleri Anadolu'daki Kuvvayı Milliye hareketi kendilerini rahatsız etmeye başlamıştı.
Tarihçi Prof. Sabahattin Özel, Casustur Casus/ Mustafa Sagir ve Diğerleri kitabında, Milli Mücadele'de casusların rolünü yüz yıl sonra kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.
Hindistan ve Afganistan'daki Müslümanlar, Kurtuluş davasına önemli katkılar yaptılar, para yolladılar, dünya nezdinde diplomatik girişimlerde bulundular.
Mustafa Sagir, İngilizler'in kontrolündeki Hindistan'ın Afgan sınırına yakın Peşaver kentinde çocuk yaşta Londra'ya eğitime gönderilmişti.
Oxford'ta okuyan Sagir, enetelektüel ve birçok dile hakimiyetiyle Kraliçe'nin hizmetine girmişti.
Afganistan'da, İran'da, Mısır'da gizli görevlerde bulunmuş önemli bir isimdi.
Ayrıca Hintli bir Müslüman olmasını yanı sıra Türkçesi de iyiydi.
Bu durum İngilizler için cazip bir fırsat yarattı, Mustafa Sagir'i İstanbul'a gönderdiler.
Hindistan'dan çok büyük paralar getireceği vaadiyle bir yıl boyunca başkentte yaşadı.
Horhor semtinde ev tuttu, dernek kurdu, Kuvvayı Milliye'cilerle yakınlaştı.
Kurtuluş Savaşı için büyük paralardan söz etmesi ve İslam davasına bağlılığı büyük takdir görüyordu.
Bir süredir kullanılan yerel casuslar vardı, o bağlantılarla tanıştı, bir yandan da İngiliz subaylarıyla fikir alışverişi yaptı.
Tabii ki takip ediliyordu, şüphe o dönemin karışıklığında, kargaşasında hiç de anormal bir durum değildi.
Çünkü ortalık her türden casusla kaynıyordu.
Bu takibatlardan birinde, Fransız ve İtalyan askerlerinin, Osmanlı zabitleriyle düzenlediği operasyonla tutuklanıp meşhur Bekir Ağa Koğuşu'na atıldı.
16 gün sonra tabii ki İngilizler'in ara girmesiyle salıverildi.
Bu ilerde çok işine yarayacaktı.
Bir de Anadolu'ya geçmek için Bulgaristan'ın Varna'sından motorla yola çıkıp Yunanlılar tarafından yakalanma düzmecesi de var.
Tüm bunlar birleşince; Mustafa Sagir güvenilir bir Hintli Müslüman olarak, bir gece motorla Karadeniz'den İnebolu'ya götürüldü.
Burada devlet ve halk nezdinde büyük itibar gördü.
Kastamonu'ya geçip oradan da nihayet Ankara'ya vardı. (26 Kasım 1920)
Bakanlar, milletvekilleri büyük muhabbet gösterip onu ziyaret etti.
Bunca zahmetin tek hedefi ortadan kaldırmak istedikleri Mustafa Kemal Paşa'ydı.
Kararlaştırıldığı gibi, suikast yapılacaktı.
Onunla da birkaç kez görüştü, ne de olsa iyi haberleri vardı.
Gizli bilgileri yazdığı mektupların üzerini, kimyasal bir maddeyle kapadıktan sonra, paralar ve altınların getirilmesiyle ilgili mutlu haberleri çiziktiriyordu.
Burada birkaç hata yaptı.

Bunlardan biri Dahiliye Vekili Adnan Adıvar'ın Hindistan'ı çok iyi bilmesiydi.
Kaçamak cevaplar veriyordu, ayrıca İstanbul'dan da şüpheli bilgiler geliyordu.
Uzunca bir süre izlenen Mustafa Sagir'in mektupları, kimyager vasıtasıyla çözülüp önüne kondu:
"Görüyorsunuz ki, her şeyi öğrendik. Durumu saptırmaya, saklamaya çalışmak hakkınızda hayırlı olmaz. Size başka bir mektubunuzu göstereyim. İşte bunu siz yazıyor, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin otomobillerinden, otomobilin süratinden, paşanın ikametgâhından söz ediyorsunuz. Bunlar açık ve inkar edilmez kanıtlardır. Gerçeği söylemeniz için sizi tekrar uyarırım."
Mustafa Sagir'in İstanbul'daki gazeteci Ferit Cavit Bey'le bağlantısı biliniyordu. (hem İngilizlere hem de Fransızlara çalışıyordu)
Dahiliye Vekili Adnan Bey, Mustafa Sagir adına Ferit Cavit'e uydurma bir telgraf da çektirdi.
Ferit Cavit, acil bir şekilde görüşmek üzere Ankara'ya çağırılıyordu.
Yola çıkan Ferit Cavit, Eskişehir'de yakalanıp Ankara'ya getirildi.
Üzerinden Mustafa Sagir'e hitaben, "Ramiz" imzasıyla yazılmış bir mektup da çıkmıştı.
Ramiz, İngiliz istihbarat subayıydı.
Musafa Sagir'le birlikte Ferit Cavit, mektupta adı geçen Şeyh Sünusi'nin maiyetindeki Osman İzzet ve Teğmen Mehmet Ali Bey tutuklanmışlardı.
Ayrıca Anadolu Ajansı'na da şöyle bir bilgi verilmişti: Hint Temsilci Mustafa Sagir Han Hazretleri, dün Antalya yoluyla İtalya'ya gitmek üzere Ankara'dan hareket etmişlerdir.
Tutuklananların davası 1 Mayıs 1921'de, Ankara İstiklal Mahkemesi'nde başladı.
Duruşmaları izleyenler arasında Fransız gazeteci Madam Gaulis de vardı.
İzlenimleri ile Mustafa Sagir'in savunmasından notları Londra'da çıkan Islamic News gazetesinin 9 Haziran 1921 tarihi sayısında yayınlandı.
Prof. Özel'in kitabı, Haftalık Mecmua, Yenigün, Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere, dönemin İstanbul ve Ankara'daki basın yayın organları diğer ulusal yayınları titizlikle incelenmiş.
Ayrıca, birçok bilgi, belge, kitap, arşiv taranmış ve yabancı basında elden geçirilmiş.
Büyük ümit bağlanan ancak casus çıkan Mustafa Sagir'in mahkemesi halk tarafından nefes nefese takip edilmiş.
Basın bütün safhaları takip edip, 5 duruşmanın tamamını aktarmış. (Mahkeme heyeti ve sanıklar arasındaki diyaloglar o dönemi anlamak isteyenler için ibret verici bir vesika.)
Mustafa Sagir'in İstanbul'daki günlerinin ayrıntılarını ise Mim Mim Grubu ajanlarının istihbarat kaynakları oluşturuyor.
Kitabın yazarına göre; idam edilen Mustafa Sagir'in misyonu suikast zeminini, plan ve unsurlarını uygun bir şekilde hazırlamaktı.
Son noktayı da kitabın adıyla koyalım.
Mustafa Kemal, Mustafa Sagir'le görüşmesinden sonra milletvekili ve gazeteci Yunus Nadi'ye şöyle der: Casustur Casus.
(Sabah Kitap ekinin 2021 Aralık sayısında yayınlanmıştır.)

25 Kasım 2022 Cuma

Elveda Hıncal abi...


Türk basının duayenlerinden Hıncal Uluç, sinemadan spora, müzikten tiyatroya, seyahatten siyasete kaleme aldığı yazılarıyla öncü oldu. Anısına saygıyla...

Herkes tatile çıkarken o bayramda köşesini açık tutardı.
Her zamanki gibi yazacaktı.
Son yazılarının yer aldığı 24 Nisan 2022 Pazar günkü köşesinde meşhur Abbas'ına bilgi notu eklemişti:
Efendim Abbas, çok ama çok güzel bir şey için yolcu.. Ankara'ya gidiyorum.
Atatürk'ün en sevdiği opera Tosca, onun çok sevdiği ilk Türk sopranosu Semiha Berksoy anısına sahneleniyor.
Sahneye koyan da, Büyük Semiha'nın kızı Zeliha Berksoy!.
Mustafa Kemal'in en sevdiği opera aryası E Lucevan le Stelle bu operada..
Ve onu da dünya çapındaki tenorumuz Murat Karahan seslendirecek..
Tosca'ya, Ata'ma ve Semiha'ya gidiyorum, tabii Murat ve Zeliha'ya da..
Büyük ailemizin büyük kısmının yaşadığı yer Ankara ve pandemiden beri onları, oraları yeniden görmek de cabası..
Yani dostlar, haftaya dükkân kapalı.. Ben bayramları da çalışırım. İlk günü bilgisayarımın başındayım.
2 Mayıs Pazartesi.. İkinci gün, salı, kepenklerin açılması için..
Ama ben gene şimdiden, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öper, kutlu, mutlu, uğurlu, hayırlı, bol "Şeker"li bayramlar dilerim, tüm ülkeme ve tüm insanlarıma, dünyanın her neresinde iseler..
1 Mayıs Pazar günü gazeteye giderken 11.00 gibi Hıncal Abi aradı. "Düştüm Fikret, ambulans bekliyoruz. Yazımı yazamayacağım" dedi.
Kedilerine mama verirken halıya takılıp düşmüş, telefonu uzakta olduğu için kimseye haber verememiş. Yardımcısı Caner yerde bulmuş. 
Can yoldaşı ve asistanı Yasemin'in devreye girmesiyle hastane, ambulans ayarlanmış.
Başarılı geçen kalça kemiği ameliyatından sonra eve çıkarıldı. 
Rahatsız etmemek için aramıyor, mesaj atıyordum. "İyiyim, sağol" diyordu.
Ancak ayağa kalkması gerekiyordu, yürümesi gerekiyordu.
Geçen yıl sonu küçük kardeşi Kemal de düşmüş, aynı şekilde ameliyat olmuş, ancak kalkamadığı için hayatını kaybetmişti.
Bence kardeşinin vefatı, psikolojisini çok bozdu.
Ve Hıncal Abi sanki ölmeye yattı...
Zor adamdı Hıncal Abi, ama aklı, kalbi ve dili yakın olanlardandı. 
İnandığı şeyi eğip bükmeden doğrudan söylerdi, kavga ederdi.
Kimseye eyvallahı yoktu.
Sanatçısından sporcusuna, siyasetçisinden işadamına herkesle polemiğe girdi.
Sert eleştirileriyle kendisini mahkemeye veren Galatasaray'ın eski başkanı rahmetli Özhan Canaydın evinden çıkmazdı.
Dostluk başka, gazetecilik başkaydı onun için.
En çok da meslektaşlarını eleştirirdi, mesleğin tabiriyle hepimizi kılıçtan geçirirdi.
İyi gazeteciydi, mesleğe en alttan başlayıp yükselmişti. 
Dizgisinden matbaaya, haber toplamadan yazı işlerine her kademeyi bildiği için külyutmazdı.
Gazeteyi satır satır okur, küçücük bir haberdeki imla yanlışını, dil bozukluğunu, başlıktaki özensizliği yüzümüze vururdu. 
Bunu da öyle mesajla, telefonla gizli saklı yapmaz, köşesine taşırdı.
Yalnızca eleştirip bırakmaz, neyin nasıl yapılacağını gösterir, anlatır, yazardı...
Satır arasında kalmış bir insanı, bir hikâyeyi, olayı alır, günlerce işlerdi.
Bir çalışanda ışık görürse, teşvik eder, zorlar, tavsiyelerde bulunurdu.
Arardı, yüreklendirirdi.
Bugün basın dünyasındaki birçoğu ünlü olan isimlerin üstünde emeği vardı.
Şövalye ruhluydu, bazen istenmeden de olsa öyle yanlışlar olurdu ki, duyulsa işinizden olurdunuz belki de...
O zaman kimselere şikâyet etmez, editöre kısa bir notla "Çocuklar dikkat" derdi...
Yaşama tutkuyla bağlıydı, her anını değerlendirmeyi, şükretmeyi tavsiye ederdi.
Vatanını, insanını, ailesini, Atatürk'ü çok severdi.
Müzik, sinema, tiyatro, yeme-içme, doğa, seyahat, hayvan sevgisi olmazsa olmazıydı.
AKM açıldığında yaşadığı mutluluğu anlatamam.
Zaten yazdı, okudunuz...
Konserleri, filmleri, oyunları kaçırmazdı; ışıkçısından yönetmenine, sanatçısından orkestraya kadar anlatır, çoğunlukla övgüler yağdırır ya da sert eleştiriler yapardı.
Ya spora olan sevgisi, o bambaşkaydı. 
Biliyorum, futbol taraftarları çok sevmezdi, hatta onun gibi sözümü esirgemeyeyim, nefret ederdi. Ancak onunkiler gibi olimpiyat yazıları okudunuz mu; aklıma ilk gelenler atletizm, tenis, basketbol. Nice amatör sporlara sayfalar ayırırdı.
Onunla 20 yıllık anılarımız geliyor aklıma.
Odasında, yolda, asansörde, telefonda sohbetlerimiz.
Yazılarına bakıyorum.
Yıl 2007, İstanbul metrobüsle tanışıyor. 
Hıncal Abi, ilk duraktan binip birbuçuk saatlik yolculuk yapıp izlenimlerini yazıyor.
İstanbul'daki görkemli Çamlıca Kulesi açılıyor. 
Bakanla birlikte geziyor.
Sokaktaydı, halkın arasındaydı, Balmumcu'daki binadan dışarıya çıktı mı herkesle sohbet ederdi.
Köşedeki simitçiyle tatlı tatlı futbol atışması yapar, meşhur kahkahasını atıp dostlarıyla buluşmak için Ortaköy'deki mekâna giderdi.
Biliyorum, kızgın olanlar var, ardından öfkeli laflar eden, sosyal medyada yeri göğe katanlar...
Bir gazeteci Hıncal vardı, bir de insan Hıncal...
O kadar çok insana maddi ve manevi desteği oldu ki, kimse bilmez.
Okuttuğu çocuklar, yardım elini uzattığı niceleri...
Bu da burada dursun...
1 Kasım doğumlu Hıncal Abi'yi yine bir kasım günü toprağa veriyoruz.
Baki kalan bu kubbede hoş bir sada bıraktı.
Hoşça kal Hıncal Abi, giden dostlarının ardından yazdığın gibi, ışığın ve rahmetin bol olsun... 
(Sabah gazetesinin 23 Kasım 2022 sayısında yayınlanmıştır...)

9 Eylül 2022 Cuma

Altın çağın kraliçesinden bir klasik


Polisiyenin altın çağının en önemli kalemlerinden olan Dorothy L. Sayers'in ilk kitabı Bu Kimin Cesedi?, Sahi Kitap'tan çıktı. Çevirisini Sevin Okyay'ın yaptığı kitap günümüzde bir klasik olarak kabul ediliyor.

Polisiye kitapların Altın Çağı olarak adlandırılan dönemin kraliçelerinden biriyle daha tanışmak yılın sonuna doğru güzel bir sürpriz oldu.
Birleşik Krallık'ta, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından başlayan bu akımın kuşkusuz en meşhuru Agatha Christie'ydi...
Özel dedektifi Hercule Poirot, meraklı komşu Miss Marple, zeki polis Müfettiş Jaap'la dünyayı kasıp kavurdu.
Dorothy L. Sayers'in dedektifi ise bir aristokrattı: Lord Peter Wimsey.
Kare asın diğer isimleri Margery Allingham, Josephine Tey de yarattığı karakterlerle döneme damgasını vurmuştur.
"Katil kim" polisiyesi suç ve gizem üzerine kuruludur.
Katil ne kadar dikkat ederse etsin muhakkak bir açık verecektir.
İpucu şuralarda bir yerdedir.
Bakış açısı, dikkat, merak ve analitik düşünceyle yol alınmalıdır.
Olaylar akıl yürütmeyle ve zekice çözülmelidir.
Diyaloglardaki derin, entelektüel sohbetler, mizahın da katılmasıyla sıradan günlük bir işi halleder gibi ilerleyen cinayet vakası, finalde sıradan patırtısız gürültüsüz hallolur: "Ah siz yok musunuz, nasıl da herkes başka birinden şüphelenirken meseleyi çözdünüz. O zaman bunu kutlayalım."
Sonra herkes günlük hayatına döner.
Turkuvaz Yayınları bünyesindeki Sahi Kitap'ta yayımlanan "Bu Kimin Cesedi" Doroty L. Sayers'in ilk kitabı.
Okuru aristokrat dedektifi Lord Wimsey'le tanıştırdığı hikayesinde Altın Çağ polisiyesinin tüm öğeleri mevcut.
Bir mimarın banyosundaki küvette erkek cesedi bulunur.
Çıplak ve iri yarı bir adam, gözünde şık ve pahalı bir monokl. (tek gözlük, yalnızca bir gözde görüşü düzeltmek için kullanılırdı)
Ancak el ve ayaklarındaki durum yoksul birine işaret eder.
Polis ev sahibini suçlar, çelişkili konuşmakta ve bir şeyler saklamaktadır.
Tam o sırada ailenin tanıdığı Yahudi bir işadamı da ortadan kaybolmuştur.
Eşi perişandır.
Yani ortada bir ceset ve kayıp biri var.
Düşes annesinin ricası üzerine olaya dahil olan Lord Peter ise bir fırsatını bulup cesedi ve çevreyi incelemiştir.
Muammayı çözmek tam ona göredir; zevkten çıldırır, dedektif arkadaşı ve uşağıyla birlikte vakaya balıklama dalar.
Üçü arasındaki sohbetler, takılmalar, espriler, ince dokundurmalar ise kitaba lezzet veren bir sos gibi...
Dönem yazarlarının olmazsa olmazları, Dorothy L. Sayer de bu sosu eksik etmemiş.
Kayıp ve ceset arasındaki bağlantının adım adım çözülmesi, İngiliz soğukkanlılığı ve kibriyle final yapılıyor.


Bu kadar özet yeter; polisiye tutkunlarının okuma zevkinden mahrum bırakmadan kitabın yazarı Doroty L. Sayers'in başına buyruk, ilginç hayat öyküsünü de es geçmemek gerek.
1893 doğumlu, roman ve oyun yazarı, şair, eleştirmen, teolog ve çevirmen.
1957'de ölene kadar edebiyatla haşır neşir olmuş.
Ölümünden elli yıl sonrasına kadar biyografisinin yazılmasını istememiş, buna gerekçe olarak bunca zaman eserlerinin hala okunup okunmadığı, kendisinin de hatırlanmaya değer olup olmadığını belirlemek için yeterli bir süre olduğunu belirtmiş. (221B Dergisi Tülay Güneş Kılıç)
Bir papazın kızı olan Sayers, Oxford'un ilk kadın mezunlarından biri, evlatlık olarak bilinen oğlunun ise evlik dışı gerçek çocuğu olduğu yıllar sonra ortaya çıkmış.
Fırtınalı hayatı böyle bir gizemi tercih etmesine neden olmuş.
İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde amatör dedektifi Lord Peter Wimsey ve bir kısmında Harriet Vane'in de yer aldığı on dört polisiye romanla kısa hikayeler yazmış.
1920'lerde başladığı polisiye serisinde yıllar içinde zamanın ruhuna göre, dedektifi de ayağı yere sağlam basan, görüşleri ve fikirleriyle başka bir karaktere bürünür.
Alanında bir klasik olan Bu Kimin Cesedi kitabının çevirmeni Sevin Okyay'ı da anmadan geçmek olmaz.
Harry Potter külliyatını Türk okurlarıyla buluşturan Okyay; çevirmen, gazeteci ve her şeyden önemlisi polisiye tutkunu.
Yazarı kadar çevirenin de kimliği kitaba başka bir boyut katıyor.
Sevin Okyay; yıllardır köşe yazıları, radyo programları, paneller, oturumlarda polisiyeyi anlatan, yaşayan ve bize sevdiren bir isim.
Köşe yazısı tadındaki tanıtım yazısını okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Polisiyenin kraliçelerinden, bugün de hala varlığını sürdüren Dedektiflik Kulübü kurucularından Altın Çağ'ın yazarı Dorothy L. Sayers'i bir güzel hatmettiniz.
Artık içeri girip Lord Peter Winsley'le tanışmaya hazırsınız.
Teşekkürler Sevin Hanım, yeni maceraları da dört gözle bekliyoruz.
(Sabah Kitap ekinin 2021 Ekim sayısında yayınlanmıştır.)

23 Ağustos 2022 Salı

İnsanın savaşla sınavı...


İnsanoğlu ezelden beri savaşmaktan vazgeçmiyor. Peki bu savaşlar neden ortaya çıkıyor, çözümler neden silahla yapılıyor? Muharebelerle Kısa Dünya Tarihi kitabı, hem tarihi değiştiren savaşları anlatıyor hem de savaşların yıkıcı tarafını ele alıyor.

Savaş ne çağrıştırır: Strateji, taktik, liderlik, hücum, siper, zırh, miğfer, ok, kalkan, karargâh, emir, alt, üst, er, subay, general, komutan, füze, top, denizaltı, tank, tüfek, namlu, anlaşma, sürer gider...
Savaş, savaşmak insanoğlunun ortaya çıkışından beri var oldu, değişti, gelişti, büyüdü.
Ölüm, yıkım, yok etme üzerine kurulu bir şeyden söz ediyoruz sonuçta.
Ancak paradoks bir şekilde teknolojiyi, ticareti ve toplumlar arası işbirliğini de geliştiren ilerleten de savaşlar oldu.
İlkin Başar Özal, verimli ve çalışkan bir akademisyen...
Neredeyse her yıl yeni bir çalışmasıyla ortaya çıkıyor.
Bu kez de hacimli bir kitapla karşımızda: Muharebelerle Kısa Dünya Tarihi...
Emek ve sabır isteyen, çok okuma, arşivlerde uzun zamanlar geçirmeyi gerektiren bir konu olmasının yanı sıra tüm bunları anlaşılır bir şekilde özetlemek kolay iş değil.
Üniversitede Uygarlık Tarihi ve Dünyayı Değiştiren Muharebeler dersleri veren İlkin Başar Hoca, bu konuda kitap yazmanın zorluğunu çok iyi bildiğini söylüyor.
Ancak, önceki kitaplarında olduğu gibi büyük meseleleri özümseyip anlatmakta usta bir isim ve hakkını da veriyor.

Kısa 1. Dünya Savaşı Tarihi, Kısa 2. Dünya Savaşı Tarihi, İstihbaratın Kısa Tarihi: Gölge Oyunu, Kısa Soğuk Savaş Tarihi kitaplarında iki büyük dünya savaşıyla, gizli servislerin mücadelesini yazmıştı.
Bu kez de insanoğlunun yerleşik düzene geçtikten sonra düzenli ordular kurmasıyla başlayan savaşını anlatıyor.
Kılıç, Barut ve Tüfek başlıkları altında 154 savaş ele alınıyor.
MÖ 1274 Kadeş Muharebesi ile başlayan kronolojik sıralama yakın tarihimizin kapsamlı savaşı sayılabilecek 2003'teki Irak'la bitiyor.
Ansiklopedik bilgilerle ya da internette araştırmayla ulaşılabilecek bir kaynakça gibi görülebilir, ancak öyle değil.
İlkin Başar Özal, bir gazeteci gibi 5N 1K ilkesini uyguluyor.
Ne, nerede, neden, nasıl, ne zaman ve kim soruları cevaplanıyor.
Her bir savaşın sebebi, kullanılan teknoloji, o coğrafyadaki gelişmeler, tarihin önemli anlarının vurgulanması ve en önemlisi sonuçların değerlendirilmesi kitabı değerli kılıyor.
Mısır ordularının başındaki II. Ramses, Hitit Kralı Mütavalli, Roma Cermen İmparatoru Barbarossa, Selçuklu hükümdarı Alp Arslan, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed, Fransa Kralı Napolyon, Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı Mustafa Kemal, ABD Başkanı Bush, Kartaca, Roma, Hun, Çin, Arap, Bizans ve Sasani orduları...
Birbirini tetikleyen icatlar, teknolojideki atılımlar, sanayiye yapılan yatırımlar, hala en büyük giderleri oluşturan devasa savunma bütçelerinin tek amacı var: Havada, karada ve denizde üstünlük sağlamak.
Kitabın son cümlesi yüzlerce asır geçmesine rağmen savaşın acımasız gerçeğini yüzümüze vuruyor: Sanayinin ve teknolojinin gittikçe daha karmaşık silahlar üretmedeki kudretine rağmen, hiçbir ilerleme şu gerçeği durdurmuyor: Savaşta insanlar öldürür ve öldürülürler.

Öfkeli ve yılmaz bir Paşa...

Milli Mücadele döneminden iki hatıra kitabı geçtiğimiz günlerde ardı ardına yayınlandı.
Gazetemizin yazarı tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncu'nun yayına hazırladığı Ali İhsan Sâbis Paşa'nın Milli Mücadele Hatıraları ilginç bir şahsiyeti tanıtıyor.
Osmanlı'nın parlak askerlerinden biri olan iyi eğitim görmüş Ali İhsan Paşa, askeri okulları birincilikle bitirerek genç yaşında liderlik kabiliyeti, dirayeti ve öngörüleriyle generallik rütbesi almış.
Ordu komutanlığı görevine getirilen Paşa'nın en büyük sorunu ise iletişim sorunudur.
Nitekim kitabı okudukça zaman zaman eleştiriyi aşıp, öfke giderek nefret haline gelen sözlerle karşılaşılıyor.
Erhan Afyoncu da karakterindeki zorluğu; kendini antipatik hale getirmişti diyerek belirtiyor: Öyle ki nitelikli insan gücüne olan ihtiyacın had safhaya ulaştığı Milli Mücadele yıllarında kendisinden vazgeçilmek zorunda kalınmış ve Türk ordusu Cumhuriyet döneminde dahi istifade edebileceği çok önemli bir değerden yararlanamamıştır.

Ali İhsan Paşa'nın hedefindeki isim Osmanlı döneminden başlayarak, Milli Mücadele yılları, daha sonra Cumhuriyet döneminde hep İsmet İnönü olmuş.
Bu yüzden bir süre hapiste yatmış.
DP'den milletvekili olduktan sonra karşısına siyasi olarak çıkıp mücadeleyi sürdürmüş.
Osmanlı'nın işgalinden sonra Paşa'nın İngilizler tarafından Malta'ya sürülmesi ve burada yaşadıklarıyla, kaçış hikayesini anlattığı bölümleri bir nefeste okudum.
Bir İtalyan ticaret gemisinin ambarından Sicilya'ya varmaları, Napoli üstünden Roma'ya trenle gidişi.
Ardından Yunanistan'a ulaşıp, gemiyle Anadolu topraklarına varması bir aksiyon filmi gibi aktarılmış.
Kaçış planını yapanlar Paşa'yı 14'ncü kişi olarak son anda kafileye dahil etmiş, çünkü onun gibi parlak bir isme savaşta gerek vardır.
O da bunu böylece aktarıyor.
Mustafa Kemal'in sınıf arkadaşı olan Ali İhsan Paşa'nın önemli görevlere geldiğini birçok kararda dahli olduğunu da görüyoruz.
Sonrası ise tarihin bir cilvesi, savrulmalar, öfkeler, kızgınlıklar, belki de haksızlıklar...
Ancak net bir şey var ki, tarihi bir sopa gibi kullanamayız, dersler çıkarmalıyız.

İlk kez ortaya çıkan hatıra...

Milli Mücadele'nin öteki tanığı da doktor Muzaffer Alatur.
İlk kez ortaya çıkan anıları önemli bir belge niteliğinde...
Alatur, günlüğünde birebir olayları aktarmanın yanı sıra yorumlar, saptamalar da yapıyor.
Ölümünden sonra 1972'de kız kardeşi Hüsniye Hanım'ın İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Müzesi'ne bağışlanan hatıraların hakları Timaş Yayınları tarafından satın alınıyor.
Bu değerli eseri yayına hazırlayan tarihçi Dr. Selim Ahmetoğlu, hatıratların orijinallerini bire bir karşılıklı olarak veriyor.
Birinci Dünya Savaşı'nda dört yıl askerlik yapan Alatur, Mondros Mütarekesi'nden sonra terhis olup İstanbul'a gelir.
İşgal altındaki başkentteki duruma dayanamayarak tayinini ister.
İlk bulduğu devlet memurluğuna başvurup Denizli'nin Tavas ilçesine hükümet tabipliğine atanır.     
Alatur'un 27 Mart 1919'da yazmaya başladığı anıları başlarda Tavas'taki halkın gündemlik yaşamına ilişkindir:
"Beş senelik harpten kurtulan delikanlılar yurtlarına geldikten sonra düğünlerin adedi herhalde eskisine nispetle çoğalmaya başlamıştı; artık hekim ve hakimin muamelesinden kurtulan izinname kağıtları hep hükümet konağının kapısına yapıştırıla yapıştırıla tahta kapının üzerinde ayrıca zamkla karışık bir kağıt tabakası husule getirmişti."
Tabip Alatur'un günlüğü daha sonra Yunanlılar'ın işgaliyle yaşanan acılara, Rumlar'ın ve başıboş çetelerin halka verdiği zulümlere eğilmektedir.

1920'de yine askere alınan Muzaffer Bey'i, Milli Mücadele saflarında görürüz.
Artık 57. Fırka'nın 39. Alayı'nın 2. Taburu'nda bir askerdir.
Birinci ve İkinci İnönü, Eskişehir-Kütahya ve Sakarya savaşlarına katılan Muzaffer Bey, süreci ayrıntılarıyla anlatıyor.
Komutanların tutumlarından askerlerin ruh hallerine kadar kapsamlı tanıklıklara yer veriyor.
1922'de Sıhhıye Vekaleti'ne emrine verilen Alatur'un askerliği sona ermiştir.
Konya Hükümet Tabipliği'ne atanan Muzaffer Bey, yazmayı bırakmaz.
Büyük Taaruz'un safhalarını bu kez bir gözlemci olarak yazar.
Kurtuluş Savaşı'nın nihayete ermesiyle düşüncelerini ve dünyadaki yankılarını yabancı basından alıntılarla günlüğüne yansıtır.
1923'te Ayvalık'a yerleşen Muzaffer Alatur, 1957'de burada vefat etmiştir.
Tarihe ışık tutan üç iyi kitap için emeği geçenlere buradan koca bir teşekkür olsun.
Var olsunlar, akıllarına ve ellerine sağlık...

(Sabah Kitap ekinin 2021 Eylül sayısında yayınlanmıştır.)

12 Temmuz 2022 Salı

Uygarlıkların güç mücadelesi...


Saatin hikayesi bize uygarlıklar arasındaki güç dengelerinin nasıl değiştiğinin serüvenini de anlatır. İtalyan tarihçi Carlo M. Cipolla Zaman Makineleri kitabında saatten yola çıkıyor, toplar ve yelkenlileri de işin içine katarak teknolojik gelişmelerin dünyanın kaderini nasıl değiştirdiğini ele alıyor

Başlarda özellikle Müslüman Ortadoğu bilim ve sanatta çok öndeydi, Avrupa'ya barbar gözüyle bakılıyordu.
MS 807 yılında Harun Reşid'in Fransız Kralı'na gönderdiği saat onları dehşete düşürmüştü.
Hayal bile edemiyorlardı.
1200'lü yıllarda Diyarbakır'da yaşayan El Cezeri'nin teknoloji konusundaki çalışmaları olağanüstüydü.
Ancak 13. yüzyıldan itibaren Avrupa zanaatkarları özellikle İtalya'dan başlayarak devrim sayılacak bir dizi iş başlattı.
Oradan Fransa, Almanya, Güney Hollanda'nın başını çektiği müthiş bir hareketlenme oldu.
Saatler önce meydanlara sonra kiliselere konmaya başladı.
Çok büyüktüler ve zaman ayarı büyük güçlük yaratıyordu.
Ve çok da pahalıya mal oluyordu.
Zemberekin icadı ardından da sarkaç keşfedilince devasa saatler artık kişiselleşmeye başladı.
Ceplere girmeye başladı.
Neredeyse 3 yüzyıl boyunca Avrupa, iç savaşlar, kıtlık, ekonomik krizler, dini kavgalar ve hastalıklarla savruldu.
Zanaatkar takımı da göçlerle ülkeden ülkeye taşındı durdu.
Saatçilik İngiltere, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerde gözde oldu.
İsviçre'nin günümüze kadar gelen ünlü saatleri işte bu göçlerle doğdu.
Ünlü İtalyan tarihçi Carlo M. Cipolla, Zaman Makineleri/ Saat ve Toplum 1300-1700 kitabında, kolumuzdaki, duvarımızdaki, meydanlardaki saatin icadını, üretimini, ekonomisini, toplumsal kültüre olan etkisini ve dünyaya nasıl yön verdiğini anlatıyor.
Avrupalılar, Uzakdoğu'ya baharat için gitti ancak çok daha büyük bir şeyle karşılaştı.
Japon bakırı, Hindistan pamukluları, İran ipeği ve halıları, Çin ipeği, porseleni ve çayı.
Birçok mal onlara muazzam bir ticaret ve kâr fırsatı sunmuştu.
15, 16, 17'nci yüzyıllarda saat, top ve ateşli silahlar, devasa gemiler yapan Avrupa nihayet 18. yüzyılla birlikte Sanayi Devrimi'ni başlattı.
Üretim ve teknolojik üstünlükleriyle böbürleniyorlardı.
Ancak baharat ve ticaret için gittikleri Doğu'ya hiçbir şeyleri cazip gelmiyordu.
Bolca hammadde ve hazır ürüne sahip Doğu'ya verecek bir şeyleri yoktu.
Oysa, toplarla donatılmış yelkenlileriyle okyanuslara hakimlik sağlayıp Müslümanlar'ın elinden ticareti almışlardı.
Asya ticaretinin büyük bölümünü yönetiyorlardı.
Japon gümüşünü Çin'e, Japon bakırını Çin ve Hindistan'a, Baharat adalarının karanfilini Hindistan ile Çin'e, Hint pamuklu dokumalarını Güneydoğu Asya'ya, İran halılarını Hindistan'a pazarlayarak aracılıktan büyük kazanç elde ettiler.
Bu gelirle, Asya'dan ithal edilen ürünlerin bir kısmını karşıladılar, geri kalan için değerli maden transferi yapıldı.
Doğu altın ve gümüş paralarla ilgileniyordu.
Ucuz Asya malları, Avrupa'ya zarar vermeye başlamıştı.
Rekabet baltanıyordu, örneğin İngiliz tekstili sıkıntıya girince kota ve yasaklar kondu.
1701 yılında Doğu Hindistan'daki bir İngiliz şirketinin yetkilisi, Londra'daki merkezine, "Ekselanslarına buralara ne göndermeyi önereceğimizi bilmiyoruz, çünkü yerliler altın ve gümüşten başka bir şeye önem vermiyorlar" diye yazıyordu.
Ve neredeyse yüzyıllar süren döngü bir gün kırıldı: Mekanik saatlerle tanışan Uzakdoğu, büyüye kapıldı.
Güneş, kum saatleri kullanan Çinliler için bu olağanüstü bir şeydi.
Hele hele kendi kendine çalan çanlar...
Valiler ve üst düzey yetkililere hediyeler verildi, önemli imtiyazlar koparıldı.
İmparatorluk sarayına kadar uzanan saatlerle ticaret, misyonerlik faaliyetinde bulunan Cizvitler eliyle daha da büyüdü.
Çünkü Avrupa'daki saat üretiminde din adamları önemli rol oynuyordu.
İtalyan tarihçinin, bilgi ve belgelerle zenginleştirdiği, bir belgesel izler gibi keyifle okunan kitabında, loncalar, meslekler, ustalar ve bilim adamlarının başarıları da isim isim yer alıyor.
"Saatin tarihi ilk hassas ölçüm makinesinin tarihidir" diyen Cipolla, önemli bir saptamayla son noktayı koyuyor: "Neolotik çağın cilalı taşından uzay mekiğine kadar her alet, insanın gücünü arttırdı."
İtalyan tarihçinin Alfa Yayınları'ndan çıkan diğer kitabı ise mekanik saatin icadıyla at başı giden yenilikleri anlatıyor: Yelkenler ve Toplar.
Sunuş yazısına İstanbul'un fethiyle başlayan yazar, Bizans'ın düşüşüyle Avrupa'nın yaşadığı büyük korkunun etkilerini ele alıyor.
Panik ve endişe yüzyıllarca sürecektir, karada hep yenilmek kaderleri olmuştur.
Bunu da Uzak Asya keşifleri, ateşli silahlardaki buluşlarla aşacaklardır.
Dövme demirden, bronzdan ve nihayet dökme demirle yapılan topların aşaması aynı zamanda gelişmenin ve ticaretin de öyküsüdür.
Her bir dönemde zaaflar ortaya çıkmış ve bir sonraki aşamada yeni bir şey denenmiştir.
Top atölyeleri, fırınları ve fabrikaları Avrupa'nın her yanını sarar, ülkeler arasındaki rekabet savaşlarla büyür.
Top yapan ustalar önce demircilerdir sonra bu konuda uzmanlaşma başlar ve standartlar belirlenir.
Osmanlı da bu dönemde toplara ilgisiz kalmaz, kılıç kullanma, at binme ve göğüs göğüse çarpışmada bileklerini kimse bükemez.
Ancak, kuşatmalarda çaresiz kalırlar, bu teknolojiyi benimsemekte tereddüt etmezler.
Bu toplar İstanbul'un fethinde olduğu gibi büyük işe yarar.
Uzakdoğu'da ise topların imtiyazını uzun süre elinde tutan Avrupalılar, teknolojiyi öğretmek istemedikleri için neredeyse tekme tokat buralardan kovulur.
Uzlaşma yapılır, Japonlar başta olmak üzere top ustalarını dereye sokarak teknolojiyi aktarma zorunda kalırlar.
Sonraki aşama ise sahra toplarıdır.
Taşınması zor, atıştan sonra soğuması beklenen eski toplara göre büyük kolaylık sağlanır.
Daha pratik, küçük ve hareket imkanı geniş olan sahra topları üstünlüğünü hemen gösterir.
Avrupalılar, eş zamanlı olarak denizleri hakimiyetine alacak yelkenlilerde de büyük yeniliklere girişir.
Dümenler, direklerle oynandı, rüzgara ve fırtınaya dayanaklı gemiler yapıldı.
Toplar önce yanlara, arkalara ya da ön tarafa kondu, daha sonra bir alt kata orta bölümlere taşındı.
Başarısızlıklar, yenilgiler ve zaaflar yeni yolların keşfine yol açtı.
Deniz savaşlarındaki taktikler değişmeye başladı..
Artık Sanayi Devrimi'nin taşları döşenmiştir.
Özetle; İtalyan tarihçi Carlo M. Cipolla'nın birbirini tamamlayan iki kitabı, teknolojinin, kültürün, toplumsal gelişmenin, ekonominin, birbiriyle bağlantılarını ve uygarlığımızın temellerini anlamak isteyenler için başyapıt niteliğinde...
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2021 sayısında yayınlanmıştır.)