27 Mayıs 2023 Cumartesi
İstanbul dile geldi...
Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, çok kültürlülüğü ile nam salan İstanbul'un geçmiş günlerini bütün yönleriyle ele alırken merkezine insan hikayelerini koyuyor..
İstanbul bir kitapsa, yazarı 72 millettir.
Her biri izler bırakmış, kültür, gelenek, tarihle yoğrulmuş.
Üstüne biriken hayatın sesleri, anıları, yaşanmışlıklarıyla görkemli bir medeniyet kurulmuş.
Bugün koca bir dev haline gelen bu azman metropol her daim küllerinden doğmuş, şaşırtmış ve yoluna devam etmiş.
Son dönemdeki kazılarla kentin tarihi neredeyse 10 bin yıl öncesine kadar dayanan İstanbul, görkemli, şatafatlı Bizans İmparatorluğu'ndan sonra fetihle birlikte dünya sahnesine Müslüman kimliğiyle damga vurdu.
Orta Asya'dan Anadolu'ya oradan da bu kadim şehre taşınan Türk-İslam gelenekleri ve felsefesi, Bizans mirası Rumlar, İspanya'dan kaçan Yahudiler, Ermeni, Arap, Latin ve diğer halklarla iç içe geçti.
Her biri dini inançları, kılık kıyafetleri, yeme-içme, eğlence gibi insan hayatına dair ne varsa kendi dünyalarında bir kültür oluşturup, sonra da birbiriyle temas etti.
Bugün modern dünyanın yere göğe koyamadığı çok kültürlülük tam da İstanbul'un bir tarifiydi.
O günleri seyyahlar, vakanüvisler, elçilerin yazdıklarından, arşivlerdeki kayıtlardan takip etmek mümkün.
Bir de yüzyıllarca süren, kuşaktan kuşağa aktarılan hayatın kendisi var.
O dönemin tanıkları (ki bir elin parmaklarını geçmez) muhteşem bir gözlem, doyumsuz bir edebiyat lezzeti ve akıcı üsluplarıyla, imparatorluğun başkentindeki gürül gürül akan yaşama her pencereden baktılar.
Özellikle Osmanlı'nın son dönemiyle Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşamış olan Sermet Muhtar Alus ve Balıkçı Nâzırı Ali Rıza Bey'i ayrı bir yere koymak gerekiyor.
Sokaklar, semtler, saraylar, şehzadeler, valideler, konaklar, yalılar, tarikatlar, kır alemleri, ramazanlar, camiler, mahyalar, bayramlar, eğlenceler, vapurlar, kabadayılar, çocuklar, envai çeşit esnaf, satıcılar, lokantalar, balıklar, kahvehaneler, keşler, meyhaneler, dilenciler, kısaca hayatın kendisi onların radarındaydı.
Gelenek ve görenekleriyle, doğumdan ölüme, sofra adabından yemek pişirmeye, aşk meşke kadar 19. yüzyılın eski İstanbul'unu günümüze taşıdılar.
İlber Ortaylı'nın dediği gibi; değişen ve değiştirilen tarz-ı hayat nostaljiyi davet etmişti.
Kaybolmakta olan bu manzarayı ne tarihçilerin, ne de tarih belgelerinin resimleyeceği açıktı.
Edebiyatın ifade cömertliğine ustalıkla sığındılar. Kaybolan çocukluklarının dünyasını; rengi, kokusu ve tadıyla her biri kendi üslubunda canlandırdı.
1842 doğumlu Ali Rıza Bey Tanzimat döneminde çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir aydındı.
Balıkhane müdürlüğü yapmış olduğu için bu adla anılırdı.
1920 ve 1925 yılları arasında gazete ve dergilerde yayınlanan yazıları elden geçirilerek günümüz Türkçesiyle yayınlandı.
Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı (Kapı Yayınları) kitabı, yazarın hem tanıklığı hem de dinleyip, okuduklarıyla bir belgesele dönüşüyor.
Kitap eski İstanbul'a güzellemeden ibaret değil.
Ali Rıza Bey, hayatın kendisi gibi o dönemin sevimsiz, kötü ve rahatsız edici yanlarını da eleştirmekten geri kalmıyor.
İnsan tasvirleri ise ayrı bir alem.
Üstüne, başına, davranışlarına, eylemlerine kadar verilen ayrıntılar bazen kahkaha attıracak kadar müthiş.
Beyazıt Kulesi'nde (ki çocukken çıkmışlığım vardır) iftar düzenlendiğini ilk kez Ali Rıza Bey'den öğrendim.
200'den fazla ahşap basamağı aç bilaç çıkanların manzara karşısında her şeyi unuttuklarını 90'lı yaşlarındaki Memiş Efendi'nin merkezinde esprili bir dille aktarıyor.
Örneğin, her sene mart ayının başında has kefalden balık çorbasının en âlâsını pişiren Balıkhanenin Birinci Çorbacıbaşısı Mustafa Efendi, bohçacı kadınlar, tatlı dilleriyle halkı kandırıp para koparanlar, kahvede uyuklayan yaşlılar, yüksek makamdaki kadınlar ve diğerleri.
Ya da padişahların da bizzat içinde olduğu ilginç anekdotlara ne demeli...
Lüfer zamanı Kanlıca'da dillere destan alemi merak eden padişah Abdülaziz, gizlice körfezi dolduran kayık ve sandalların arasına karışır.
İhtiyar bir vatandaşla sevimli rastlaşması gülmek ve üzülmek arasındaki ruh halleri...
Ya da 2. Mahmud'un, Ramazan ayında Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camisi'nde namazı kılıp orucunu açmak için Şeyhülislam'ın evine habersizce gidişi ve ağırlanışından hayli memnun kalıp hediyeler vermesi...
Ancak padişahlı öykülerin doruğu ise kendisinin de tanık olduğu Fransa İmparatoriçesi Eugenie'nin İstanbul ziyareti.
Padişah Abdülaziz'in Fransa'ya seyahatinden sonra 3. Napolyon'un eşi iade-i ziyarette bulunur.
Hünkar İskelesi'nde başlayıp, Beykoz Kasrı'nda süren karşılama, ağırlama, yemek ve gece yarılarına süren gösterileri okurken oradaymış gibi hissediyorsunuz
Ali Rıza Bey, "O zamanlar herkesin yüzünde bir mutluluk vardı" diyor ve ekliyor: O ne güzel gösteriler, ne şen ve mesut günlerdi...
(Sabah Kitap ekinin Mayıs 2022 sayısında yayınlanmıştır.)
Çanakkale'nin öte yüzü...
O görkemli coğrafyanın her yerinde savaşın izlerini hissedersiniz. Haluk Oral o izlerin peşine düşen titiz bir araştırmacı. Arıburnu 1915/Çanakkale Savaşı'ndan Belgesel Öyküler kitabında, objeler, fotoğraflar, yazışmalar, belgeler ve kitaplarla zengileştirdiği arşivinden birbirinden müthiş insan hikayeleri çıkarıyor.
Batılılar Gelibolu der, bizim için Çanakkale'dir...
O görkemli
coğrafyanın herhangi bir yerinde durup; sağınıza solunuza ya da ufka bakın her
yerde savaşın izlerini hissedersiniz.
Denizden, koylardan, dağlardan,
tepelerden, ağaçlardan buram buram, tarif edilmez bir esinti gelir...
İşte o
Çanakkale'deki ruhtur...
Birinci Dünya Savaşı'nın en büyük cephelerinden biri
bizim topraklarımızdaydı.
Osmanlı Ordusu'nun 4 büyük cephede girdiği savaşın
en kanlısı ve en unutulmazı...
İngiliz, Fransız, Anzak ve Hintli askerler; o
dönemin en iyi donanması, denizaltısı, muhribi, piyadesi, uçağı, hava balonu,
makineli tüfeğine sahipti. Askerlerin yiyeceği, içeceği, her türlü teçhizatı
eksiksizdi.
Osmanlı ordusu ise Balkan Harbi'nden ağır yaralı çıkmış, perişan
haldeydi. Askerin üstü, başı, çarığı ve mühimmat eksikliği had safhadaydı.
Ancak önceki harpten çıkarılan dersle yeni bir kurmay sınıfı
oluşturulmuştu.
Almanya'dan gelen silahlarla eksiklikler giderilmeye
çalışıldı.
Doktorundan amelesine, liselisinden köylüsüne bir kuşak
Çanakkale'deki vatan savunmasına koştu...
Çanakkale üstüne ne buldumsa
okudum, dinledim, izledim.
Her seferinde yeni bir şeyler öğrendim, hala da
öğreniyorum...
Cephedeki Türk, Anzak, İngiliz, Fransız askerlerin anıları,
günlükleri. Arşiv belgelerindeki yazışmalar, emirler.
Resmi ve gayrı resmi
tarih anlatıları.
Akademik ve askeri tarihçilerin yeni belgeler ışığındaki
kitapları.
Hayatını bu yola adayan, adım adım o coğrafyayı gezen, araştıran,
anlatan yazarlar...
Haluk Oral da Çanakkale'deki izlerin peşine
düşenlerden.
20 yıldır tutkuyla, iğneyle kuyu kazar gibi, bilgi, belge ve
obje ve eşya topluyor.
Çalışmalarıyla Avustralya Hükümeti'nden onur madalyası
alan Haluk Oral'ın Arıburnu 1915/ Çanakkale Savaşı'ndan Belgesel Öyküler kitabı;
klasik bir tarih çalışması ya da kronolojik bir anlatım değil.
Kendi
deyişiyle, tarihsel, ekonomik, toplumsal koşullara dayanarak açıklama kaygısı da
yok...
Kitabında dar bir kara şeridindeki kanlı savaştaki insanların
hikayesini anlatıyor.
Kara harekatının başladığı 25 Nisan'dan- 20 Aralık
1915'e kadar Arıburnu'nda yaşananlar yalnızca istatistik, siper, saldırı, hücum,
patlama, şehit, zayiat ve emirlerden ibaret değildi.
Kimi Mustafa Kemal gibi
ünlü kişiler kimi de İbradılı İbrahim, Binbaşılar Saip ve Şefik Bey gibi
yazışmalarda, arşivlerde, gazete kupürlerinde o dönemin haberlerinde yer alan
isimsiz kahramanlardır.
Karşı taraftan Arabistanlı Lawrence olarak bildiğimiz
meşhur İngiliz casusunun yanı sıra Teğmen Patterson, Yüzbaşı Leane, Plevne Ryan,
Aubrey Herbert gibi isimlerin de peşine düşüyor.
Bu insanların öyküleri tarih
kitaplarında, askeri arşivlerdeki bilgi ve belgelerde, dönemin gazetelerinden
takip edilerek bir bütünlük sağlanıyor.
Ve savaşın sonrasındaki durumlarına
kadar aktarılıyor.
Objelerden yola çıkarak iki öykü var ki; belgesel film
olur.
Ortada bir Avustralyalı subaydan ele geçirilen kanlı harita ve defter
vardır.
Teğmen Patterson'un kimliği, esir alınıp alınmadığı ya da
öldürüldüğü, birçok bilgi ve belgeyle takip ediliyor hatta Avustralya'ya kadar
yazışmalar yapılıyor.
Ve bir sonuca varılıyor...
Haluk Oral, bir Çanakkale gezisinde antikacıda tozlu bir mataraya rastlıyor.
Üzerindeki yazıda, Avustralya Hafif Süvarilerinden Teğmen B. Nettleton adı kazılıdır.
Bir köylünün bulduğu matarayı arşivine katan Oral, bir süre sonra ismin peşine düşer.
Derken Çanakkale'ye gönül vermiş ve teğmeni bilen başka bir araştırmacıyla birlikte hikayesini tamamlar.
Ya yaralı ve ölülerin iadeleri için verilen ateşkeste, rast gelinen Avustralyalı doktor Plevne Ryan'a ne demeli.
Üstündeki Osmanlı nişanlarını gören Türk subaylarıyla Türkçe olarak göz yaşartan sohbetinde ortaya çıkanlar.
Plevne Savaşı'nda görev yapan doktor tam Türk dostudur ve gösterdiği mücadeleyle nişana layık görülmüştür.
Ve zorunlu görev aldığı Çanakkale'de içi yanmaktadır.
Hayatı boyunca Türkler'i seven ve adını Plevne Ryan olarak anan doktorun çok sonraları damadı ve kızıyla yapılan röportajlar gazete köşelerinde kalmayacaktır.
Haluk Oral'ın Yitik Bir Öykü'sü bu değerli Anzak'a selam niteliğinde...
Üsteğmen Saffet Bey ki, Arıburnu'nda fedai olarak öne çıkıp oluşturulan birliklerle Şehitler Tepesi baskını olarak bilinen en kanlı hücumlardan birine komutanlık yapmıştır.
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal'e cepheden yazdığı notu arşivlerden okuyup sonra hikayeyi tamamlayalım.
Ondokuzuncu Fırka Kumandanlığına
Alay 13 sağ cenahından
24/25-2-1331 (7/8 Mayıs 1915)
Efendim! Emr-i âliniz mucibince düşmanın siperlerine taaruz ettik. Askerlerimin yarısı siperlerin üstüne, bir kısmı da bendenizle siperlerin arkasını çevirdik. Bombaları attık. Düşman siperlerden denize doğru kaçmaya başladı. On iki şehidimiz, altı kişi yaralımız var idi. Fakat bendeniz sol omzumdan vuruldum. Kurşun arkamdan çıktı. Askerim siperlerin önünde içeriye girmek üzere idi. Beni geriye sargı mahalline getirdiler. Gelirken ihtiyatlara, diğer fedai zabitana malûmat verdim. Asker bozulmadı. Hücuma devamla ilerdekileri takviye ediniz, diye söyledim. İngilizler kaçıyorlardı. Aman efendim! İleri harekâta devam etsinler. Siperin içinde ölmediğime teessüf ediyorum. Aldığım yara ikinci kurşun yarasıdır. Vaktim yok, ellerinizden öperim sevgili cesur kumandanım.
Alay125 Bölük 10 Kumandanı
Mülâzım-ı Evvel (Üstteğmen) Safvet.
Mustafa Kemal'in övücü sözlerle takdir ettiği o komutan daha sonra İstiklal Savaşı'na katılacak ve mebusluk tekliflerini reddederek generalliğe kadar yükselecektir.
Pozantı soyadını alan Saffet Bey'in izini takip eden Haluk Oral yıllar sonra aynı isimde birini bulacaktır.
Bu kişi torunudur, o da Haluk Oral'ı babasıyla bir araya getirir.
Yani Saffet Pozantı'nın oğluyla...
Öykülere eşlik eden dönemin pulları, propaganda broşürleri, gazete kupürleri, fotoğraflar ve materyallerle bezeli kitap, başka bir okuma ve anlama fırsatı veriyor.
Çanakkale böyledir işte; her daim küllerinden doğup ders verir, öğretir...
(Sabah Kitap ekinin Nisan 2022 sayısında yayınlanmıştır.)
26 Mayıs 2023 Cuma
Rus dedektif Fandorin'in yeni maceraları...
Sıradışı dedektif Erast Fandorin'le "13 Mayıs 1876 Pazartesi günü, öğle vakti
saat üçte bahar tazeliği ve yaz sıcaklığıyla dolu bir günde, Aleksandr
Bahçesi'nde, çok sayıda tanığın önünde çirkin, hiçbir şekilde kabul edilemeyecek
bir olay gerçekleşti" cümlesiyle tanışmıştık.
19. yüzyıldan gelen
kahramanımız, 20 yaşında becerikli, korkusuz, soylu ve yakışıklı bir
gençti.
Fandorin ortalama boyda, siyah saçlı, mavi gözlü, puro içiyor ve
araba tasarlamayı ve yarışmayı seviyor.
Heyecanlandığında kekeliyor, bu da
onu çekici kılıyor.
Yüksek öğrenimi yarıda kalmasına rağmen İngilizce,
Fransızca, Almanca, Japonca, Türkçe biliyor.
Serinin ilk romanı Azazel büyük
ilgi gördü.
Polis teşkilatında yeni göreve başlayan Fandorin, Rusya'nın
renkli atmosferinde, Petersburg'un şaaşalı renkli gecelerinden Londra'nın sisine
uzanan büyük bir gizli örgütü ortaya çıkardı.
İkinci kitap Türk Gambiti ise
Osmanlı- Rus savaşının tam ortasında geçiyordu.
Bizim tarihimizde 93 Harbi
ya da Plevne Savaşı olarak geçen 1877-88 yılları arasındaki dönemde Fandorin, Rus
casusu olarak ortaya çıkar.
Ruslarla savaş sonunda Bulgaristan yitirilmiş,
Çar ordusu Yeşilköy önlerine kadar gelmiştir.
Yazar bu tarihsel arka plana
Fandorin ve askeri harekat bölgesindeki nişanlısının yanına giden genç bir
kadını oturtur.
Balkanlar'daki entrikanın bir ucunda da Türk casusu Enver
Efendi vardır.
Yollar İstanbul'a kadar uzanır.
Dördüncü kitap Leviathan'da
ise Fandorin başkentten uzaklaştırılmış Japonya'ya tayini çıkmıştır.
Tokyo
elçiliğindeki görevine Leviathan gemisiyle giden dedektif, büyük bir
soruşturmanın ortasına düşer.
Cinayetlerin ipucu bir heykelciktir; Fransız
meslektaşıyla gerilim finale kadar sürer.
Akhilleus'un Ölümü'nde dört yıllık
sürgünden Moskova'ya dönen Fandorin, valilik emrinde rahat bir görevdedir.
1882 yılı Moskovası'nda Tolstoy ve Çehov gibi büyük yazarlar da boy gösterir.
Alfa Yayınları Erast Fandorin serisinin 5 ve 6'ncı kitaplarını arka arkaya yayınladı.
Maça Valesi, zeki, kibirli ve gösteriş budalası bir dolandırıcıyla Fandorin arasında geçiyor.
Adli Danışmanlığa yükselip sınıf atlayan zenginleşen Fandorin'in tuhaf yardımcısı Anisi Tülpanov'la bu kitapta tanışıyoruz.
Moskova'da yabancı işadamlarından valiye, sokaktaki adamdan zenginlere kadar herkesi tuzağına düşüren dolandırıcı Moskova'yı alt üst eder.
Zengin bir Hintli Müslüman kılığına girerek yardımcısıyla onu yakalayan Fandorin'i bile hedef alır.
Bir entrikayla evine girip her şeyini soyar.
Ama bunu gizlice değil, Fandorin'in adamlarına öyle bir yaptırır ki, hayran olmamak elde değil.
Sonra karşılıklı hamleler ve meydan okumalar gelir, artık işler kişiselleşmiştir.
Birbirlerinin açığını ve zayıf yönlerini kollarlar; zekice öngörüler, analizler, durum tespitleriyle varsayımlar arasında baş döndürücü bir hale gelen trafiği takip etmekte zorlanırsınız.
Sonunda ne olacak diye yaptığınız tüm tahminler boşa çıkacaktır.
Dekaratör ise kan donduracak cinsten bir roman.
Neşeli, komik Maça Valesi'nden sonra tüyleri diken diken ediyor.
Moskova'nın kenar mahallerinde acımasız katil Karındeşen Jack iş başındadır.
Öldürmekle kalmıyor, iç organlarını da alıyor.
Moskova Genel Valiliği Özel görevlisi, Bakanlık Danışmanı, Rus ve yabancı ülkelerin nişanlarına sahip Erast Fandorin yardımcısıyla mezarlıklar ve morglarda büyük bir takibe başlar.
Suç dünyasının etrafına macera, tarih, heyecan, mizah katarak kahramanı Fandorin'i dünyaya sevdiren yazarı ise Rus Boris Akunin. Gerçek adı Grigory Shalvovich Chkhartishvili olan bir Gürcü.
1998'de yazmaya başladığı dedektif serisiyle birlikte Boris Akunin adını kullanmaya başladı.
Kitapları 30'dan fazla dile çevrildi, sinema ve TV'ye dizi olarak uyarlandı.
Maceraların merkezindeki 19. Yüzyıl Batı'da güzel dönem olarak anılıyor.
Otomotiv, havacılık, bulvarlar, kafeler, kabere, deniz banyosu, fotoğraf, sinemanın doğuşu, metronun ortaya çıkışı, doğa bilimlerinin başarısı, en son teknolojiler, tıp, sosyoloji ve etnografinin oluşumu, arkeolojik keşifler, sanat ve edebiyatta modernizm, kadınların oy hakkı hareketi, toplumsal değişimler bu yüzyıla damga vurmuştur.
Sanat ve kültürün taşıyıcısı, resim, edebiyat, müzik alanlarındaki dev sanatçıların eserleri günümüzde başyapıt ve öncü olarak kabul ediliyor.
Bu muhteşem dönemin eşlik ettiği Erast Fandorin maceraları 15 kitaba ulaşmış durumda.
Alfa Yayınları'nın seriyi yazılış tarihine göre çok iyi bir çeviriyle okura sunması yenilerinin de sırada olduğu yolunda umut veriyor.
(Sabah Kitap ekinin Mart 2022 sayısında yayınlanmıştır.)
29 Nisan 2023 Cumartesi
Bilimin ışığında Osmanlı...
Osmanlı tarihini ele alırken nasıl bir yöntem izlenmeli? Tarihçilerin duayeni Prof. Dr. Halil İnalcık vefatından önce yazdığı, yeni yayımlanan Osmanistik Bilimi'ne Katkılar kitabında tarihe yaklaşımla ilgili bilimsel yöntemler öneriyor.
Osmanlı tarihçiliğinin anıt isimlerinden Halil İnalcık, yalnız bizde değil,
dünyada da saygın bir yere sahip.
100 yaşında kaybettiğimiz Halil Hoca,
malum son anına kadar çalıştı, üretti ve bize tarihimizi anlattı.
Aramızdan
ayrılalı altı yıl olmasına rağmen, eserleriyle, düşünceleriyle hâlâ yol
göstermeyi sürdürüyor.
Neredeyse her yıl bir kitabı yayınlanıyor.
İş
Bankası Kültür Yayınları'ndan yeni çıkan Osmanistik Bilimi'ne Katkılar/ Seçme
Eserleri-XVI kitabı da ölümünden önce hazırladığı çalışmalarından
biri...
Hayatını anlattığı Kendi Ağzından Şeyh'in Hikâyesi aslında
onun çalışma azmine ilişkin ipuçlarıyla dolu.
Daha Balıkesir'de lise
öğrenimi görürken ne yapmak istediğini biliyor.
Sabır, tutku, azim ve
çalışmaktan taviz vermeden, zorluklara göğüs gererek, müthiş mücadelelerle
hedefine ulaşmaya çalışan bir karakteri var.
Halil Hoca, bu kez Osmanlı
konusunda çalışma yapmak isteyenlere, tarih öğrencilerine ve tarih meraklılarına
bir kılavuz veriyor.
Merkeziyetçi bir yapılanma olan Osmanlı yönetim
sisteminin, iktisadi ve bürokratik örgütlenmesini analiz etmek için sağlam bir
metoda ihtiyaç vardır: Bu da filololoji alanıyla desteklenen text-kritik
metodudur. Yani metinlerin eleştirel bakış açısıyla bir süzgeçten geçirilerek
karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi.
Bu metot, eski belgelerin kaynak
olarak kullanılmasında Batı'da başlayıp tüm tarihçilerin fikir birliğine vardığı
yöntemlerdir.
İnalcık, modern tarihçiliğin olmazsa olmazı text-kritik
metodunun, arşiv çalışmalarında üniversite ve akademik çevreye tam anlamıyla
yerleşmesini istiyor.
Osmanlı tarihçiliğinde bu metodu ilk kez, 1. Dünya
Savaşı sırasında ülkemizde bulunan Avusturyalı ve Alman uzmanların denediğini
belirtiyor.
Daha sonra birçok Türk araştırmacının da bu yöntemi izlediğini
söylüyor.
Osmanistik terimi de bu metodun özü aslında.
Bir devlet, insani
ve maddi kaynaklarını tespit etmek için istatistik biliminden yararlanır.
Osmanlı istatistik defterleri bu konuda eşsiz bir örnek.
Doğruluğu,
kapsamlı oluşu, uygulanması, kayıt yöntemleri ve referanslarıyla; o dönemin
Avrupa'daki benzerlerinden daha karmaşık ve daha gelişmiştir.
Halil Hoca, bu
metodun, İslam halifeliği, İran ve Orta Asya örneklerinin bir devamı olan kadim
Mezopotamya medeniyetlerine kadar izlenebileceğini açıklıyor.
Bizans
İmparatorluğu'nun da benzer bir defter kayıt sistemi kullandığını
belirtiyor.
İmparatorluğun bir ucu Sırbistan'da,
bir ucu Suriye'de, Van'da, Arap çöllerinde, Kuzey Afrika'da, Kırım'dadır.
Tüm bu bölgelerdeki her türlü insan, asker, toprak hareketleri istatistik
defterleri sayesinde izlenirdi.
İnalcık örnek veriyor: "Merkezdeki bürokrat;
bir sancakta hangi köyde çeşitli statüde ne kadar nüfus bulunduğunu, köylerden
hangilerinin ne kadar toprağı olduğunu, hangilerinin topraksız olduğunu,
ürettiği ürün miktarını ve fiyatını kısa bir zamanda bulur, belirler ve gereken
kararları alırdı."
Yani doğru ve kapsamlı veriler sonucu, özgün bir
istatistikle Osmanlı'da idari sistem mükemmel yürürdü.
Ya da toprağın işlenmesi.
Ki imparatorluğun üzerine titrediği bir meseledir.
Açlık en büyük korkudur Osmanlı'da.
Halkın buğday ve arpa gereksinimi için miri toprak sisteminin işleyişinin nasıl özenle takip edildiğini İnalcık tane tane anlatıyor.
Şehnameler, Surnameler, Vakanüvisler, Şeriye Sicilleri, Gazavatnameler başlıklarıyla anılan kaynakların değerlendirmeleri nasıl yapılmalıdır?
Halil Hoca bunları da ayrıntılı ele alıyor, örnekler veriyor.
Divân-i Hümâyûn'da veziriazama bağlı yazı işleri ile ilgili kalemlerin ve katiplerin daire reisi Reisülküttab'ın önemine işaret ediyor.
Ve ona bağlı alt kadroların görevlerini anlatıyor.
Malum Osmanlı'da her türlü belge türü için ayrı bir yazı ve üslup kullanılırdı.
Maliye yazılarında siyakat yazısı, fermanlarda divâni yazı gibi...
Bu ayrımları bilmek önemli.
Ki sadece bizim için değil Osmanlı içinden çıkan devletler için de...
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti arşivlerindeki 150 milyona yakın Osmanlı belgesinin çoğu, imparatorluğun o dönemdeki sınırları içinde kalan onlarca devleti de yakından ilgilendiriyor.
Halil İnalcık, Osmanlı tarih yazıcılığının başlangıcını ve günümüze kadar nasıl ilerlediğini de anlatıyor.
Hammer gibi yabancı tarihçilerin çalışmalarını es geçmiyor.
Türk tarihçilerinin de hakkını veriyor.
Osmanlı tarihçiliğinin duayenleri Fuad Köprülü, öğrencisi olduğu, birlikte çalıştığı meslektaşı İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Ömer Lütfü Barkan gibi isimlerin çalışma tarzlarını, akademik yöntemlerini, çığır açan kitaplarını ele alıyor.
Ve bu anıt isimlerin yanında yetişen öğrencilerinin de yeni kapılardan geçerek Osmanlı tarihçiliğini daha ileri taşımasını minnetle anarak.
Halil İnalcık Hoca bir derya, hâlâ ufkumuzu genişletiyor, yol gösteriyor.
Daha ondan öğrenecek çok şey var.
(Sabah Kitap ekinin 2022 Şubat sayısında yayınlanmıştır.)
28 Nisan 2023 Cuma
Batı'nın Ortaçağ'ı nasıldı?
Ortaçağ hep karanlık bir dönem olarak zihnimize kazınsa da bu çağda Avrupa'da yaşanan olaylar sonraki yüzyılların belirleyicisi oldu. Bu olayların en önemlilerinden biri İngiltere ve Fransa arasındaki Yüz Yıl Savaşları'ydı.
Günlerdir bir Ortaçağ meselesi konuşuluyor.
Karanlık bir dönem olduğu zihnimize kazınmıştır; öğrenmeye, düşünmeye gerek yoktur.
Eğilip bükülen, ideolojik propaganda aracı haline getirilen tarihin çarpıtılması bu değirmene su taşımayı sürdürdükçe gelinen nokta, ne yazık ki içi boş laf cambazlığından öteye gidemiyor.
Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonraki döneme Ortaçağ deniyor.
1453'lere oradan Rönesans'a uzanan neredeyse bin yıllık bir dönemden söz ediyoruz.
Karanlık Çağ ya da Erken Ortaçağ olarak adlandırılan ilk dönemleri tüm Ortaçağ gibi genellemek de doğru değildir.
Batılı tarihçiler, devrimler ve dünya savaşlarının ardından Ortaçağ'a yeni bir bakış açısı getirdiler.
Tabii ki yeni okumalar, bilgiler, belgeler ve tartışmalar ışığında...
Bir süre önce İngiliz tarihçi, profesör Orlando Figes'in Avrupalılar kitabını ele almıştım.
Kültür, sanat ve yeni buluşlarla harmanlanan 19. yüzyıl Avrupası'nın nasıl oluştuğu, fikirlerin, ulus devletlerin doğuşu, teknolojik ve ekonomik dönüşümlerle ulaşılan Sanayi Devrimi kapsamlı olarak anlatılıyordu.
İtalyan tarihçi Carlo M. Cipolla'nın Zaman Makineleri: Saat ve Toplum ile Yelkenler ve Toplar kitaplarını da geçen eylül ayında yazmıştım. O da bir önceki döneme 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllara mercek tutuyordu.
Uygarlıklar arasındaki güç dengelerinin değişimiyle yalnız Avrupa'nın değil, kıtaların aşıldığı dünyanın da etkilendiği küresel bir döneme işaret ediyordu.
Sonucu Sanayi Devrimi'ydi.
Hayatın, insanlığın geçirdiği büyük değişimlerle buralara nasıl gelindi.
Birbirini etkileyen, neden sonuç ilişkisiyle gelinen noktanın başlangıcında savaşlar vardı.
İngilizler'in önemli tarihçilerinden David Green'in, Yüz Yıl Savaşları/ Bir Halk Tarihi kitabıyla taşlar yerli yerine oturuyor.
Tüm okumaların en başına 14'üncü yüzyıla dönerek soruların cevabını veriyor.
Çevirisini de Türk tarihçiliğinin saygın isimlerinden Prof. Mete Tunçay'ın yaptığı kitabın konusu Avrupa tarihinin en kritik dönüm noktalarından biridir.
Etki gücü itibarıyla belki de en önemlisi...
Tarihsel anlatım Yüz Yıl Savaşları'nın İngiltere kralı III. Edward'ın Fransa tahtında hak iddia etmesiyle 1337'de başladığını ve İngilizler'in 1453'te yenilmesiyle sona erdiğini aktarır.
Yaşananlar, İngiltere ve Fransa arasındaki kanlı ve uzun 116 yıllık mücadelenin kronolojik anlatımından ibaret değildir.
Kitabın ana unsurları, şövalyeler, soylular, ruhban sınıfı, krallar, askerler, köylüler, kadınlar ve esirlerdir.
Siyasal olarak iddiasını kaybeden görüşler, efsaneler, mitler, propagandalar yerini gerçek bir araştırmaya bırakıyor.
Yazarın tam da ifade ettiği gibi; bu yapıt Yüz Yıl Savaşları'nın öyküsel bir anlatımı değildir; daha çok, çatışmaların İngiltere ve Fransa halklarını yeniden tanımlayan bir mücadelede yer alan gruplar ve bireyler üstündeki etkisini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
İki ülke arasındaki mücadelenin kökeni 1000'li yıllara dayanmaktadır.
Husumet yıllar içinde nefret ve kinle beslenip 1337'lerde tam bir savaşa döndü.
Zaman zaman barış girişimleriyle ya da Kara Ölüm denilen veba salgınıyla durakladı ama kaldığı yerden devam etti.
Aralarındaki kavga 1453'te de bitmedi.
Hep bir yerlerde sürtüşme çıktı.
Fransa'nın 2. Dünya Savaşı'ndaki kahramanı sonra Cumhurbaşkanı da olacak General Charles de Gaulle, 1962 yılında şunları söylüyordu: "Bizim en büyük kalıtsal düşmanımız Almanya değil, İngiltere idi. Yüz Yıl Savaşları'ndan Fashado'ya kadar, bizimle mücadele etmeden geçen bir anı yok gibidir. Bizim iyiliğimizi istemeye doğal olarak eğilimleri yoktur."
Daha bir kaç ay öncesi, Manş Denizi'nde balıkçılar ve göçmen meselesi yüzünden iki ülke birbirleri hakkında ağır sözler sarf ediyordu.
Yüz Yıl Savaşları sonuçlarıyla itibarıyla; hanedanları, devlet örgütlenmesini, askeri ve siyasi yapılanmaları, ekonomiyi, sosyal sınıfları, dini değerleri derinden etkilemiştir.
Ulusal kimlikler öne çıkmış, iki ülkenin tarihiyle erken modern Avrupa'nın temelleri bu savaşlarla atılmıştır.
Kilise savaşın tam ortasındaydı.
Her iki taraf da din adamlarını kendilerini haklı göstermek için kullanıyordu.
Rahipler de savaşa katılıyordu.
Savaş boyunca beş İngiliz, beş Fransız kralı mücadele etti.
Belirleyici olan onlardı.
Tahttan indirilenler oldu, ancak Fransa Kralı IV Charles'ın deliliği ise ülkeyi iç savaşa sürükledi.
Askeri alanında köklü değişimler yaşandı, taktikler farkılaştı, savunmadan saldırıya geçildi.
Askeri seçkinler ki, şövalyeler tartışılmaya başlanır.
Sıradan askerlerin zaferleri onların tahtını sarsar.
Muharebe alanındaki başarılar, atlı aristokrasinin ve süvarilerin üstün gücüne değil; piyade, okçu ve barut kullanan topçuların desteğine dayanıyordu.
İyi yetiştirilmiş, donanımlı ve disiplinli piyade öne çıkıyordu.
Deniz ve deniz gücünün önemi ortaya çıktı.
Ticaret gemilerine el konulması inanılmazdı.
Örneğin 1340 ve 1350 yılları boyunca el konulan ticari gemi sayısı bini buluyordu.
İşgallerin yol açtığı yıkım korkutucuydu, her yer yakılıp yıkılıyor, halk saldırıya uğruyordu.
Savaş ve veba salgınıyla kırılan erkeklere göre kadın nüfusu çoğalmıştı.
Kadınların statüleri değişime uğramıştı, toplumsal, ekonomik ve siyasal özerklikler kazandılar.
Artık birçok iş kolunda kadınlar vardır.
Esirler de savaşların kaderinde rol oynadı.
Fidye bu işin olmazsa olmazıydı.
Hele aristokrat sınıftan bir esir hem takasta hem de parasal olarak çok değerliydi.
Ulusal kimlikler de yeniden tanımlanmıştır, en önemli kazanımlardan biri de bu olmuştur.
Duygular yoğundur, dili kullanmaya özen gösterilir.
Kitabın sunuş yazısında, Yüz Yıl Savaşları'nın Türk tarih çalışmalarında kendine pek yer bulamadığından yakınılıyor.
Haksız değiller; Osmanlı'dan bugüne neredeyse 900 yıllık ilişkimiz var.
Askeri, siyasi, diplomatik ve günümüzün en belirleyicisi ekonomik olarak ayrılmaz bir parçayız.
Bırakın onları kendi tarihimizi bile hep Batılılar üzerinden okuduk.
Az sayıdaki çalışma yetmez, Türk tarihçileri bu alanı boş bırakmamalıdır.
(Sabah Kitap ekinin Ocak 2022 sayısında yayınlanmıştır.)
O mu? Casustur, casus!
Milli Mücadele yıllarında Hintli Müslüman Mustafa Sagir pek muteber biriydi. Mücadeleye katkı sunmak üzere Ankara'ya kadar gelebilmişti. Lakin o aslında bir İngiliz casusuydu. Amacı da Mustafa Kemal'e yapılacak suikasti planlamaktı. Bilmediği onun casus olduğunun Ankara tarafından öğrenilmiş olmasıydı.
Milli Mücadele dönemi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşu, savaşlar,
toplantılar, tartışmalar, önemli kararlar, yokluklar içinde mücadele, var olma
kavgası, direniş, zaferler, tam ümitlerin azaldığı anda yeniden ayağa kalkmanın
adıdır.
O dönemin, 1920-30 arasında gazetelere, dergilere konu olan ve daha
sonra kısmen kitaplarda, arşivlerde, belgelerde yer alan ve günümüzde neredeyse
hiç bilinmeyen bir yanı da daha vardır: Casuslar.
İşgal altındaki Osmanlı
topraklarında, başkent İstanbul'daki en hakim grup İngilizler'di.
Daha önce
Hindistan'da, Afganistan'da, Mısır'da, İran'da yaptıkları gibi gizli
teşkilatlarıyla her yerde gözleri, kulakları vardı.
Birinci Dünya Savaşı'nda
çok başarılı olmuşlardı, şimdi emperyal güçlerini barış zamanında çıkarları için
kullanıyorlardı.
Ortadoğu'da, Kafkaslar'da petrol onlar için vazgeçilmezdi.
Ancak bir sorun vardı; uzaktan izledikleri Anadolu'daki Kuvvayı Milliye
hareketi kendilerini rahatsız etmeye başlamıştı.
Tarihçi Prof. Sabahattin
Özel, Casustur Casus/ Mustafa Sagir ve Diğerleri kitabında, Milli Mücadele'de
casusların rolünü yüz yıl sonra kapsamlı bir şekilde ortaya
koyuyor.
Hindistan ve Afganistan'daki Müslümanlar, Kurtuluş davasına önemli
katkılar yaptılar, para yolladılar, dünya nezdinde diplomatik girişimlerde
bulundular.
Mustafa Sagir, İngilizler'in kontrolündeki Hindistan'ın Afgan
sınırına yakın Peşaver kentinde çocuk yaşta Londra'ya eğitime gönderilmişti.
Oxford'ta okuyan Sagir, enetelektüel ve birçok dile hakimiyetiyle
Kraliçe'nin hizmetine girmişti.
Afganistan'da, İran'da, Mısır'da gizli
görevlerde bulunmuş önemli bir isimdi.
Ayrıca Hintli bir Müslüman olmasını
yanı sıra Türkçesi de iyiydi.
Bu durum İngilizler için cazip bir fırsat
yarattı, Mustafa Sagir'i İstanbul'a gönderdiler.
Hindistan'dan çok büyük
paralar getireceği vaadiyle bir yıl boyunca başkentte yaşadı.
Horhor
semtinde ev tuttu, dernek kurdu, Kuvvayı Milliye'cilerle yakınlaştı.
Kurtuluş Savaşı için büyük paralardan söz etmesi ve İslam davasına bağlılığı
büyük takdir görüyordu.
Bir süredir kullanılan yerel casuslar vardı, o
bağlantılarla tanıştı, bir yandan da İngiliz subaylarıyla fikir alışverişi
yaptı.
Tabii ki takip ediliyordu, şüphe o dönemin karışıklığında,
kargaşasında hiç de anormal bir durum değildi.
Çünkü ortalık her türden
casusla kaynıyordu.
Bu takibatlardan birinde, Fransız ve İtalyan
askerlerinin, Osmanlı zabitleriyle düzenlediği operasyonla tutuklanıp meşhur
Bekir Ağa Koğuşu'na atıldı.
16 gün sonra tabii ki İngilizler'in ara
girmesiyle salıverildi.
Bu ilerde çok işine yarayacaktı.
Bir de
Anadolu'ya geçmek için Bulgaristan'ın Varna'sından motorla yola çıkıp Yunanlılar
tarafından yakalanma düzmecesi de var.
Tüm bunlar birleşince; Mustafa Sagir
güvenilir bir Hintli Müslüman olarak, bir gece motorla Karadeniz'den İnebolu'ya
götürüldü.
Burada devlet ve halk nezdinde büyük itibar gördü.
Kastamonu'ya
geçip oradan da nihayet Ankara'ya vardı. (26 Kasım 1920)
Bakanlar,
milletvekilleri büyük muhabbet gösterip onu ziyaret etti.
Bunca zahmetin tek
hedefi ortadan kaldırmak istedikleri Mustafa Kemal Paşa'ydı.
Kararlaştırıldığı gibi, suikast yapılacaktı.
Onunla da birkaç kez
görüştü, ne de olsa iyi haberleri vardı.
Gizli bilgileri yazdığı mektupların
üzerini, kimyasal bir maddeyle kapadıktan sonra, paralar ve altınların
getirilmesiyle ilgili mutlu haberleri çiziktiriyordu.
Burada birkaç hata
yaptı.
Kaçamak cevaplar veriyordu, ayrıca İstanbul'dan da şüpheli bilgiler geliyordu.
Uzunca bir süre izlenen Mustafa Sagir'in mektupları, kimyager vasıtasıyla çözülüp önüne kondu:
"Görüyorsunuz ki, her şeyi öğrendik. Durumu saptırmaya, saklamaya çalışmak hakkınızda hayırlı olmaz. Size başka bir mektubunuzu göstereyim. İşte bunu siz yazıyor, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin otomobillerinden, otomobilin süratinden, paşanın ikametgâhından söz ediyorsunuz. Bunlar açık ve inkar edilmez kanıtlardır. Gerçeği söylemeniz için sizi tekrar uyarırım."
Mustafa Sagir'in İstanbul'daki gazeteci Ferit Cavit Bey'le bağlantısı biliniyordu. (hem İngilizlere hem de Fransızlara çalışıyordu)
Dahiliye Vekili Adnan Bey, Mustafa Sagir adına Ferit Cavit'e uydurma bir telgraf da çektirdi.
Ferit Cavit, acil bir şekilde görüşmek üzere Ankara'ya çağırılıyordu.
Yola çıkan Ferit Cavit, Eskişehir'de yakalanıp Ankara'ya getirildi.
Üzerinden Mustafa Sagir'e hitaben, "Ramiz" imzasıyla yazılmış bir mektup da çıkmıştı.
Ramiz, İngiliz istihbarat subayıydı.
Musafa Sagir'le birlikte Ferit Cavit, mektupta adı geçen Şeyh Sünusi'nin maiyetindeki Osman İzzet ve Teğmen Mehmet Ali Bey tutuklanmışlardı.
Ayrıca Anadolu Ajansı'na da şöyle bir bilgi verilmişti: Hint Temsilci Mustafa Sagir Han Hazretleri, dün Antalya yoluyla İtalya'ya gitmek üzere Ankara'dan hareket etmişlerdir.
Tutuklananların davası 1 Mayıs 1921'de, Ankara İstiklal Mahkemesi'nde başladı.
Duruşmaları izleyenler arasında Fransız gazeteci Madam Gaulis de vardı.
İzlenimleri ile Mustafa Sagir'in savunmasından notları Londra'da çıkan Islamic News gazetesinin 9 Haziran 1921 tarihi sayısında yayınlandı.
Prof. Özel'in kitabı, Haftalık Mecmua, Yenigün, Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere, dönemin İstanbul ve Ankara'daki basın yayın organları diğer ulusal yayınları titizlikle incelenmiş.
Ayrıca, birçok bilgi, belge, kitap, arşiv taranmış ve yabancı basında elden geçirilmiş.
Büyük ümit bağlanan ancak casus çıkan Mustafa Sagir'in mahkemesi halk tarafından nefes nefese takip edilmiş.
Basın bütün safhaları takip edip, 5 duruşmanın tamamını aktarmış. (Mahkeme heyeti ve sanıklar arasındaki diyaloglar o dönemi anlamak isteyenler için ibret verici bir vesika.)
Mustafa Sagir'in İstanbul'daki günlerinin ayrıntılarını ise Mim Mim Grubu ajanlarının istihbarat kaynakları oluşturuyor.
Kitabın yazarına göre; idam edilen Mustafa Sagir'in misyonu suikast zeminini, plan ve unsurlarını uygun bir şekilde hazırlamaktı.
Son noktayı da kitabın adıyla koyalım.
Mustafa Kemal, Mustafa Sagir'le görüşmesinden sonra milletvekili ve gazeteci Yunus Nadi'ye şöyle der: Casustur Casus.
(Sabah Kitap ekinin 2021 Aralık sayısında yayınlanmıştır.)
25 Kasım 2022 Cuma
Elveda Hıncal abi...
Herkes tatile çıkarken o bayramda köşesini açık tutardı.
Her zamanki gibi yazacaktı.
Son yazılarının yer aldığı 24 Nisan 2022 Pazar günkü köşesinde meşhur Abbas'ına bilgi notu eklemişti:
Efendim Abbas, çok ama çok güzel bir şey için yolcu.. Ankara'ya gidiyorum.
Atatürk'ün en sevdiği opera Tosca, onun çok sevdiği ilk Türk sopranosu Semiha Berksoy anısına sahneleniyor.
Sahneye koyan da, Büyük Semiha'nın kızı Zeliha Berksoy!.
Mustafa Kemal'in en sevdiği opera aryası E Lucevan le Stelle bu operada..
Ve onu da dünya çapındaki tenorumuz Murat Karahan seslendirecek..
Tosca'ya, Ata'ma ve Semiha'ya gidiyorum, tabii Murat ve Zeliha'ya da..
Büyük ailemizin büyük kısmının yaşadığı yer Ankara ve pandemiden beri onları, oraları yeniden görmek de cabası..
Yani dostlar, haftaya dükkân kapalı.. Ben bayramları da çalışırım. İlk günü bilgisayarımın başındayım.
2 Mayıs Pazartesi.. İkinci gün, salı, kepenklerin açılması için..
Ama ben gene şimdiden, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öper, kutlu, mutlu, uğurlu, hayırlı, bol "Şeker"li bayramlar dilerim, tüm ülkeme ve tüm insanlarıma, dünyanın her neresinde iseler..
1 Mayıs Pazar günü gazeteye giderken 11.00 gibi Hıncal Abi aradı. "Düştüm Fikret, ambulans bekliyoruz. Yazımı yazamayacağım" dedi.
Kedilerine mama verirken halıya takılıp düşmüş, telefonu uzakta olduğu için kimseye haber verememiş. Yardımcısı Caner yerde bulmuş.
Başarılı geçen kalça kemiği ameliyatından sonra eve çıkarıldı.
Ancak ayağa kalkması gerekiyordu, yürümesi gerekiyordu.
Geçen yıl sonu küçük kardeşi Kemal de düşmüş, aynı şekilde ameliyat olmuş, ancak kalkamadığı için hayatını kaybetmişti.
Bence kardeşinin vefatı, psikolojisini çok bozdu.
Ve Hıncal Abi sanki ölmeye yattı...
Zor adamdı Hıncal Abi, ama aklı, kalbi ve dili yakın olanlardandı.
Sanatçısından sporcusuna, siyasetçisinden işadamına herkesle polemiğe girdi.
Sert eleştirileriyle kendisini mahkemeye veren Galatasaray'ın eski başkanı rahmetli Özhan Canaydın evinden çıkmazdı.
Dostluk başka, gazetecilik başkaydı onun için.
En çok da meslektaşlarını eleştirirdi, mesleğin tabiriyle hepimizi kılıçtan geçirirdi.
İyi gazeteciydi, mesleğe en alttan başlayıp yükselmişti.
Gazeteyi satır satır okur, küçücük bir haberdeki imla yanlışını, dil bozukluğunu, başlıktaki özensizliği yüzümüze vururdu.
Yalnızca eleştirip bırakmaz, neyin nasıl yapılacağını gösterir, anlatır, yazardı...
Bir çalışanda ışık görürse, teşvik eder, zorlar, tavsiyelerde bulunurdu.
Bugün basın dünyasındaki birçoğu ünlü olan isimlerin üstünde emeği vardı.
Şövalye ruhluydu, bazen istenmeden de olsa öyle yanlışlar olurdu ki, duyulsa işinizden olurdunuz belki de...
O zaman kimselere şikâyet etmez, editöre kısa bir notla "Çocuklar dikkat" derdi...
Yaşama tutkuyla bağlıydı, her anını değerlendirmeyi, şükretmeyi tavsiye ederdi.
Vatanını, insanını, ailesini, Atatürk'ü çok severdi.
Müzik, sinema, tiyatro, yeme-içme, doğa, seyahat, hayvan sevgisi olmazsa olmazıydı.
AKM açıldığında yaşadığı mutluluğu anlatamam.
Zaten yazdı, okudunuz...
Konserleri, filmleri, oyunları kaçırmazdı; ışıkçısından yönetmenine, sanatçısından orkestraya kadar anlatır, çoğunlukla övgüler yağdırır ya da sert eleştiriler yapardı.Ya spora olan sevgisi, o bambaşkaydı.
Onunla 20 yıllık anılarımız geliyor aklıma.
Odasında, yolda, asansörde, telefonda sohbetlerimiz.
Yazılarına bakıyorum.
Yıl 2007, İstanbul metrobüsle tanışıyor.
İstanbul'daki görkemli Çamlıca Kulesi açılıyor.
Sokaktaydı, halkın arasındaydı, Balmumcu'daki binadan dışarıya çıktı mı herkesle sohbet ederdi.
Köşedeki simitçiyle tatlı tatlı futbol atışması yapar, meşhur kahkahasını atıp dostlarıyla buluşmak için Ortaköy'deki mekâna giderdi.
Biliyorum, kızgın olanlar var, ardından öfkeli laflar eden, sosyal medyada yeri göğe katanlar...
Bir gazeteci Hıncal vardı, bir de insan Hıncal...
O kadar çok insana maddi ve manevi desteği oldu ki, kimse bilmez.
Okuttuğu çocuklar, yardım elini uzattığı niceleri...
Bu da burada dursun...
1 Kasım doğumlu Hıncal Abi'yi yine bir kasım günü toprağa veriyoruz.
Baki kalan bu kubbede hoş bir sada bıraktı.
Hoşça kal Hıncal Abi, giden dostlarının ardından yazdığın gibi, ışığın ve rahmetin bol olsun...














