17 Şubat 2016 Çarşamba
100 yaşında bir tarih sevdalısı...
Prof. Dr. Halil İnalcık, Tarihe Düşülen Notlar kitabının ilk cildinde tarih perspektifi içinde sanattan politikaya birçok konuda değerlendirmelerde bulunuyor. İkinci ciltte ise 100 yaşına giren hocaların hocasıyla yapılan söyleşiler var
Dostları, öğrencileri sevdikleri onun için bir doğum günü partisi düzenlemişlerdi.
Evinden katıldığı canlı yayında projelerini, hazırlıklarını hayata yönelik düşüncelerini anlatıyordu.
Ayrıntıları, nefis cümlelerle dile getiriyor. Yılların birikimiyle hafızası o kadar berrak ki gürül gürül akan bir ırmak gibi konuşuyor. Gereksiz bir kelimesi bile yok.
"Memlekete ve geleceğine güvenerek çok çalışmalıyız. Esas mesele fikir zenginliğidir" diyor.
Söyleşi sürerken alt başlığındaki yazıya bakıp düşünüyorum. Bir ömre insan neler sığdırır. Hele ki bu 100 yılsa.
Hocaların hocası olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık'ın istikameti gençliğinde bir kitapla yönünü bulur. Goethe'yi okuduğunda kararını vermiştir. Kendini Osmanlı tarihine adayacaktır.
Ve o gün bugündür; okuyor, araştırıyor, yazıyor ve öğrenciler yetiştiriyor.
100 yaşında ama enerjisi ve hayata bakışı o kadar netti ki.
"Ben mutlu bir insanım. 15 yaşında kendime bir hedef koydum. O hedefe eriştim. Dünya beni okuyor. Dağa çıkmak gibi; zirveye ulaştım, şimdi zirveden bağırıyorum, herkes beni dinliyor" diyor. (Hürriyet Pazar- Gülriz Arslan'la söyleşi)
Kuyumcu titizliğiyle incelediği Arnavut arşivleriyle Osmanlı'nın kılıçla değil, uzlaşmayla Balkanlar'a geldiğini ispat ettiğinde yıl 1950'dir.
Halil Hoca yeni bir şey söylemektedir ve tarihçilerin arasında saygın bir yer edinir.
Dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerden aldığı fahri doktora unvanları, derslerde okutulan kitapları onun değerini göstermek için yeter.
Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi Halil İnalcık'ı dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında gösterdi.
Amerikalı ünlü sosyal bilimci Immanuel Wallerstein'ın sözleri ise 100 yıllık çınarın vardığı noktayı özetliyor: "Onu dar anlamda bir 'tarihçi' olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir... Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur."
72 kitap ve 500'e yakın makalesiyle tarih bilimine damgasını vuran Halil Hoca'nın iki cilt halinde yayınlanan kitabı bilmediğimiz başka bir yönünü daha bize gösteriyor.
Birinde onunla yapılmış çeşitli söyleşiler var. Bunların birçoğu gazete ve dergilerde çıkanlar.
UFUK AÇAN SÖYLEŞİLER
Birçoğuna internette ulaşabilirsiniz. Asıl konuşmalar kitabı ise altın değerinde.
İnalcık, 1947'den başlayarak günümüze kadar Osmanlı tarihi başta olmak üzere, sanat, edebiyat, siyaset ve güncel politikaya kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulunuyor.
Kitapta ilk yer alan 1947 tarihli Tarih Enstitüsü'nün Orta Anadolu Gezisi Raporu'nda kullanılan dil biraz ağdalı. Eski Türkçe sözcükler yer alıyor.
Ancak Halil Hoca işin farkında ki önsözde bu konuya da değiniyor. Bilimsel disiplinle çalışmak işte böyle bir şey.
"Türkçemiz memleketimizin siyasal ve kültürel gelişimleri dolayısıyla son yüzyıl içinde derin değişimler geçirmiştir. 1947'de kullandığım Türkçe ile 2014'te kullandığım Türkçenin ne kadar esaslı farklılıklar gösterdiğini okuyucu görecektir" diyor.
Halit Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Refik Halid gibi romancıların kullandığı dilin önemini vurguluyor. O Türkçenin korunması gerektiğini, konuşurken yabancı kelimeler kullanmanın Türk kültürü ve diline ihanet olduğuna da dikkat çekiyor.
Bir sonrakinde ise Hoca'nın katıldığı bir kongre. 1956 İspanya'da yapılan V. Beynelmilel Onomastik (İsim Bilimleri) İlimler Kongresi'nde katılan İnalcık sunulan tebliğleri, konuşmaları, tartışmaları ayrıntılarıyla özetliyor.
Kendisi de "Yer adları kaynağı olarak Osmanlı Tahrir Defterleri" tebliğini okuyor.
Kongre kapandıktan sonra herkes gezerken o bir hafta boyunca İspanyol arşivlerine girip Türkçe, Arapça vesikaları inceliyor.
"Türk ve İspanyol tarihleri arasında görülen paralellikler tesadüf değildir. Akdeniz'in biri bir köşesinde öteki öbür köşesinde her iki millet, biri İslamiyet'in diğeri Hristiyanlığın müdafii olarak ortaya çıkmışlar, XVI. asırda her ikisi de cihanşümul birer imparatorluğun sahibi olmuşlar, Akdeniz'de genişleyerek birbirlerinin karşısına çıkmışlar, bu denizin hakimiyeti için mücadele etmişler ve benzer şartlar altında iktisadi ve siyasi inhitata (gerileme) uğramışlardır" diye başlıyor ve sonrası ise tadına doyulmaz bir tarih okuması...
Kitaptaki başlıklarla ilerliyoruz. Geçmişten bugüne herbiri derslerle dolu.
Ağırlıklı olarak Osmanlı tarihi tabii ki: Aydos Kalesi Koceli Fethi'nde Kilit Noktadır, Yalova'daki Osman Gazi Anıtı, Osmanlı Tarihi Üzerine, Arşiv Belgelerinde Osmanlı ve Avrupa, Osmanlı Arşivlerinin Türkiye ve Milletlerarası Önemi, Osmanlılarda Vakıf ve Vakfiye, Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Osmanlı'da İktisadi Sosyal Hayat, Osmanlı Devleti ve Lehistan Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere, Osmanlı Düşünce Tarihinde Dönüm Noktası...
Hele ki "O olmazsa Osmanlı da olmazdı biz de var olmazdık" dediği, Fatih Sultan Mehmed ve Anadolu bölümü...
Çok tartışılan sosyal konular: İslam Hukuku ve Devlet, İslam ve Modernleşme, Türk Aydınlanma Çağı, Tarih Boyunca Çağdaşlaşma, Tarih ve Politika,
Özellikle bugünlerde yaşanan Rusya krizinin de yer aldığı bugünün siyasal meselelerine tarihsel bakış:
Türkiye ve Japonya'nın Siyasi Moderneşmesi, Kıbrıs Ana Meseleleri, Milli Kültür ve Küreselleşme, Boğazlar ve İstanbul, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya Üçgeninde Türkiye'nin Politik ve Kültürel Perspektifleri, Jeostratejik Konum, Uluslararası İlişkiler, Avrasya Türk Denizcilik Tarihi...
Halil Hoca'nın ilgisizlikle ilgili yaptığı uyarıları da önemlidir. Osmanlı'nın kuruluşunun 1299'da Bilecik'in alınması değil de 1302'de Bafeus Zaferi olduğunu defalarca yazdı ancak bir müddet gündeme geldi, sonrası derin bir sessizlik.
Hoca da sanatçıların, bilim adamlarının en çok yakındığı umursamazlıktan müzdariptir. "Kaç kez yazdım ama okumuyorlar, tembellik"diyor haklı olarak.
Tarihçiler arasındaki lakabı Şeyhü'l-müverrihîn yani tarihçilerin şeyhi olan Halil İnalcık'ın kitabında biyografisi de var, aruz vezniyle yazdığı şiirleri de. İnalcık Hoca iyi tarihçi olmanın şifrelerini de veriyor:
"Tam bir tarihçi olmak çok güçtür. Bugünün tarihçileri hikâye anlatıyor. İyi tarihçi olmak için evvela altı dil öğrenilecek. Arapça, Farsça, Osmanlıca divan dili ile Fransızca, Almanca, İngilizcenin ileri seviyede bilinmesi lazım. Yoksa Avrupalı tarihçilerle boy ölçüşülemez. Makale yazarken arşive ve sağlam vesikalara dayanıyorum. Zaman ve mekân içinde toplumun hayatına tarih denir. Bunun için bir tarihçi sosyoloji, ekonomi, kültür, coğrafya, her şeyi bilmeli. İmajinasyon ve üslup için bir tarihçi olarak edebiyat bilmemin çok faydası oldu."
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2015 sayısında ve sabah.com.tr'de yayınlanmıştır.)
KİTAPTAN....
Beyşehir'deki Hititliler'den kalan Eflatun Pınar üstüne:
"Yalnız şurası muhakkaktır ki en eski atalarımızı bu kaynak dibinde mukaddes bir yer yaptırmaya götüren hisleri insan, uzun yollardan hatta araba içinde bile olsa, buralara gelip de ağzını bu kayalardan fışkıran soğuk sulara vererek birkaç yudum içtiği zaman daha iyi anlayabiliyor. İnsan burada, tanrısal kudretlerin, hayatın başlıca şartı olan su kaynaklarında da tecelli ve tezahür ettiğini inanan bütün eski insanlığın manevi alemine nüfuz eder gibi oluyor. Bunları kitaplardan okuyarak öğrenmek elbette kabildir fakat bu gözle görüş ve hele bizzat hissediş, muhakkak ki daha derinliğine öğretiyor. Bu oldu mu, tarih bilimsel gezisinin bu manadaki gayesi tahakkuk etmiş demektir."
11 Şubat 2016 Perşembe
Bir operasyonun perde arkası...
Patlayan bombalar, nereyi kaldırsan oradan çıkan çokuluslu şirketler, manipüle haberler... John Le Carre, Nazik Bir Durum'da Cebelitarık'taki bir operasyonla ortaya çıkan kirli ilişkilerin arka planına odaklanıyor
"Le Carre'yi terkedemezsiniz, o sizi bir şekilde bulur..."
Bu satırları 13 ay önce Kitap ekinin Eylül sayısında yazmıştım.
Temenni değil, bir saptamaydı.
Çok geçmedi, elimde yeni bir kitabı ve yine aynı ruh haliyle iyi bir romancının usta işi hikayesinin içinde buldum kendimi...
İngiliz yazar John Le Carre'nin 2 yıl önce yazdığı Nazik Bir Durum kitabının Türkçe baskısı geç de olsa tutkunlarıyla buluştu.
Bir eleştirmen onun için "Yahu Le Carre hiç eskimiyor" demişti. Kitaplarını okurken her zaman bu sözü hatırlarım ve defalarca olduğu gibi bir kez daha yinelerim.
Evet, hiç eskimiyor...
Peki, sırrı nedir..
Le Carre her daim kendini yenilemeyi bildiği için güncel ve derin bir tutkuyla bekleniyor.
Pragmatist bir yanı var; dünyanın dinamiklerini, teknolojiyi, siyaseti, hayatın akışını iyi gözlemleyen biri aynı zamanda.
Hikayesini anlatırken hiçbir ayrıntıyı unutmaz; karakterlerinin ayakları yere basar, hiçbir şekilde şüphe duymaksızın benimseyeceğiniz kimlikler verir onlara...
Zordur onu okumak sizi de hikayeyi çözmeniz için davet eder...
Ağır ağır ilerleyen temposu öyle bir hızlanır ki nefes nefese kaldığınızı hissedersiniz...
Le Carre, Soğuk Savaş döneminde ünlendi. Köstebek, Soğuktan Gelen Casus, Bir Öğrenci Gibi, Smiley'nin İnsanları, Rus Evi kitapları büyük bir ilgiyle karşılandı. Her biri milyonlarca sattı. Dizilere, filmlere konu oldu.
Eski bir casus olması, İngiliz Gizli Servisi MI6'nın içinden gelmesi ve gizemli hayatı da kitapları kadar ilgi odağı olmasını sağladı.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldığında, Demir Perde tarih sahnesinden çekilirken ünlü karakteri Smiley'i son kez sahneye çıkardı.
Top Secret'te eski bir casusun anılarını anlatıp yeni dünyaya yüzünü döndü.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan karmaşayı Bizim Oyun'da anlattı.
Silah kaçakçıları ve uyuşturucu tacirlerini Gece Müdürü'nde, Orta Amerika'da olan biteni Panama Terzisi'yle, bankalardaki kara para trafiğini Single ve Oğlu'nda ele aldı.
Bahçıvan'da yolu Afrika'ya düştü, Sıkı Dostlar, Gizemli Melodi ve Almanya'daki Türkler'inde içinde olduğu Aranan Adam'da günceli ıskalamadığını hep gösterdi.
Hain'de Rus oligarklar ve İngiliz Gizli Servisi'nin mücadelesi vardı.
VİCDAN DİYE BİR ŞEY VAR
Şurada burada patlayan bombalar, görünürde düzgün bir şirket gibi görünen ancak nereyi kaldırsan oradan çıkan çok uluslu şirketler, ağzında laf kalabalığı politikacılar, gazetelerdeki acayip manipüle haberler, manşetler...
Ve birgün mana veremediğiniz, anlamlandıramadığınız, ne olduğu nerden çıktığı belli olmayan olaylar.
İşte Le Carre, o kirli ilişkilerin arka planına odaklanıyor Nazik Bir Durum'da...
Cebelitarık'ta bir operasyon. Amerikalılar, İngilizler ve bir de paralı askerlerin dahil olduğu operasyon İslami radikal bir örgütün liderine yöneliktir ancak arkada dönen büyük bir tezgahtır.
Ruhunu çok uluslu şirketlere satmış, hırslı ve zayıf iradeli bir bakan ve yardım kuruluşu görünüşlü bir holdingin de işin içine karıştığı operasyonda, yanlışlıkla bir Müslüman kadın ve bebeği de ölür.
Olay örtbas edilir, bir zamanlar vatanseverlikle ortalıkta gezinenler, çoktan sus paylarını alıp bol maaşlı şirketlerde iş başı yapmıştır.
İngiliz hükümetinin üst kademelerindeki bu büyük tezgah karanlık koridorlarda, tozlu raflarda, zihinlerin en derinine atılmıştır ki...
Operasyonun askeri şefi, her türlü vaade rağmen isyan eder. Çünkü ortada bir terörist yoktur ve biri kadın diğeri bebek iki masum insan ölmüştür..
Adım adım şüpheli bir intihara sürüklenir.
Eski askerin düşürdüğü yerden bayrağı alan vicdanlı bir bürokrat ve pasif de olsa operasyona bir şekilde karışmış eski diplomat yeldeğirmenleriyle savaşmaya karar verip olayın peşine düşer...
Le Carre her zaman yaptığı gibi finali sakince yapar.
Orada mutlu bir son yoktur, pireler filleri yutmaz...
Ama vicdan diye bir şey var o usul usul kanamaya devam eder...
Fazlasıyla komplo teorisi mi geldi, öyleyse etrafınıza dikkatlice bakın derim...
KİTAPTAN BİR BÖLÜM
Güvenlik kurslarında her zaman bir saklambaç oyunu olurdu:
Pekala, bayanlar baylar, elinizde bu son derecede gizli, çok tehlikeli belge var ve gizli polis kapınıza dayanıyor. Onlar evinizi aramaya başlamadan önce tam doksan saniyeniz var.İlk düşündüğün yerleri hemen ele: Kısacası rezervuarın arkası OLMAZ, yerdeki gevşek kaplama OLMAZ, avize OLMAZ, buzdolabında buzluk ya da ilk yardım kutusu OLMAZ ve mutfak penceresinden dışarıya bir ipe bağlayıp sallandırmak ASLA OLMAZ, teşekkürler.
Peki öyleyse, neresi?
Cevap: Aklınıza gelebilecek en bariz yer, ya da onun en bariz arkadaşları.
Sandığında, Beyrut'la ilgili hiç düzenlenmemiş eşyanın biriktiği en alt çekmecede CD'ler, aile fotoğrafları, eski sevgililerin mektupları ve evet, plastik mahfazalarının üzerine el yazılı etiketle yapıştırılmış bir sürü flaş disk yatıyordu.
İçlerinden bir tanesi gözüne çarptı: ÜNİVERSİTE MEZUNİYET PARTİSİ, BRİSTOL.
Etiketi çıkardı, üçüncü flaş belleğe sardı ve diğer ıvır zıvırla birlikte çekmecenin içine bıraktı....
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
"Le Carre'yi terkedemezsiniz, o sizi bir şekilde bulur..."
Bu satırları 13 ay önce Kitap ekinin Eylül sayısında yazmıştım.
Temenni değil, bir saptamaydı.
Çok geçmedi, elimde yeni bir kitabı ve yine aynı ruh haliyle iyi bir romancının usta işi hikayesinin içinde buldum kendimi...
İngiliz yazar John Le Carre'nin 2 yıl önce yazdığı Nazik Bir Durum kitabının Türkçe baskısı geç de olsa tutkunlarıyla buluştu.
Bir eleştirmen onun için "Yahu Le Carre hiç eskimiyor" demişti. Kitaplarını okurken her zaman bu sözü hatırlarım ve defalarca olduğu gibi bir kez daha yinelerim.
Evet, hiç eskimiyor...
Peki, sırrı nedir..
Le Carre her daim kendini yenilemeyi bildiği için güncel ve derin bir tutkuyla bekleniyor.
Pragmatist bir yanı var; dünyanın dinamiklerini, teknolojiyi, siyaseti, hayatın akışını iyi gözlemleyen biri aynı zamanda.
Hikayesini anlatırken hiçbir ayrıntıyı unutmaz; karakterlerinin ayakları yere basar, hiçbir şekilde şüphe duymaksızın benimseyeceğiniz kimlikler verir onlara...
Zordur onu okumak sizi de hikayeyi çözmeniz için davet eder...
Ağır ağır ilerleyen temposu öyle bir hızlanır ki nefes nefese kaldığınızı hissedersiniz...
Le Carre, Soğuk Savaş döneminde ünlendi. Köstebek, Soğuktan Gelen Casus, Bir Öğrenci Gibi, Smiley'nin İnsanları, Rus Evi kitapları büyük bir ilgiyle karşılandı. Her biri milyonlarca sattı. Dizilere, filmlere konu oldu.
Eski bir casus olması, İngiliz Gizli Servisi MI6'nın içinden gelmesi ve gizemli hayatı da kitapları kadar ilgi odağı olmasını sağladı.
1989'da Berlin Duvarı yıkıldığında, Demir Perde tarih sahnesinden çekilirken ünlü karakteri Smiley'i son kez sahneye çıkardı.
Top Secret'te eski bir casusun anılarını anlatıp yeni dünyaya yüzünü döndü.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıkan karmaşayı Bizim Oyun'da anlattı.
Silah kaçakçıları ve uyuşturucu tacirlerini Gece Müdürü'nde, Orta Amerika'da olan biteni Panama Terzisi'yle, bankalardaki kara para trafiğini Single ve Oğlu'nda ele aldı.
Bahçıvan'da yolu Afrika'ya düştü, Sıkı Dostlar, Gizemli Melodi ve Almanya'daki Türkler'inde içinde olduğu Aranan Adam'da günceli ıskalamadığını hep gösterdi.
Hain'de Rus oligarklar ve İngiliz Gizli Servisi'nin mücadelesi vardı.
VİCDAN DİYE BİR ŞEY VAR
Şurada burada patlayan bombalar, görünürde düzgün bir şirket gibi görünen ancak nereyi kaldırsan oradan çıkan çok uluslu şirketler, ağzında laf kalabalığı politikacılar, gazetelerdeki acayip manipüle haberler, manşetler...
Ve birgün mana veremediğiniz, anlamlandıramadığınız, ne olduğu nerden çıktığı belli olmayan olaylar.
İşte Le Carre, o kirli ilişkilerin arka planına odaklanıyor Nazik Bir Durum'da...
Cebelitarık'ta bir operasyon. Amerikalılar, İngilizler ve bir de paralı askerlerin dahil olduğu operasyon İslami radikal bir örgütün liderine yöneliktir ancak arkada dönen büyük bir tezgahtır.
Ruhunu çok uluslu şirketlere satmış, hırslı ve zayıf iradeli bir bakan ve yardım kuruluşu görünüşlü bir holdingin de işin içine karıştığı operasyonda, yanlışlıkla bir Müslüman kadın ve bebeği de ölür.
Olay örtbas edilir, bir zamanlar vatanseverlikle ortalıkta gezinenler, çoktan sus paylarını alıp bol maaşlı şirketlerde iş başı yapmıştır.
İngiliz hükümetinin üst kademelerindeki bu büyük tezgah karanlık koridorlarda, tozlu raflarda, zihinlerin en derinine atılmıştır ki...
Operasyonun askeri şefi, her türlü vaade rağmen isyan eder. Çünkü ortada bir terörist yoktur ve biri kadın diğeri bebek iki masum insan ölmüştür..
Adım adım şüpheli bir intihara sürüklenir.
Eski askerin düşürdüğü yerden bayrağı alan vicdanlı bir bürokrat ve pasif de olsa operasyona bir şekilde karışmış eski diplomat yeldeğirmenleriyle savaşmaya karar verip olayın peşine düşer...
Le Carre her zaman yaptığı gibi finali sakince yapar.
Orada mutlu bir son yoktur, pireler filleri yutmaz...
Ama vicdan diye bir şey var o usul usul kanamaya devam eder...
Fazlasıyla komplo teorisi mi geldi, öyleyse etrafınıza dikkatlice bakın derim...
KİTAPTAN BİR BÖLÜM
Güvenlik kurslarında her zaman bir saklambaç oyunu olurdu:
Pekala, bayanlar baylar, elinizde bu son derecede gizli, çok tehlikeli belge var ve gizli polis kapınıza dayanıyor. Onlar evinizi aramaya başlamadan önce tam doksan saniyeniz var.İlk düşündüğün yerleri hemen ele: Kısacası rezervuarın arkası OLMAZ, yerdeki gevşek kaplama OLMAZ, avize OLMAZ, buzdolabında buzluk ya da ilk yardım kutusu OLMAZ ve mutfak penceresinden dışarıya bir ipe bağlayıp sallandırmak ASLA OLMAZ, teşekkürler.
Peki öyleyse, neresi?
Cevap: Aklınıza gelebilecek en bariz yer, ya da onun en bariz arkadaşları.
Sandığında, Beyrut'la ilgili hiç düzenlenmemiş eşyanın biriktiği en alt çekmecede CD'ler, aile fotoğrafları, eski sevgililerin mektupları ve evet, plastik mahfazalarının üzerine el yazılı etiketle yapıştırılmış bir sürü flaş disk yatıyordu.
İçlerinden bir tanesi gözüne çarptı: ÜNİVERSİTE MEZUNİYET PARTİSİ, BRİSTOL.
Etiketi çıkardı, üçüncü flaş belleğe sardı ve diğer ıvır zıvırla birlikte çekmecenin içine bıraktı....
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
İstanbul kazan, Remzi Ünal kepçe
Önce bir itiraf. Polisiyeden çok casus kitaplarını sevdim.
O dünyayın gizemi, heyecanı, ilişkileri her zaman favorimdi.
Bir de kurgusu, hikayesi, karakterlerinin yanısıra dilinin de iyi olmasına dikkat ettim.
Niyedir bilmem ama polisiyede bir şeyler eksik gibi gelirdi.
Bugünden bakınca bunun tamamen önyargıdan kaynaklandığını çok iyi biliyorum...
O yüzden Celil Oker'i geç keşfettim, daha doğrusu ihmal ettim.
"Polisiye, bir hikâyeyi en demokratik anlatan yazımdır. Cinayete karşı edebiyatın adalet hayalidir" diyen yazar Şebnem Şenyener'in sözlerini unutmadan Celil Oker'in son kitabı Sen Ölürsün Ben Yaşarım'ı okudum...
Romanın kahramanı emekli pilot ve özel dedektif Remzi Ünal bir kez daha karşımızda...İlk macerası Çıplak Ceset 1999'da yayımlanmıştı. Sonra Kramponlu Ceset (2000), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2005), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Ateş Etme İstanbul (2013) ile sürdü.
Remzi Ünal, yeni kitapta İstanbul'un devasa gökdelenleri, çılgın trafiği, birbirinden kopuk farklı mahalleleri, insanları arasında geziniyor...
Ve tabii ki ortada bir değil iki ceset birden var. Dedektifimiz olağan şüpheliler arasında bilmeceyi çözmeye uğraşırken ülkenin siyasi havası, racon kesen delikanlılar, artık yolların dar geldiği kaldırımlarda dehşet saçan moto kuryeler, gecekondular, villalar, fahişeler, ihtiraslı şirket çalışanları,
paranın gücü kendini gösteriyor. Galatasaray'ı, Fenerbahçe'si, Beşiktaş'ı bile aradan kafayı uzatıyor.
Ya Remzi Ünal'a eşlik eden müzikler...
Remzi Ünal bana hep Komiser Kolombo'yu anımsatır nedense. Remzi Ünal, gamsız ve döküntü haliyle sevimli bir tipleme olan Kolombo (Peter Falk) gibi değil kuşkusuz. Ancak onun gibi katili ortaya çıkarırken finalde insanları toplayarak çözmesini çok severim ve hep onun yöntemlerine benzetirim.
Sen Ölürsün Ben Yaşarım'ın finali lezzetli bir yemeğin üstüne gelen tatlı gibiydi.
(Sabah Kitap ekinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
4 Şubat 2016 Perşembe
Bir İstanbul masalı...
Tam bir İstanbul âşığı olan gazeteci Friedrich Schrader'in Konstantinopol (İstanbul) kitabı 100 yıl sonra ait olduğu topraklara Türkçe olarak döndü...
"İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış, bir yokmuş."
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
"Ne kaldı ki İstanbul üstüne söylenmedik" diyenlere aldırış etmem. Belki de binlerce kez geçtiğim, durup nefes aldığım veyahut anılar birikmiş köşelerinde bile her seferinde yeni bir şaşkınlık yaşarım. Bu kentte hayat başka türlü akar, sıradan hali bile bir başka türlüdür. Tarifi yok, hissedilir ve yaşanır...
İstanbul her zaman seyyahların gözdesi olmuştur, ressamlar, yazarlar, maceraperestler Doğu'nun gizemli kapısına buradan giriş yapmıştır. Onlardan biri de 400 yıl önce İstanbul'a yolu düşen rahip Salomon Schweigger'di. Roma- Germen İmparatorluğu'nun İstanbul'a gönderdiği elçinin maiyetindeki din adamı Salomon Schweigger, 1577'de geldiği başkentte geçirdiği dört yıldan izlenimleri "Sultanlar Kentine Yolculuk" adıyla Almanca'da yayınlanışından 400 yıl sonra Türkçe'ye çevrilmişti. Yaşadığımız, sevdiğimiz, tutkunu olduğumuz İstanbul'un geçmişinden hem de 400 yıl öncesine tanıklık eden Avusturyalı rahip, gündelik yaşama, yerleşim yerlerine, geleneklere, yönetime, saraya dair yorumlar ve çizimler bile yapmıştı. İtalyan Edmondo de Amicis'in İstanbul kitabı da bir başka tanıklıktır.
Ahmet Hamdi Tanpınar bütün romanlarında arka plan olarak İstanbul'u kullanır, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Rasim de öyle... Yahya Kemal Beyatlı'nın dizeleri, İlber Ortaylı'nın tarihle sarmalanmış İstanbul yazıları da unutulmazdır. Hayatını İstanbul'a ve Osmanlı'ya adamış Reşad Ekrem Koçu'yu da unutmamak gerek... Ve onlarca İstanbul aşığı yazar...
İşte bir İstanbul kitabı daha, hele eskilerden olursa değmeyin keyfime... Kitap tam 100 yıl öncesinden... Sade bir kapak ve Galata Köprüsü'nden tarihi bir fotoğraf. Arka kapaktaki sunuşta tanıdık bir isim. Gazeteci büyüğümüz Kerem Çalışkan'ın çevirisiyle tarihin tozlu sayfalarında unutulmuş bir kitap gün ışığına çıkmış.
1891-1918 yılları arasında İstanbul'da yaşamış gazeteci Friedrich Schrader'in 1917'de Almanya'da yayımlanan Konstantinopol (İstanbul) kitabından, Kerem Çalışkan'ın haberdar olmasının hikayesi de kitabın kendisi kadar ilginç ve şaşırtıcı... Kerem Çalışkan, öğrenim gördüğü Alman Lisesi'nin eski öğretmenlerinden biri olan Prof. Schrader'in kitabının varlığından bir sergide haberdar olur. Ve bir yıl içinde kitap ait olduğu topraklara Türkçe olarak döner.
Tam bir İstanbul aşığı olan Schrader, gündelik konuşma dili olan Türkçe'nin yanısıra Osmanlıca ve Arapça'ya çeviri yapacak kadar hakimdir. Batı'nın Oryantalist küçümsemeyle andığı Doğu'ya bir başka bakar.
"Kış rüzgarlarıyla coşup gelen ayaz, önünde hiçbir şeyin duramayacağı sert bir fatih gibi başkente girdi. Uzun, karanlık ayaz gecesi sona erdi. Sislerin arasından muzaffer bir güneş yükseldi...
Eğer küçük Türk mahallesinin sakinleri, karanlık, ıslak Çukurbostan'da, pencere parmaklıklarının arasından bakarlarsa, yakındaki büyük caminin devasa kubbesinin ve onun yanındaki mezarlıkta selvilerin güneşte parladığını görürler. Bu, ışık ve sıcaklık umududur..."
Kitap işte bu cümlerle başlar.
Kentin tarihine de hakimdir, Bizans'a oradan pagan dönemlere kadar uzanır. Gezip, notlar aldığı semtleri yazarken birden kiliseler, ayazmalar, tapınaklar, kulelere uzanır sonra tekrar o güne döner mescitli, camili İstanbul'a... Mimariye, evlerin konumlanışına, yemesine içmesine, giyimine kadar her bir detaya dikkatle bakar.
İstanbul ona göre bir efsaneler şehridir. Doğru, onlarca kültürün kavşağındaki bir kentte başka türlüsü olabilir mi. Hastalıktan büyü bozmaya, eş aramaktan iş bulmaya kadar her derde deva yatırları anlattığı bölümde Hıristiyan ve Müslüman kültürlerinin efsanelerini anlatır: Zembilli Ali Efendi, Karabaş Baba, Nalın Baba, Horoz Baba, Eskici Baba, Selamet Baba, Hululi Dede, Tezveren Sultan, Kutsal Dimitri Günü, Tokmak Dede, Bukağılı Dede ya da Havari Andreas ve Zuhurat Baba... O Zuhurat Baba ki hemen yanındaki toprak sahada oynadığımız maçlar ve bir zamanlar üç büyük takımda oynamış futbolcuları seyredişimiz geliyor aklıma..
Ve her biri roman kahramanı olacak insanlar ise unutulmazdır. Bugün Çarşamba olarak bildiğimiz semtteki Sultan Selim başlıklı bölümde birbiri ardına bağlayarak ele aldığı Hamal Mustafa, Aktar Tahir Hoca ve kalem memuru Tevfik Efendi'nin psikolojileri, ruh halleri, acıları, sevinçlerini okurken değme romancıya taş çıkartıyor.
Tevfik Efendi'nin kendisini terk eden eşinin ardından Hüseyni makamındaki şarkısını okurken bu kadar da olmaz diyorsunuz.
Friedrich Schrader'in tanıklığı Osmanlı'nın yeni bir dünya arayışında olduğu dönemdir. Eğitim, öğretim, hayat, yaşam tarzları değişmektedir. Sanayileşme çağıdır artık. O da bunun kaçınılmaz olduğunu bilir ve hakkını verir. Ancak şu sözleri de söylemekten kendini alamaz:
"Kahramanlar göçüyor ve imparatorluklar yok oluyor, her şeye hükmeden zaman hepsini parçalıyor. Ama yine de yok olmayan bir şey var. Uykuya dalsa da, üstünü süpüren güçlü bir fırtına, onu yeniden hayata döndürmeye yetiyor..."
KİTAPTAN...
Şaban Baba
Merdivenin kenarına yasladığı kocaman meyve küfesinin yanında duruyordu. Göğsündeki mintanının buruşuklukları arasından para kesesini çıkarırken, uzun beyaz sakalları arasından gülümsedi:
"Bu mangır hikayesi biraz zor" dedi.
"Ama sabır lazım, sabreden kazanır..."
"Sizin orada Anadolu'da işler nasıl Baba" diye sorduk.
"Allah'a şükür" dedi.
"Durumumuz fena değil, her şey iyi olacak. Çünkü bu defa iş ciddi. Olanlara bakınca bunu görüyorsun. Yönetimin kötülere karşı şakası yok-ona güveniyoruz..."
Sonra merdivenlerden birine oturdu...
"Gezmekten yoruldum, Efendi! Şaka değil. Konya'dan buraya eşeğimi sürdüm geldim. Ama sonra onu iyi bir fiyata sattım. En azından bir şey kaybetmedim hamdolsun! Şimdi en azından torunlarıma küçük bir "bayramlık" alır ve eve götürürüm... Zavallı kuzucuklar- Babaları orduda çavuş- Aşağıda Çanakkale'de kısmeti vardı bizim Mehmed'in. Şimdi Kafkasya'da kahrolası Moskoflara karşı... Yeter ki hayatta kalsın. Ama kaderde varsa, ölüm gelir bulur. Biz insanlar ne yapabiliriz ki!..."
Şaban Baba...
Yaşlının adı buydu, bütün heybetiyle kalktı. Küfesini sırtına aldı ve merdivenden aşağıya doğru yürüdü.
Dar sokakta onun gür sesi çınlıyordu:
"Kayısı! Kayısı!"
(Sabah Kitap ekinin Ekim 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
3 Şubat 2016 Çarşamba
Bir limandır kütüphaneler...
Hakikatin Sesi'ni okuyan adamlar...
Hakikatin Sesi'nin peşinde geçen ömürler
Geçmişten geleceğe hakikati seslenen kitaplar...
Üç ay önceydi, Madrid'ten tarihi kent Toledo'ya doğru yol alırken kitabı yanıma almadığıma hayıflandım. Bir zamanlar Müslümanlar'ın, Hıristiyanlar'ın, Yahudiler'in birarada yaşadığı tarihi kenti kitabın rehberliğiyle gezmek güzel olacaktı.
Prof. Dr. İsmail E. Erünsal, Osmanlılarda Kütüphanecilik ve Kütüphaneler kitabında bugünü anlamak için geçmişi iyi bilmenin hakkını vermişti.
Kitap, Osmanlı'nın kitap ve kütüphane kültüründen önceki arka planla başlıyordu. İslamiyet'in kitap ve kütüphane birikimini okurken kendimi yeniden Toledo sokaklarında buldum.
Az ötede bir seyyah dolaşıyor, soylulardan birinin evinin önünde yükler boşaltılıyor. Doğu'dan getirilen onlarca kitap, kütüphanesinde yerini alacak.
Çünkü o dönemlerde kitap gerçek bir hazine, ona sahip olmanın tarifi yok.
Notlar alarak okuduğum Erünsal, İslam aleminde ilk kütüphanelerin Kur'an-ı Kerim ve Hadislerin etrafında yoğun bir te'lif faaliyetinin başladığı Emeviler döneminde (661-750) aynı zamanda birer okul olarak da görev yapan mescidlerde ortaya çıktığını söylüyor.
Kutsal kitabının ilk emrini "Oku" diyerek alan bir dinin kültürü de inancı etrafında şekillenmiş.
Abbasi halifesi Harun Reşid'in Bağdat'ta kurdurduğu Beytü'l - Hikme'de binlerce kitabın yanısıra Arapça'ya çevrilmek üzere Grekçe, Süryanice, Farsça kitapların önemli bir yer tuttuğu, kitap temin etmek için Bizans'a sefer düzenlediği; Batı'da ise Endülüs Emevileri'nin büyük bir kültür yarattığı, Kurtuba (Cordoba), İşbilliye (Sevilla), Tuleytula (Toledo), Gırnata ( Granada), Belensiya (Valencia) gibi kentlerdeki kütüphanelerin birbiriyle yarıştığı dönemler...
Yemen'den Diyarbekir'e uzanan geniş bir bölgeyi elinde tutan Eyyübiler'in efsanevi hükümdarı Selahaddin Eyyübi'nin veziri Kadı'l Fadil'in özel kütüphanesinde bir milyonu aşkın kitap bulunduğu...
Selçuklu Sultanı Alpaslan'ın ünlü veziri Nizamülk'ün onlarca medresenin yanında kurdurduğu kütüphaneler...
Develerle gönderilen kitaplar, halkın ve idarecilerin bağışladıkları eserlerle oluşturulan onlarca kütüphane...
Sonra Anadolu Selçukluları'nın ilim ve irfan merkezi haline getirdikleri Konya'da 1200'lü yıllarda ilk kütüphanenin kurulması...
Ve nihayet Osmanlılar'ın ilk dönemleri dışında üçüncü padişah 1. Murad dönemiyle yükselen kitap ve kütüphane sevdası...
Fatih, 2. Beyazid, Selim, Kanuni ve ardından gelenler kitaba değer vermiş, kütüphanelerin kurulmasını bizzat teşvik etmiştir.
Gerçek bir kitap düşkünü olan I. Mahmud dönemi vakıf kütüphaneciliğinin altın zamanları olarak anılmaktadır. İmparatorluğun en uzak yerlerine kalelere bile kütüphane kurulmuştur.
Özellikle yönetici sınıfının sahiplenişi, zengin ailelerin evlerindeki kütüphaneler bir imparatorluğun iyi eğitime, bilgiye verdiği önemi de göstermektedir.
Osmanlı çöküş döneminde bile kitabı ve kütüphaneyi desteklemeyi sürdürmüştür.
Prof. Erünsal, büyük kütüphaneleri ve onların idarecilerini, görevlilerini, ne zaman açılıp ne zaman kapandıklarını, kitap alma şartlarını, koleksiyonları, katalogları bile titizlikle araştırmış...
Notlar alarak keyifle okuduğum kitabın ortalarına gelmiştim ki bir haber keyfimi kaçırdı.
"Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ilk kez açıkladığı Kütüphane İstatistiklerine göre resmi okul, özel okul ve özel kurs kütüphanelerinin sayısı 2014 yılında yüzde 9,4 azalarak 27 bin 948'e geriledi. Geçen yıl önceki yıla göre çeşitli nedenlerle 2899 kütüphane kapandı. 77 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'nde halk kütüphanelerinin 1 milyon 209 bin 766 üyesi bulunuyor."
"Niye, neden, böyle mi olmalıydı" diye dostlarla konuşurken can sıkıntımı yine bir kitap aldı götürdü.
Bir öğle vakti Dış Haberler Müdürümüz Taha Kılınç bir kitap uzattı.
"Ali Emiri'nin İzinde..."
Fatih'teki Millet Kütüphanesi'nin eski müdürü Mehmed Serhan Tayşi ile yapılan söyleşi kitabının tanıtımında "örnekleri giderek yok olan farklı hayatlar" vurgusu bugün yaşadığımız tartışmaların özeti gibi...
Taha, kitap ve tarih sevdalısı Mehmed Tayşi'nin çocukluğundan başlıyor anlatmaya. Saatler, günler süren söyleşiler, onların yazıya dökülmesi tam beş yıl sonra nihayetleniyor.
Kitabı açtım ve bir anda kendi geçmişimde uzun bir yolculuğa çıktım...
Kitap, çocukluğumun ilk gençliğimin geçtiği Fatih'te, korna seslerinin, insan kalabalığının arasında Fevzi Paşa Caddesi'nin kenarında tarihi binanın öyküsüdür aynı zamanda.
Feyzullah Efendi'nin yaptırdığı medrese ve kütüphane 1916 yılında Ali Emiri tarafından Millet Kütüphanesi olarak hizmete açılır.
Ancak imar çalışmaları sırasında yıkılmak üzereyken Fransız büyükelçisinin eşi Madam Bompart devreye girer. Tesadüfen gördüğü çalışmayı Sultan Reşad'a çıkarak engeller.
Ve o kütüphane bizler gibi onca insana merhametle, sevgiyle kucak açıp kültür dünyamızı şekillendiren bir liman olur.
Mehmed Tayşi, kütüphanede memurluk, uzmanlık, müdür yardımcılığı ve müdürlükle geçen uzun yıllar boyunca birçok insan tanır...
Yerli, yabancı akademisyenler, kitap sevdalıları hepsi birbirinden renkli insanlar...
Verdiği ayrıntılar müthiş; giyim kuşamından düşüncelerine kadar her şeyi o kadar net hatırlıyor ki hayran olmamak mümkün değil...
Hatta ailemizin değerli büyüğü avukat ve yazar Şevket Beysanoğlu dayımız bile oranın müdavimiymiş.
Kütüphanenin kurucusu Diyarbekirli Ali Emiri ki, Balkanlar'daki İşkodra'dan Arabistan'daki Yemen'e, Türkistan'ın Cend şehrinden Hicaz'a, Orta Asya bozkırlarından, Horasan, Belh ve Azerbaycan'a kadar büyük bir coğrafyada kitap toplamış... Ancak aradığı bir kitapmış: Kaşgarlı Mahmud'un Divan-i Lügati't- Türk...
İşte Mehmed Tayşi o kitap sevdalısı adamın aradığı kitabını ve binlerce eseri günümüze kadar gözü gibi korumuş.
Eline, kalemine sağlık Taha kardeşim böyle bir kültür adamını bize tanıttığın için..
Belki kütüphaneye gittiğimde Mehmet Bey'den kitap istemiş belki de sohbet etmişimdir. Başımı okşayıp "bu kitap işine arar" demiştir kimbilir..
4 ay önce hayata veda eden Mehmet Tayşi bu dünyadan geçip giderken ne güzel izler bırakmış.
İmam-ı Rabbani'nin sözü tam da onun için söylenmiş gibi:
"İyiyi arayan ruhun muhtaç olduğu asil dost, hakikati seslenen kitaptır."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
Üç ay önceydi, Madrid'ten tarihi kent Toledo'ya doğru yol alırken kitabı yanıma almadığıma hayıflandım. Bir zamanlar Müslümanlar'ın, Hıristiyanlar'ın, Yahudiler'in birarada yaşadığı tarihi kenti kitabın rehberliğiyle gezmek güzel olacaktı.
Prof. Dr. İsmail E. Erünsal, Osmanlılarda Kütüphanecilik ve Kütüphaneler kitabında bugünü anlamak için geçmişi iyi bilmenin hakkını vermişti.
Kitap, Osmanlı'nın kitap ve kütüphane kültüründen önceki arka planla başlıyordu. İslamiyet'in kitap ve kütüphane birikimini okurken kendimi yeniden Toledo sokaklarında buldum.
Az ötede bir seyyah dolaşıyor, soylulardan birinin evinin önünde yükler boşaltılıyor. Doğu'dan getirilen onlarca kitap, kütüphanesinde yerini alacak.
Çünkü o dönemlerde kitap gerçek bir hazine, ona sahip olmanın tarifi yok.
Notlar alarak okuduğum Erünsal, İslam aleminde ilk kütüphanelerin Kur'an-ı Kerim ve Hadislerin etrafında yoğun bir te'lif faaliyetinin başladığı Emeviler döneminde (661-750) aynı zamanda birer okul olarak da görev yapan mescidlerde ortaya çıktığını söylüyor.
Kutsal kitabının ilk emrini "Oku" diyerek alan bir dinin kültürü de inancı etrafında şekillenmiş.
Abbasi halifesi Harun Reşid'in Bağdat'ta kurdurduğu Beytü'l - Hikme'de binlerce kitabın yanısıra Arapça'ya çevrilmek üzere Grekçe, Süryanice, Farsça kitapların önemli bir yer tuttuğu, kitap temin etmek için Bizans'a sefer düzenlediği; Batı'da ise Endülüs Emevileri'nin büyük bir kültür yarattığı, Kurtuba (Cordoba), İşbilliye (Sevilla), Tuleytula (Toledo), Gırnata ( Granada), Belensiya (Valencia) gibi kentlerdeki kütüphanelerin birbiriyle yarıştığı dönemler...
Yemen'den Diyarbekir'e uzanan geniş bir bölgeyi elinde tutan Eyyübiler'in efsanevi hükümdarı Selahaddin Eyyübi'nin veziri Kadı'l Fadil'in özel kütüphanesinde bir milyonu aşkın kitap bulunduğu...
Selçuklu Sultanı Alpaslan'ın ünlü veziri Nizamülk'ün onlarca medresenin yanında kurdurduğu kütüphaneler...
Develerle gönderilen kitaplar, halkın ve idarecilerin bağışladıkları eserlerle oluşturulan onlarca kütüphane...
Sonra Anadolu Selçukluları'nın ilim ve irfan merkezi haline getirdikleri Konya'da 1200'lü yıllarda ilk kütüphanenin kurulması...
Ve nihayet Osmanlılar'ın ilk dönemleri dışında üçüncü padişah 1. Murad dönemiyle yükselen kitap ve kütüphane sevdası...
Fatih, 2. Beyazid, Selim, Kanuni ve ardından gelenler kitaba değer vermiş, kütüphanelerin kurulmasını bizzat teşvik etmiştir.
Gerçek bir kitap düşkünü olan I. Mahmud dönemi vakıf kütüphaneciliğinin altın zamanları olarak anılmaktadır. İmparatorluğun en uzak yerlerine kalelere bile kütüphane kurulmuştur.
Özellikle yönetici sınıfının sahiplenişi, zengin ailelerin evlerindeki kütüphaneler bir imparatorluğun iyi eğitime, bilgiye verdiği önemi de göstermektedir.
Osmanlı çöküş döneminde bile kitabı ve kütüphaneyi desteklemeyi sürdürmüştür.
Prof. Erünsal, büyük kütüphaneleri ve onların idarecilerini, görevlilerini, ne zaman açılıp ne zaman kapandıklarını, kitap alma şartlarını, koleksiyonları, katalogları bile titizlikle araştırmış...
Notlar alarak keyifle okuduğum kitabın ortalarına gelmiştim ki bir haber keyfimi kaçırdı.
"Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ilk kez açıkladığı Kütüphane İstatistiklerine göre resmi okul, özel okul ve özel kurs kütüphanelerinin sayısı 2014 yılında yüzde 9,4 azalarak 27 bin 948'e geriledi. Geçen yıl önceki yıla göre çeşitli nedenlerle 2899 kütüphane kapandı. 77 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'nde halk kütüphanelerinin 1 milyon 209 bin 766 üyesi bulunuyor."
"Niye, neden, böyle mi olmalıydı" diye dostlarla konuşurken can sıkıntımı yine bir kitap aldı götürdü.
Bir öğle vakti Dış Haberler Müdürümüz Taha Kılınç bir kitap uzattı.
"Ali Emiri'nin İzinde..."
Fatih'teki Millet Kütüphanesi'nin eski müdürü Mehmed Serhan Tayşi ile yapılan söyleşi kitabının tanıtımında "örnekleri giderek yok olan farklı hayatlar" vurgusu bugün yaşadığımız tartışmaların özeti gibi...
Taha, kitap ve tarih sevdalısı Mehmed Tayşi'nin çocukluğundan başlıyor anlatmaya. Saatler, günler süren söyleşiler, onların yazıya dökülmesi tam beş yıl sonra nihayetleniyor.
Kitabı açtım ve bir anda kendi geçmişimde uzun bir yolculuğa çıktım...
Kitap, çocukluğumun ilk gençliğimin geçtiği Fatih'te, korna seslerinin, insan kalabalığının arasında Fevzi Paşa Caddesi'nin kenarında tarihi binanın öyküsüdür aynı zamanda.
Feyzullah Efendi'nin yaptırdığı medrese ve kütüphane 1916 yılında Ali Emiri tarafından Millet Kütüphanesi olarak hizmete açılır.
Ancak imar çalışmaları sırasında yıkılmak üzereyken Fransız büyükelçisinin eşi Madam Bompart devreye girer. Tesadüfen gördüğü çalışmayı Sultan Reşad'a çıkarak engeller.
Ve o kütüphane bizler gibi onca insana merhametle, sevgiyle kucak açıp kültür dünyamızı şekillendiren bir liman olur.
Mehmed Tayşi, kütüphanede memurluk, uzmanlık, müdür yardımcılığı ve müdürlükle geçen uzun yıllar boyunca birçok insan tanır...
Yerli, yabancı akademisyenler, kitap sevdalıları hepsi birbirinden renkli insanlar...
Verdiği ayrıntılar müthiş; giyim kuşamından düşüncelerine kadar her şeyi o kadar net hatırlıyor ki hayran olmamak mümkün değil...
Hatta ailemizin değerli büyüğü avukat ve yazar Şevket Beysanoğlu dayımız bile oranın müdavimiymiş.
Kütüphanenin kurucusu Diyarbekirli Ali Emiri ki, Balkanlar'daki İşkodra'dan Arabistan'daki Yemen'e, Türkistan'ın Cend şehrinden Hicaz'a, Orta Asya bozkırlarından, Horasan, Belh ve Azerbaycan'a kadar büyük bir coğrafyada kitap toplamış... Ancak aradığı bir kitapmış: Kaşgarlı Mahmud'un Divan-i Lügati't- Türk...
İşte Mehmed Tayşi o kitap sevdalısı adamın aradığı kitabını ve binlerce eseri günümüze kadar gözü gibi korumuş.
Eline, kalemine sağlık Taha kardeşim böyle bir kültür adamını bize tanıttığın için..
Belki kütüphaneye gittiğimde Mehmet Bey'den kitap istemiş belki de sohbet etmişimdir. Başımı okşayıp "bu kitap işine arar" demiştir kimbilir..
4 ay önce hayata veda eden Mehmet Tayşi bu dünyadan geçip giderken ne güzel izler bırakmış.
İmam-ı Rabbani'nin sözü tam da onun için söylenmiş gibi:
"İyiyi arayan ruhun muhtaç olduğu asil dost, hakikati seslenen kitaptır."
(Sabah Kitap ekinin Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
30 Ocak 2016 Cumartesi
Klasikler ölümsüzdür
"Okuyacak bir şey bulamıyorum" diyor.
"Var mı tavsiye edeceğin şöyle sıkı bir
kitap."
Çok duydum bu yakınmayı, iyi bir film, iyi bir şarkı diyenleri de vardır. Filmi, müziği anlarım da kitap hem de iyi bir kitap...
Çok duydum bu yakınmayı, iyi bir film, iyi bir şarkı diyenleri de vardır. Filmi, müziği anlarım da kitap hem de iyi bir kitap...
Orada durmak
lazım, kim neye göre hangi kriterlere göre tavsiye veriyor.
Postmodern çağ başdöndürücü bir hızla her şeyi farklılaştırıyor: eskitiyor ya da başka bir boyuta taşıyor. Hayatlarımız, ilişkilerimiz, sevinçler, üzüntüler, yaşama kültürü, gelenekler, siyaset, spor, eğitim, giyim kuşam, tarzlar, konuşma biçimleri her şeyi yeniden dizayn ediyor...
Postmodern çağ başdöndürücü bir hızla her şeyi farklılaştırıyor: eskitiyor ya da başka bir boyuta taşıyor. Hayatlarımız, ilişkilerimiz, sevinçler, üzüntüler, yaşama kültürü, gelenekler, siyaset, spor, eğitim, giyim kuşam, tarzlar, konuşma biçimleri her şeyi yeniden dizayn ediyor...
Buna edebiyat da
dahil.
Eleştirmen Semih Gümüş bir süredir popüler kültür parantezinde edebiyatın nereden gelip nereye gittiğini tartışıyor.
"Anlatacak hikâyeleri olduğunu düşünen pek çok kişi, edebiyatın aslında ne olduğunu sorgulamadan romanlar ve öyküler yazıyor. Benim hayatım roman, sözünün roman olmadığını nasıl anlatmalı. Senin hayatın, hayat işte, o kadar, onun roman olabilmesi için roman yazman gerekir, hikâye anlatman değil."
Dünyadaki büyük dönüşümler ya da çok kullanılan ifadeyle kırılma anları aynı zamanda kültür ve sanatın en verimli dönemleridir.
Fransız ihtilali, tarihin akışını değiştiren savaşlar, taht kavgaları, 1917 Devrimi, Gandi'nin isyanı, Güney Afrika'nın başkaldırışı, Amerikan iç savaşı, Latin Amerika'nın direnişi toplumların hayatını alt üst etmiştir.
Pulitzer ödüllü yazar Jennifer Egan "Okumak ilginç işler yapmayı besler" sözüyle yola çıkarak 125 Amerikalı ve İngiliz yazarla yaptığı anketle tüm zamanların en iyi yazar ve kitaplarını seçti.
10 yazarın birinci sırasında benim de en sevdiğim Tolstoy var.
Sıralama William Shakespeare, James Joyce, Vladimir Nabokov, Fyodor Dostoyevski, William Faulkner, Charles Dickens, Anton Çehov, Gustave Flaubert,
Jane Austen şeklinde gidiyor. Çok satanlar listelerinde boy gösterenler her daim değişiyor ancak klasikler gücünü ve en iyi olma özelliğini hâlâ koruyor.
Acaba Türk edebiyatında da böyle bir sıralama yapılabilir mi diye düşünmüştüm.
Yeni yayınlanan Selim İleri'nin Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu kitabıyla kesinlikle emin oldum.
Evet yapılabilir...
Edebiyatımızın yüz akı Selim İleri önemli bir romancı aynı zamanda da iyi bir okur. Kitabında yılların okur birikimiyle 1874'ten 1980'e uzanan, 229 romanı ele almış. Her kitaba yayınlandığı dönemdeki eleştirileri de koymuş. Kendi değerlendirmesini de yapan Selim İleri'nin emeğinin değeri ilerde daha iyi anlaşılacak.
Eleştirmenlerin piri Fethi Naci'nin 1981 basımı "100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme" kitabı büyük bir eksiği kapatmıştı. Selim İleri o bayrağı daha da ileri taşıyor.
19. yüzyılda başlayan roman tarihimiz aynı zamanda bu toprakların büyük dönüşümlerine de tanıklık etti. Osmanlı'dan bu yana değişen toplum, hayatlar, kültür, kuşak farkları, siyaset, gelenekler, erkek-kadın ilişkileri, feodalite, savaşlar, köy-kent karmaşası, sınıflar arası çatışma, edebiyatımızın büyük görkemli resminde kendine yer buldu.
Gerçek edebiyatçı kimdir ve nasıl değerli bir yazar olunurun yanıtları da burada saklı. Evet, edebiyatçı çağının tanığıdır hatta dünya kurulduğundan bu yana tüm zamanların tanığı, aynı zamanda geleceğin de...
Eleştirmen Semih Gümüş bir süredir popüler kültür parantezinde edebiyatın nereden gelip nereye gittiğini tartışıyor.
"Anlatacak hikâyeleri olduğunu düşünen pek çok kişi, edebiyatın aslında ne olduğunu sorgulamadan romanlar ve öyküler yazıyor. Benim hayatım roman, sözünün roman olmadığını nasıl anlatmalı. Senin hayatın, hayat işte, o kadar, onun roman olabilmesi için roman yazman gerekir, hikâye anlatman değil."
Dünyadaki büyük dönüşümler ya da çok kullanılan ifadeyle kırılma anları aynı zamanda kültür ve sanatın en verimli dönemleridir.
Fransız ihtilali, tarihin akışını değiştiren savaşlar, taht kavgaları, 1917 Devrimi, Gandi'nin isyanı, Güney Afrika'nın başkaldırışı, Amerikan iç savaşı, Latin Amerika'nın direnişi toplumların hayatını alt üst etmiştir.
Pulitzer ödüllü yazar Jennifer Egan "Okumak ilginç işler yapmayı besler" sözüyle yola çıkarak 125 Amerikalı ve İngiliz yazarla yaptığı anketle tüm zamanların en iyi yazar ve kitaplarını seçti.
10 yazarın birinci sırasında benim de en sevdiğim Tolstoy var.
Sıralama William Shakespeare, James Joyce, Vladimir Nabokov, Fyodor Dostoyevski, William Faulkner, Charles Dickens, Anton Çehov, Gustave Flaubert,
Jane Austen şeklinde gidiyor. Çok satanlar listelerinde boy gösterenler her daim değişiyor ancak klasikler gücünü ve en iyi olma özelliğini hâlâ koruyor.
Acaba Türk edebiyatında da böyle bir sıralama yapılabilir mi diye düşünmüştüm.
Yeni yayınlanan Selim İleri'nin Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu kitabıyla kesinlikle emin oldum.
Evet yapılabilir...
Edebiyatımızın yüz akı Selim İleri önemli bir romancı aynı zamanda da iyi bir okur. Kitabında yılların okur birikimiyle 1874'ten 1980'e uzanan, 229 romanı ele almış. Her kitaba yayınlandığı dönemdeki eleştirileri de koymuş. Kendi değerlendirmesini de yapan Selim İleri'nin emeğinin değeri ilerde daha iyi anlaşılacak.
Eleştirmenlerin piri Fethi Naci'nin 1981 basımı "100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme" kitabı büyük bir eksiği kapatmıştı. Selim İleri o bayrağı daha da ileri taşıyor.
19. yüzyılda başlayan roman tarihimiz aynı zamanda bu toprakların büyük dönüşümlerine de tanıklık etti. Osmanlı'dan bu yana değişen toplum, hayatlar, kültür, kuşak farkları, siyaset, gelenekler, erkek-kadın ilişkileri, feodalite, savaşlar, köy-kent karmaşası, sınıflar arası çatışma, edebiyatımızın büyük görkemli resminde kendine yer buldu.
Gerçek edebiyatçı kimdir ve nasıl değerli bir yazar olunurun yanıtları da burada saklı. Evet, edebiyatçı çağının tanığıdır hatta dünya kurulduğundan bu yana tüm zamanların tanığı, aynı zamanda geleceğin de...
Umudun, barışın, sevginin ve hayatın anlamını biriktirir, fazlalıkları
temizler, usta işçiliğiyle sözcüklere hayat verir. Bin düşünür, bir yazar ve
tarihe geçer.
Selim İleri ve Fethi Naci'nin rehberliğinde sevdiğim, okuduğum edebiyatçılardan küçük bir seçki hazırladım. Son yılların birbirinden değerli genç ve gelecek vaat eden yazarlarının affına sığınarak eskilere uzandım. Yaz gelirken ne okumalı, listelerinden farklı bir sıralama...
Selim İleri ve Fethi Naci'nin rehberliğinde sevdiğim, okuduğum edebiyatçılardan küçük bir seçki hazırladım. Son yılların birbirinden değerli genç ve gelecek vaat eden yazarlarının affına sığınarak eskilere uzandım. Yaz gelirken ne okumalı, listelerinden farklı bir sıralama...
İyi edebiyat ve iyi
yazarlar...
ALAFRANGADAN CUMHURİYET'E
- Tanzimatla gelen Batılılaşmanın ortaya çıkardığı alafranga züppe tipini ilk kez ele alan Ahmet Mithat Efendi Felatun Bey ile Rakım Efendi, Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanında Bihruz Bey... Recaizade romanında 1889'ların o günlerin İstanbul'unu da tasvir eder. Ramazan gecelerini, kadınların ve erkeklerin giyim kuşamlarını, belirli çevrelerin eğlence hayatını bir belgesel film gibi anlatır.
- Hüseyin Rahmi Gürpınar Şıpsevdi'deki züppesi Metun Bey ise hem tip olarak hem de varlık olarak züğürttür.
- Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak'ta tarihsel bir devreden söz ediyor. Üç ayrı kuşağın aracılığıyla toplumsal hayatın nereye gittiğini anlatıyor. Sodom ve Gomore kitabında ise kendi toplumuna hava atan züppeler yerini yabancılara bırakmıştır. İşgal İstanbul'unda İngiliz, Fransız, İtalyanlarla işbirliği yapan işbirlikçi alafranga tipler boy gösterir. Bir Sürgün romanında ise İttihat ve Terakkili yıllara döner. Ankara romanında Cumhuriyet'in kuruluşunda başkentteki toplumsal değişimi inceler.
- Batılılaşmanın bir aşk romanında ele alındığı Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu kitabı
yazıldıktan 115 yıl sonra bile zevkle okunuyor. Eleştirmenlere göre ilk gerçek Türk romanı olan Aşk-ı Memnu'nun filmi çekildi, dizisi bile yapıldı.
- Fatih- Harbiye Tramvayı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarı Peyami Safa ise Doğu ve Batı'yı değerler üzerinden ele alıyor. Batı para, çıkar ve hazza dayalıdır. Doğu ise Türk-İslam uygarlığından gelen manevi değerler ve dine dayalı bir ahlak anlayışı üstünden yükselir.
- İşte Türk dilinde yazılmış en güzel aşk romanı Huzur. En sevdiğim yazar Ahmet Hamdi Tanpınar aşk romanının çevresine bir üçüncü sevgili daha eklemiş: İstanbul. Kent bir sevgili gibi romanda gezinip durur. Cumhuriyet dönemindeki Doğu- Batı çatışması, aydının huzursuzluğu da boy gösterir.
- Kurtuluş Savaşı'na katılmış bizzat tanıklık etmiş Halide Edip, Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye adlı romanlarıyla Anadolu'ya açılmıştır. Abdülhamit dönemi ve Jön Türkler'i ele aldığı ünlü kitabı Sinekli Bakkal ve Tatarcık da töre romanları olarak dikkati çekerler.
- Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u... Abdülhamit dönemi, 2. Meşrutiyet ve İttihat Terakki dönemi ile Mütareke İstanbul'u... Kısaca Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının romanı...
- Nahid Sırrı Örik'in o döneme yapılan eleştirilere itirazı vardır. Abdülhamit Düşerken romanınında padişahtan yanadır, ona haksızlık yaplıdığı kanısındadır.
- Büyük romancı Kemal Tahir Kurt Kanunu'nda İttihat ve Terakki'nin tükenişini yazar. Cumhuriyet'in ilanından sonra İzmir Suikastinin hazırlanışı, İttihatçıların temizlenişini yazar. CHP'nin icraatlarını kıyasıya eleştirir. Yorgun Savaşçı da ise Kurtuluş Savaşı döneminin önceki ve sonraki zamanları gözler önüne serilir. (Kitapla ilgili hazin bir not: 1980'li yıllarda TRT'nin çektirdiği dizi gösterime girmeden yakılmıştı.)
- Tarık Buğra'nın büyük sükse yapan ve dizisi de çekilen Küçük Ağa'sı ise özel bir yere sahip. Kurtuluş Savaşı'na vaazları ve cephedeki mücadelesiyle katkıda bulunan İstanbullu Hoca karakterini dizide Çetin Tekindor başarıyla oynamıştı.
- Reşat Nuri Güntekin Yeşil Gece'de tarihimizin ik önemli noktasını ele alır. 1908 ile 1923 arasında geçer roman. Eski Hastalık romanı ise Cumhuriyet'in ilk yıllarını anlatır. Yaprak Dökümü'nde ise ilk yılların değer yargılarını, bunalımını ve yüzeysel Batılılaşmanın etkilerini gözlemler. Çalıkuşu en çok bilinen kitabıdır ancak Miskinler Tekkesi eleştirmenlerce, özgün konusu, gerçekçiliği, ayrıntıları kullanmadaki ustalığı, insanlara bakışındaki sevgisi, değişime olan inancı ve toplumsal yergisiyle en başarılı eseri olarak görülür.
- Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve Kiracıları'nda 1923 Ankara'sının sıradan insanlarının hayatına mercek tutar.
- Abdülhak Şinasi Hisar Fahim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz, Ali Niyazi Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği romanlarında geçmişte kalan yaşayışa duyduğu özlemi dile getirir.
- Halikarnas Balıkçısı, Aganta Burina Burinata'da deniz tutkusunu dile getirirken, Uluç Ali ve Turgut Reis'te Osmanlı'nın denizlerdeki savaşlarını anlatır.
ÇOK PARTİLİ YILLAR
- Çok partili dönemi Attila İlhan Kurtlar Sofrası'nda ayrıntılarıyla inceler. Daha sonra Aynanın İçindekiler dizisinde yer alan kitapları gelir. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları ve O Karanlıkta Biz.
- Vedat Türkali'nin kült kitabı ve her kuşağın ilgiyle okuduğu Bir GünTek Başına ise 27 Mayıs darbesine doğru giden dönemde, üniversite gençliğini, aşkı, kavgaları orta yaşlı Kenan'ın kişiliğinde ele alır.
- Anadolu'nun ortaya çıkışı da bir döneme damgasını vurur. Talip Apaydın Sarı Traktör'le ortaya çıkar. Kemal Tahir ise Büyük Mal, Yediçınar Yaylası ve Köyün Kamburu üçlemesini Devlet Ana'yla sürdürür.
- Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz büyük romancı Yaşar Kemal, İnce Memed'le bir destan yazar. Memleketi Çukurova'nın kurdunu, kuşunu, böceğini, rüzgarını, menekşesini, tekmil doğasını ve insanını yazar. Öyle bir yazar ki, Apti Ağa'nın zülmüne, jandarmanın adaletsizliğine karşı çıkan köylünün gözünün bebeği eşkiya İnce Memed dünyaca tanınan bir kahramana olur çıkar.
Dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrilen 4 ciltlik romanı Peter Üstinov filme de çeker. Dağın Öte Yüzü üçlemesinden Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu...
Sonra Kimsecik üçlemesiyle Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi... Binboğalar Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Teneke, Demirciler Çarşısı Cinayeti... Savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alan son eseri Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana serisi...
- Bir Anadolu kasabasını bütün insani ve sosyal gerçekliğiyle veren Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u...
- Türk edebiyatında çığır açan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli...
- Ferit Edgü'nün Kimse ve O'su...
- Oğuz Atay'ın benzersiz romanı Tutunamayanlar, Sevgi Soysal, Erdal Öz, Ahmet Altan, Oya Baydar, Rıfat Ilgaz, Oktay Rıfat, Pınar Kür, Nedim Gürsel, Zülfü Livaneli,
- 80'li yıllarda dini içerikli romanların sayısındaki artış görülmeye başlanıyor. 1967'de Minyeli Abdullah romanlarıyla dikkati çeken Hekimoğlu İsmail'e bu yıllarda Mehmet Göktaş, Vahap Akbaş, Mehmet Uyar, Raif Cilasun, Nurullah Genç gibi adlar eklenir.
- Ve Nobelli yazarımız Orhan Pamuk... Cevdet Bey Oğulları'nda üç kuşağın hikayesini, Sessiz Ev'de 1980'li yıllardaki Türkiye'yi anlattı. Benzersiz bir roman Kara Kitap, Ve bence en iyi kitabı Benim Adım Kırmızı. Doğu'da geçen ve siyasi ağırlıklı tek kitabı: Kar. Biyografisinin yer aldığı İstanbul. Ve en son müthiş bir aşk romanı Masumiyet Müzesi.. Dünyaya sunduğumuz önemli bir yazın ustası.
Klasik klasiktir, her daim başucumuzda bulundurmakta fayda var.
Kapağını açın ve usulca içeri girin:
"Bu dünyanın en basit, adeta bir cebir mücadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikayesidir. Mümtaz'la Nuran bir sene evvel, bir Mayıs sabahı Ada vapurunda tanışmışlardı." (Huzur- Ahmet Hamdi Tanpınar)
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
ALAFRANGADAN CUMHURİYET'E
- Tanzimatla gelen Batılılaşmanın ortaya çıkardığı alafranga züppe tipini ilk kez ele alan Ahmet Mithat Efendi Felatun Bey ile Rakım Efendi, Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanında Bihruz Bey... Recaizade romanında 1889'ların o günlerin İstanbul'unu da tasvir eder. Ramazan gecelerini, kadınların ve erkeklerin giyim kuşamlarını, belirli çevrelerin eğlence hayatını bir belgesel film gibi anlatır.
- Hüseyin Rahmi Gürpınar Şıpsevdi'deki züppesi Metun Bey ise hem tip olarak hem de varlık olarak züğürttür.
- Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak'ta tarihsel bir devreden söz ediyor. Üç ayrı kuşağın aracılığıyla toplumsal hayatın nereye gittiğini anlatıyor. Sodom ve Gomore kitabında ise kendi toplumuna hava atan züppeler yerini yabancılara bırakmıştır. İşgal İstanbul'unda İngiliz, Fransız, İtalyanlarla işbirliği yapan işbirlikçi alafranga tipler boy gösterir. Bir Sürgün romanında ise İttihat ve Terakkili yıllara döner. Ankara romanında Cumhuriyet'in kuruluşunda başkentteki toplumsal değişimi inceler.
- Batılılaşmanın bir aşk romanında ele alındığı Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu kitabı
yazıldıktan 115 yıl sonra bile zevkle okunuyor. Eleştirmenlere göre ilk gerçek Türk romanı olan Aşk-ı Memnu'nun filmi çekildi, dizisi bile yapıldı.
- Fatih- Harbiye Tramvayı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yazarı Peyami Safa ise Doğu ve Batı'yı değerler üzerinden ele alıyor. Batı para, çıkar ve hazza dayalıdır. Doğu ise Türk-İslam uygarlığından gelen manevi değerler ve dine dayalı bir ahlak anlayışı üstünden yükselir.
- İşte Türk dilinde yazılmış en güzel aşk romanı Huzur. En sevdiğim yazar Ahmet Hamdi Tanpınar aşk romanının çevresine bir üçüncü sevgili daha eklemiş: İstanbul. Kent bir sevgili gibi romanda gezinip durur. Cumhuriyet dönemindeki Doğu- Batı çatışması, aydının huzursuzluğu da boy gösterir.
- Kurtuluş Savaşı'na katılmış bizzat tanıklık etmiş Halide Edip, Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpeye adlı romanlarıyla Anadolu'ya açılmıştır. Abdülhamit dönemi ve Jön Türkler'i ele aldığı ünlü kitabı Sinekli Bakkal ve Tatarcık da töre romanları olarak dikkati çekerler.
- Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul'u... Abdülhamit dönemi, 2. Meşrutiyet ve İttihat Terakki dönemi ile Mütareke İstanbul'u... Kısaca Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının romanı...
- Nahid Sırrı Örik'in o döneme yapılan eleştirilere itirazı vardır. Abdülhamit Düşerken romanınında padişahtan yanadır, ona haksızlık yaplıdığı kanısındadır.
- Büyük romancı Kemal Tahir Kurt Kanunu'nda İttihat ve Terakki'nin tükenişini yazar. Cumhuriyet'in ilanından sonra İzmir Suikastinin hazırlanışı, İttihatçıların temizlenişini yazar. CHP'nin icraatlarını kıyasıya eleştirir. Yorgun Savaşçı da ise Kurtuluş Savaşı döneminin önceki ve sonraki zamanları gözler önüne serilir. (Kitapla ilgili hazin bir not: 1980'li yıllarda TRT'nin çektirdiği dizi gösterime girmeden yakılmıştı.)
- Tarık Buğra'nın büyük sükse yapan ve dizisi de çekilen Küçük Ağa'sı ise özel bir yere sahip. Kurtuluş Savaşı'na vaazları ve cephedeki mücadelesiyle katkıda bulunan İstanbullu Hoca karakterini dizide Çetin Tekindor başarıyla oynamıştı.
- Reşat Nuri Güntekin Yeşil Gece'de tarihimizin ik önemli noktasını ele alır. 1908 ile 1923 arasında geçer roman. Eski Hastalık romanı ise Cumhuriyet'in ilk yıllarını anlatır. Yaprak Dökümü'nde ise ilk yılların değer yargılarını, bunalımını ve yüzeysel Batılılaşmanın etkilerini gözlemler. Çalıkuşu en çok bilinen kitabıdır ancak Miskinler Tekkesi eleştirmenlerce, özgün konusu, gerçekçiliği, ayrıntıları kullanmadaki ustalığı, insanlara bakışındaki sevgisi, değişime olan inancı ve toplumsal yergisiyle en başarılı eseri olarak görülür.
- Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve Kiracıları'nda 1923 Ankara'sının sıradan insanlarının hayatına mercek tutar.
- Abdülhak Şinasi Hisar Fahim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz, Ali Niyazi Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği romanlarında geçmişte kalan yaşayışa duyduğu özlemi dile getirir.
- Halikarnas Balıkçısı, Aganta Burina Burinata'da deniz tutkusunu dile getirirken, Uluç Ali ve Turgut Reis'te Osmanlı'nın denizlerdeki savaşlarını anlatır.
ÇOK PARTİLİ YILLAR
- Çok partili dönemi Attila İlhan Kurtlar Sofrası'nda ayrıntılarıyla inceler. Daha sonra Aynanın İçindekiler dizisinde yer alan kitapları gelir. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları ve O Karanlıkta Biz.
- Vedat Türkali'nin kült kitabı ve her kuşağın ilgiyle okuduğu Bir GünTek Başına ise 27 Mayıs darbesine doğru giden dönemde, üniversite gençliğini, aşkı, kavgaları orta yaşlı Kenan'ın kişiliğinde ele alır.
- Anadolu'nun ortaya çıkışı da bir döneme damgasını vurur. Talip Apaydın Sarı Traktör'le ortaya çıkar. Kemal Tahir ise Büyük Mal, Yediçınar Yaylası ve Köyün Kamburu üçlemesini Devlet Ana'yla sürdürür.
- Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz büyük romancı Yaşar Kemal, İnce Memed'le bir destan yazar. Memleketi Çukurova'nın kurdunu, kuşunu, böceğini, rüzgarını, menekşesini, tekmil doğasını ve insanını yazar. Öyle bir yazar ki, Apti Ağa'nın zülmüne, jandarmanın adaletsizliğine karşı çıkan köylünün gözünün bebeği eşkiya İnce Memed dünyaca tanınan bir kahramana olur çıkar.
Dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrilen 4 ciltlik romanı Peter Üstinov filme de çeker. Dağın Öte Yüzü üçlemesinden Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu...
Sonra Kimsecik üçlemesiyle Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi... Binboğalar Efsanesi, Ağrı Dağı Efsanesi, Teneke, Demirciler Çarşısı Cinayeti... Savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alan son eseri Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana serisi...
- Bir Anadolu kasabasını bütün insani ve sosyal gerçekliğiyle veren Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u...
- Türk edebiyatında çığır açan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli...
- Ferit Edgü'nün Kimse ve O'su...
- Oğuz Atay'ın benzersiz romanı Tutunamayanlar, Sevgi Soysal, Erdal Öz, Ahmet Altan, Oya Baydar, Rıfat Ilgaz, Oktay Rıfat, Pınar Kür, Nedim Gürsel, Zülfü Livaneli,
- 80'li yıllarda dini içerikli romanların sayısındaki artış görülmeye başlanıyor. 1967'de Minyeli Abdullah romanlarıyla dikkati çeken Hekimoğlu İsmail'e bu yıllarda Mehmet Göktaş, Vahap Akbaş, Mehmet Uyar, Raif Cilasun, Nurullah Genç gibi adlar eklenir.
- Ve Nobelli yazarımız Orhan Pamuk... Cevdet Bey Oğulları'nda üç kuşağın hikayesini, Sessiz Ev'de 1980'li yıllardaki Türkiye'yi anlattı. Benzersiz bir roman Kara Kitap, Ve bence en iyi kitabı Benim Adım Kırmızı. Doğu'da geçen ve siyasi ağırlıklı tek kitabı: Kar. Biyografisinin yer aldığı İstanbul. Ve en son müthiş bir aşk romanı Masumiyet Müzesi.. Dünyaya sunduğumuz önemli bir yazın ustası.
Klasik klasiktir, her daim başucumuzda bulundurmakta fayda var.
Kapağını açın ve usulca içeri girin:
"Bu dünyanın en basit, adeta bir cebir mücadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikayesidir. Mümtaz'la Nuran bir sene evvel, bir Mayıs sabahı Ada vapurunda tanışmışlardı." (Huzur- Ahmet Hamdi Tanpınar)
(Sabah Kitap ekinin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
23 Ocak 2016 Cumartesi
Madrid, gel barışalım çok güzelmişsin....
İşte oradaydı. Olduğum yerden yalnızca 2 metre uzakta. İspanya'nın başkenti Madrid'te Kraliçe Sofia müzesinin üçüncü katında, 3.5 metre yüksekliğinde ve 7.8 metre genişliğinde sadece siyah ve beyaz renklerde yağlıboya ile yapılmış tabloya bakıyorduk. Guernica.
Dünyanın dört bir yanından gelen onlarca kişi nefes almadan ayrıntılarda kaybolmuştu. İki yandaki görevliler ise bu nadide eserin zarar görmemesi için ters yönde bizlere bakıyordu.
1937 yılında faşist General Franco rejiminin en zalim yıllarıdır, iç savaş tüm şiddetiyle sürmektedir. Franco, Almanya'nın lideri Hitler'e hava kuvvetlerinin yeni silahlarını İspanya'nın kuzeyindeki bir köy üzerinde deneme izni veriyor. O sıralarda iç savaştan kaçıp Paris'te yaşayan İspanyol sanatçı Picasso bu kanlı bombalamayı anıt boyutunda bir tuvale resmediyor.
O köyün adı Bask bölgesindeki Guernica'dır ve Picasso da ölümsüz eserine aynı adı verecektir.
Tablo bugün savaşa karşı barışı savunanların simgesi oluyor.
Picasso bir sergisi sırasında "Bu tabloyu siz mi yaptınız" diyen bir generela verdiği yanıt da unutulmazdır: "Hayır siz yaptınız."
İtiraf edeyim İspanyolları çok ama çok severim ama Madrid'e hep önyargıyla baktım. Oldum olası Real Madrid futbol takımından nefret ettim, Atletico'yu ve Barcelona'yı her zaman daha çok sevdim. Orası için söylenenleri hep kulak arkası ettim.
Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanı, Franco'nun öldürttüğü şair Lorca ve iç savaşı anlatan filmler, hafızama kazınan olumsuz bir Madrid simgesi için yetmişti.
5 yıl önce bir günlüğüne gittiğim Madrid'te bu kez dolu dolu bir dört gün geçirdim... (15 Mayıs)
Basketbolun Şampiyonlar Ligi olan Final Four için İstanbul'dan havalandığımızda hâlâ sevmek için bir neden arıyordum.
Lafı uzatmadan ve sona saklamadan tek kelimeyle dört günün özetini yapayım:
"Önyargılar yıkılmak içindir ve Madrid muhteşem bir şehir."
Flamenko, boğa güreşi ve futbolla bilinen anılan bu Madrid'i çok sevdim.
İnsanları, tarihi, yemekleri, enerjileri ve yaşam sevinçleriyle özel bir tat ve doku var bu şehirde...
Doğaya verdikleri önem, sanata düşkünlükleri, adım başı karşınıza çıkan yapıtlarla müze bir şehir...
Birbirinden muhteşem ve "ah şuraya da baksaydım" hissiyle gezilen ve kısa sürede tamamını görmenin mümkün olmadığı müzeler...
Girişte sözünü ettiğim Kraliçe Sofia Müzesi bir tasarım ve düzenleme harikası.
Eski yapıya dışarıdan eklenen modern camdan asansörler bile bir başkaydı.
Aynı cadde üzerinden 10 dakikalık bir yürüyüşle Prado Müzesi'nde ise sizi Ortaçağ'ın başyapıtları bekliyor. Daha girişte Goya heykeli sizi karşılıyor. İçeriye girdiğiniz andan itibaren birbirinden ünlü sanatçıların nefes kesen tabloları. Katlar, odalar, dehlizler halinde uzanan müzenin içinde kaybolmuşken görevlinin uyarısıyla irkildim. Kapanış saati gelmişti. Yüzlerce turisti çıkışta kitaplar, hediyelik eşyalar bekliyor.
LORCA'NIN GÖZYAŞLARI...
Ülker'in ev sahipliğinde gittiğimiz Madrid'te gazeteci arkadaşlarımızdan oluşan kafileyi taşıyan otobüs bir caddeyi geçerken rehberimiz "ünlü şair Lorca işte burada yaşamıştı" diyor. 1936 ile 1939 tarihlerinde yaşanan İspanya İç Savaşı'nda Franko faşizmi tarafından henüz otuz sekiz yaşındayken kurşuna dizilerek katledilen Federico Garcia Lorca'nın Atlının Türküsü dizeleri geliyor aklıma. Zülfü Livaneli'nin bestelediği türkü dilimizden düşmezdi.
Kurtuba
Uzakta tek başına
Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya
Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında
Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya
Kurtuba
Uzakta tek başına...
KİMSE UYUMAZ MI BURADA
Benim için İstanbul bir başkadır. Hayat kesintisiz aktığı için bir başka severim. Tatil için yola çıktığım andan itibaren özlemeye başlarım. Madrid'te aynı İstanbul gibi 24 saat yaşayan bir şehir, hem de denizi olmamasına rağmen. Bir İspanyolla evli olan ve Madrid'te yaşayan rehberimiz "burada yalnızca uyumak için eve giderler" diyor. Vallahi canlı şahidi olduk. Final Four için kente gelen Türkler, Ruslar ve Yunanlılar kentin her yerinde formalarıyla gezintideydi. Dünyanın en çok turist çeken ülkelerinin başında gelen İspanya daha yaz gelmeden cıvıl cıvıldı. Halkı da yemeyi ve gezmeyi de sevince sokaklar, meydanlar görülmeye değerdi.
(Sabah Tatil ekinin 31 Mayıs 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
17. YÜZYILIN BAŞYAPITI PLAZA MAYOR
Burası Madrid'in simgesi 17. yüzyılın mimari başyapıtlarından biri olan Plaza Mayor (Ana Meydan). Bu dikdörtgen yapının ortasında bir zamanlar boğa güreşleri, törenler ve infazlar yapılırmış. Bugün açık hava kafeleri ve konserleriyle görülesi bir mekan.
|
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


















