Lone Pine (Tek Çam)... Türk ve ANZAK askerleri arasındaki en kanlı savaş yeri...
Australian and New Zealand Army Corps... Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Birlikleri demek. Kısaltılmış hali ise çok tanıdık gelecektir: ANZAC.
1915 öyle bir yıldır ki, o yıllarda yaşananlar bugüne de damgasını vurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun o ahval ve şerait altında bile "ben daha ölmedim, arkamda 600 yıllık birikim var" diye ayağa kalması var. O savaştan Mustafa Kemal gibi çıkan bir kahraman var. İngilizler'in oyunuyla kendi halinde bir ülke iken, savaşa katılarak uluslaşan Avustralya ve Yeni Zelanda var. Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyal güçlerini kibirle göstermeye gelip boyunları önünde çekip gidenler var...
Dünyanın Gelibolu diye simgeleştirdiği bizimse Çanakkale diye anıtlaştırdığımız kanlı savaşların üstünden üç yıl sonra bir asır geçmiş olacak.
Çanakkale'yi görmeden o savaş alanlarını gezmeden ve dahi 1. Dünya Savaşı atmosferini bilmeden, hissedemezsiniz...
Siper sipere, göz göze, boğaz boğaza süren bir savaş, Kanlı Sırt, Conkbayırı, Anzak Koyu, Lone Pine (Tek Çam) ve daha nice yerler...
Tüyleriniz diken diken olur... Hani Mehmet Akif diyor ya:
"Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın."
İşte öyle bir yerdir Çanakkale...
Mustafa Kemal, Gelibolu'ya çıkarma yapılan ilk gün 9. Tümen'in komutanıdır, rütbesi yarbaydır. Çıkarmayı öğrenir öğrenmez bir şeyler yapma gereğini duyar ve harekete geçer. 1918 yılında o günü Ruşen Eşref'e şöyle anlatacaktır:
"...Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı'na vardık. Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enterasan bir sahnedir. Ve vak'anın en mühim anı bence budur.Conkbayırı'nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı'na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Bizzat bu efradın önüne çıkarak:
- Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
- Efendim düşman! dediler.
- Nerede?
- İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.
- Cephanemiz kalmadı, dediler.
- Cephaneniz yoksa, süngünüz var, dedim.
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının "marş marş"la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emirzabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır."
25 Nisan'da başlayan Kara Savaşları'nın anmak için her yıl Türkiye'ye gelen ANZAK torunları atalarını andı. 8 bin 700'den fazla Avustralyalı ve 2 bin 700 Yeni Zelandalı'nın hayatını kaybetiği savaşın yıldönümünde konuşan Avustralya Başbakanı Julia Gillard'ın, "Bu kıyılarda zafer mümkün değildi; Anzakların hiç bir zaman geçemeyecekleri bir sınavdı. Onlar daha büyük ve daha zorlu bir sınavı geçtiler. Sizlerle gurur duyuyoruz. Müteşekkiriz. Ve hiç bir zaman unutmayacağız" diye konuşması boşuna değil..
Gillard'ın, Atatürk'ün o muhteşem seslenişine atıfta bulunarak, "Türkler bizim kayıplarımızı onurlandırdılar ve onlara kendi evlatları gibi sahip çıktılar. Ve daha sonra tarih sayfalarında nadir görülen bir şey yaptılar, bu yere mağlupların onuruna Anzak Koyu adını verdiler. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'ne büyük bir gönül borcumuz bulunmaktadır. Hiçbir millet mabetlerimizi daha iyi koruyamaz ve bu kutsal ziyaretlerimize daha cömertçe ev sahipliği yapamazdı. Değerli bir rakip, daha da büyük bir dost olduğunu kanıtladı" demesini de unutmayın...
Büyük bir savaş ve büyük bir dostluk..
Orada ölen kahramanlara ve gazilere çok şey borçluyuz.
25 Nisan 2012 Çarşamba
24 Nisan 2012 Salı
Lale deyip geçme, tarihe sor...
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşinin Türkiye Hollanda ilişkilerinin 400. yılı kapsamında yaptığı ziyaret, doğanın nadide çiçeği "lale" ile taçlandı. Gül çifti, kraliçe Beatrix, Prens ve Prenses'le birlikte Amsterdam Müzesi'nde "Hollandalı Tüccarlar ve Osmanlı Sultanları" sergisinin açılışını yaptıktan sonra, müze önünde kendileri için özel hazırlanan lale bahçesinde gezdi. Cumhurbaşkanı Gül onuruna verilen yemekte de, Osmanlıların Hollandalı dostlarına ilk hediyesinin lale olduğuna dair yaygın bir görüş bulunduğunu ifade ederek, Türk kültüründe, güzelliğin ve zarafetin sembolü olan lalenin, her yıl çiçek açmak suretiyle iki ülkeye yüzyıllardır gururla sürdürülen köklü ilişkileri hatırlattığını söyledi.
Bugünlerde festival nedeniyle İstanbul'un dört bir yanını saran laleleri Cumhurbaşkanı'nın binlerce kilometre öteden anması boşuna değil...
Osmanlı'da Lale Devri diye bir döneme adını veren bu çiçek şairleri, mimarları, müzisyenleri etkilemiş; tarihe altın harflerle yazılmıştır.
İstanbul Belediyesi 12 milyon laleyle baharı karşılayıp gözümüzü, gönlümüzü hoş ederken gelin tarihte bir ufuk turu yapalım...
Lale Devri, Osmanlı Devleti'nde, 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren dönemdir. Adı çok sonraları tarihçiler tarafından konmuştur...
Şair Lale Devri'nin günlük hayatını ve İstanbul'un tasvirini unutulmaz mısralarla dile getirmiştir:
"Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır."
Şair Nedim günümüz Türkçesiyle şöyle demektedir: Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır.
Bu dönemin en önemli kişisi hiç kuşkusuz ince ve hassas bir ruha sahip olduğu bilinen Sultan III. Ahmet'tir. Bu dönemde sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmiş. Sultan III. Ahmet, Topkapı Sarayı ile Yeni Cami'de birer kütüphane, Topkapı Sarayı'nın girişindeki Bâb-ı Humâyun'un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi ve İstanbul'un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da "Deryayi Sim" adlı bir su bendi inşa ettirmiştir.
Bunlardan başka Üsküdar Yeni Vâlide Câmii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul'da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa'da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler de yine bu dönemde yapılmıştır. Dönemin belki de en gözde eseri olan mesire ve eğlence yeri Sâdâbâd, isyanlar sırasında onlarca kasır gibi harap edilmiştir.
Topkapı Sarayı'nın girişindeki Bab-ı Hümayun kapısının önündeki III. Ahmet Çeşmesi...
Prof. İlber Ortaylı hocamız, Lale Devri'nin; mimari, konak, mahalle yaşamı, şehir meydanları, edebiyat, resim ve tarihçilikte yeni bir çığır açtığını söylemektedir. O dönemi incelik ve zerafet olarak tanımlamaktadır.
Orta Asya'dan Anadolu'ya oradan da Avrupa'ya uzanması da Kanuni döneminde 16. yüzyılda olmuştur. Avusturya elçisi Busbecq'in lale soğanlarını götürmesiyle çok kısa sürede Tulipmania diye adlandırılan lale çılgınlığı, Viyana ve Hollanda'ya yayılmış ve tam bir çılgınlık halini almıştır. Hatta o dönemde tek bir lale soğanına yüksek fiyatlar verilmiştir. 1623 yılında tek bir lale soğanı 2500 Hollanda Florini değerinde satılmıştır. Daha sonraki yıllarda tek bir lale soğanı için ödenen fiyat 5500, hatta o dönemde Amsterdam'ın merkezinde bahçeli bir ev fiyatına eşdeğer olan 10.000 florine kadar çıkmıştır. Daha sonra çalkantı ve büyük panik sonucunda lale zengini bir çok büyük tüccar birden fakirleşmiştir. Ve bu şekilde yavaş yavaş çılgınlık sona ermeye başlamıştır. Böylece tarihte ilk finansal panik ve spekülasyon lale soğanları yüzünden çıkmıştır.
Siz siz olun lale görürseniz dönüp bir daha bakın... İçinde tarih yatıyor....
11 Nisan 2012 Çarşamba
Kanuni, Meral Okay'ı görürse...
En verimli çağında sonsuzluğa yürüyen Meral Okay'ın tiyatro, oyunculuk, söz yazarlığı ve son yılların en çok konuşulan dizisi Muhteşem Süleyman'ın senaristliğiyle şu fani dünyada bıraktıkları yeter de artar bile...
Osmanlı tarihi tutkunu biri olarak baştan söylemek gerekirse Muhteşem Süleyman dizisini hiç izlemedim ancak bir gazeteci olarak tartışmaları takip ettim.
Dizide bir kişi (Süleyman) üzerinden önemli bir dönem anlatılıyor. İçinde aşk, entrika vs bir çok konu ele alınıyor. Dizinin izlenmesi için reyting dünyasında konunun böyle ele alınması çok normal geliyor. İzlemediğim halde eleştirilerin çok sığ olduğunu düşünüyorum. Hürrem Sultan figürü de belirleyici olması gerekiyor. Bundan kaçamazsınız... Onun telkinleriyle halkın ve sarayın en sevdiği şehzadenin öldürülmesi o dönemde çok büyük tepkiye yol açmıştır. Yazılı kaynaklarda Hürrem Sultan'a ve Padişah Süleyman'a yazılan beyitlerde beddua bile edildiği görülür...
Sonuçta bu bir dizi, senarist tarihi kişiliği ve olayları rencide etmeden bir takım unsurlarla besliyor. Tabii ki o tarihte kullanılmayan yiyecek, giysi gibi unsurları saymıyorum... Daha dikkatli olunabilirdi.
Süleyman bir cihan imparatorudur. En uzun süre tahtta kalması da (46 yıl) çok önemlidir...
Osmanlı'yı bir ordu devletinden, kanunları ve nizamlarıyla gerçek bir devlete dönüştürmüştür... Onun döneminde devlet adamları, sanatkarlar, şairler korunup kollanmıştır. Ülkenin dört bir yanına hanlar, hamamlar, camiler, vakıflar yapılmıştır. Halkın mutluluğu ve zenginliği o dönemin Batılı seyyahlarının da gözlemlediği gibi kıskanılacak boyuttadır...
Dünyanın Muhteşem sıfatıyla andığı bizim Kanuni dediğimiz Süleyman'la ilgili dizi üzerinden Meral Okay çok yıpratıldı ve mesnetsiz ithamlarda bulunuldu. Ancak ölümünün ardından yazılanları okurken dizideki bir bölüme rastladım.
Ve Meral Okay'ı içim ürpererek saygıyla andım... Bence o sözler Kanuni'yi çok iyi anladığını gösteriyor ve her şeyin özeti gibi...
Gün boyu gururla cesetler arasında dolaşan Kanuni gece tahtına kurulmak yerine çadırının önüne kazdırdığı mezara uzanmış boylu boyunca yatıyor...
Gerçek hesaplaşma o an başlıyor:
"İçim kibirle doldu. Bu hissi yenmeliyim yeneceğim. İdrak et Süleyman. Unutma, tevazu içinde ol. Bütün şeref ve irade senin değil. Rabbine şükret ve nefsine üstünlük verme. Zinhar kibre düşme. Sen hakka karşı hayalı halka karşı vefalı ol. Vücudun, fikrin, zikrin ona ait, sahibi sanma. Hakkın nimetlerini kendinin, kendinden olanları yegâne sanma. Nefsini öldür yoksa o seni öldürür. Kibrini yen Süleyman. Her firavunun Musa'sı her şerrin bir Nuh'u vardır. İman et hatırla. Vücuda geldiğin hali ve gideceğin son mertebeyi unutma. İşte o zaman cennetin kapıları açılacak sana. Vicdanın senin kıblendir Süleyman. Kaybetme!"
Muhteşem Süleyman'ın, geçen salı günü toprağa verilen Meral Hanım'ı görürse şunu diyeceğinden eminim: "Beni çok iyi anlamışsın."
Ruhları şad olsun...
4 Nisan 2012 Çarşamba
Bahar güzeli erguvanlar...
Nisan geldi, güneş yüzünü gösterdi. Baharın müjdecisi erguvanlar da boy göstermeye başlar artık. İstanbul'un ve Boğaz'ın her bir yanı o güzelim ağaçların çingene pembesi ve mor karışımı rengine bürünür. Ya o kokusu; nasıl da insanın başını döndürür...
Erguvanın tarihini Hz. İsa dönemine kadar uzatmak mümkün. Avrupa'da Yahuda ağacı olarak (Judas) olarak bilinir. İnanışa göre Hz. İsa'yı ihbar eden Yahuda pişman olur ve kendini erguvan ağacında asar. Bu olaydan önce beyaz olan yaprakları kandan ve utançtan pembeleşir...
Sonraki dönemlerde erguvan rengi, Bizans döneminde imaparatorluk rengi olarak kullanılmış. Osmanlı ise tam hakkını vermiş. Erguvan Bursa'nın tarihinde önemli bir yeri olmuş ve simgesi haline gelmiş.
14. yüzyıldan itibaren Sultan Yıldırım Beyazıt'ın damadı Anadolu erenlerinden Emir Sultan'ın erguvanların açma mevsiminde müritleriyle buluşması şenlikler halinde kutlanmaya başlanmış.
Yüzyıl öncesine kadar Bursa'da bir bahar geleneği olarak Erguvan Bayramı kutlanmaktaydı. Evliya Çelebi'nin de "Erguvan Cemiyeti Faslı" diye söz ettiği bu gelenek, Emir Sultan tarafından başlatılmıştı.
Her yıl Nevruz başlarında Anadolu'nun dört bir yanından Bursa'ya gelip Emir Sultan türbe dergâhını ziyaret eden dervişler, sabahlara kadar zikrederlerdi. Tanpınar, söz konusu Erguvan Şenliklerini Beş Şehir'in Bursa ile ilgili bölümünde şöyle anlatıyor:
"Erguvan şenliği, baharın bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği erguvanların rengârenk açtığı günlerde Emir Sultan halife ve müritlerinin, Osmanlı ülkesinin dört bir yanından kalabalıklar hâlindeBursa'da Emir Sultan dergâhına gelerek, bir hafta boyunca zikr ü tevhid icra etmeleri, diğer tekke ve dergâhları ziyaret ederek sohbete katılmalarıdır. Bir hafta süren bu fasıl çeşitli toplantılar, davetler, şehir gezileri ve benzeri cemiyetlerle şenlenir; bu durum, şehirde bolluk, bereket ve meserret olarak algılanırdı."
Şimdi İstanbul'da olduğu gibi Bursa'da erguvanı yeniden hatırlayıp, gelecek kuşaklara tanıtıyor.
Yıldırım Belediyesi, Uludağ Üniversitesi'nin de desteğiyle erguvan şenliklerini canlandırmak için bir süredir kolları sıvadı.
Ama yetmez, yetmemeli de... Divan şiirinden, günümüze kadar şairlerin, müzisyenlerin ilham kaynağı olan erguvan yeniden tahtına oturmalı..
Erguvanla ilgili araştırma yaparken Bursa Hakimiyet gazetesinden Hasan Kanbolat'ın yazdıkları aslında her şeyin özeti gibi:
"2000'li yıllarda İstanbul ve Bursa'da Erguvan Şenlikleri düzenlenmeye başlanmışsa da söz konusu çabalar henüz kenti ve toplumu kavramaktan uzaktır. Bursa'da valiliğin, yerel yönetimlerin, yerel medya ve sivil toplum kuruluşlarının erguvan çiçeğine ve rengine daha fazla sahip çıkması gerekmektedir. Unutmayalım, her ülkenin ve her kentin bir rengi, bir çiçeği, bir kokusu vardır. Bursa'nın da ağacı 'erguvan', çiçeği 'erguvan çiçeği', rengi ise 'erguvan rengi'dir. Erguvan pek kokmadığına göre Şeyh Galib'in, 'gül mü güler, erguvan mı ağlar' sözünden yola çıkarak erguvan ile gülü bütünleştirmeli ve erguvan altlarına dikilecek güllerin kokusu Bursa'yı kaplamalıdır."
31 Mart 2012 Cumartesi
Gündem'in yasağı kısa sürdü
Zor günlerdi zor... Güneydoğu'yu yangın gibi saran savaş artık Batı'ya dayanmıştı. Faili meçhuller almış başını gitmişti...
Bir gece kapıya birileri dayanıp (Beyaz Toroslu arabalar) babaları, eşleri, gençleri alıp gidiyordu. Sonra ya bir yerde ölüsü bulunuyordu ya da kayıp... Onlarca yıla rağmen hala izleri yok...
Analar her Cumartesi toplanıp onları arıyorlar...
O günler herkesin kafasını öbür yana çevirdiği günlerdi... Medya manipülasyonla, yalan haber yapıp meseleyi anlayacağına çarpıtıyordu...
Bir halkın başına çökmüş derin yapılanma yoksulu, garibanı yalnızca ve yalnızca Kürt olduğu için acımasızca eziyordu. Köyler yakılıyor, büyükşehirler göçle dolup taşıyordu.
Öte yandan yoksul Anadolu çocukları askerde ardı ardına şehit olup Batı'da öfkeli kalabalıklar tarafından toprağa veriliyordu...
Bugün artık çok iyi biliyoruz ki, iki halkı birbirine kırdıranlar var.
Özgür Gündem de o günlerden büyük acılar çekerek geldi...
Bu gazetenin başından çok şey geçti, bombalandı, çalışanları kaçırılıp işkence yapıldı ve öldürüldü...
1996'da kapatıldığında Ahmet Altan, Orhan pamuk gibi aydınlar Beyoğlu'na çıkıp gazeteyi dağıtmıştı..
Ve yıllar sonra 2012'nin 24 Mart'ında mahkeme "örgüt propagandası yaptığı" gerekçesiyle gazeteyi toplatıp bir aylığına da kapattı.
Ancak tepkiler üzerine bir hafta sonra mahkeme "pardon" dedi. Bu özrü de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa'nın 90. maddesine atıfta bulunarak kararının isabetli olmadığını bildirdi...
Konuşarak, tartışarak ve silahların sustuğu bir hayatttır özlemimiz, yasaklar değil...
30 Mart 2012 Cuma
Medeniyetlerin Fatih'i...
Türk sinemasının en büyük bütçeli filmi "Fetih 1453" gösterime girdiği günden beri tartışılıyor. Filmi vizyona girdiği ilk hafta 2 buçuk milyon kişinin izlemesi ve birçok ülke tarafından satın alınması büyük bir başarı... Sinema eleştirmenleri özellikle savaş sahnelerini çok beğendi, tarihçiler ise olayların ve kişilerin üstünden giderek haklı eleştiriler sıralıyor. Filmin bunların yanında en büyük getirisi, kulaktan dolma ve resmi tezlerle bildiğimiz bir döneme ait tarihin tartışılmaya başlanması oldu...
Fatih Sultan Mehmed ve Fetih'le ilgili kitaplar yeni baskılar yaptı. Filmin danışmanlarından Prof. Dr. Feridun Emecan hoca başta olmak üzere birçok tarihçi televizyon ve gazetelerde söyleşilerle tartışmayı olgunlaştırdı.
İstanbul'un fethi birçok ilkin yaşandığı bir olaydır...
Ateşli silahların ve modern askeri tekniklerin kullanıldığı önemli bir savaştır..
Ortaçağ'ı kapatmıştır ve Prof. İlber Ortaylı'nın da isabetle belirttiği gibi; elli üç gün süren uzun savaş gerçekten Ortaçağ'ı kapatmıştır. Bu Ortaçağ, Avrupa tarihi için böyle olduğu gibi bizim için de öyledir...
"İşte bu imparatorluk çağı da bir yerde Osmanlı'nın yeniçağıdır."
Fatih, 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul surlarından içeri beyaz atıyla girdiği zaman, son Bizans İmparatoru 11. Konstantin Paleiologos elinde kılıçla son nefesini veriyordu. Kuşkusuz bu olay insanlık tarihini değiştirmiştir. Bazı tarihçilere göre Roma İmparatorluğu Bizans'ın düşmesiyle yok olmamış, şekil değiştirmiştir. Bir dönem Roma'da Papanın danışmanlığını yapan Grek kökenli filozof Georgios Trapezuntios 1466 yılında Fatih'e yazdığı mektubunda şöyle diyor: "Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye'dir... Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz... ve kim ki Romalıların İmparatorudur ve öyle kalır, o zaman da tüm dünyanın İmparatorudur."
Burada Osmanlı'nın Roma İmparatorluğunun varisi olduğu kastedilir ki bunda haklılık payı vardır.
Rumlar yeryüzündeki cennet, Tanrı'nın ihtişamının tahtı olarak gördükleri o muhteşem mabet Ayasofya'nın içine sığınmışlardı. Bir mucize bekliyorlardı...
Fatih içeriye girer ve mermer zemini hırpalayan askerlerinden birini durdurarak, "Ganimet ve esirlerle yetinin; şehrin yapıları bana aittir" der. Hazreti İsa'nın, Meryem Ana'nın ve Ortodoks ermişlerinin dibinde Allah'a dua etti. Tebrikleri de kabul ettikten sonra onlara şunu söyler: "Osmanlı'nın tahtı burada sonsuza kadar sürsün. Mührü muvaffakiyet olsun."
Filme dönersek bazı abartılmış yerlerine rağmen işte bu yüzden faydalı oldu diye düşünüyorum.
İlber Hoca'nın, Fatih hakkındaki tespiti bu yazının son sözleri olsun ancak bu büyük adamın kişiliği, dünyaya bakışı, imparatorluğun temeline attığı harcı daha konuşuruz:
"Fatih bir imparatorluk inşaa etmektedir; ama şunu da ifade edeyim ki altı asırlık imparatorluğu tarihi içinde sadece anavatanımız Anadolu'yu değil, Türkiye'nin dışında kalan Osmanlı ülkelerinin de içtimai, dini, kültürel yapısını en çok değiştiren hükümdar Fatih Sultan Mehmet'tir."
22 Mart 2012 Perşembe
Tanpınar ve geçmiş zaman... 2
Türk edebiyatının büyük ustası Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kılavuzluğunda çıktığımız Bursa yolculuğuna kentin Osmanlı'nın kurucu başkenti olduğunu ve manevi iklimiyle başlamıştı. Tanpınar'ın her bir kelimesi zerafet içeren anlatımıyla yine 1940'lı yıllara dönüyoruz. Osmanlı'nın çeşme kültürü bir başkadır. Birbirinden zarif çeşmeler birdenbire karşınıza çıkıverir, bir sokağı dönersiniz işte karşınızda. Üstünde hayır sahibinin adı ve duasıyla. İşte Evliya Çelebi'de Bursa'nın çeşmelerinden uzun uzun söz ettikten sonra "Velhasıl Bursa sudan ibarettir" diye son noktayı koyar. Tanpınar, "Evet, Bursa bir su şehridir" der ve 200'den bunun sebebinin de Şeyhülislam Kara Çelebizade Aziz Efendi olduğunu aktarır.
"Menfasını değiştirttiği bu su şehrindeçeşme yaptırmayı kendine biricik eğlence edinir ve servetinin mühim bir kısmını bunun için harcar. Böyle bir hayrata ihtiyaç olmadığını aklına bile getirmeden yaptırdığı bu çeşmelere Bursalılar hala Müftü çeşmeleri diyorlar."
Tanpınar o dönemde çeşme sayısını ikiyüz olarak veriyor. Şimdi durum nedir kimbilir. Kaç fani başında durup susuzluğunu dindiriyordur...
Üstat Bursa'da kelimelerin de peşine düşüyor. İşte Gümüşlü. Osman Bey'in gömüldüğü eski Bizans manastırının adı.
Diyor ki; "Bursa fatihleri yarım asra yakın bir zaman imanlı ve coşkun akışlarına yol gösteren bu adamın hatırasını elbette böyle bir kelimeye, bir istikbal rüyasına benzeyen bu üç heceye emanet edebilirlerdi."
Peki ya bir semte adını veren Nilüfer.
"Bursa'yı tek başına bütün bir bahar güzelliğiyle doldurur. Orhan Bey'in karısına olan sevgisi veya I. Murat'ın evlat muhabbeti, bu kadının adını Bursa'nın ve İznik'in tarihine ayrılmaz bir şekilde bağlamıştır."
Ya Yeşil'e ne demeli:
"Bu kelimenin ilk cetlerle beraber Orta Asya yaylalarının baharından geldiği o kadar belli ki... Fakat Bursa'da yeşilini manası çok başkadır; o ebediyetin rahmani yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sukunun fani bir saate sinmiş manasıdır."
Cem Sultan'ın mezarının da bulunduğu Muradiye türbesi
Osmanlı'nun kurucu başkenti Bursa'nın önce Edirne sonra da İstanbul'a giden merkezi rolünü nasıl karşıladığını Ahmet Hamdi'nin yorumu ise unutulmazdır:
"Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerinde o kadar yardım ettiğii erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne'nin kendine ortak olmasına, sonra İstanbul'un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır? Her ölen padişahın ve Cem vak'asına kadara her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe bu geçmiş zaman güzelinin kalbi şüphesiz bir kere daha burkuluyor: "Benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar. Bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşüyor!" diyordu.
Tanpınar, Bursa ovasına hakim bir kır kahvesinde doyumsuz manzarayı övdükten sonra "Hiç bir şey düşünmek istemiyorum" diyor ve ekliyor:
"Sadece bu anı ve bu aydınlığı Bursa ovası denen büyük ve zümrütten yontulmuş kadehten içmekle kalacağım. "En iyisi budur, diyorum; eşyayı bırakmalı güzelliğinin saltanatını içimizde kursun."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











