Müzisyen ve mimar Mehmet Atlı, başka bir Diyarbakır'ı anlatıyor. Türkler'in, Kürtler'in, Ermeniler'in, Süryaniler'in iç içe yaşadığı şehrin sırlarını fısıldıyor. Surların ve Dicle'nin ortasında acı ve sevinçlerle yoğrulmuş bir hayat bu...
"Ne kadar hazin bir çağda yaşıyoruz, bir önyargıyı ortadan kaldırmak; atomu
parçalamaktan daha güç."
Albert Einstein
90'lı
yılların tartışma programı Siyaset Meydanı'nda Kürt meselesi tartışılırken sıra
bölge insanlarına geldiğinde kadını, erkeği, genci, yaşlısı söze "Sayın Kırca
önce akan kanın durması gerekir" diye başlardı. Savaştan Batı'ya göç etmiş
Güneydoğulular yoksullukla pençeleşirken baskıyla ve önyargılarla
dışlanıyordu.
Medya ise cehalet ve vurdumduymazlığını nefret diliyle
sarmalamış yangına körükle gidiyordu. O günlerde Diyarbakır'a giden bir
muhabirin izlenimlerini hiç unutmadım. "A bunlar da bizim gibi insan, yiyorlar,
içiyorlar" kabilinden yazdıklarını herhalde uzaydan gelen biri kaleme
alabilirdi.
Kimse kimseyi dinlemedi, o kan uzun yıllar aktı. Zor ve acımasız
zamanlardı.
30 bini aşkın Türk ve Kürt insanı birçoğu daha 20'li yaşlarda
toprağa düştü.
İki yıldır silahların sustuğu Çözüm Süreci'yle birlikte kalıcı
bir barış yolunda adımların atıldığı bir dönemdeyiz.
2012'deki Nevruz'la
birlikte başlayan sürecin ertesi günü ünlü bir haber kanalı sabah Diyarbakır'a
bağlandı. Haliyle medya bütün ağır toplarıyla oradaydı.
Merkezde haberleri
sunan ve tartışma programları yöneten genç haberci kardeşimiz sözlerine şöyle
başladı: Bize 'günaydın' dediler.
Kağıt üstünde, barış olur olmasına da bu
önyargıları nasıl yıkacağız asıl ve biricik meselemiz budur.
GAP gezilerinin
programını bilirsiniz...
Sabah Atatürk Havalimanı'nda buluşuyoruz. İlk durağımız
Diyarbakır, havaalanından doğru Hasanpaşa Hanı'ndaki ünlü kahvaltıcıya
gidiyoruz. Oradan meşhur surlarına çıkarak Dicle Nehri'ne bakıyoruz. Ünlü
ozanlar Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmed Arif'in evini gezdikten sonra Gazi
Köşkü'nde öğlen yemeğine oturuyoruz. Geleneksel Şark Sofrası'nda içli köftenin,
çiğköftenin, duvaklı pilavın, sumaklı dolmanın, meftünenin tadına bakıyoruz.
(Arka fonda "Makaram sarı bağlar, kız söyler gelin ağlar türküsü çalmaktadır)
Finali ünlü burma kadayıfıyla yaptıktan sonra Hasankeyf'e doğru yola çıkıyoruz.
Klişeler ve folklorik önyargılarla dolu gezginlerimize bu kadar yeter.
Tarihi insanoğlu kadar eski Diyarbakır'a ayrılan sürenin sonuna geldiniz. (Yeri
gelmişken kazıları hala süren en eski yerleşim bölgelerinden Çayönü'nün burada
olduğunu da ekleyelim.)
Mehmet Atlı, Hepsi Diyarbakır kitabında "Dur ey
yolcu" diyor. Buradan kimler geldi kimler geçti, bir de benden
dinleyin...
Onu müzisyen olarak tanımıştım. Gitarıyla Kürtçe, Türkçe
söylediği türküleri yorumlayışı dikkatimi çekmişti.
Mimarlık Fakültesi
öğretim üyesi ve doktora öğrenciliğinin yanısıra aynı zamanda harika bir kalemi
olduğunu da kitabından öğrendim.
Kitabının alt başlığı önyargıları aşma
yolunda zor ama zorunlu bir yolculuğa çıkacağımızı muştuluyor: Herkesin bildiği kimsenin bilmediği...
Diyarbakır'ı
biçimlendiren, anlamlandıran eski şehrin dört bir yanını saran surları ve
Mezopotamya'nın simgesi Dicle nehridir.
Kentin en eski halkı Ermeniler'in sur
içindeki yaşamını Mıgırdiç Margosyan ne de güzel anlatır. O günlerin
Diyarbakır'ında kediler bile dört dil bilir. Kedi Mestan Türkçe, Kürtçe,
Ermenice ve Zazaca seslenilmesine rağmen kilerden hırsızlık yapmayı sürdürür. Ta
ki terliği yiyene kadar...
Mehmet Atlı, bu kadim şehrin surlarla, suyla olan
ilişkisiyle başladığı kitabında kişisel tarihinden de örnekler vererek
ilerliyor.
Surları mimari açıdan değerlendirdikten sonra insana
yöneliyor:
"Surlar, içerisiyle dışarısını farklılaştırmış, yüzyıllar içinde
Suriçi'ne özgü-her manada- bir asabiyet, bir insan tipi yaratmış gibidir. Öyle
ki dünya, pek çok sur kentindekinden daha belirgin bir şekilde, surun içi ve
dışı olarak ikiye ayrılmış durumdadır denebilir. İçeride, birçok dilini
karışımından oluşan bambaşka bir dil konuşulur (du). Etnik-
dinsel-mezhepsel-sınıfsal ve dahi cinsel çeşitlilikleriyle bir tuhaf karışım,
uzun yüzyıllar kısmen birbirine değmeden, kısmen de değerek yaşamış, buralara
özgü bir folklor yaratmıştır.
Alabildiğine karakteristik ama aynı zamanda
geniş bir kültürel coğrafyayla akraba mimariler, süreç içinde oluşmuş ve
dönüşmüş birtakım kentsel alışkanlıklar, ritüeller, müzikler ve bugünlere kadar
süren, derin eski zaman izleri; folklorun ötesinde "metropoliten unsurlar"
diyebileceğimiz dinamikler söz konusudur. Kentin bugüne kadar süren nüfus
hareketleri, sürgünler, katliamlar, sığınanlar, iskan edilenler... Velhasıl,
ister Ermeni, Süryani ister Kürt ya da Türk olsun, 16. ya da 20. yüzyılda
yaşamış olsun, esasen Suriçili diyebileceğimiz bir Diyarbakırlı tipi (tipleri)
neredeyse günümüze kadar söz konusudur."
Yazara göre; "bütün bunları bir
duvar yapmış gibidir."
Şehir sur içine sığmaz olunca Ofis ve Yenişehir'e
doğru büyür. Çok katlı apartmanlar, devlet binaları, anıtlar, okullar,
hastaneler, sinemalar, pavyonlarla yeni bir yaşam tarzı inşa edilir.
Hemen
yanı başında, ortasından tren yolunun geçtiği bir zamanlar meşhur üzüm bağlarının
olduğu alan gecekondularla dolar. Göçlerle büyüyen devasa bir yer olur Bağlar.
Havaalanı, İstasyon ve işkenceleriyle meşhur Cezaevi de buradadır.
Mehmet
Atlı, Bağlar'ın da fotoğrafını çekiyor... Ama orası hiç de folklorik, ilginç
değildir. Orası "Diyarbekira Reş (Kara Diyarbakır), Diyarbekira Xopan (Viran
Diyarbakır) ya da Diyarbekira Şewiti (Yanmış Diyarbakır)"dır.
"Göçmenler
Caddesi, Pasaj ya da işhanı gibi dönemin alışveriş alışkanlıklarını yansıtan
yenilikler... Şeytan Pazarı adında sevimli mi sevimli bir semt pazarı,
canlılığını hala koruyan tren istasyonu ile kendiliğinden/organik mekansal
ilişkiler kurmuş dokular... Okulları, camileri, Karadeniz balıkçısı, hatta
birahaneleri, gazino benzeri ortamlarıyla yeni yeni kentsellikler üreten ya da
bunlarla tanışan ve Kurmanci, Zazaki, Arapça konuşanlar, daha başka aksan
konuşan Çüngüşlü yerli Türkmenler, Bulgaristan göçmeni Türkler'den oluşan ve
Diyarbakır ağzında buluşan (bazen de buluşamayan) bir kalabalık. Okullarda,
tandır başlarında, kahvelerde, damlarda, avlularda, boş arsalarda, sokak
düğünlerinde birbirini ve Diyarbakır'ı ve şehri tanımaya başlayan bir
kalabalık..."
Mehmet Atlı, anıtları, parkları, cemevini, cadde, sokak ve
bulvarları da unutmuyor. 1915'teki Ermeni tehcirini anlattığı bölüm ise
yüzyıllar ötesinden bir ağıt gibi...
Demiryolcu olan babasının izinden
giderek istasyonlar ve çevresini ele aldığı bölüm, Diyarbakırsporlu futbolcu
Vehbi, tesisatçı Seyfi Usta ve dedesinin rüyası gibi kitaba serpiştirilen insan
hikayeleri ise dili ve anlatımıyla övgüye değer. Ondan öyküler ve romanlar
geleceğinin de müjdecisi sanki...
Atlı özetle diyor ki; Diyarbakır bir Kürt
şehri olduğu kadar bir Türk ve Ermeni şehridir aynı zamanda... Diyarbakır bunca
felaketten sonra bir dünya şehri olmalı. Ona yakışan da budur.
(Sabah Kitap ekinin 13 Ocak 2015 sayısında yayınlanmıştır.)
6 Ağustos 2015 Perşembe
Hayata dokunmak için..
Fransa'nın Alzas bölgesi Alman kültürüyle iç içe geçmiş bir masal diyarı. Doğası, tarihi, gelenekleriyle ve samimi insanlarıyla farklı bir rota...
Rakamlara göz gezdirirken bir yandan da "Dünyada Paris'i görmeyen kalmış mıdır acaba" diye düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Fransa yine dünya rekoru kırarak 84.7 milyon turist ağırladı, bunun yalnızca 35 milyonu başkent Paris'i ziyaret etmiş.Bohemliği, sanat akımlarına ev sahipliği yapması, modanın öncüsü, yemeğin ve eğlencenin merkezi Paris üstüne yazılan romanlar, şiirler, filmlerle dünyada en çok bilinen şehir ünvanını kolay kolay kaptıracağa benzemiyor.
Ancak Alzaslılar "Fransa yalnızca Paris, Cannes, Marsilya'dan ibaret değil, biz de varız" diyerek pastadan daha büyük bir pay kapmak için kolları sıvadı.
Yılda 18 milyon ziyaretçi çeken Alzas bölgesinde ne ararsan var, doğa, tarih, görkemli mekanlar, masalsı ortaçağ kasabaları... Ve tarihi üzüm yolu, şarap da eksik değil.
Kendilerini Alzas tutkunu olarak tanıtan üç girişimci Claude Schmitt, Claude Onimus ve Christophe Seyfritz aralarına 12 girişimciyi alarak geçtiğimiz temmuz ayında (2014) Alsace Welcom'u kurdu. Ve tanıtım için de ilk olarak Türkiye'den turizmcileri ağırladı.
Alsace Welcome'ın Strasbourg'taki temsilcisi gazeteci Fahri Ekmekçi ve Türkiye'den de sofra tarihçisi, üzüm ve şarap uzmanı Murat Yankı'nın eşliğinde, dört gün boyunca kilometrelerce yol kat ettik.
Bizim yolumuz daha çok dağların arasındaki şirin oteller başta olmak üzere, müze, eğlence yerleri, üzüm bağları, şarap üretilen tarihi imalathaneler ve köylerden geçti.
Çünkü Alzas'ı farklı kılan da yüzyıllar boyunca yitirmediği gelenekleri, mimarisi ve doğasıydı...
Bölgenin başkenti Strasbourg...
Mulhouse ve Colmar'da önemli yerleşim bölgeleri, geçmişleri çok eskilere uzanıyor. Büyük ve kalabalık kentler olmalarına rağmen mütavazılıklarını koruyor.
Doğaya ve tarihe ihanet etmeden pekala yeni bir kent nasıl inşa edilir bunun en güzel örneklerine Alzas'da tanık oluyoruz.
Alsace Welcome'un kurucularından Claude Schmitt, "Türkiye fiyat ve kalite dengesi açısından çok başarılı. Rakip olamayız" diyor. Belli ki Türkiye'nin hızla yükselen orta sınıfı, THY başta olmak üzere yerli havayollarının çıkışını belli ki gözardı etmiyor. Bu yüzden Türkiye'nin önde gelen turizm şirketlerinin yöneticilerine bu geziyi hazırlamışlar.
Alzas'da merkezi yerlerin yanı sıra çok özel noktalara da ulaştık. Halkın arasına karışıp pazarları gezdik, kaz ciğerinin tadına baktık.
Dağ köylerinden geçtik, üzüm bağları arasındaki otellerde kaldık, kasabalarda ağırlandık.
Tarihi üç, dört kuşak gerilere giden şarap imalathanelerini gezdik. Buraların turist arsızı olmaması en büyük şansı; nasıl olsa o olmazsa öbürü gelir demiyorlar.
Kısacası Alzas'da hayata dokunduk...
Bir kasabadayız. Alsace Welcome yöneticileri ve kasabanın aynı zamanda belediye başkanı da olan şarap üreticisi üçüncü Claude, turizmci ve gazetecilerden oluşan Türk heyetini ağırlıyor.
Kendini Fransız sanan Almanlar
"Bunlar kendini Fransız sanan Almanlar" diyor Murat Yankı otobüsümüz üzüm bağlarının ve tarihi köylerin arasında yol alırken. Fransa'nın Alzas bölgesi Almanya sınırında Ren nehri boyunca yukarıya doğru ip gibi uzanıyor. Hemen alt tarafında ise İsviçre var. Murat Yankı bir düşünürün "Biçim olarak Alman, ruh olarak ise Fransız" dediğini aktarıyor ve ekliyor: Evlerin biçimi, düzen, temizlik tam olarak bir Alman kentini yansıtırken, yaşam keyfi ve canlılığı ise Fransız özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Bundan daha iyisi ne olabilir ki?
Geçmişte çok büyük acılar yaşayan Alzas iki büyük Dünya Savaşı'nın tam ortasında yer almış. Ve tam 5 kez el değiştirmiş, bir Almanlar'ın bir Fransızlar'ın olmuş.
Yankı, "1870'de doğup, 1945'te ölen bir kişi tam beş kez milliyet değiştirmiş oluyor" diye örnekliyor.
Yani 1945'teki büyük savaş bittikten sonra kalıcı bir barış için Alzas'ın seçilmesi boşuna değil.
Alsaz bölgesinin başkenti Strasbourg'u bilmeyen yoktur, aynı zamanda Brüksel'le birlikte Avrupa Birliği'nin de başkenti olarak geçer. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu'na ev sahipliği yapan Alzas'ın başkenti bu ünvanı boşuna almamıştır. Alzas'daki evlerde çiçekten geçilmez, gözlerinizi alamazsınız, kapıların dışına bile asıyorlar. Nedeni ise savaştan çıkan halka moral vermek. Fransızlar'ın kahramanı General De Gaulle'ün önerisiyle başlayan gelenek hala sürüyor.
Ve her yıl bir bölge çiçek şehir seçiliyor.
Birbirini acımasızca boğazlayan iki halk uzun süredir Avrupa'nın birleşmesiyle barışçıl bir şekilde yaşıyor. Sınırı ayıran Ren nehrinden elinizi kolunuzu sallayarak geçebilirsiniz. İş yeri Almanya'da olup Fransa'da yaşayan çok kişi var ya da tam tersi. Strasbourg'taki Jean Jaurès durağından kalkan 21. nolu otobüs karşı taraftaki Almanya'nın Kehl şehrine Fransızları taşıyor. Burası daha ucuz olduğu için alışverişlerini yapıp aynı otobüsle dönüyorlar.
2 milyon nüfusu barındıran geniş ve verimli ovalarla kaplı Alzas toprakları tarım için çok elverişli. Ova boyunca son derece verimli topraklar, mısır, şeker pancarı tarlaları ve çok çeşitli üzüm bağları bulunuyor. Üzümlerin çoğu şaraplık olarak ayrılıyor ve şaraba yönelik üzüm tarımı bölgenin en önemli, katma değeri de en yüksek faaliyeti oluyor.
Riesling, Gewürtztarminer, Pinot Gris, Pinot Blanc ve bizdeki Bornova Misketi'nin yakın akrabası olan Muscat d'Alsace yani Alsace Muscat'ı adı verilen beyaz üzüm çeşitleri ve Pinot ailesinin siyah üyesi Pinot Noir bu bölgede üretilen üzüm çeşitleri arasında yer alıyor.
Meraklıları için iki de küçük bilgi.
Ortaçağ derebeylikleri zamanında yapılan görkemli Koenigsbourg Şatosu da görülmeye değer, Şato 20. yüzyıl başında Alman İmparatoru Kaiser 2. Wilhelm tarafından elden geçirilmiş.
Almanlar'ın 2. Dünya Savaşı'nda Yahudiler'i soykırıma uğrattığı toplama kampı da korunuyor. Amerikan uçaklarının tesadüfen bulduğu kampta 60 bin kişi öldürülmüş.
İki kültürün iç içe geçtiği Alzas'ı seveceksiniz, şimdilerde (Aralık ayı ortası) her yerde Noel pazarları kurulmuş durumda. Otellerde tek boş yer bile yok. Her mevsimde sizi memnun edecektir.
(Sabah Tatil ekinin 17 Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.)
Alzas fotoğrafları eşliğinde bir gezi için devam etmek isteyenlere....
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Grevde fabrika işgal oldu koleksiyon ortaya çıktı
Fabrikatör Fritz Schlumpf servetini antika otomobillere harcadı. Ancak müzesini açamadan iflas etti. Önce işçilerin sonra da devletin kontrolüne geçen müzeyi her yıl 2 milyon kişi ziyaret ediyor. Fransa Mulhouse'da en eskisi 1878 tarihli olan 400 aracın bulunduğu müze onun da adını taşıyor
Gözünüzü fotoğraflardan ayırabildiniz mi bilmiyorum ama geldiyseniz kalın çünkü bu paha biçilmez klasiklere ev sahipliği yapan müzenin hikayesi de araçlar kadar şaşırtıcı ve ilginç. Burası Mulhouse... Fransa'ya ait ancak İsviçre ve Almanya'ya da sınır olduğu için üç ülkenin kültürleriyle beslenen bir kent. Hikayemiz de İsviçre'de başlıyor. 1900'lü yılların başında doğan Schlumpf kardeşler Fritz ve Hans, babaları ölünce Mulhouse'lu anneleriyle Fransa'ya göç ederler.
Hans bankacı olur, Fritz ise tekstil komisyonculuğuyla hayata atılır. Sonra iki kardeş 1929'da kendi işlerini kurar ve tekstil işinde yoğunlaşırlar. Avrupa'da savaş adım adım yaklaşırken 1930'lu yılların sonuna doğru bir işletme sahibi olmuşlardır.
Ve yeni satın almalarla işlerini ve sermayelerini büyütürler.
Kardeşlerden arabalara tutkun olanı Fritz'dir. İlk arabasını da o zaman alır. Her zaman gözdesi olacak Bugatti'nin birkaç yarışa da katılmış 1938 model 35b'sidir bu...
(mavi renkli olan ve müzede tek başına sergilenen en değerli parçalardan biri)
İnsanoğlunun başına gelen en büyük yıkım II. Dünya Savaşı yeni bitmiştir. Ekonomi toparlanmaktadır ve savaş özellikle otomobil sanayisinde büyük devrimlerin yapıldığı bir dönemdir aynı zamanda. Özellikle Almanlar savaşı kazanmak ve üstünlük sağlamak için çığır açacak yeniliklere imza atmıştır. otomobil devleri de savaş sonrası artan refahla birlikte yeni modeller üretmektedir.
İplik fabrikalarını dörde çıkartan kardeşler emlak işiyle de sermayelerini büyütürler.
Mulhouse'daki bir fabrikayı aldıklarında yıl 1957'dir. "Bize ne yünden, tekstilden arabalara ne zaman sıra gelecek?" demeyin çünkü bu fabrika her şeyin başlangıcı olacaktır. Araba koleksiyonlarını satın alma çılgınlığına bu fabrika sayesinde girişirler.
Fritz kardeşin gizlice klasikleri toplamaya başlaması da bu döneme rastlar. Mulhouse'daki fabrikanın bir bölümünü restore ettirerek hayalindeki müzeyi açmak için ilk adımı atarlar. Burayı çok yakınındaki dostları dışında kimse bilmiyordu.
Fritz Schlumpf 1961 ve 1963 yılları arasında Fransa, İsviçre, İngiltere, İtalya, Almanya ve ABD'deki aracılar ya da doğrudan üreticilerle bağlantı kurarak 200 otomobil alır. Aralarında Formula 1'e ilham kaynağı olacak 1920 ve 1930'lu yıllardaki Avrupa Grand Prix'inde yarışan araçlar da vardır.
1965'te yerel Alsaz gazetesinde koleksiyonla ilgili bir haber çıkar ancak gerisi gelmez. Ertesi yıl Fritz Schlumpf fabrikanın depolama alanında restore çalışması yaptırarak 17.000 metrekarelik bir alanda müzenin temellerini atar. Sergileme salonu 23 ayrı bölgeden oluşmaktadır ve aralarda yürüyüş yolları oluşturulur.
GREV, İFLAS VE OTOMOBİLLER...
Ancak Asya'daki ucuz tekstil ürünlerinin pazara girmesi ve işçi sınıfının emeğinin hakkını aramasıyla Fritz kardeşler için zor günler başlar. Haziran 1976'da kriz patlar ve çalışanlar greve gider. Schlumpf kardeşler ise rest çekerek fabrikalarını satışa çıkarır. Ancak fabrikalar satılmaz ve mühürlenir.
İşte müzenin kaderi de o an değişmeye başlar.
Grev sırasında ortaya çıkan klasik otomobiller öfkeli çalışanlar tarafından kısmen zarara uğrar ancak yine onlar tarafından elden geçirilerek ücretsiz olarak halka açılır. Adını da "İşçi Müzesi" koyarlar. "Alacaklarımız verildiği zaman geri vereceğiz" derler.
İki yıl süren grev sonunda iflaslarını ilan eden eden iki kardeş, doğdukları yere Basel'e döner...
Ancak koleksiyonun kaderi ise kardeşlerinkinden farklıdır.
1979'da mahkeme süreci ve tasfiye işleri yapıldıktan sonra devlet duruma el koyar. Sendika müzeyi teslim eder. Koleksiyonun dökümü yapıldıktan sonra satışa çıkarılır.
1981'de bünyesinde birçok kamu ve özel şirketi barındıran "Ulusal otomobil Müzesi Derneği" tarafından satın alınır.
ALANINDA EN BÜYÜK MÜZE
1982'de "Ulusal Motor Müzesi" adını alır. 1989'da Paris Temyiz Mahkemesi kararıyla, adına ve koleksiyonun parçası tüm belgelere "Schlumpf Collection" adı eklenir.
Fritz Schlumpf ise üzerine titrediği müzesiyle ilgili gelişmeleri Mulhouse'un az ötesindeki Basel'den izler ve 1992'de de hayata veda eder...
Müze ise 2000 yılında önemli yenileme ve modernizasyon çalışmaları sonrasında, dünyanın en büyük otomobil müzesi olarak yeniden tasarlanır.
2006'da bir kez daha bu kez en yeni teknolojiyle yeniden elden geçirilir. Müze girişinde (ön avlu, yaya, atrium, projeksiyon duvarı) ve tur sonunda üç sergi alanları bulunmaktadır. 2011'den bu yana arka tarafa yapılan pistte beğendiğiniz bir aracı kullanmak da mümkün. Her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan müze, 25 bin metrekare alana yayılıyor, ışıklandırmalar bile 1900'lü yıllarda Paris'te kullanılan klasik aydınlatma direklerinden oluşuyor. Paha biçilmez koleksiyonun en eskisi 1878'e kadar gidiyor. Ağırlıklı olarak Fritz Schlumpf'un Bugatti'leri olmak üzere Formula1 araçlarının da bulunduğu klasik olan 400 otomobil arasında lastiksizler, buharlılar bile var. Ayrıca bugünün milyon dolarlık araçları da sergileniyor. Araba deyip geçmeyin müzeyi gezerken insanlık tarihine de tanıklık ediyorsunuz. (7 Aralık 2014 tarihli Sabah Pazar ekinde yayınlanmıştır.)
Otomobil müzesinde fotoğraflar eşliğinde küçük bir gezinti için aşağıdaki linke buyrun...
http://www.sabah.com.tr/multimedya/galeri/otomobil/grevde-fabrika-isgal-edildi-koleksiyon-ortaya-cikti-1418139969?tc=152&page=1
2 Haziran 2015 Salı
'Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım'
100 yıl önce ülkeler 1. Dünya Savaşı'na girerken böylesi bir felaketle karşılaşacaklarını öngörmemişti. Osmanlı İmparatorluğu'da bu savaşta yerini aldı, birçok cephede savaştı ve yarım milyon insanını yitirdi. Tüm dünyada 16 milyon insanın hayatına mâl olan savaş belki dört yıl sürdü ama yaraları hâlâ kanıyor...
Üstünden tam 100 yıl geçti. Ulus devletlerin ortaya çıkışı, frenlenemeyen milliyetçilik, endüstrileşmenin hırsıyla paylaşım hesapları kaçınılmaz sonu getirmişti. 1914 yılının 28 Temmuz'unda başlayan ateş 1918'de kesildiğinde ilk küresel savaşın yarattığı yıkımın dehşeti ortaya çıkmıştı. Yaklaşık 16 milyon insan hayatını yitirmişti. Geride kalan 20 milyon yaralı ve 8 milyona yakın esir ve kayıp da savaşın acımasız bilançosuna yazılmıştı.
Tank, makineli silahlar, denizaltı, uçak-zeplin, zehirli gaz, mayın ilk kez bu savaşta kullanılmıştı. Osmanlı dahil üç imparatorluk tarihe karışmış, sınırlar yeniden çizilmiş, yeni ideolojiler ortaya çıkmıştı. Ancak hiçbir şey yaşanmamış gibi 20 yıl sonra Avrupa yeniden birbirinin gırtlağına sarılmış tüm dünyayı da bataklığın içine çekmişti. (2. Dünya Savaşı)
Aradan geçen 100 yıla rağmen insanoğlu kendi eliyle yarattığı en büyük yıkımın, en büyük felaketin yaralarını hâlâ saramadı. Halının altına süpürülen sorunlar yıllar içinde bir bir ortaya çıktı. 1980'li yılların sonu Avrupa'daki çalkantıyla geçirildi. 90'lı yıllarda ise Balkanlar'daki vahşet (Yugoslavya'nın parçalanması) yaşandı.
Kafkaslar hâlâ durulmadı. İçin için yanan pamuk gibi arada bir alevleniyor. Mısır başta olmak üzere, Libya, Tunus, Cezayir'de hep sorunlar yaşandı, yaşanıyor.
Ortadoğu ise hiç durulmadı. Çok nadir barış geldi 100 yılda bu topraklara. Bugün Irak, Kerkük, Kobani, Filistin hiç gündemden düşmüyorsa sebebi 1. Dünya Savaşı'dır. Savaş bittikten sonra yapılan barış anlaşması aslında yeni savaş ilanlarından farksızdı.
Bu yüzden o anlaşmalara "Barışa Son Veren Barış" deniyor... Avrupa 2014 yılını, yaşadığı büyük acının hakkını vererek geçirdi. Yeni gelişmeler ışığında konferanslar, paneller, oturumlar, kitaplar, araştırmalar, filmler, belgeseller birbirini izledi.
DÖRT BİR YANDA CEPHE
100 yıl önce bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand'ı öldürdüğü Saraybosna anmaların başladığı yer oldu. Bu anmalara Türkiye'den katılan tek tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan'dı. Halbuki savaşın en önemli parçalarından biri de Osmanlı'ydı ve sonuçta en çok etkilenen ülkelerin başında geliyordu.
Ancak zafer için göğüs göğüse savaşmak yetmiyordu.
Cephane, giyecek ve gıda en büyük sorundu. Askerler 50 derece sıcaklığın yaşandığı Irak'tan eksi 30'lara düşen soğukta Galiçya, Sarıkamış cephelerine sürülüyordu. Yeterince beslenemiyorlardı. Etkili ve vurucu silahları yoktu. Ardı ardına salgın hastalıklar başgösterdi. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa ve bir Alman general tifüsten hayatını kaybetti. Yarım milyon insan şehit oldu ya da yaralandıktan sonra yitirildi. 1 milyonu aşkın yaralı ve hasta vardı. İnsan gücü eridi, tarım etkilendi, ekonomi çöktü.
1. Dünya Savaşı dört yıl sürdü ancak savaş bizim için kesintisiz 10 yıl süren büyük bir dilimi kapsadı. 1912'de patlak veren ve iki yıl süren Balkan Savaşı'yla 550 yıl hüküm sürdüğü Rumeli'yi kaybeden Osmanlı ekonomik ve askeri yıkımın yaralarını saramadan İttihatçılar'ın oldu bittisiyle Dünya Savaşı'na girmişti.
Ardından Kurtuluş Savaşı başlamış ve 1922'ye kadar Anadolu durulmamıştı. İstiklal Marşı'nın şairi Mehmet Akif Ersoy bir şiirinde "Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım" diye seslenecek sonra da "Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor şimdi" demekten kendini alamayacaktı.
BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN
1. Dünya Savaşı'na girip girmemek, İttihat Terakki'nin ihtirasları o dönemin sorunlarıydı ancak Ermeni tehciri ve Kürt meselesi bugüne miras kaldı.
Ortadoğu'da, Kafkaslar'da Balkanlar'da birisi hapşırsa Türkiye "çok yaşa" deyip kulak kabartmak zorunda. Yaygın söylemle o günlerde cetvelle çizilen sınırların ötesinde Osmanlı'dan miras insanlarımız yaşıyor. Bunlara kayıtsız kalamayız, kalmamalıyız o yüzden 100 yıl sonra 1. Dünya Savaşı'nın nedenlerini, sonuçlarını çok daha iyi bilmek gerekiyor.
Resmi söylemin kırılmaya başlaması, gerçeklerin gün yüzüne çıkması ardı ardına yayınlanan anılar, belgeler ışığında tarihi önyargılardan uzak değerlendirmek gerekiyor.
Siyasi ve ekonomik hırslar uğruna savaşa gönderilen milyonlarca askerin yanı sıra bir o kadar sivilin bir mezar taşı bile yok.
Atatürk'ün bizimkilerden ayırmadan andığı Anzak askerlerine hitabı gibi ölen kahramanların hepsi saygıyı hak ediyor. Ruhları şad olsun ve bir daha savaş olmasın...
(Sabah Kitap ekinin Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.)
Sararmış defterler ve fotoğraflar bize bakıyor
1. Dünya Savaşı'nın en büyük cephelerinden birini Osmanlı İmparatorluğu açmıştı. Kendi sınırları dışında ittifak yaptığı Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'a destek olmak için Galiçya'ya (Polonya) bile gitmişti. Avrupa, Asya ve Afrika'ya yayılmış bu cephelerde yaşananlar birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı. Üst rütbeli askerlerin yazdıkları anıların dışında kıyıda köşede, eski Türkçe ile yazılmış notlar, defterler aileler tarafından ortaya çıkarılmaya başladı. Biz de sararmış defterler ve fotoğraflar arasından bir seçki hazırladık. Okyanusta bir damla misali ancak her bir satırı tonlarca yük ağırlığında anılar. Okurken gözyaşlarınızı tutamayacaksınız...
Çanakkale Cephesi: 1 günlük 2 şehit
İstanbullu 21 yaşındaki Teğmen İbrahim Naci, Çanakkale cephesindeki 29 gününü tuttuğu günlüğe yazdı. İbrahim Naci, Kerevizdere'de 21 Haziran 1915 pazartesi günü şu satırları yazdıktan sonra şehit düştü. "Saat 7.00. Geceden beri düşman taarruz ediyor. Şimdi gidiyoruz. Allah hayreylesin. Saat 11.00. Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlıyor. Şimdi birinci onbaşım yaralandı. Allahaısmarladık."
Günlügü okuyan bölük komutanı Yüzbaşı Bedri Efendi de devamındaki sayfaya şu satırları yazar:
" Zavallı Naci! Evladım gibi sevdiğim yavrum. Defterine emanet ettiğin gizili duygularını bir peder, bir ağabey yakınlığıyla okudum. Bundandolayı bana darılmaz ve hatalı bulmazsın değil mi?.. Naci, sen ve emsalin ölmediniz, bir iki kazma darbesiyle oyulmuş bir çukura gömülmediniz; siz büyük Türklüğün Müslümanlığın sinesinde hürmet ve saygıyla yaşayacaksınız!.."
Bu satırları yazan bölük komutanı da 12 gün sonra 2 Temmuz 1915'te şehit düşer, son satırları ise tabur imamı ve katibi yazacaktır.
"Acı hatıralarım aileme ulaşabilecek mi" diye soran Teğmen İbrahim naci'nin isteği tam 98 yıl sonra yerine gelecek ve kitap haline getirilecektir.
(Allahaısmarladık- Teğmen İbrahim Naci- Yeditepe Yayınları)
Sarıkamış Cephesi
Ruslara esir düşen Halil Bey:
"Esir düşmüştüm artık, Allah'ım, ya Rabbim acı bizlere... Şimdi bir esirdim ve hürriyetim bitmişti. Ağlamak, yine ağlamak geliyordu içimden, ama ne fayda! Sanki ne vardı kurşunlayıp öldürselerdi, her şey ve bütün macera biterdi. Kendi kendime kızıyordum, içim kan ağlıyordu. Niçin elimde fırsat henüz fırsat varken beynime bir kurşun sıkmamıştım. Bütün bunları düşünürken ayakta duracak takatim kalmamıştı. Sendeliyordum. Bütün sinirlerim çözülmüştü, düşecektim. Ben bu buhranlar ve düşüncelerle kıvranırken, derinlerden gelen bir ses bana: 'Toplan, kendine gel, iradeni yitirme, ona hakim ol' diyordu."
(Elveda Vatanım Elveda Esir kampları) Ergun Hiçyılmaz. Destek yayınları
Sibirya günlükleri:
Yine bu seneyi de esarette binbir türlü düşünceler arasında geçiriyoruz. Bir taraftan Ruslar Erzincan'ı geçmiş, İngilizler Bağdat'a yaklaşmış; diğer taraflarda ailelerimizden bir haber yok. Esaretin günden güne verdiği ızdırabı da artmakta... Her zaman her taraftan derin bir meçhuliyet. Ya Rab seni bari hiç olmazsa çekilen azap ve ızdırapları, katlanılan müthiş mahrumiyetleri telafi edecek mülk ve milleti tes'ide hadim bir sulh nasip eyle ki şimdiye kadar Garplıların muhkum-ı zulmü olan sevgili, zavallı Türkiyemiz yükselsin, tahkir edilen Türk bayrakları her tarafta şanla dalgalansın. biz de şad olalım...
(Kibrit Kutusundaki Sarıkamış - Sibirya Günlükleri M. Fuad Tokad -Timaş Yayınları)
Sarıkamış Cephesi...
Fırka (tümen) yürüyüşü çok üzüntü vericiydi. Asker tek kolda, bir metreden fazla karlar içinde düşe kalka ilerliyordu. hava eksi 15-20 derece, askerin sırt çantalarının ağırlığı 30-35 kilogramdı. Ağır yükün altında zahmet çeken askerler ter içinde kalıyorlar, dinlenmek için yol kanatlarına oturuyorlardı. Asıl felaket bu zaman başlıyordu. Aklı başından gitmiş, canından bezmiş, bitkin bu insanlar, tüfeklerini bacaklarının arasında yere çömeliyor, öylece donup kalıyor, mübalağa olmasın ama görüntüleriyle korkuluk taşlarını andırıyorlardı.
Binbaşı Ziya Bey (Sarıkamış'tan Esarete Haz: Sami Önal- Remzi Kitabevi)
Galiçya Cephesi...
1916 Ağustos sonları... Teğmen Mehmet Şevki'nin anılarından:
Ruslar'ın hazırlığını gören Mehmetçikler, "Gavurun bugün taarruzu var, sıkı durmalı" diyor.
Her an sizi paramparça edip havaya savurması ihtimali olan bu mermi yağmuru altında beklemenin dehşetini hayal edebilir misiniz? Ayakları bağlanmış, bıçağı bekleyen kuzunun hali bile buradaki insan yavrusunun halinden çok az acıklıdır. Bir ara siperinin dar hendeğine ben, Bergamalı Mustafa Onbaşı, Ali Çavuş ve birkaç nefer sıkışmış oturuyoruz. Yüzlerimizde acı bir gülümseme, kalplerde bir sıkıntı; ne kimse konuşuyor ne de konuşma arzusu var. Sağdan soldan yaralı sesleri geliyor ve biz mermilerin düşüşünü sayıyoruz. (Atlas Tarih)
Romanya Cephesi
74. alay subaylarından Üsteğmen Galip Efendi:
Gençlik bu! Savaş kim kulak asar. Kimimiz Aydın'da bıraktığı teyze kızından, kimimiz Üsküdar'da gizli kapaklı mektuplaştığı ezkede güzelinden, kimimizde Kadıköy'de Moda'da Allah7a emanet olan sevgilisinden hasretle bahsediyorduk. Birden zeminliğin kapısına şiddetle vuruldu, arkadan da Rusça bir şeyler söylendiğini duyduk. Baskına uğramıştık. Parabellum tabancalır çektik, kapıya doğru ateş ettik ve kapıyı birden açtık. Attığmız kurşunlarla vurulmuş Moskof zabitleri yere serilmiş yatıyorlardı.
Kuzey Afrika
Teğmen İhsan Efendi (Aksoley) Alman denizaltısından bildiriyor.
Su üzerine çıktığımız zaman ben de kumandanla birlikte kaptan kulesine çıktım. Hava iyice kararmıştı. 4-5 saat su altında kaldığımızı tahmin ediyorum. kumandan hedef küçültmek için meyilli bir vaziyet aldığımızı ve denizaltı gemisine bir su bombasının sürünerek geçtiğini söyledi.
(Sabah Kitap Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.)
Savaşın stratejisi
Dünyanın başına gelen en büyük küresel felaketi ayrıntılarıyla kaleme alan İngiliz gazeteci ve askeri stratejist Basil Liddell Hart'ın 1. Dünya Savaşı kitabı yeni baskısıyla piyasaya çıktı
Geride bıraktığımız yıl Birinci Dünya Savaşı'nın 100. yılıydı.
1914'te başlayıp 1918'de biten savaşın her cephede, her ülkede ayrı ayrı hikayeleri var. 2014 yılı boyunca dünya bu acı olayı filmler, kitaplar, söyleşiler ve konferanslarla andı. Bu yıldan başlayarak dört yıl boyunca yeni anmalara tanık olacağız.
Geçen pazar Osmanlı'nın en büyük cephelerinden biri olan Sarıkamış Harekatı'nın 100. yıl dönümüydü. 22 Aralık 1914'te başlayıp 5 Ocak 1915'e kadar süren harekatta kısa bir sürede yaklaşık 60 bin Mehmetçik neredeyse tek kurşun atmadan o dağlarda donmuştu. Türkiye'nin dört bir yanından gelen onbinlerce kişi, askerlerin geçtiği o yoldan yürüyüp o acı günleri unutmadığını gösterdi. Birkaç ay sonra da Çanakkale Savaşı'nın anmaları başlayacak.
Dünyanın başına gelen en büyük küresel felaketi ayrıntılarıyla kaleme alan İngiliz gazeteci ve askeri stratejist Basil Liddell Hart'ın Birinci Dünya Savaşı adlı kitabı yeni baskısıyla piyasaya çıktı.
20. yüzyılın en büyük askeri dehalarından biri kabul edilen Hart, Birinci Dünya Savaşı'nda yaralandıktan sonra cephe gerisinde görev yapmış bir isim. Savaş Bakanlığı'nda özel danışmanlık da yapan Hart, İkinci Dünya Savaşı Tarihi kitabı dahil 30 kitap yazdı.
Hart, büyük bir özverinin ve çalışmanın ürünü olan çalışmasında haritalar, kişiler, resimler ve en ince ayrıntısına kadar, adını bile duymadığınız cepheleri anlatıyor. Hart, 19. yüzyılda yaşayan ve Savaş Üzerine adlı kitabıyla çağdaşlarını, meslektaşlarını ve askeri tarihçileri derinden etkileyen Prusyalı general ve askeri düşünür Clausewitz'in "Zaferin bedeli kandır", "Harpte tek bir amacımız vardır: Muharebe" ilkelerinden farklı bir tezi savunuyordu.
İngiliz yazar Hart, Clausewitz'in ele aldığı gibi savaşı sadece taktik yönden değil, dolaylı bir strateji geliştirilmesini önererek yirminci yüzyılın tartışılan bir askeri tarihçi ve düşünürü oldu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Kerim Bağrıaçık'ın çevirisiyle yayınlanan kitapta, Hart, entelektüel bir askerin analitik yaklaşımı ile kendi tecrübelerini birleştirdiği yorumunda makineli tüfek, uçak, zehirli gaz, denizaltı ve geliştirilmesinde bizzat rol oynadığı tank gibi devrimsel yeni icatların etkisini; makineleşmiş orduların tarihteki bu ilk karşılaşması sırasında etten kemikten insanların çektikleri azabı ve oluşan çıkmazı aşmaya çalışan stratejistlerin kararlarını masaya yatırıyor.
(Sabah Kitap Aralık 2014 sayısında yayınlanmıştır.)
Alzas'da tatlı bir huzur
Heidi çizgi filmlerinden fırlamış bir kasaba burası. Adı Riquewihr. Ortaçağ'dan izlerin hala korunduğu bu şirin yerin tarihi 1291'e kadar gidiyor. Turistlerin uğrak yeri olan bölgeyi korumak için yapılan hendekler, kalenin rampaları yerli yerinde duruyor.
Baştan söyleyelim kızmaca darılmaca yok. Bir yere gittiğinizde derler ya, "Yediğin içtiğin
senin olsun, bize gördüklerini anlat."
Bu öyle bir yazıdır, yemeyi içmeyi şehvetle severim, hatta kendi çapımda gurme bile sayılırım. Ama benimki Edirne'den öteye gitmez. Yani ben buraların meraklısıyım. Gelelim meselemize. Geçen ay Fransa'nın Almanya sınırındaki hatta İsviçre'ye de bir yandan komşu Alzas bölgesindeydim... Paris, Marsilya, Toulon, Lyon'u görmüştüm. Akdeniz sahilindeki şehirler köyler arasından geçerek jet sosyetenin gözdesi Saint Tropez'de acayip havalı bir otelde kalmışlığım da vardı. Ancak Alzas bölgesi farklı bir yer. Başkenti de Strasbourg...
Yeri gelmişken bölgedeki Türkler'in en büyük şikayetini de aktaralım: Türkiye'deki havayolları buraya direkt uçmuyor. THY 2007'ye kadar sefer yapmış sonra da bırakmış. Buraya ulaşmak için iki yol var. Ya Almanya'nın Stuttgart kentine uçup otobüsle ulaşacaksınız. Ya da bizim yaptığımız gibi üç ülkenin ortak kullandığı Basel'deki EuroAirport Havaalanı'na gideceksiniz. Mulhouse kapısından Fransa'ya, Freiburg'tan Almanya'ya, Basel'den de İsviçre'ye çıkış yapılıyor. Havaalanından St. Louis istasyonuna beş dakikalık otobüs yolculuğundan sonra trenle Strasbourg 1.5 saat sürüyor.
Strasbourg'un tam merkezindeki Norte Dame Katedrali bin yıllık bir ibadethane. Kentin her yerinden görünüyor, ona göre yön tayin edebilirsiniz
Burası Brüksel'le birlikte Avrupa Birliği'nin başkentlerinden biri belki de birincisi... Adını basından çok sık duyduğumuz Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu burada. Türkiye'deki iç hukuk tüketildikten sonra başvurulan son adres olan Avrupa İnsan Hakları Merkezi'ne de ev sahipliği yapıyor. 1988'de UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesi'ne dahil edilen kent bir öğrenci bölgesi aynı zamanda... Adım başı rastlanan üniversiteler, dil okulları ve kolejleriyle başka bir yer burası... Zaten benim de gidiş amacım oydu...
Ancak orada tanıştığım gazeteci Fahri Ekmekci ve eşi Gülboy sayesinde harika bir tatile dönüştü ziyaretimiz... Tarih boyunca bir Almanların bir Fransızların olmuş Alzas bölgesi... En son 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransızlar'da kalmış ancak yer ve bölge adlarının çoğunda Alman etkisi hâlâ hissediliyor. Almanca vatan anlamına gelen Heim kelimesiyle biten yer adlarına hiç dokunulmamış. Zaten iki kültürün etkilerini taşıyan bölgede Alsazca dili de konuşuluyor... Üzüm ve şarapçılık çok eskilere dayanıyor buralarda... Çevredeki bir Nazi Kampı ki burayı sonra yazacağım... Tarihi manastır, şato ve şirin Ortaçağ kasabaları ve yeşilliğiyle kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Kentin sakinliği, ulaşımın rahatlığını da ekleyelim.
Son söz: "Bir tatlı huzur almaya geldik Strasbourg'tan..."
Ortaçağ şatosu Haut- Koenigsbourg Alzas'ın verimli topraklarına tepeden bakan bir yerde kurulmuş. Tarihi 1400'lü yıllara ve Habsburg sülalesine dayanıyor. Mustafa Kemal askeri ateşe iken bölgedeki bir hastanede tedavi görmüş ve burayı da ziyaret etmiş. İmzaladığı ziyaretçi defterini Fahri Ekmekçi gazetesinde yayınlamış.
KARŞI YAKA ALMANYA
Birçok insanın işyeri Strasbourg'da olmasına rağmen Almanya'da oturuyor. Tıpkı İstanbul'un Anadolu yakasında oturup Avrupa'da çalışanlar gibi... Almanya'nın Kehl Kasabası'nı Rehn nehri ayırıyor. Yürüyerek bir saatte ulaşmak mümkün. Köprünün tam ortasında durup iki ülkeyi ayıran sınırdan bakıp da Kehl'deki iki minareli camiyi görünce "Tamam Almanya'ya geldik" diyorsunuz. Her yerde Türk'e rastlamak mümkün desem ilginç olmaz herhalde. Yemek sektörü başta olmak üzere birçok iş kolunda başarıyla çalışıyorlar.
Azize Odil Manastırı (Saint Odile) Hıristiyanlar için önemli bir yer. Bin yılında yaşamış azizenin ovaya tepeden bakan manastıra gelenler hacı oluyor ve kutsal sudan içiyor.
Fahri Ekmekçi ve eşi Gülboy 40 yıldır Fransa'da yaşıyor. Çifte vatandaş Ekmekçi, Galatasaray Lisesi ve Siyasal'ı bitirdikten Strasbourg'a yerleşip evlenmiş. Eşi yedi yaşından beri orada... Serbest gazetecilik ve turizm işiyle uğraşıyor. Objektif adlı gazetesini üç ülkedeki Türkler'e dağıtıyor. Bizi Schherwiller kasabasındaki ünlü bir restorana götürdüler: La Couronne. Ünlü yemekleri Tarte flambee'den tattık. Daha doğrusu her bir çeşidiyle nefes alamaz hale geldik.
(Sabah gazetesinin Tatil ekinde yayınlanmıştır. 13 Ağustos 2014)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











