Sayfalar

28 Haziran 2020 Pazar

Kirli planları herkes biliyor...

Gazeteci Ali Çimen, Başkanın Gözleri/CIA kitabında CIA'i ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor. Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye... 

İstihbaratçılığın tarihi MÖ 2000'li yıllara kadar uzanıyor.
En eski kanıtlara Mezopotamya'da Fırat kenarında bulunan bir kil tabletinde rastlandı.
Çinli Bilge Sun Tzu'nun "Düşmanını bilen, kendini bilir" sözleri de MÖ 5'nci yüzyıldan. İmparatorluklar, krallıklar, devletler her zaman istihbarata ihtiyaç duydu.
Ancak bu ihtiyaç kendilerine yönelik tehlikelere karşıydı.
İşler, 19. yüzyıla kadar örgütlü olmadan biraz amatörce ve kişisel becerilerle yürüdü.
Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte istihbaratın önemi anlaşıldı, çünkü o zamana dek savaş cephelerde yapılıyordu.
Şehirler, yerleşim bölgeleri ve sivil halk zarar görmüyordu.
Taraflar bir yerde karşı karşıya geliyor ve savaşıyordu.
İlk savaşla (Birinci Dünya Savaşı) birlikte acımasız bir hesaplaşma ve katliam yaşandı.
Orduların sayısı, eldeki topun, tüfeğin, uçağın, tankın bilinmesi gerekiyordu. 
Karşı tarafa üstünlük sağlayacak bilgiler, hedefin yerini de kapsıyordu.
Bu yüzden istihbarat gerekliydi...
İlk zamanlarda gizliydiler, kelimenin tam anlamıyla yer altındaydılar, başkentlerin karanlık odalarında planlar hazırlanıyordu. 
Ancak İkinci Dünya Savaşı ve dünyanın iki kutba bölünmesiyle istihbaratçılık acımasız bir hale dönüşecekti.
Darbeler, suikastler, kalkışmalar, terör saldırıları, bombalamalar, propaganda için yalan bilgi yayma, parayla satın alıp bilgi toplama, açığını bulup tehditle çıkarları için kullanma, zaaflardan yararlanma, kışkırtma, karşı tarafı yanıltma, yazılı ve görsel medyayı yönlendirme, sanatçıları, yazarları, akademisyenleri kullanma, ekonomik olarak ablukaya alma ya da paraya boğma, sorgulama, acımasızca işkence yapma dönemi başlamıştı. 
Ve hepsinden önemlisi ülkenin etnik ve dini durumunu kaşıyarak kaos yaratılıyordu.
Dünyada el atmadıkları yer kalmadı; milyonlarca ölüm, arada hiç suçu olmayan masumların yitmesi, harap olmuş kentler durum gereğiydi!
Hak, hukuk, insan hakları ise aforizma olarak kulağa iyi geliyordu. 
Para ve makam sözü verip kullandıklarını ise işler sarpa sarınca tanımazlıktan gelip ortada bırakıyorlardı.
Ancak yıllar geçtikçe afişe oldular ve her şey ortaya döküldü. 
Bizim gibi Osmanlı'dan bu yana suikastler, kalkışmalar, darbeler yaşamış, saldırılara uğramış ve uğramakta olan ülkelerin üstüne kabus gibi çöktüler.
Gazeteci Ali Çimen, Tarihi Değiştiren kitaplar serisinde Gizli Servisleri yazmıştı.
Şimdi CIA'yı daha ayrıntılı ve hacimli bir çalışmayla ele alıyor.
Başkanın Gözleri/CIA kitabında, Amerika Birleşik Devletleri Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın üstüne projektör tutuyor.
1941'de Japonların Pasifik'teki ABD Deniz Üssü'ne saldırısıyla başlayan istihbarat gereksinimiyle önce OSS adını alan birim kurulur. 
İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle ihtiyaç büyür.
Ve nihayet Soğuk Savaş'ın başlamasıyla dağınık birimler bir araya getirilerek CIA meydana çıkar.
Çimen, tek hedefi komünizmle savaş olan CIA'nın yaptığı operasyonların perde arkasını, bilgi ve belgelerle destekleyerek tarihçeyle ilerliyor. 
Her olay bir sonraki adımın habercisidir.
Sovyetler Birliği'nin her adımına karşılık veren örgüt, işe ilk olarak Avrupa'da başladı.
İtalya seçimlerine müdahale etti, ikiye bölünmüş Berlin'de gençleri örgütledi, dinleme şebekesi kurdu. 
Arnavutluk'a yüklendiler ancak başarısız oldular. 
Tabi ki Ruslar da boş durmuyordu, sızdırdıkları ajanlarla durumu öğrenip yanlış bilgi veriyorlardı.
Sonra Ortadoğu; Suriye, İran, Mısır, Irak'ı boş geçmediler. 
Petrol vardı çünkü. 
Ruslar'ın eline düşmesini istemiyorlardı. 
Suikastler, darbelerle bir ileri bir geri yaparak sürekli yüklendiler.
Sonra arka bahçeleri Latin Amerika'ya geldi sıra. 
Akbaba Operasyonu adını verdikleri sözde istihbarat paylaşımlarıyla; Guetamala, Arjantin, Şili, Bolivya, Brezilya, Uruguay, Paraguay'da her şeyi denediler. 
Kendi adamlarını getirip darbe yaptırdılar, seçilmiş hükümetleri devirdiler. 
Burada Sovyetler'e karşı olmak kadar Amerika'nın ekonomik çıkarları da söz konsuydu.
Uzakdoğu Asya'da nasibini aldı Soğuk Savaş'tan.
Tibet, Kamboçya, Vietnam, Kore, Laos'ta tam anlamıyla vahşet yaşandı. 
CIA o zamana kadar komünizm deyince Sovyetler'i anlıyordu.
Burada Çin'de vardı artık. 
İstihbaratları yanılmıştı.
Yaptıkları rezillikler ortaya saçıldı, soruşturmaya uğradılar, eski çalışanları birbiri ardına yaptıkları pis işleri itiraf etti.
Kimileri de kitap yazıp örgütün içyüzünü anlattı.
Ancak durmadılar...
Ardından Afganistan'daki Rus işgaline karşı destek verip palazlandırdıkları Taliban'la çalıştılar. 2001'de dünyanın öbür ucundaki güvenli kaleleri saldırıya uğradı.
Kendi elleriyle yarattıkları El Kaide can evlerinden vurdu. 
11 Eylül tramvasıyla çılgına dönüp, yalan bilgilerle dünyayı kandırarak Irak'a girdiler.
Sonrasını hep birlikte yaşıyoruz.
Ali Çimen, tüm bunları ve daha fazlasını duru ve akıcı bir dille aktarıyor.
Dizi film ve casus romanı kalitesindeki kitabın tek eksiği Türkiye...
Darbeler, suikastler, terör olayları yaşamış bu uğurda on binlerce vatandaşını kaybetmiş ülkemize 3.5 yıl önce haince bir girişim yapıldı. 
15 Temmuz'un arkasında kimin olduğunu söylemeye gerek yok. 
Belki de Türkiye-CIA bağlantısını başka bir kitap olarak ele alır. 
Ali Çimen, bu kitabın ardından Ruslar'ın KGB'sini, İngilizler'in MI6'sını ve İsrail'in MOSSAD teşkilatlarını yazacağını belirtiyor.
Son söz: Herkes kirli planları artık biliyor. 
Belki de ağır bedeller ödenecek ama yeni bir yol bulunacak. 
Kimbilir...
(Sabah Kitap ekinin 2020 Mart sayısında yayınlanmıştır.)


25 Haziran 2020 Perşembe

Zeytin Kuşu'nun kökleri...

Edebiyat alanına hızlı giriş yapan yeni bir isim var: Zeynep Göğüş. İlk romanı Işık Ülkesinden ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazanan Göğüş, ikinci romanı Zeytin Kuşu'nu yayınladı.

Gazeteci kimliğiyle bir dizi araştırma kitabı bulunan Göğüş ilk romanında kendi aile tarihinden esintilerle, Rumeli'den İstanbul'a göç eden ve cumhuriyetin kuruluş sürecinde, kent burjuvazisine dahil olan kalabalık bir ailenin öyküsünü anlatıyor.
İkinci romanında ise kalemini ve düşlerini serbest bırakmış gözüküyor.
Zeytin Kuşu, Türkiye'de edebiyat alanında kendine yer arayan çevre sorunlarına iddialı bir giriş yapıyor.
Olay Gemlik bölgesinde geçiyor.
Zeytincilikle geçinen bir köye birileri mermer ocağı açmaya kalkıyor.
Köyde arsasını bu güçlü 'mermerciler'e satanlar da var, direnenler de.
Muhtar'ın aksine köyün imamının, direnenlerden yana olması ve Kuran'dan ayetlerle doğayı savunması altı çizilmesi gereken bir nokta.
Romanımızın kahramanı, o köyden yetişen, köyde çiftliği olan, ancak kendisi kentte yaşayan bir kadın: Zeta.
Kocasından miras adı Zeytin'in kısaltılmışı.
Gençliğinde köyün eski ağalarından birinin oğlu ile evlenen Zeta, eşi ölünce oğlu Bulut, oğlunun kız arkadaşı Seda ve sorunları ile başbaşa kalıyor.
Üniversite eğitimi de almış ve yıllar içinde 'aydın' bir kadın kimliğine bürünmüş olan Zeta birden kendini, köydeki direnişin doğal lideri halinde buluyor.
Neyse ki yalnız değil!
Kocasının eski arkadaşlarından, 68 kuşağından Adanalı, Zeta'ya destek oluyor ve gönlünü kaptırıyor.
Zeta böylece bir tür post-68 nostaljisi içinde çevre eylemleri arasında kendi ilişkisini de yaşıyor.
Fazla kafaya takmasa da, küllenmiş duygularını kışkırtan bu Adanalı erkek, post- modern aşklar-ilişkiler galerisinden çıkıp gelen çok tanıdık bir figür gibi kanlı canlı duruyor romanda.
Oğlu, hurdalardan heykel yapan arayış içinde genç bir sanatçı.
Eserlerinin meraklıları ve alıcıları var.
Ana oğul ilişkisi biraz gerilimli.
Oğlanın kız arkadaşı ile ilişkisi de, günümüzün bir çok genci gibi gel-git'li.
İstanbul'da oturdukları semtteki eski apartmanları için yıkım kararı çıkınca, oğlan da kendini kentsel dönüşüm kavgası içinde buluyor.Köyde taşçılara, kentte rantçılara karşı gelişen tepkiler, ana-oğul üzerinden ve yazar-sanatçı-iletişimci çevrelerin desteği ile bir tür dayanışma içine giriyor.
Arka planda Ortaköy'de Galatasaray Üniversitesi yangını gibi olaylar, İstanbul'un sosyal tarihinden kesitler sunuyor.
Seda'nın olaylarda yaralanması, oğlu Bulut'un herşeyi, ilişkisini, annesini ve kendisini yeniden sorgulamasına yolaçıyor.
Köyde olaylar ve protestolar arasında, Zeta'nın mantosunu giymiş olan bir kadının bıçaklı saldırıya uğraması gerilimin dozunu arttırıyor.
Yazar romanda kimseyi öldürmese de, bu tür olaylarda ülkemizde yaşanan şiddete örtülü bir gönderme yapıyor.
Romanın bir de kötü adamı var.
İstanbul'da genç sanatçıları destekleyen bir kolleksiyoncu olarak tanınan Sami Bey'in, zeytinlikte mermer ocağı açmaya çalışan holdingin patronu olduğu ortaya çıkıyor.
Hayatta bu kadar kolay olmasa da, romanda bu işi kolaylaştırıyor.
Sami Bey, sıkı bir sosyal medya kampanyası ile köydeki zeytinlikten elini çekiyor.
Köyde kurulan açık hava sergisine, Zeta'nın yaptığı ama o güne kadar gizlediği Zeytin Kuşu heykelinin taşınması törensel bir ayin havasında gerçekleşiyor.
Belki de sadece mutlu bir son değil, zor ve maceralı bir başlangıç yaşanıyor.
Farklı tellerden çalan Zeta ve Adanalı yeni bir aşkın, oğlu yeni bir hayat kurmanın, zeytinciler markalaşmanın eşiğinde...   
Zeytin Kuşu bir aşk romanı mı?
Çevre romanı mı?
Yoksa ruhsal planda ana-oğul ilişkisini didikleyen bir kadın romanı mı?
Aslında her okur kendi bireysel yaklaşımına göre buna farklı cevaplar verebilir.
Çünkü Zeytin Kuşu hepsinin üzerinden bağımsızca uçuyor ve gelecek romanların çekirdeğini toprağa ekercesine bu soruları okurun yüreğinin en derinlerine bırakıyor...
(Sabah Kitap ekinin Şubat 2020 sayısında yayınlanmıştır.)