Sayfalar

15 Ekim 2013 Salı

Bir ibret vesikası: Balkan Savaşı



Matematik doçenti bir arkadaşım "Son yıllarda herkes Tarih bölümüne kayıt yapıyor biraz da fen bilimlerine gelseler" diye yakınmıştı. Resmi tarihle geçirdiğimiz uzun yıllardan sonra geçmişin her yönüyle tartışılması, bugünü de anlamamızı sağlıyor.
Ne olursa olsun en kötüsü bile olsa yalandan çarpıtmadan iyidir, sağlıklıdır.
Bu konuda en büyük pay hiç tartışmasız İlber Ortaylı hocaya ait. Konulara ve birçok dile hakimiyeti, sohbet tadındaki dersleri, kitapları akademik çevreden çıkıp gazete ve televizyonlarla geniş kitlelere ulaşınca tarih, sevilen, özenilen bir hale büründü.
Birbiri ardına çıkan dergiler ki NTV Tarih, Atlas Tarih ve yıllardır yoluna devam Toplumsal Tarih'e de çok şey borçluyuz. Üstü örtülen, tabu kabul edilen, halının altına süpürülmüş onlarca konuyu gün ışığına çıkarılmasına yardımcı oldular.
Elveda Rumeli kitabı tarih konusunda Türkiye'nin önünü açan önemli isimlerinden gazeteci büyüğümüz Taha Akyol'a ait. Balkan Savaşları'nın 100. yıldönümü için hazırladığı belgeselin kitabı öğretici ve daha da önemlisi bugünlere ışık tutan ibret verici bir vesika değerinde... Tarihin bir bölümünü cımbızlayıp çıkarmadan, ideolojik saptırmalar yapmadan, dönemin tüm şartlarını bütünüyle ele alarak mukayeseli olarak değerlendirilmesi herkesin harcı değil. Birikim, çok çalışma, emek, sabır ve her şeyden önemlisi vicdanlı bir objektiflik istiyor. İlber Hoca bu konuda Türkiye'deki en değerli isim... (Hocaların hocası tarihçilerin kutbu denen Prof. Halil İnalcık'ı da anmamak olmaz.)
Taha Akyol da tarafları kendi içinde yorum katmadan müdahale etmeden değerlendiriyor, belgeleriyle, uzman görüşleriyle destekliyor. Kaynakçaya bakıldığında titiz bir inceleme yapıldığı anlaşılıyor. Okuyucuya ya da izleyiciye deniyor ki, işte olaylar, bu da nedenleri...
Böylece bir roman ya da film gibi siz de birlikte düşünmeye, tartışmaya başlıyorsunuz.
Akyol araya girip yorum yaptığı zaman da özellikle insani durumlara atıf yaparak objektiflikten ayrılmıyor.
"Ayın kaçı. Bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse bilmiyor. Ne felaket Yarabbi! Ricatın inhidamın (çöküş) en çirkinini gördüm. Bugün burada Köprülü'nün önündeyiz. İkinci fırka kaçtı. Yalnız biz, nizamiye fırkası kaldık. Birden ricat emri verildi. Hep kendimizi galip sanıyorduk. Meğer müthiş surette mağlup imişiz. Toplar filan hep kaçtı. En nihayetinde bizim tabur kalmıştı. Biz de çekildik. Bütün gece, tam on iki saat yürüyerek sabaha karşı Kiliseli'ye geldik. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh, ne felaket! Kadın çoluk çocuk tam beş bin ev imiş." (15 Teşrinievvel 1328)

Ünlü edebiyatçı Ömer Seyfettin bir subay olarak katıldığı 1. Balkan Savaşı boyunca tuttuğu günlüğüne attığı tarih, miladi takvime göre 28 Ekim 1912'ye denk geliyor. Yani savaşın patlak verdiği 8 Ekim'den tam 20 gün sonrasına... Osmanlı İmparatorluğu'nun uğradığı en büyük felaketi teğmen olarak cephede yaşayan Ömer Seyfettin tarihe şunları da not düşmüş: "En büyük intizamsızlık, açlık, perişanlık içinde ricat ediyoruz. Artık Rumeli gitti muhakkak."
Ömer Seyfettin'in 100 yıl önce yaptığı tespiti bıraktığı yerden alan Taha Akyol, savaşın nedenlerini sorguluyor. Birinci Dünya Savaşı'nın provası, giriş bölümü olarak değerlendirilen Balkan Savaşı'nın ilk kıvılcımını bir yüzyıl daha geriye Rus Harbi'ne götürüyor.
Her şeyin 1877- 1878'deki Rus Harbi sonrası Kırım'dan Kafkas halklarının başta Çerkesler olmak üzere tehciri ve göçüyle başladığına dikkat çekiyor... O günden bugüne Anadolu'ya göçlerin bir daha durmadığını 20 yıl öncesine kadar sürdüğü bir gerçek. 1990'lı yıllarda Bulgaristan'dan sürülen tehcire zorlanan Türkler'in büyük dalgalar halinde Kapıkule'den girişleri hala anılarımızda duruyor. Güneydoğu'da Birinci Körfez Savaşı'nda Saddam'dan kaçan Kürtler'in de sığındığı topraklar yine Anadolu olmuştu.
Balkan Savaşları birçok ilkin de yaşanmasına neden oldu. O güne kadar yalnızca cephelerde ordular arasında yapılan savaşın nitelik değiştirmesiydi en korkunç olanı... Hepsinden önemlisi sivillerin yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden vahşice yok edilmeye çalışılması, katliamlar, sürgünler, tehcirler bu coğrafyanın görmediği şeylerdi. Hepsi art arda yaşanan Balkan Savaşları'yla oldu ve bir daha huzur gelmedi.
Taha Akyol'un tespiti de o geri gelinmez noktayı acı bir şekilde vurguluyor: "11 milyon km karelik Osmanlı imparatorluk coğrafyasının iki yüzyıl içinde Kafkasya'dan Kırım'dan, Tuna ve Balkanlar'dan 777 bin km kareye çekilmesi sadece toprak kaybı değildir. Asıl feci olan insani tarafıdır; katliamlardır, tehcir ve göçlerdir, savaşlarda nesillerin kırılmasıdır."
Tabi esir düşen askerlerin dramını, çektiği işkenceleri de atlamamak gerekir. Örneğin Edirne teslim edildiğinde anlaşmalara rağmen günlerce aç susuz bırakılan onlarca asker ağaçları kemirerek can vemiştir.
Kitapta sivilller ve askerlerin başına gelenler savaşı izleyen yabancı gazetecilerin izlenimleriyle aktarılıyor. Bunlardan biri de o dönem gazeteci olan Bolşevik Devrimi'nin önemli isimlerinden Rus Leon Troçki...
Ulus devletlerin ortaya çıkışı, milliyetçiliğin doruk noktasına ulaştığı bir dönemden söz ediliyor. Artık Avrupa başka bir dönemeçtedir. Ve birçok etnik unsuru bünyesinde barındıran imparatorlukta her toplumun hukuku, eğitimi, dini yaşamı ve cemaat hayatı olduğu için Osmanlı olan biteni yalnızca izliyor. Dağlarda Bulgar, Rum, Sırp, Arnavut komitacıların yanısıra Osmanlı'nın da çeteleri yaşıyordu. Birbirine ardına açılan binlerce okulda öğretmenler de komitacılarla birlikte milliyetçiliği örgütlüyordu. Müslüman kesim yalnızca yönetim ve askeri düzende olduğu için ticari hayat gayrimüslümlerin elindeydi. Bu da silah ve örgütlenme anlamında önemli bir destekti.
Karşı hamle İttihat ve Terakki'nin isyancı Osmanlı subaylarının bastırmasıyla olur. Daha fazla özgürlük ve eşitlik için 1908'de zorla da olsa Meşrutiyet ilan edildi. Bütün cemaatler mutluydu, Osmanlı toprağı bayram yerine döndü. Ancak herkes daha fazla pay isteyince milliyetçilik kaldığı yerden çok ötesinde durdurulamaz biçimde patladı...


Artık su taşmış, savaş adım adım geliyordu. Rusya'nın desteği ve kontrolüyle Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar ittifak yaptı. Karadağ da onlara katıldı. Ve her cephede Osmanlı'ya karşı savaş başladı. İstanbul önlerine kadar gelen Çatalca'ya dayanan Bulgarlar'ı durduran yine milliyetçilik oldu. Osmanlı'yla savaşan Bulgar, Rum, Sırp ve Yunanlılar bu kez birbirlerine girdiler. Bulgarlar çekilince o zaman Albay olan İttihatçılar'ın önde gelen ismi Enver Bey'in gözükaralığı ve dayatmasıyla Edirne'ye kadar olan bölüm kurtarıldı.
Ancak masaya oturulduğunda 550 yıllık topraklar elden gitmiş, borçlu, yorgun ve milyonlarca göçmeniyle ne yapacağını bilmez bir imparatorluk vardı.
Kitabın en önemli bölümü ise payitahtın Osmanlı başkenti İstanbul'daki yönetimin ele alındığı başını İttihat ve Terakki'nin çektiği krizler...
Kendi içinde bölünen subay sınıfı, kayırmalarla rütbe almış ve en fecisi de siyasete bulaşmıştı. Artık suikastler düzenleyip hükümet deviriyordu. Meşrutiyet'in ilan edildiği 1908'le Balkan Savaşı'nın sona erdiği 1913 arasındaki 5 yıl 2 aylık sürede 10 hükümet değişmiş. Yalnızca bir yıl süren Balkan Savaşı'nda ise dört hükümet gitmiş gelmiş.
Ve tüm bunların sonucu olarak savaşın yaratığı şok yeni bir dalga yaratacaktır. Kadının öne çıktığı ağırlığını koyduğu, gençlerin kıpırdadığı bir değişim alttan alta dayatmaya başlar. Toplumsal hayat vatan tutkusu ve özlemiyle artık Osmanlıcılık, İslamiyet değil Türklük fikri öne çıkacaktır.
Kitapta, İttihatçılar'ın ağırlığını koyduğu dönemde Harbiye Nazırlığı'na yükselen Enver Paşa'nın onlarca hatasının yanında yaptığı en önemli işin de hakkı veriliyor...
Bozguna uğrayan, silahını bırakıp kaçan, şehirleri tek kurşun atmadan teslim eden orduyu tasviye eden Enver Paşa, yeni atamalarla Çanakkale'de tarih yazan Milli Mücadele'yi kazanan bir ekip yaratmıştır.
Taha Akyol kitabın sonuna belgesel için konuştuğu tarihçilerle (Prof. Şükrü Hanioğlu, Prof. Zafer Toprak, ABD'li Richard Hall ve Yunanlı araştırmacı Vasilis Nikolstos) yapılan söyleşilerin tam metnini koymuş. Uzmanların, belgesele serpiştirilen özet görüşlerinin çok iyi hazırlanmış sorulara verilen cevaplarını okumak iyi bir final olmuş...
Tarihe bugünden bakarak değerlendirmek zor "öyle olsaydı böyle olsaydı" deyip ahlanıp sızlanmaya da gerek yok. Yaşanmış ve bitmiş "önemli olan ders çıkarmak" gibi beylik bir cümleyi kursam faydası olur mu. Belli ki olmamış. Gözükara milliyetçilikle canı yananların dönüp Ermeniler'e yaptıkları, sonra Varlık Vergisi kanunuyla Museviler, 6- 7 Eylül olaylarıyla Rumlar hedeflenmiş. Sonra 1980'lerde Çorum, Kahramanmaraş, 1990'larda Sivas yaşanmış ve 2007'de Hrant Dink'in öldürülmesine kadar uzanmış. Yani o damar bir şekilde en ufacık kıvılcımla harekete geçiyor. Tuttuğu futbol takımlarına bile olmadık misyonlar yükleyip kahramanlık destanları yazanlar var... Şimdi önümüzde 30 yıldır canımızı acıtan Kürt meselesi duruyor. Son günlerdeki gelişmelere bakarak umutlu olmak için çok neden var. 50 bine yakın Türk ve Kürt can verdi ama hala mesele çözülmesin diye cenazeler üstünden konuşuluyor... Balkan Savaşı bu topraklara barışı getirmek için bir ibret vesikası gibi....O yüzden Elveda Rumeli'yi bir de bu gözle okuyun derim...
(Sabah Kitap Eki'nde yayınlanmıştır...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder